Selahattin Demirtaş'ın 18-19 Haziran 2019'daki savunması

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

18 Haziran[değiştir]

Herkese günaydın, merhabalar. Avukat arkadaşları, izleyicileri, vekil arkadaşlarımı selamlıyorum. Saygılar, sevgiler, herkese kolaylıklar diliyorum. Önceki oturumlarda 12. fezlekeyle devam edeceğimi belirtmiştim. Sıralamayı bozmadan aynı şekilde savunmalarımı sürdüreceğim. Fakat yine de ülkede yaşanan siyasi gelişmelere ve benim davamla da bağlantılı olduğunu düşündüğüm birkaç konuya dair görüşlerimi de belirteceğim.

Mursi'nin ölümü her ne sebeple gerçekleşmiş olursa olsun bir cinayettir

Öncelikle dün Mısır’da duruşma sırasında vefat eden Muhammed Mursi’ye Allah'tan rahmet diliyorum. Ailesine, Mısır halkına başsağlığı diliyorum. Mısır; medeniyetin merkezlerinden biri, kadim bir coğrafya, kadim bir topluluk, kadim bir kültür... Mısır'ın son birkaç yıldır yaşadıkları, son 10 yıldır özellikle yaşadıkları Müslüman toplumların yaşadıkları devletlerde uzun yıllardır yaşanan trajedilerin bir devamından başka bir şey değil. Çok acıdır; Yemen’de, Sudan’da, Suriye’de Irak’ta, Afganistan'a kadar bütün bunların Müslüman toplumların yaşadığı coğrafyalardaki halkların başına gelmesi bir tesadüf değildir. Bizler iğneyi kendimize batırmadan önce çuvaldızı başkalarına batırmaya alışkın olunan bir hale geldik. Elbette ki emperyalizmin, kapitalizmin bahsettiğim coğrafyalar üzerinde son 300 yıldır devam eden sömürü sistemi, köleleştirme düzeni, sömürgeleştirme düzeni bunun baş sorumlusudur. Ancak bu coğrafyalar üzerinde yaşayan topluluklar olarak ne tarihimizden ne geçmişimizden ne de birbirimizden ders çıkarmayı başaramadığımız için, bir arada yaşama kültürünü, demokrasi kültürünü geliştiremediğimiz için de yaralarımız sürekli kanıyor ve dışarıdan müdahaleye açık hâle geliyor.

Bugün Mısır’da yaşanan trajedi de maalesef böylesine bir dış müdahale, emperyal müdahale olduğu için Mısır halkının iradesine yapılmış bir saldırının sonucunda ortaya çıkmış bir trajedidir. Mursi'nin cezaevinde, mahkeme salonunda ölümü her ne sebeple gerçekleşmiş olursa olsun bir cinayettir. Meşru yollarla seçilmiş bir cumhurbaşkanı ve siyasetçi gayrimeşru bir darbe ile siyasi iradesine el konularak hapsedilmiştir. 6 yıldır kanun dışı bir şekilde yargılanırken en nihayetinde maalesef dün duruşma salonunda bir kalp krizi nedeniyle vefat ettiği duyurulmuştur.

Türkiye'den veya dünyanın herhangi bir yerinden baktığınızda Mısır’da olup bitenlere üzülüyoruz. Hem de aslında çözümün ne olduğunu kendimizce Mısır’daki kardeş halklarımıza karşı ifade etmeye çalışıyoruz. Bunu bir karşılaştırma, benzetme yapma amacıyla söylemediğimi altını çizerek belirteyim, yanlış anlaşılmasın. Mursi’yi yargılayan hakimler de, Mursi’yi içeri atan darbeciler de, siyasetçiler ve Mursi içerideyken onları medyada linç eden Mısır medyası da Mısır halkı için, Mısır devleti için çok iyi şeyler yaptıklarını düşünüyor. Ama biz dışarıdan bakınca kadim Mısır medeniyetinin mirası üzerinde yaşayan Mısır halklarına ne kadar büyük bir zulüm yaptıklarını, ne kadar büyük hatalar yaptıklarını objektif gözlerle daha iyi görebiliyoruz. Bu bir trajedidir. Çok büyük bir trajedidir. Devlet kutsallaştırılıp, iktidarlar kutsallaştırılıp, neredeyse tanrısallaştırılıp insanın, bireyin, toplumunun üzerinde tahakküm gücüne dönüştürüldüğü müddetçe elbette ondan faydalanmak için, yani devletin kudretinden gücünden faydalanmak için ona tapanlar çıkacaktır. Bu her dönem böyle olmuştur. Bizim dönemimizde de daha fazladır.

