Turgut Özal'ın, ölümünün 51. yılında Atatürk'ü anma toplantısındaki konuşması

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Değerli Misafirler,


Cumhuriyetimizin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Ulu Önder Atatürk’ün ebediyete intikal edişinin 51. yılında O’nu bir kez daha minnetle anıyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı olarak yapacağım bu ilk konuşmanın, Atatürk’ü anma gününe tesadüf etmesi benim için ayrı bir derin duygu, müstesna bir şereftir.

Artık O’nu yas tutmadan anıyoruz. 10 Kasımlarda, Atatürk gibi dünya ölçülerinde müstesna bir lidere sahip olmanın coşku ve gururunu yaşıyoruz. 10 Kasımlarda O’nun bıraktığı eserlerin büyüklüğünü bir kere daha derinlemesine düşünüp, hissediyoruz. Büyük liderler, bazen büyük icatlar gibi zor anlarda ortaya çıkarlar. Bazen dünyayı kasıp kavuran savaşların çaresizliği insanları yeni buluşlara, yeni teknolojilere doğru zorlar. Bazen de beka savaşı veren bir millet, eşsiz bir lider yaratır.

Altı asır üç kıtada yaşamış ve zamanında dünyayı titretmiş koskoca bir imparatorluğun çöktüğü, neredeyse bir avuç toprağın bile vatan olarak kendisine çok görüldüğü bir dönemde Türk milleti, Atatürk’ü, Atatürk de Türk milletini yaratmıştır. Geçen seneki konuşmamda söylediğim gibi temennim, Türk milletinin yeni bir Atatürk yaratacak duruma bir daha düşmemesidir. Zira hiçbir millet varlığını bir lidere bu ölçüde borçlu olmamıştır.

Atatürk hür bir insandı. Tabiat itibariyle hiçbir kalıba sığmazdı. Çünkü en büyük tutkusu hür düşünce ve hürriyetti. Bunun için istibdata karşı çıktı, bunun için Türk milletinin tutsak edilmesine tahammül edemedi, İmparatorluğun küllerinden bir Millî Devlet yarattı.

Atatürk Türk Milleti’nin üstün kabiliyetlerine samimiyetle inanmış bir insandı. Nitekim kalıcı reformlarının ilhamını Türk milletinin büyük hasletlerinden alarak yola çıkmıştır. Türkiye’yi çoğulcu demokrasi dönemine bu inançla hazırlamıştır.

Atatürk ekonomi alanında da milletinin çalışkanlığına, yaratıcılığına sonsuz güven duyuyordu. Türk milletinin alışkın olmadığı ticarette, sanayide teşebbüs kabiliyetini göstereceğinden emindi. Nitekim, Atatürk, İzmir’de yapılan 1. İktisat Kongresi’nde liberal ekonomik görüşünü ortaya koymuştur. Ancak, ülkede sermaye birikiminin ve altyapının yetersizliği ve daha sonra bütün dünyayı saran büyük ekonomik kriz sonucu, devletin öncülüğünü benimsemekten başka bir alternatife sahip olmamıştır.

Şimdi, geçen yıl yaptığım konuşmadaki bazı ifadelerimi sizlere tekrarlamak istiyorum:

“Ölümün geldiği anda, belki hiçbir lider Atatürk kadar tarihî misyonunu gerçekleştirmemişti. Ancak bir faninin ömrü, hayalinde ve aklında milleti için taşıdığı misyonu tam olarak gerçekleştirmeye yetecek kadar uzun değildir. Atatürk’ün ömrü de, mucizevî başarılarına rağmen, rüyasını tamamlamaya yetmemişti.

Geçen yarım asırda millet hayatında acı ve tatlı büyük olaylar vuku buldu. Bu arada milletçe olgunlaştık. Hayatı ve ölümü olgun insanların hüzünlü gerçekçiliğiyle görmeye başladık. Ölümünü izleyen yılların duygu dolu yası, yerini, giderek bu büyük insanın doğmuş, yaşamış ve başarmış olmasını sağlayan Allah’a sonsuz bir şükür duygusuna bırakmaya başladı.

Şimdi artık Atatürk mucizesini yaratan insanı, insan olarak, ileri görüşlülüğü, zekâsı, dirayeti ve aynı zamanda umutsuzluk ve yılgınlık anlarıyla izlemek, incelemek ve anlamak aşamasına vardık.

