Selahattin Demirtaş'ın 25 Kasım 2016'daki savunması

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

İddianamedeki konuşma bana aittir. Birkaç yerde deşifre ve yazım hatası vardır. “Halk birlikleri” olarak yazılan yer, “halkın birlikteliği” şeklindedir. Türklüğü, Cumhuriyeti ve Meclis’i alenen aşağıladığım iddia edildi. Ancak hangi cümlelerimle bunu yaptığım belirtilmiyor. Konuşmamın hiçbir yerinde hakaret yoktur. Meclis’i eleştiren ya da aşağılayan, ima yoluyla bile, bir tek cümle bile geçmiyor. Konuşmam baştan sona, Ahmet Davutoğlu başkanlığındaki hükümete eleştiri ve çağrı mahiyetindedir. Dolayısıyla, şu aşamada aslında beraat kararı verilmesi gerekir.

Dokunulmazlığım ve diğer milletvekillerinin dokunulmazlığı, Cumhuriyet tarihinde ilk defa yapılan bir uygulamayla kaldırıldı. Ben parlamentodaki üçüncü büyük partinin Eş Genel Başkanı ve Grup Başkanı’yım. Dokunulmazlık tartışmaları günlerinde de görüşlerimizi ifade etmiştim, burada da tekrarlamak istiyorum.

Dokunulmazlıkların böyle kaldırılması hem Anayasa’ya aykırıdır hem de yargılanmamızı imkansız kılmaktadır. Dokunulmazlık 20 Mayıs'tan öncesi için kaldırılmıştır. O dakikadan sonra dokunulmazlıklar devam etmektedir. Daha önceki uygulamalarda dönem sonuna kadar kaldırılırdı. Bizim hükümete teklifimiz, dokunulmazlıkların 550 milletvekilinin tamamını kapsayacak şekilde, dönem sonuna kadar kaldırılması yönündeydi. Dokunulmazlıkların o şekilde kaldırılmasının doğru olmadığını söylemiştik. Ben de dahil, bütün milletvekillerinin mutlak dokunulmazlıkları, 20 Mayıs’tan sonra olduğu gibi devam etmektedir. Yani, dokunulmazlık geleceğe doğru değil, geçmişe doğru kaldırıldı.

Yargılanmada bir çekinceye sahip değiliz. Tam tersine, adil bir yargılanmayla hakkımızdaki iddialardan kurtulmak istiyoruz.

Parlamentoda şu dakikada görev yapan milletvekilleri ile benim aramda dokunulmazlık yönüyle zerre kadar fark yoktur. Mahkeme beni ancak 20 Mayıs’tan öncesi için yargılayabilir. Çünkü şu anda mutlak dokunulmazlığım devam ediyor.

20 Mayıs’tan sonra dokunulmazlık zırhı olduğu gibi korunmaktadır. Burada, yargı mercilerinin kendi hakkını korumaya çalıştığını görüyoruz. Ama aynı şekilde, devletin 3 temel erkinden biri olan yasama erkinin bir temsilcisi olarak benim de yasama hakkımı koruma hakkım vardır. Yargı erki, yargılanma gücü ve etkisini kullanma hakkını, bir yasama üyesinin yasama faaliyetlerine katılma hakkından hangi yasaya dayanarak üstün görmektedir?

Ülkemizde ağır aksak da işliyor olsa, güçlerin ayrılığı ilkesi esastır ve hiçbir erkin diğer erk üzerinde kontrol, soruşturma hakkı yoktur. Ancak şu anda bir yargı erki beni tutuklayarak yasama faaliyetinden fiilen alıkoymuştur.

Ha keza mahkemeniz, 20 Mayıs’tan sonra devam eden mutlak dokunulmazlığımı göz ardı etmiştir. Benim milli iradeden gelen haklarım zorla elimden alınmıştır.

Söz konusu iddianamedeki konuşmayı yaptığım dönemde, Cizre'de uzun süre devam eden askeri operasyonlar söz konusuydu. Silahlı grupların hendek ve barikat yaptığı, güvenlik güçlerinin de operasyon yaptığı dönemlerdi. Sokağa çıkma yasağının devam ettiği bu dönemde, Cizre'de bir grup sivil yurttaşla ilgili olarak; kendilerinin silahlı gruplara dahil olmadığını, hatta bazılarının, DBP'nin PM üyesi olduğunu, bir binanın bodrum katında mahsur kaldıklarını, oradan çıkmak istediklerini, ancak yoğun ateş nedeniyle bir türlü çıkamadıklarını, bizden yardım talep ettiklerini belirten telefon görüşmeleri yapıldı.