Bugün Mısır halklarıyla dayanışma adına ben en azından şahsım adına şunları ifade edebilirim; bu büyük bir trajedidir. Mursi şahsında orada cezaevinde veya yargılama sürecinde bir cinayet işlenmiştir. Ve hapishanede normal ölüm diye bir şey yoktur. Özellikle siyasiler açısından hapishanedeki her ölüm bir cinayettir. Rejimin işlediği bir cinayettir. Bunun tartışılması bile abesle iştigaldir. Umut ediyorum ki aynı kaderi paylaştığımız bu coğrafyadaki halklar, topluluklar olarak bütün bu yaşananlardan doğru dersi çıkarabiliriz. Aklın yolu birdir.

AKP iktidarı kendi gücünü zayıflatacağını düşündüğü her odağı ya vatan haini ya terörist ilan ediyor

Bugün Türkiye’de de yürütme, iktidar kendi iktidarını kutsallaştırarak neredeyse kendisini bir lütufmuş gibi konumlandırarak ve biat etmeyeni adeta düşmanlaştırarak, terörize ederek benzer bir toplumsal parçalanmışlığa, kutuplaştırmaya yol açıyor. Bizlerin de bugün yargılanıyor olmamızın altında yatan temel saik budur. AKP iktidarı kendi kudretini, gücünü zayıflatacağını düşündüğü her odağı ya vatan haini ya terörist ya düşman olarak kodlamıştır. Biz öyle olmadığımızı zaten biliyoruz. Bizim öyle olmadığımızı bilen milyonlar var. Fakat bu kodlamayı yaparak milyonları temsil eden insanların şahsında toplumlar paramparça edilmiştir ve buna alet olan herkes bu ülkeye karşı ağır bir sorumluluk ve vebal altına girmiştir, girecektir de.

Mısır’da da yapılsa Türkiye’de de yapılsa darbe asla kabul edilemez

Yargılandığım, tutuklandığım ilk günden beri, ben ve arkadaşların bunların altını çize çize belirttik. Mevzu biz değiliz, şahsımız değil, hapishanede zaten 3 yıla yakın süredir yasadışı şekilde tutuluyorum. Bundan daha büyük şahsi olarak mağduriyet yaşamam mümkün değil zaten. Şu saatte benim tahliyeme karar verseniz bile adalet yerini bulmayacak. Çünkü Türkiye siyasi tarihine ağır bir müdahale yapıldı bu yargılama meselesiyle. Ancak yine başından beri altını çizerek belirttiğim bir husus vardı. Yapılan işler yanlıştır. Kim bu hesabı kitabı yaptıysa yanlış hesap yaptı. Türkiye toplumunun tümü zarar gördü, görmeye devam ediyor. Biz de bu zarar en az seviyede cereyan etsin diye mücadele ediyoruz. Türkiye toplumu, Türkiye’nin tamamı huzura, barışa, demokrasiye kavuşsun diye fedakarlık yapıyoruz, yapmaya da devam edeceğiz. Mısır’da, Suriye’de, Irak’ta, Yemen’de, Afganistan’da, Pakistan’da yaşananlardan ders çıkarmadan yapılacak her yargılama, Bosna’da bilge kral olarak tarihe geçmiş olan Aliya İzzet Begoviç’in dediği gibi yapılmış her yargılamadan ders çıkarmadan bu dönemde yapılan her yargılama büyük bir vebal altına girmekten başka bir şey değildir. Bu nedenle Mursi meselesi önemli bir konudur. Siyasi hayatım boyunca Müslüman Kardeşler ve Muhammed Mursi’nin siyasi çizgisi ile hiçbir şekilde yakınlaşmam olmadı. Siyasi olarak tümüyle farklı yerlerde duruyoruz. Türkiye’deki siyasi gelenekleriyle de hiçbir zaman siyaseten yan yana durmadık. Ama ilkesel ve ahlaki olarak şunun her zaman altını çizdik, çizmeye de devam edeceğiz. Siyasi düşüncelerinden dolayı kime hangi odağa saldırı olursa olsun, gerek ülkemizde gerekse başka yerlerde, biz mazlumun mağdurun yanında kimliğine bakmaksızın tereddütsüz yer almaya devam ederiz. Darbeler cinayettir, gerekçesi olamaz. Haklı hiçbir gerekçesi olamaz. Mısır’da da yapılsa Türkiye’de de yapılsa darbe asla hoş görülemez, kabul edilemez, makul gösterilemez.

