Hakikat sahibinden varsa şayanpesent oldum Vatan hoşnud senden, hazır ol bizim mükâfata Kopardım muteki duydukta bir feryad-ı hürriyet Hemen etrafa bakdım ermedi imdad-1 hürriyet Yetim oldu bu mülk, ey eşref-i evlad-ı hürriyet Vatan hoşnud senden, hazır ol bizim mükâfata Şu beyitler başka bir vezinden, lakin daha latif idi: Güneş doğdu haver-i vatanda bugün Hayalimizdeki âtiye döndü yeis ile hal Vatan hadikasının bağban-ı marifeti Veya o cay-1 felaketteki yegâne nihal Olunca sakına bir sarsar semum vezan Türabe doğru yıkıldı, tükendi tab ve mecal Hatimeye doğru birçok misraları hatırımızda kalmayan şu müessir iki kıt'a vardı: Ey kabir, eya bab-ı hasin-i ebediyet Aguş ki ettik koca bir dehri emanet ...
Koynunda yatan Hazret-i Mazluma dokunma Baykuş öter ol bülbülün eyvah başında Ey merg-i felaket, sen o magmuma dokunma Nazif'in pederi Said Paşa merhum bu mersiyeyi dinledikten sonra ağlamış ve irticalen şu kıt'a-yi garrayı söylemişti : Bir fert ki ömründe hamiyet dedi gitti Millet dedi, millet dedi, millet dedi gitti Bu beyti biz daima hep bir ağızdan yüksek sesle tekrar ey- lerdik. Abdülhalim Memduh bir garibe-yi hilkat idi. Sırf gösteriş için elinden ne gelirse yapardı. Daima herkesi harikulâde hare- ketlerle, hallerle mebhut kilmak isterdi ve garib o ki kılardı. Hal- buki hakikatta öyle bir harikulâde istidada mâlik değildi. Evvelâ Muallim Naci'ye fevkelâde bir adavettir tutturdu. Hatta bir kere «Muallim Efendi diye mecnunane bir mektup bile yazdı. Son- ra Abdülhak Hamid Beye çılgıncasına bir muhabbet izhar etmeğe kalkıştı. Cihanın aleyhinde bulunurdu, âlemi zemmederdi. Önüne gelenin mübalağa ile taklidini yapardı, fakat hos sohbet idi, her meclisi şenlendirirdi. Lakin hifz-ı lisan nedir bilmediği için o dev- re göre mücessem tehlike idi. Öyle tazyik altında bile :. 104 Bu halkın mülkünü seyr et harababad lazımsa Bu mülkün halkını söylet sana feryad lazımsa diye alenen şiirler söyleyen o idi. Padişahtan en ufak bir zabıta memuruna kadar bütün o idare erkânını biperva istihfaf eylerdi, bazen tahkir bile ederdi. Bir gün Tepebaşı bahçesinde idi. Sultan Abdülhamid'in marşı çalınıyordu. Memduh kurşun kalemiyle ma- sanın mermerine şu beyti yazdı: Milletin, va esef, son demini ihbar eyler, Marşının samie gelen gibi murdar sesi. Biz güldük, lakin korkanlar aramızdan sıvıştılar, gittiler, on- lara nazaran Memduh o derece tehlikeli bir adamdı. Fahreddin Reşat, o ve ben haftada üç kerre Kalekapusundaki İsviçre mekte- bine gider, Reich isminde bir hocadan almanca ders alırdık. Fahreddin Reşat Bey Mekteb-i Mülkiye'den şehadetname almış, Hariciye'ye devam eder, muktedir, mukdim, ciddi bir genç idi, az- mettiğini yapardı. Ben de vazifemi bilirdim, lakin Memduh mah- za gösteriş olmak için bu derslere gelirdi, hiç çalışmazdı. Hakikat- ta ciddi bir say, bir iştigal nedir bilmezdi. Hayayattan, nümayiş- ten öyle mesaiyeye vakit bulamazdı. Lakin arzettiğim gibi, zarif, latif bir arkadaş idi. Bizi sohbet ve şetaretiyle teshir ederdi. Hatta temkin ve teennimize rağmen hoppalıklara bile sevk eylerdi. Me- selâ üçümüz birden elimizde bir levha şu arz eylediğim resmi çı- kardıkdı. Levhada: hürriyet, müsavat, uhuvvet kelimeleri yazılı idi. Akşamları mektepten çıktığımız zaman doğru evimize git- mez, bir kerre mutlaka Beyoğlu'nu kolaçan ederdik, fakat sefa- hat, zevk için değil, gezmek, fransızca gazeteleri okumak, siyaset- ten bahs eylemek, siyasetle meşgul görünmek için kolaçan eder- dik. Bu taşkıncasına serbestâne hareketlerimizden dolayı öbür ar- kadaşlarımız bizimle düşüp kalkmakdan çekinmeğe başladılar. Hatta Fahreddin Reşat bile eniştesinin ve ahibbasının ihtariyle bizden ayrıldı. Fakat ne Memduh ne de ben oralarda değildik. Ser- besti-yi etvarımızı hiç takyid eylemiyorduk. Benim fikrim evvelce dediğim gibi bir an evvel Fransa'ya dönmek, bu müzayaka-yı is- tibdattan kurtulmak olduğu için öyle takyidlere, ihtiyatlara hiç hacet görmüyordum. Bir gün Memduh alelsabah geldi, beni buldu, şu müheyyiç sözleri söyledi: «Azizim, hazırlan. Öyle sizin geçenlerde yaptığınız gibi çocuk- 105