Nutuk/16. bölüm/Cumhuriyetin ilânından milletin duyduğu umumî ve samimî sürûra iştirakte tereddüt edip endişeye düşenler

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Efendiler, Cumhuriyet’in ilânı, bütün milletçe mûcib-i sürûr oldu. Her tarafta parlak tezâhürât ile ilân-ı şâd-mânî edildi. Yalnız, İstanbul’da iki üç gazete ve yalnız İstanbul’da toplanan bazı zevât, milletin umumî ve samimî olan sürûruna iştirakte tereddüt etti, endişeye düştü. Cumhuriyet ilânına delâlet edenleri tenkide başladı.

İşaret ettiğim gazetelerin ve zevâtın Cumhuriyet ilânını nasıl karşıladıklarını hatırlamak için, o günlerdeki neşriyatı sadece gözden geçirmek kâfidir.

Meselâ “Yaşasın Cumhuriyet” serlevhası altındaki yazılar bile Cumhuriyet’in tarz-ı ilân ve tespitinin garip olduğunu, bunda “sıkboğaza getirilmiş gibi bir hal” bulunduğunu ilân ediyordu. Bu yazıların sahibi şu mütâlaalarda bulunuyordu: “.... Şöyle olacağı böyle olacağı söylenip dururken diğer taraftan birdenbire, birkaç saat içinde, Kanun-ı Esasî ta’dîlâtı yapılıvermesi en mûnis tâbir ile gayr-i tabii bir harekettir.”

Bizim tarz-ı hareketimiz “medeniyet dünyasını anlamış, okumuş, tetebbu etmiş, devlet idâresine ehil olmuş dimağlardan çıkacak muhakeme eseri” değilmiş.

Cumhuriyet’in ilânını Meclis’in alkışlarla kabul etmesi, milletin toplarla tes’îd eylemesi tenkit olunuyor. Deniyordu ki: “Cumhuriyet alkış ile dua ile şenlik ve şehr-âyîn ile yaşamaz.”, “Cumhuriyet bir tılsım değildir. Millet Meclisi’nde bir afsun yapıldı. Bundan sonra her iş kendiliğinden düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunacak değildir.”

Ben Cumhuriyetçiyim diyenlerin, Cumhuriyet’in ilânı günü kaleminden çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı? En yüksek şekl-i idâre mefkûresinin Cumhuriyet’ten başka bir şey olamayacağına kani olduğunu iddia edenlerin Cumhuriyet kelimesine “bir put gibi tapmam” demesindeki mâna ve maksat ne idi?

Meclis hâl-i ictimâda bulunmadığı zaman, onun itimâdını hâiz bir kabinenin ıskat olunacağı gibi mevhum bir fikri, efkâr-ı umumiyede canlandırıp böyle bir hak “pâdişâhlara bile verilmemişti. Şimdi o hak, Reisicumhur’a mı veriliyor?” suali kime ve ne maksatla tevcîh olunuyordu?!

Bu yazılar sahibinin maksadı, Cumhuriyet’i halka sevdirmek mi? Yoksa bunun put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak mı idi? “Cumhuriyet, bize şekl-i idâre tahavvülü ile birlikte zihniyet tahavvülü de getiriyor mu? Heyet-i Vekile’ye girecek zatlara birer devlet adamı kafası hediye ediyor mu?” sözleriyle daha ilk anda Cumhuriyet’in kadir ve kıymetini, ehemmiyetini tenzile kalkışmak Cumhuriyetçiyim diyenlerden intizâr olunabilir mi idi?

En hafif bir rüzgârdan bile mahfûz bulundurulması lâzım gelen nev-zâdın, onu perverde ettiğini söyleyenler tarafından, böyle hırpalanması câiz mi idi?!

Bu mütâlaaları ihtivâ eden gazetenin, diğer bir sahifesinde “Türkiye Cumhuriyeti’nin İlânı” serlevhası altında yazılan birçok mütâlaalar içinde “...Bu yeni merhaleye gelen Türk milleti acaba burada uzunca bir vakfe-i huzur ile dinlenebilecek, burası onun için bir zindegî ve kuvvet, bir rahat ve saadet menbaı olabilecek mi? Bu merhale onun bünye-i ictimâiyesini kırıp dökmeden kucaklayabilecek bir çerçeve hassasiyetini hâiz midir? Cumhuriyet, acaba zaruret-i şüûn önünde çaresizlikten kaçıp iltica ettiği bir saçak altı mı..” olacak gibi endişe ve nâ-ümidî veren sözlerin zamanı mıydı?