Mursi’ye yapılan barbarlık da, iki ay önce sizin yaptıklarınız medeni bir durum mu?

Mısır’da yapılan darbe de cinayettir, katliamdır. Bugün Mursi’ye yapılanlar da onun şahsında Müslüman Kardeşlerin yargılanması da tam bir trajedidir. Siyasi yargılamaların tarihe geçmiş örnekleriydi. Türkiye’den bakınca bunu daha iyi görüyoruz. Çünkü benzer şeyler yaşıyoruz. Ve yine sabahın beşinde cenazenin kaçırılıp aile ve bir grup avukatın katılımıyla birlikte zorla defnedildiği anlaşılıyor. Barbarlıktır, bu başka bir şey değildir, insanlıktan nasibini almamışlıktır. Bazı AKP yöneticilerinin buna haklı olarak tepki gösterdiklerini sabah medyadan takip ettim, çok haklılar. Cenaze törenlerine bu şekilde müdahale barbarlıktan başka bir şey değildir. Yine daha iki ay önce açlık grevleri devam ederken Türkiye cezaevlerinde altı tutsak intihar etmek suretiyle açlık grevlerine dikkat çekmek istediler. Canlarını ortaya koydular. Onların cenazeleri cezaevlerinden çıkarılıp kaçırılarak, bazılarına aile üyelerinin bile katılması, avukatlarının katılması engellenerek geleneklere, örf adetlere, bizim inançlarımıza aykırı bir şekilde defnedilmişlerdi, iki ay önce.

Yargı Reformu Strateji Belgesinin içeriği ruhen boştur

Ömer Çelik AKP Sözcüsü, Mursi’ye yapılan barbarlık da iki ay önce sizin yaptıklarınız medeni bir durum mudur? Dolayısıyla herkesin kendini gözden geçirmesi lazım. Türkiye’de de yargının siyasallaşması açısından yaşananlar Mısır’dan geri kalır değildir. Mısır’da yaşananlar ne kadar utanç verici ise Türkiye’de yargıya müdahale ve yargıçlar üzerinde kurulmak istenen tahakküm de o kadar utanç vericidir. Yine yakın zamanda bütün bu yargısal dağılmayı, yargısal bozulmayı önlemek adına AKP Genel Başkanı tarafından yargıçlar Saray’a toplanmak suretiyle bir yargı reform strateji belgesi açıklandı. Tabii ki bunun açıklanmış olması önemlidir. En azından niyetin ifade edilmesi açısından önemlidir. Yargıçlar üzerinde baskıların, yargı üzerindeki tümüyle siyasi baskıların kaldırılması konusunda verilen mesajlar önemlidir. Fakat siyasette de hukukta da beşeri ilişkiler de usul esastan önce gelir. Yargı üzerinde baskı olmayacağını, olmaması gerektiğini söyleyen yürütmenin başı, salona topladığı hakimlere yürütmenin başı sıfatıyla bunu söylüyor. Bu bile başlı başına Yargı Reformu Strateji Belgesinin içeriğinin ruhen boş olduğunu gösteriyor.