Bu hepimiz gibi etten yaratılmış insanın eşsiz macerasını şuurlu şekilde bilmek, eserini varlığının her zerresiyle yaratırken geçirdiği tüm istihaleleri hissetmek mecburiyetindeyiz.

Atatürk Türk’ün tarihî serüveninde hayat ve ölümle karşılaştığı benzersiz, şartların yarattığı bir liderdir. Taklit edilmesi imkânsızdır. Milletin, Atatürk olmasaydı yok olmaktan kurtulamayacağını hissetmiş bulunması O’na karşı duyduğu minnetin sonsuz boyutlarını oluşturmuştur. Bu duygu biraz da lidersiz milletin aczinin de ikrarı gibidir. Böyle bir ortamda Atatürk’ün ister istemez tabulaştırılması, hatta kendiliğinden tabulaşmasını anlamak mümkündür. Oysa, Atatürk, “Hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir” derken, bu vasfın her Türk ferdinde bulunmasını arzu etmiştir. Mümeyyiz vasfı hürriyet ve istiklâl olan bir milletin, liderini ne denli büyük olursa olsun, insan üstü niteliklere büründürmesi mümkün olmamalıdır. Ünlü konuşmasından sildiği satırlarda “naçiz vücudunun bir gün toprak olacağı”nı söylemesi ve Türk Milleti’nden sadece “unutulmamayı” istemesi; sonra ondan bile vazgeçmesi, O’nun da ne ölçüde insan olduğunu simgeleyen derin bir tevazu örneği değil midir?

Türk Milleti’nin Atatürk’ü unutması imkânsızdır. Önemli olan O’nu nasıl hatırlayacağıdır. Türk Milleti’nin bugün Atatürk’ten ilham ve güç alarak, akılcı aşamada, O’nu tabulardan sıyrılmış bir insan olarak hatırlaması, O’na gerçekten lâyık olduğumuzu kanıtlayacaktır. Bu Atatürk’ü küçültmez. Tersine bir insanın maddî varlığının tüm doğal zaaflarına rağmen ne kadar yücelebileceğini göstermesi bakımından gerçek boyutlarına kavuşturarak, büyütür.

Atatürk’e böyle akılcı, bilinçli ve gerçekçi bir yaklaşımın yararları çoktur. Her şeyden önce, O’nun büyük değer verdiği Türk Gençliği’nin yaratıcı geleceği böyle bir yaklaşıma bağlıdır. Gençliğimizin, kendisi ve milletimiz için başarılı bir hayat yaratması, bir bakıma, yakın tarihimizin bu büyük kahramanını kendisine örnek alabilmesi, O’nun gibi davranabilmesiyle gerçekleşebilir.

Gençlerimiz kendileri için seçtikleri çalışma alanlarında Ata’larının zekâsı, fedakârlığı, cesareti ve yaratıcığıyla başarıya ulaşabilirler. Oysa Atatürk’e her sahada insanüstü vasıfların atfedilmesi böyle bir örnek almaya imkân vermeyecektir.

Öte yandan, Atatürk devrine bugünün şartlarından bakarak çekinmeden eleştiride bulunmak belki her zaman insafla bağdaşmayacak, ancak iki zaman parçasında yaşayan toplumların farklı ihtiyaç ve gereklerini anlamakta yarar sağlayacaktır. Bu durum, biraz da, insan zekâsının tenkit etmeden kavramaktaki zaafının bir sonucudur. Ancak, Atatürk’ün eleştirilmekten korkacak bir yanı yoktur. Zira O’nun yarattığı eser, Türk Milleti ve Cumhuriyeti olarak bizleriz ve bizim kurumlarımızdır. Eleştiriler ise sonuçta O’nun hayaline erişmeyen bizlerin hatalarından ibaret olacaktır.

Değerli Misafirler,

Atatürk hakkında bugüne kadar çok yazılmıştır. Ancak O’nu, bahsettiğim şekilde, her şeyden önce bir insan olarak ve ülkemize kazandırdıklarını günümüzün dinamikleri ışığında ve kalıplara bağlı kalmadan ele alacak araştırmalar yapılmasına, kitaplar yazılmasına ihtiyaç vardır. Bu görev de Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ile üniversitelerimize, araştırma kurumlarımıza, bilim adamlarımıza ve nihayet hepimize düşmektedir.