Cumhuriyet’in ümit, rahat ve saadet vaad ettiğinde şüphe ve endişesi olan zat, ümit, rahat ve saadeti nereden, hangi menbadan bekliyordu? Cumhuriyet’in milletimizin bünye-i ictimâiyesini kırıp dökmesi ihtimali, Cumhuriyet tarafdârı olan zevâtın dimağında nasıl yer bulabiliyordu?

Diğer bir gazeteci de “Efendiler, istical ediyorsunuz!” diye bağırmaya başladı.

Bu gazeteci efendi, millete şu yolda jurnal veriyordu: “.. Buhran, alelade yeni bir Heyet-i Vekile intihâbı suretinde halledileceği yerde, bilakis son günlerin bütün gürültülerine rağmen, yine kimsenin karîbü’l-vuku olduğuna ihtimal vermediği Cumhuriyet meselesinin pek müsbet, pek kat’î ve pek müstacel surette ortaya çıkmasına sebep olmuştur.”

“Cumhuriyet ihdâsının karîbü’l-vuku olduğuna ihtimal vermeyen yalnız efkâr-ı umumiye değildi. Belki Ankara’da en mühim ve en salâhiyettar mevkileri işgal eden bazı zevât da böyle bir ihtimali hatırlarına bile getirmiyorlardı.”

Bu sözlerle, itiraf olunmaktadır ki son günlerin bütün gürültüleri, Cumhuriyet’in ilânına mâni olmak içinmiş... Bu maksadı takip edenlerin “mukarrerât ittihâzında istical” görmeleri tabiiydi. Fakat “efkâr-ı umumiye-i memleketin de bu görüşte –kendileriyle– beraber olduğuna” zâhib olmaları hata idi. Gazetesini “balonu uçurdular ama, galiba ucunu kaçırıyorlar!” ve “âblar galip gelince dolaplar döndüler ama.... ne istikamette?” gibi çirkin, âdi ve hezeliyat ile dolduran Gazeteci Efendi şu yolda hitap ve itâbına devam ediyordu: “Efendiler, devletin adını taktınız, işleri de düzeltebilecek misiniz?”

Bu hitapla başlayan yazılar, şu satırlarla hitam buluyordu: Yegâne temenni, “mülk ve millete hâdim işlere başlanılmasından ibarettir. Eğer dün ilân edilen Cumhuriyet’in erkân ve mensubîni bunu yapabileceklerinden emin iseler biz de kendilerine –öyle ise Cumhuriyetiniz mübarek olsun Efendiler!– deriz.”

Bizi, müstehziyâne tebrik eden bu son cümle ile muharrir, Cumhuriyet’i benimsemiyor, onunla alâkası olmadığını beyan ediyor.

Başka bir gazeteci muharrir de Cumhuriyet’in ilânı münasebetiyle yaptığı tahlil ve tenkitte: “Bizi müteessir eden nokta, millî rehberimizin şahsına aittir. En büyük ruhlu adamlar bile, şahsî kuvvet sahibi olmanın cazibesine mukavemet edememişlerdir.” diyor ve bu nokta-i nazarını, benim nutuklarımdan aldığı sözlerle takviye ettikten sonra, Amerika’nın istiklâlini temîn eden Washington’un, nasıl çiftliğine çekildiğini ve Meclis’in, hiçbir şahsı nazar-ı dikkate almayarak yalnız umumî menfaati düşünerek, altı senede Kanun-ı Esasî’yi vücuda getirdiğini ve ondan sonra nasıl Washington’a riyâset tevcîh edilmiş olduğunu hikâye ediyor ve Kanun-ı Esasî’mizin, bu şekilde ta’dîlinde benim müteşebbis olduğumu hoş görmüyor... Bu muharrir ve emsalinin, Cumhuriyet’i tarz-ı ilânda, Cumhuriyet esâsâtına müteallik kanunda gördükleri kusur ve noksanları tenkit etmelerini samimî telâkki edebilmek için çok saf olmak lâzımdır. Eğer bu muharrirler, Cumhuriyet’in ilânı günü yaygara tarzında hücumlara başlamayıp, evvelâ, Cumhuriyet ilânını hüsn-i telâkki etseler, samimî karşılasalardı... efkâr-ı umumiyeyi tereddüt ve teşettüte sevk edecek tarzda değil, fakat Cumhuriyet’in iyi ve onun ilânının pek musîb olduğunu efkâr-ı umumiyeye telkin eder yazılar yazsalardı, ondan sonra yapacakları her türlü tenkidâtın samimiyetini iddiada haklı olabilirlerdi. Fakat, gördüğümüz suret-i hareket böyle olmamıştır...