Bir yürütme yetkilisi, yargıçları saraya toplayıp perspektif veremez. Bir açıklama yapması gerekiyorsa yargıçların bulunduğu yere kendisi gitmelidir, yargıçları ayağına çağırmamalıdır. Talimat verir gibi, perspektif verir gibi ‘şöyle yapın, böyle yapın’ diyemez. Bu bile Türkiye’de Yargı Reformu Strateji Belgesinin şu aşamada hiçbir kıymeti harbiyesinin olmadığının göstergesidir. Aynı yürütmenin başı daha dört beş ay önce AİHM’in benimle ilgili verdiği kararla ilgili şu ifadeyi kullanmıştı, “AİHM kararları bizi bağlamaz, AİHM terörist sevicidir. Dolayısıyla biz karşı hamlemizi yapar işi bitiririz”.

İçinde bulunduğumuz yargısal, siyasal durum budur. Ben bunun için yargılanıyorum ve yargılanmaya devam ediliyorum. Efendim, uzun tutukluluk olmamalıymış. Bunu yürütmenin başı söylüyor. Uzun tutukluluk esas olmamalıdır, tutuksuz yargılanmalıdır. Bunu yürütmenin başı söylüyor, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı sıfatıyla bir kişi söylüyor. Aynı kişi ben geçen Haziran'da Cumhurbaşkanı adayı iken diğer cumhurbaşkanı adayları benim serbest bırakılmam gerektiğini ifade ettiğinde şu cümleleri kullanmıştır. “Ne tahliyesi ya kimi kim tahliye ediyormuş, o bir teröristtir ve buyursunlar tahliye etsinler, girerim ben inlerine”. Bu da Süleyman Soylu’nun sözüdür.

Şimdi mahkemenizin bunlarla ne kadar ilgilendiği ilgilenmediği, bunu ben bilemem. Kararlarınıza bakarak konuşuyorum ben. Vicdanen ve ahlaken niyetlerinizi ölçmek gibi bir durumumuz olamaz, böyle bir yaklaşımımız olamaz. Ama verdiğiniz ara kararların tamamı bu siyasi perspektifler doğrultusunda olmuştur. Şerh koyan bir üyeniz, özellikle cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde şerh koyan bir üyeniz vardı. En nihayetinde Mısır'la başladım. Bizim yargılamalarımızın da benzer içerik ile devam ettiğini benzer saiklerle, anlayışlarla devam ettiğini vurgulamak için belirttim.

Eminim bugün sizler, bizi içeri attıranlar, medyada bizi linç edenler Türkiye Cumhuriyeti Devleti için, milleti için çok iyi şeyler yaptığını düşünüyorsunuz, ama nasıl biz bu trajediye (Mısır’a) üzülüyorsak dünyanın geri kalanı da Türkiye’ye bakıp trajediye üzülüyorlar. İyi şeyler yapılmıyor, doğru şeyler yapılmıyor. Yapılan şeylerin hepsi herkese zarar veriyor, zannediliyor ki bedeli sadece biz ödüyoruz, hayır.

Bizim tutukluluğumuz her bir yurttaşın yılda 630 dolarına mal oluyor

Parlamentoda Plan Bütçe Komisyonu’ndaki arkadaşlarım geçen yıl yaptıkları hesaplamalarda sadece bizim tutuklu olmamızdan kaynaklı bir yıl içerisinde her bir TC yurttaşının cebinden 630 dolar çıktığını hesap etmiştir. Çünkü ekonomi, istikrar zarar gördü, güven ortamı zarar gördü. Bugün "Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, İdris Baluken, Gültan Kışanak, Sabahat Tuncel, Abdullah Zeydan ve diğer arkadaşlarım için “Tutuklu kalmalıydı, onlar suç işledi sürüm sürüm sürünmeli" diyenler bilmeli ki yıllık 630 dolar ödüyorsunuz kardeşim biz hapiste kalalım diye. Kişi başına düşen parayı söylüyorum.

