Cenevre'den giderse ben de vatanıma dönerim, artık bu yerlerde kalmam, Nazım Paşa'ya da o tasvir-i latifi bu avdet fikrine mebni bana tevdi eyliyordu.
Bir müddetcik sonra İstanbul'a döndüğüm zaman Nazım Paşa'yı görmek, bulmak müyesser olmadan aşağıda hikâye edeceğim veçhile biz tevkif edildik. Kâğıtlarım müsadere olundu. O sırada o resimler de gitti, galiba evrak-ı muzıreden sayıldı. Bir kaç sene sonra idi ki talihin garib bir cilvesiyle Antakya'da aşar ihalesine memur iken berayı teftiş oraya gelen Miralay Nazım Bey'e tesadüf ettimdi. O hatırayı uzun uzadıya anlattımdı. Antakya'nın o latif mesirelerinden birinde, Harbiye bahçelerinde merhum ile saatlarca Mademoiselle Rozenşild'den, Avrupa'dan, o güzelliklerden bahs eyledik, bu vesile samimi bir surette tanıştık.
Tuhafdır, gençliğin tesiriyle olsa gerek. Sofrada o güzel komşudan mahrumiyet beni gittikçe düşündürdü. Düşüne düşüne zihnimde Cenevre'den İstanbul'a avdet kararını verdim. Zaten ailece işlerim bu nabemevsim gaybubetimle bozulmuştu. Mekteb-i Mülkiye âlemi bütün o renk renk sergüzeştleriyle gözümde tütüyordu. Fransızcam da oldukca yola girmişti. Avrupa'yı gördümdü, tanıdımdı. Mülkiye'den şehadetnamemi alarak daha müsait şartlarla yine gelmek üzere İstanbul'a dönmeğe karar verdim. Kararımı da derhal mevki-i icraya koydum. O yar-ı candan iftirakın haftasında idi ki trene bindiğim gibi Marsilya'ya geldim. Tam o akşam Messageries vapurlarından «Portugal» İstanbul'a müteveccihen hareket eyliyordu.
Acentaya giderek bilet alırken karşıma gayet terbiyeli bir insan çıkdı, beni nüvazişlere boğdu. Hiç bir ücret mukabilinde olmayarak bana yardım edeceğini söyledi. Her işi benimle beraber gördü, her tarafa refakatımda geldi. Derken lakırdı arasında beni deniz tutup tutmadığını sordu. Fena tuttuğunu söyledim. Bu dert için mükemmel bir deva olduğunu anlattı. Beni bir eczahaneye götürdü. Eczacıya ne istediğimi anlattı. Herif ilk vehlede şaşırdı, fakat sonra işi anladı. İçeri girdi, bir büyük şişe su ile geldi. Kırk frank, dedi, Lehülhamd oyunun farkına vardımdı. Öfke ile kapıdan dışarı fırladım. O acip adam yine arkamdan geldi. Bu sefer evvelce söylediklerini unutarak bir kaç saattan beri hizmetimde bulunduğu için büyükce bir ücret istemeğe kalkıştı, beni tehdide başladı.
Bir parça ötede bir polis memuru duruyordu. Ona müracaat ederek vak'ayı anlatmak üzere iken dolandırıcı herif yanımdan kayıp oluverdi.
(13)
Mevsim henüz ilkbahar idi, latif bir hava ile İstanbul'a geldik. Vapurda pek az yolcu vardı. Güvertede Karadeniz sahilinden bazı Türklere tesadüf ettimdi. Bu adamlar Fransa'ya yumurta götürmüşlerdi. Şimdi memleketlerine dönüyorlardı. Avdetimi telgrafla aileme bildirdimdi. Fakat istikbalime ancak Süleymanpaşazade Sami, o vefakâr arkadaşım gelmişti. Sami bizim için âdeta bir veli, müşfik bir birader idi, her işimizi görürdü. Evime uğrayarak ne günü geleceğimi öğrenince vapura koşmuştu.
Arkadaşlar âdeta bana bir tehniyet alayı yaptılar. Ekseriya bizde sık sık toplanırdık. Avrupa'da gördüklerimi tafsilatiyle onlara anlatırdım. Bir gün Cenevre'deki o muhtelif talebe cemiyetlerinden şevk ile bahsettim. Helvetia, Philadelphia vesaire gibi. O gençler bu hikâyeleri merakla dinlediler. Nihayet biz de Mekteb-i Mülkiye namına böyle bir cemiyet tesis etmeğe karar verdik ve kararımızı derhal mevki-i icraya koyduk.
Cemiyetimize bir nizamname yaptık. Tıpkı Cenevre'de gördüklerimi mevki-i tatbike koymak istedimdi. Biz de nizamnamemizi ona göre tanzim ettikti. Hatta bir alâmet-i farika olmak üzere cemiyetin bütün efradı kırmızı fes, mavi püskül taşıyacakdık, çünkü İsviçre talebe cemiyetlerinde bu alâmet hususî bir kalpakdır. İkinci ve üçüncü içtimalarda bir kısmımız böyle birer fes giymeğe başladıkdı.
İlk içtimada ben reis intihap olundumdu, Fehim kâtip olduydu, bir diğeri de sandukkâr tayin edildi. İntihabat her ay tecdid edilecekdi.
Müzakerelerimiz pek sürekli idi. Bir kerre medeniyet-i kadime ile medeniyet-i cedide arasında ahlak nokta-yı nazarindan bir muvazeneye giriştik, saatlarca mütalealar basit eyledik. Bir def'a da ben üstad Ekrem'in Tefekkür'ündeki uzun manzumeyi Cenevre müsamerelerinde gördüğüm veçhile âdetâ bir mümessil evza-ı alarak bülend avaz ile, renk renk edalarla inşad eyledimdi. Nihayet: «Geldim baba, açın kapuyu....
95