değil iken bile mahza geceler bizimle sohbetlere koyulmak için ekseriya evine gitmez, dairede kalırdı. Bizi âdeta arkadaş gibi severdi, bir çok latifelerle eğlendirirdi. Çünkü hoş sohbet, nekre, zarif bir zat idi. Hatta güzelce bir sese malik idi, bazen hafif sesle şarkılar bile söylerdi. Meselâ Kemal Bey merhuma isnad eylediği şu garib şarkıyı ne güzel inşad eylerdi :
Ben ki mazluma kıydık, kader ve kıymet bilmedik
Béndė var mıydı kabahat? böyle ferman eyledik
Nazır Kamil Bey bu Mehmed Beyi çok severdi, diğer nezaretlere gittikçe arabasına alır, beraber götürür, getirirdi. Bir gece Mehmed Bey bize dedi ki:
- Bugün Nazır Beyle aramızda tuhaf, ibretengiz bir mükâleme geçti. Araba ile Maliye Nezaretinden geliyorduk Divan Yolundan mürur ederken Nazır Bey bana Sadık Paşa'nın konağını göstererek :
Mehmed Bey, ne mükemmel konak, hele ne büyük bir bahçeye malikdir.
dedi. Ben de :
- Evet Efendimiz, harikulâde. Ya o bahçenin limonlukları, havuzları, o portakal, limon ağaçları, o balıklar. İnsana hayret verir.
dedim. Kâmil Bey durdu. Gülmemek için dişlerini sıkıyordu. Bir lahze sonra :
- Fakat Mehmed Bey, bu konak kadar battal, tatsız bir konak olmaz. Bahçe dediğin ise ufak bir harabedir. Limonluklar, havuzlar nerede?
diye sordu:
Evet, Efendimiz, bendeniz de mütehayyirim. Böyle kos koca bir konağın öyle müştemilatı olmak icap ederdi, niçin yok?
cevabını verdim. Kâmil Bey:
- Aman, Mehmet Bey, deminden ne söylüyordun, şimdi ne söylüyorsun?
dedi. Cevaben:
A Veli nimet, ben böyle yapmasam, dalkavukluk etmesem, bir an ak dediğime bir an sonra kara demesem, hasılı hakikatı söylemek istesem Bab-i Zaptiye kapıçuhadarlığında kalabilir miyim? Müteaddid nazırların peyderpey nedim-i hasları olabilir miyim, bizim nasibimiz ezelden böyle imiş.
dedim.
- Mehmet Bey, itiraf et ki nasibin hazin imiş. Fakat biz de öyle değil miyiz? Aceba biz de büyüklerimize tıpkı senin bana yaptığın gibi yapmıyor muyuz? Keşke bakkal, hamal olsaydık da bu mihnetlere maruz kalmasaydık.
Nazırın gözleri sulanmıştı, samimi müteheyyiç idi.
İşte Mehmet Bey bize zaman zaman böyle fıkralar anlatırdı. Bu müsamerelerimizde her birimiz hususi mütalcalarımızdan da dem vururduk. Meselâ Fahri daima Cevdet Paşa'nın Tarih-i Osmani'sini okuduğu için hep ondan bahs eylerdi, o eseri harikulâde bulurdu. Hele Hamid-i Evvel devrini Hamid-i Sani devrine pek benziyor diye nakl ede ede bitiremezdi.
Fahri her meziyet-i ahlakiyesiyle beraber hadidelmizaç, küfürbaz bir genç idi. Bir parça kızınca Padişahtan başlayarak Zaptiye Nazırına varıncaya kadar bütün erkân-ı hükümete alenen söverdi. «O başlar kesilmedikçe bu millet rahat etmez. Asırların lekelerini ancak kan temizler, kan, kan, kan!» diye bağırırdı.
Bizi seven memurlar bir kaç defa böyle lisan kullanmamasıni ona hayırhahane ihzar eylediler. Lakin Fahri bu ihtarlara kulak asmazdı, yine bildiği gibi yapardı.
Hüsameddin ile biz daha mutedil idik. Ben o zaman TEMPS gazetesini âdeta hatm eder gibi baştan başa okurdum, hadisat-ı âlemi onlara hikâye ederdim. Mehmet Bey gibi bazı erkân-ı nezaret bu bahislere pek alakadar olurlardı.
O devirde Fransa Inkilab-ı Kebirine dair basit olmakla beraber nafi bir tarih-i mufassal neşrolunuyordu. O eseri cüz cüz aldırır, uzun uzadıya tetebbü eyler, geceleri içtimalarımızda meclise anlatırdım. Hüsameddin Midilli'den, biraderi Baha Bey'den mektuplar alırdı, Kemal Bey merhumun menakıbını nakleylerdi.
Memduh ise yapmadığı maskaralıkları bırakmıyordu. Reis Bey unvaniyle bir perdelik bir muzhike yazdı, bir gece bize. okudu, muzhike Reis Hüsnü Beye dair gûna gün temeshürat ile dolu idi.
115