Çocuklarımız dağda, şehirde, ovada ölmesin diye mücadele ettik

Eğer bu paraya değiyorsa, biz açlık çekelim yeter ki siz hapiste kalın diyorsanız yanlış düşünüyorsunuz. Biz siz aç kalmayasınız diye mücadele ettik. Çocuklarımız dağda, şehirde, ovada ölmesin diye mücadele ettik. Bizimle ilgili olumsuz düşünenler, hakaretvari konuşanlar dahil bu ülkenin eşit onurlu yurttaşlarıdır bizim için. Biz siyasetçiyiz, her türlü eleştiriyi göğüslemekle karşı karşıya olan kişileriz. Siz bizi eleştirebilirsiniz, elbette ki bu sizin hakkınız ama ödediğiniz ağır bedelleri, Türkiye’nin ne hale geldiğini görerek bir kez daha düşünün ve doğru tercihlerde, doğru seçimlerde bulunun diye belirtmek istiyorum.

Şırnak’ta aday tanıtım toplantısında yaptığım konuşma yasadışı gösteri ilan edilmiş

Yargı Reformu Strateji Belgesi Türkiye’de yargının tümüyle düzeleceği iddiasıyla ortaya atıldı, yayımlandı. Kendi yargılamamda en küçük bir yargısal adalet bugüne kadar hissetmedim. Yargı Reformu Strateji Belgesi açıklandı. Örneğin iki gün önce Ankara 44. Asliye Ceza Mahkemesi toplantı, gösteri, yürüyüş yasası ile ilgili hakkımda açılan bir yargılama vesilesiyle daha mahkemede kimlik tespiti bile yapılmadan bana yaptığı ilk tebligatta hakim şunu yazdı tutanağa “SEGBİS yoluyla ifadesinin alınmasına, SEGBİS yoluyla ifade vermemesi halinde savunmasının alınmış sayılmasına; bu şekilde bir kararın AİHM ve AYM içtihatlarına aykırı olmadığına dolayısıyla sanığa bu şekilde ihtarın yapılarak duruşmanın 27 Haziran günü görülmesine karar verildi”.

Bakın, savunma yapacaksan yap diyor SEGBİS’le, yapmayacaksan biz senin savunmanı yapmış sayar, kararı öyle veririz. Bunu bir hakim söyleyebiliyor. Bana bunu söyleyebiliyorsa sıradan yurttaşlar açısından eminim ki hiçbir şekilde yargı kırıntısı, adil bir yargı yoktur. Kaldı ki yargılandığım dosya, yani yasadışı gösteri yaptığım iddia edilen dosyanın, daha önce dosyanızla birleştirilmesi talep edildi, siz reddettiniz. 2911 Sayılı yasaya muhalefet suçuyla yargılanıyorum. Konu da şudur, Şırnak’ta partimin teşkilatının balkonundan aday tanıtım toplantısında yaptığım konuşma yasadışı gösteri ilan edilmiş. Konuşmanın içeriği ile ilgili bir suçlama yok. Belediye başkan adayı için Şırnak HDP İl binasının balkonundan elimde mikrofonla birkaç bin kişiye 5-10 dakikalık bir tanıtım toplantısı yapmışım. Partimin balkonunda yaptığım konuşma yasadışı gösteri olarak kabul edilmiş ben yargılanıyorum ve bana diyorlar ki savunmanı SEGBİS’le yapmak zorundasın. Yapmazsan da umurumuzda değil savunmayı yapmış sayarız. Bu vahim bir durumdur. Bir hakim, bir yargıç meseleye böyle yaklaşırsa Türkiye'de hiçbir şey düzelmez.

Dosyalardan ceza alacağım diye geri adım atacak hâlim yok

Dosyalardan ceza alacağım diye geri adım atacak hâlim yok. Ben her dosyada kamuoyuna, halka yönelik siyasi sorumluluğumun gereği olarak savunmalarımı yaptım, yapacağım. Takdir sizlerindir, siz bilirsiniz. Umut ediyorum ki Türkiye'nin âdil bir düzene geçmesine katkınız olsun vereceğiniz kararların. Bunu yaparsanız Türkiye için iyi olur yapmazsanız biz de adalet, hukuk mücadelemizi her yönüyle sürdürmeye devam edeceğiz.