Milletvekili arkadaşlarım durumu bana aktardıklarında Başbakan, İçişleri Bakanı ve Sağlık Bakanı ile görüşmeleri için milletvekili arkadaşlarımı görevlendirdim. Başbakan ile dolaylı, diğer ikisiyle ise yüz yüze görüştüler. Onlar da, gerekenin yapılacağını söylediler. Ambulanslar, sivilleri almak üzere mahalleye doğru harekete geçti. Ancak ambulanslar sokağın girişine yaklaşınca, yeniden yoğun ateşin başladığı bilgisi bize ulaştı. Bu durum birkaç kez üst üste ve 4-5 gün tekrarladı.

Bu sürede milletvekillerimiz, oradaki sivillerden DBP PM üyesi Mehmet Yavuzel ile telefon bağlantısı yaptılar. Bu üçlü bir görüşmeydi. Bir ucunda bakanlık, bir ucunda milletvekillerimiz, bir ucunda Mehmet Yavuzel vardı. Konuşma kayıtları mahkemeye verilecektir. Siviller çıkmak istiyor ama ateş nedeniyle çıkamıyorlardı.

Ben Mardin'de iddianameye konu konuşmayı yaptığımda, o bodrumdaki kişilere 4-5 gündür ulaşamıyorduk. Dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala, milletvekili arkadaşlarıma, “Bizi dinlemeyen güvenlik birimleri var. Ben de tam olarak anlayamıyorum” demişti. Bu gelişmelerden sonra ben Mardin'e geldim ve iddianameye konu açıklamayı yaptım; “küçük bir heyetle ve ambulansla söz konusu sokağa girişime izin verilsin” dedim. Alacağım her insanın da, oradaki adli makamlara geleceğini belirttim. Bu kişiler suçluysa, haklarında adlı işlem yapılsın, değilse serbest bırakılır diye çağrılar yaptım. Dönemin Başbakanı ise, “Orada siviller var mı yok mu bilemeyiz” diye açıklama yaptı. Oysa oradaki sivilleri biz doğrudan bakanlıkla görüştürmüştük.

Dolayısıyla Benim Mardin’deki açıklamam hem hükümete yönelik eleştiridir hem de oradaki insanların canlarını kurtarmaya yöneliktir. Demokratik hukuk devletleri, iç ve uluslararası hukuka bağlı olmak zorundadır. Tam da arkanızdaki yazı bunu ifade etmektedir. Devlet adına hareket eden kamu görevlileri, zaman zaman kanun dışına çıkma hakkına sahip değildir.

Sivil yurttaşların oradan sağ salim çıkarılması olanağı varken, açıklamamdan 2 gün sonra İçişleri Bakanlığı’nın, Cizre'de bir binanın bodrum katında 60 teröristin ölü ele geçirildiği açıklaması, işte tam da belirttiğim kaygıların ne kadar haklı olduğunu maalesef ki ispatlamıştır.

Nitekim ülkemizde 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, Cizre ve Şırnak genelinde meskun mahal operasyonlarını gerçekleştiren 2. Ordu Kurmay Başkanı, İkinci Ordu Komutanı Orgeneral, Şırnak 23. Jandarma Sınır Komutanı, Şırnak Çakırsöğüt Jandarma Tugay Komutanı gibi üst düzey asker ve komutanların da aralarında bulunduğu yüzlerce asker, darbe girişimi suçlamasıyla tutuklanmıştır. Şu anda 'FETÖ örgütü' ve vahşi bir darbe girişiminin zanlıları olarak içeride olan bu güvenlik mensupları, Mardin’de açıklamayı yaptığım günde sahada olan askeri ve polisiye birliklerdir. Şimdi geri dönüp bakınca “acaba bu darbeci çeteler Cizre, Nusaybin ve diğer yerlerde orantısız güç kullanarak kanunların dışına aleni bir şekilde çıkarak, terörle mücadele adı altında, sivil yurttaşların da katledilmesine yol açarak ülkede bir darbe ortamı mı hazırlamak istediler” diye sorular aklımıza gelmiyor değil.