Değerli Misafirler,

21. yüzyıla doğru yol alırken, üç temel hürriyeti geliştirmenin, onları titizlikle korumanın, uygar dünyanın saygın devletlerinden biri olmak için vazgeçilmez şartlar olduğunu görmeliyiz.

Bu üç hürriyet, serbest düşünce, din ve vicdan hürriyeti ile teşebbüs hürriyetidir.

Atatürk “Kimsenin düşüncelerine ve vicdanına egemen olunamaz” der.

Gerçekten, O’nun yarattığı Türkiye Cumhuriyeti’nde, düşündüğünü söyleyemeyen, düşünme kabiliyeti çeşitli şekillerde engellenen, düşünceye saygıyı öğrenemeyen bir toplumun ilerlemesine, gelişmesine imkân var mıdır?

Düşünce hürriyetini besleyen hoşgörüdür. Düşünceye saygısı, hoşgörüsü olmayan toplumlar, kamplaşma, kutuplaşma, bölünme ve parçalanma tehlikelerini de birlikte yaşarlar.

Türk Milleti, genciyle, yaşlısıyla, kadınıyla, erkeğiyle, Atatürk’ün yarattığı birlik ve beraberliğimizin daima üzerine titremelidir.

Hoşgörü ile beslenen bir diğer hürriyet de din ve vicdan hürriyetidir.

Dini ve vicdanı baskı altında tutulmayan huzurlu insan, mutlu yaşama kabiliyet ve isteklerine sahiptir.

Lâik, demokratik ve aynı zamanda da gelişmiş ülkeler, bu hürriyete sımsıkı sarılabilmeyi başarmış ülkelerdir.

Din ve vicdan hürriyetinin temel şartı ise lâikliktir. Büyük Atatürk’ün ifade ettiği gibi “Lâiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir”. Bu ilke O’nun bize bıraktığı en değerli mirastır.

Üçüncü hürriyet teşebbüs hürriyetidir. Ferdin iş kurma, risk alma, daha çok çalışıp, daha çok üretme hevesi engellenirse bir milletin kalkınması da o ölçüde zorlaşır. Atatürk’ün özlemini duyduğu çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmanın lokomotifi, bu teşebbüs hürriyetidir.

Değerli Misafirler,

Sözlerime son vermeden önce şu hususları da ifade etmek istiyorum: Kuruluşunun 66. yılında Türkiye Cumhuriyeti, Büyük Atatürk’ün hayal edip de, zamanın kısıtlı imkânlarıyla ancak bir kısmını gerçekleştirebildiği büyük ekonomik atılımları, bugün, çok büyük ölçüde tamamlamış olmakla, bir yerde Atatürk’ün vasiyetini de yerine getirmiş bulunmanın haklı gururunu duymalıdır. Basit bir fabrika kurmak, bir ticarethane açmak için dahi sermayesi olmayan genç Cumhuriyet, bugün binlerce, on binlerce fabrika bacasından çıkan dumanların çevreyi kirletmesine mani olma çabasına düşmüş, modernliğin sorunlarıyla karşı karşıya, olgun bir Cumhuriyet’tir.

Halkımız, bugün, altyapısını tamamlamış, tarımsal üretimini yakında iki misline çıkartacak muazzam projeler gerçekleştirebilen, ürettiği ve ihraç ettiği binlerce çeşit sanayi mamulü en gelişmiş ülkelerde dahi rekabet edebilen, Avrupa Topluluğu’na tam üyelik için müracaatta bulunmuş, 21. yüzyılın teknoloji çağına süratle kendisini hazırlamakta olan, kentleriyle köyleriyle modernleşen bir ülke haline gelmenin mutluluğunu yaşamaktadır.

Türkiye’miz, öyle inanıyorum ki, bu temposunu devam ettirdiği takdirde, 2ooo’li yılların başlarında dünyanın önde gelen devletlerinden biri olacaktır. Bunun için de, başta Büyük Atatürk’ün ideal ve ilkelerinden aldığımız ilham olmak üzere her şeyimiz mevcuttur.

Aziz Atatürk’ü Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun, bu değerli kuruluşun çatısı altında rahmetle ve derin minnet hisleriyle anıyorum.