Yargı Reform Strateji Belgesi konjonktürel siyasi ihtiyaca binaen açıklanmıştır

Yargı Reformu Strateji Belgesinin en önemli eksikliği HSK’ya değinmemiş olması. Böyle bir HSK yargıçların üzerinde Demokles’in kılıcı gibi durduğu müddetçe asla yargıçlar kendini güvende hissetmeyecektir. İktidarın atadığı HSK üyeleriyle yargıç kendini kürsüde de, evinde de sosyal hayatında da güvende hissetmeyecektir. 2010 değişikliğinde partim HSK’nın nasıl düzenlenmesi gerektiğini anayasa değişiklik önerisi ile ortaya kondu. Yürütme tarafından tek bir atama yapılmamalıdır HSK’ya, yasama tarafından da yapılmamalıdır. HSK’nın tamamı kürsü hakimleri tarafından seçilmelidir. Adalet Bakanı kurulun üyesi olmamalıdır. Yargının üzerindeki tahakküm kurma aracı olarak en yetkili kurum HSK’dır. Bugün HSK’ya dokunmadan, yargıçların gönül rahatlığıyla, vicdanlarına dayanarak baskı hissetmeden yargılama yapmalarını sağlamanız mümkün değildir.

Yarın biz iktidar olduğumuzda bu HSK’ya bir atama yapacaksak bu yargıçlar bizden korkacaksa, çekinecekse öbür gün başka bir siyasi iktidar geldiğinde ondan korkacak çekinecekse Türkiye’de yargısal adaleti sağlamamız mümkün olamaz. O yüzden açıklanan Yargı Reform Strateji Belgesi tam bir konjonktürel siyasi ihtiyaca binaen açıklanmıştır. Yargının ihtiyaçlarına binaen herhangi bir çözüm sunmamaktadır.

Alkışlanacak bir paket göremiyorum

Benim de mensubu olduğum Türkiye Barolar Birliği başkanının hararetle bu paketi alkışlaması da vahim bir durumdur. Ben de halen baro üyesiyim. Alkışlanacak bir paket göremiyorum. Bir avukat, hukukçu olarak iki buçuk yıldır Ankara’da yargılanıyorum. Aynı zamanda benim de başkanım olan Barolar Birliği Başkanı ve üyelerinden biri nezaketen de olsa bu duruşma salonuna teşrif etmediler.

Eminim Barolar Birliği seçimlerinde tüm meslektaşlarım bu hususu gözetecektir. ÇHD başkanı Selçuk Kozağaçlı ve çok sayıda avukat arkadaşımın yargılandığı dosyada da Barolar Birliğinin dahil olması gerekirken duruşma salonuna bile teşrif etmemişlerdir.

Böyle bir Barolar Birliği, böyle bir HSK, böyle bir yürütme anlayışıyla yargı bağımsızlığının sağlanması mümkün değildir. Sizler yargıç olarak bu hengâme, bu toz duman içerisinde kim bilir kim hangi gün kim görevden alınacak, kim nereye tayin edilecek, kim tutuklanacak, başımıza ne gelecek telaşı içerisinde vicdanen ahlaken ne kadar doğru karar verebilirsiniz. Ben yargıçların zor durumunu anlayabiliyorum. Buna rağmen doğru kararlar, vicdana uygun kararlar, adaletin yerini bulacağı iyi kararlar da halen Türkiye’de çıkabiliyor. Örneğin Barış Akademisyenleri ile ilgili mahkeme beraat kararı vermiştir. Fakat ne hikmetse başka bir mahkemede bir yargıç o beraat kararını ayıp olarak nitelendirmiştir ve "O kararı veren hakimi arayın, bizi ilgilendirmez" demiştir. Durum bu kadar vahimdir.