Ben bu açıklamayı yaptığımda, hükümet çağrılarımı ve eleştirilerimi dikkate almış olsaydı, bu darbeci güruhun Cizre ve Nusaybin’i veya Şırnak’ı bu kadar yakıp yıkmasının veya onlarca sivilin katledilmesinin önüne geçilebilirdi belki de. Hükümet ve Başbakan Davutoğlu, tüm bunların siyasi, hukuki, vicdani ve ahlaki sorumluluğu altındadır. Benim yaptığım konuşma da hükümete dönük bu minvaldeki eleştirilerdir. Parlamentonun bir muhalefet partisi olarak hükümeti eleştirmek, hatta en sert şekilde eleştirmek bizim sadece yetkimiz değil, halktan aldığımız bir sorumluluk ve ödevdir.

Cizre’de ağır insanlık suçu işlendiğine dair uluslararası ceza yargısında başvurularımız devam etmektedir ve maalesef darbecilikten gözaltına alınan bu komutan ve güvenlik güçlerine Cizre’de yaşananlarla ilgili tek bir soru sorulmamış, tek bir suçlama yöneltilmemiştir. Cizre’de olup bitenlerle ilgili bir siyasetçi ve bir devlet görevlisi hakkında açılan tek dava, benim hakkımda açılan bu davadır. Ben ise bütün partili arkadaşlarımla birlikte, insanların daha fazla ölmemesi, güvenlik görevlisi, sivil, silahlı grupların üyeleri, asker, polis, korucu dahil tek bir insanın ölmemesi için siyasi ve ahlaki sorumluluğumuz gereği günlerce çırpınıp durdum.

Siyasetçinin işi güvenlik güçlerine veya yargıya gerek kalmadan toplumsal sorunları diyalog ve uzlaşı çerçevesinde çözmektir. Benim yaptığım bu siyasi faaliyetin ve hükümete yönelttiğim eleştirinin muhatabı bizatihi hükümetin kendisidir, bir savcı değildir. Benim bu siyasi itham ve eleştirilerime bir savcının iddianameyle cevap vermesi siyasetin demokratik şekline müdahaledir. TBMM’yi alenen aşağıladığımı iddia eden savcılık makamı benim de bir TBMM üyesi olduğumu göz ardı etmiştir. Savcı kendi kendimi aşağıladığımı iddia etmiştir. Çünkü TCK 301’de hükümete dönük herhangi bir tespit söz konusu değildir.

Son olarak, yaptığım bütün açıklamalar sert eleştiri dozunda bile değildir. Şok edici görüşler bile değildir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Kararları, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve anayasanın bütün bunları yeri geldiğinde iç hukuktan üstün gören maddesi birlikte değerlendirildiğinde, cümlelerimin ve kelimelerimin aşağılama, hakaret, tehdit, ırkçılık veya şiddet övgüsü içermediği görülecektir. Bu davanın bana açılmış olması ve avukatlarımın dikkat çektiği üzere dokunulmazlık oylamasına birkaç gün kala alelacele Meclis’e yetiştirilmesi, yargılamanın daha başından itibaren üzerine siyasi gölge düşürmüştür.

Şimdi bu duruşma vesilesiyle mahkemenizin ilk andan beri başlayan ve devam eden bu hukuksuzluğa derhal bir beraat kararı ile dur denmesini sadece şahsım açısından değil; yasama yürütme ve yargı erklerinin ayrılığı, yargıya olan güvenin tarihimizin en minimum noktasında olduğu şu günlerde, yargının bağımsızlığını ve onurunu korumak adına da önemli olacağını düşünüyorum.

Savunmamda belirttiğim gibi, Bakanlık ve Cizre’deki sivil yurttaşlarla görüşmeleri gerçekleştiren vekil arkadaşlarımın da tanık olarak dinlenmesinde fayda görüyorum. Ayrıca sokağa çıkma yasağının devam ettiği günlerdeki kaymakam, vali, komutan, emniyet amiri kaç kişinin 'FETÖ' veya darbe suçlamasıyla Cizre ve Şırnak mıntıkasında gözaltına alındığının veya tutuklandığının ve yine bunların o dönem operasyonlardaki rollerinin tespit edilmesinin, mahkemenin bütün hususları bakanlıklardan sorarak dosyaya koymasının önemli olacağını düşünüyorum. Savunmam bundan ibarettir. Bir sonraki celse de eğer cezaevindeyse, vareste tutulmak istemiyorum.

Selahattin Demirtaş

Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkanı

25 Kasım 2016