Yargıçlar Sendikası Başkanı Hakim Ayşe Sarısu Pehlivan; bütün bu gelişmelerle ilgili olarak basına kısa bir demeç vermiş. Dikkatimi çekti önemli bir demeç; "Yargıçlar adına kurulmuş sendikaların konuşması gerekir. Yargıçlar kararları ile konuşulamaz. Sendikalar en azından sivil toplum örgütleri olarak dayanışma ve mücadele örgütleri olarak mutlaka hakimlerin, yargıçların sorunlarını dile getirmelidir". Burada da Ayşe Sarısu Pehlivan benim altını çizmeye çalıştığım hususlar konusunda hem yargı reform paketinin bekledikleri gibi çıkmadığını hem de yürütmenin yargı üzerindeki baskılarını açıklamalarında detaylı bir şekilde ifade etmiş. Bunu belirten bir yargıçtır. Bunu belirten yargıçların sendikasının başkanıdır. Sadece sanık olarak veya siyasetçiler olarak sizlere söylemiyoruz. Türkiye toplumunun adalet konusunda sesini yükseltmesinin zamanı geçti. Barolar Birliği, sendikalar, meslek örgütleri sesini adalet arayışı konusunda yükseltmeli. Yargıçlar verecekleri kararlarla Türkiye’yi yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda, adalet konusunda daha iyi bir yere taşıma sorumluluğuna sahiptir.

Herkes barış dilini, ortak dili geliştirebilirse siyasi eleştiriler daha anlamlı olur

Bu ülke hepimizin ortak vatanıysa ortak vatanımızı daha huzurlu daha, daha güvenli yapabilmek için el ele vermek zorundayız. AKP iktidarının da düşmanlaştırma politikasından vazgeçmesi herkesin yararına olur. Şunu da muhalefetin anlaması gerekir; nasıl ki "politikada kimseyi düşmanlaştırmasın" diye AKP için söylüyorsak muhalefet de bunu yapmamalıdır. Düşmanlaştırıcı, ötekileştirici söylemden ısrarla kaçınmalıdır. Herkes barış dilini, ortak dili, konsensüsü geliştirebilirse bu çerçevede siyasi eleştiriler daha anlamlı daha kıymetli olur. Siyasetçilerin kullandığı her kelime toplumda kırılmalara, bölünmelere yol açabiliyor. Her siyasetçi diline dikkat etmelidir. Ben de dahil bu konuda yeterince özenli davranmadığımızı biliyorum. Tabii ki bunlar kriminal açıdan sorun oluşturmaz, sadece siyaseten eleştirilecek durumlar olarak ifade ettim ben bunları.

Demokrasi mücadelesi toplum için, toplum yararına verilir

Önümüzdeki dönem İstanbul seçimleri sonrasında tüm Türkiye'de demokrasi isteyen herkesin elini hızla taşın altına koyup yeni bir demokrasi hamlesi için harekete geçmesi lazım. "Kime karşı, neye karşı" demedim. İktidara karşı, AKP'ye karşı, Erdoğan'a karşı hamlelerle demokrasi mücadelesi verilmez. Demokrasi mücadelesi toplum için, toplum yararına verilir. Birine karşıtlık üzerinden, düşmanlık üzerinden yapacağınız siyasi çalışma sadece düşmanlığı körükler, besler. Bu nedenle biz önümüzdeki dönemde Türkiye'nin yargısının da nefes alabileceği, bizim de sanık olarak bu süreci karşıladığımız bir dönemde bu meseleye dair görüşümüzü belirtme ihtiyacı duydum. Şimdi savunmamın fezlekeyle ilgili bölümüne devam etmek istiyorum.

FETÖ üyeliği iddiası ile tutuklanan fezleke savcısı umarım adil bir yargılamaya tabi tutulur, ama o bize karşı adil değildi

Soruşturmayı yapan, fezleke hazırlayıp TBMM’ye gönderen Cumhuriyet Savcısı, daha doğrusu Amed Cumhuriyet Başsavcıvekili Ramazan Alptekin, 15 Temmuz sonrası FETÖ üyeliği iddiası ile tutuklanmıştır. Ben suçlu mu suçsuz mu bilemem umarım adil bir yargılamaya tabi tutulur. Ama o bizimle ilgili soruşturmaları yürütürken adil değildi. Bunu biliyorum. Kendisi de görev yaptığı dönemler adaletli davranmadı, düzenlemiş olduğu bu fezleke de bunlardan bir tanesi.

Bugünkü 12 Nolu fezleke de “suç ve suçluyu övme” fezlekesi de yine Türkiye’de benzer bir çatışmasızlık, ateşkes, barış, müzakere tartışmalarının yapıldığı dönemdi. Bizler parlamentodaydık. Ben o zaman Sayın Gültan Kışanak’la birlikte BDP’nin eş genel başkanlığını yürütüyordum. Parti Genel Merkezi olarak bugün yapmaya çalıştığımız gibi ölümleri durdurmak, demokrasiye geçişi sağlamak için bizler mücadele yürütürken parlamento içinde ve dışında konuşmalar yapıyorduk. Bir siyasetçinin elindeki en büyük araç konuşmaktır, söz söylemektir. Gittiğim her yerde, açık kapalı salon toplantılarında, televizyon programlarında konuşmalar yaptım. Yaptığım şey bir siyasi faaliyetten başka bir şey değil. Fezlekeye konu olan konuşma da katıldığım etkinlik de bir siyasi faaliyetten başka bir şey değil. Şimdi fezlekeyi okuyayım ki mesele anlaşılır olsun.

Fezlekenin tarihi 5/7/2012. Bundan 9 yıl önce düzenlenmiş bir fezleke. Konuşmayı yaptığım tarih de 14/4/2012. Yani fezleke tarihinden yaklaşık 3 ay önce yapılan bir konuşma. Neymiş bakalım.

“Olay günü saat 12:05 ile 12:30 arasında İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi organizesinde, Koşuyolu Parkı Yaşam Hakkı Anıtı önünde kayıp şahısların bulunması konulu basın açıklaması, oturma eylemi düzenlenmiştir. Bu eylem BDP Hakkari Milletvekili ve Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, ‘Devletin ve hükümetin Diyarbakır’da ciddi bir meşruiyeti yoktur. Burada devlet karakoldan, joptan, yasaklardan ibarettir. Zorla, kaba kuvvetle devlet kendini ayakta tutmaktadır. Türklere gerçekleri anlatmak zorunda olan devlettir. Ne kadar katliam yaptılarsa bir bir anlatacaklar ki Türkiye toplumu bugün gerçeği anlasın. Kürtlerin yaşadıklarını anlasınlar. Kendi anadilinde savunma yapmasına izin vermeyeceksin, öte taraftan darbelerle hesaplaşılıyor diyeceksin. Kürt halkı bunu yutmuyor. Kürdistan’da artık Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin faşizminin hiçbir geçerliliği kalmamıştır. Kürt halkı çelikten irade yaratmıştır. Bugün KCK operasyonlarının yıl dönümü aynı zamanda. Üç yil önce bugün hukuk dışı uygulamaları başlattılar. Strazburg'da bedenlerini ortaya koyarak bu faşizme karşı direniyorlar. Baskı bu topraklarda yer almayacaktır. AKP de bunun farkına vardığı için baskıyı artırıyor. Ama yıldıramadılar. Sokaklarda kadın, çoluk çocuk demeden işkence yapanlara tek bir soruşturma yok. Dün mahkemede bir tutuklu Sayın Öcalan’a “Kürt halk önderi” dediği için hemen soruşturma açılacak; 55 kişi ile ilgili mahkeme başkanı hemen bunları soruşturmaya tabi tutun deyip sözde hukuk uygulanmıştır. Halk önderine halk önderi denir, başka bir şey denmez. On milyonlar bugün Sayın Öcalan diyor. Soruşturma açsan ne olur, açmazsan ne olur. Devletin aklını başına alması lazım. Suriye’de Kürtler hak elde etmesin diye AKP’nin neferleri neredeyse ordudan önce Suriye’ye girecek. Güney Kürdistan’da bağımsızlıktan söz ettiklerinde AKP’nin tüyleri diken diken oluyor. Roboski’de katliama teşekkür eden başbakan, bu katliamın sorumlularını bulmaz. Hem kayıp yakınlarına hem de Strazburg’dakilere sahiplenme olmalıdır. Cezaevlerinde olsun, alanlarda olsun direnenlerin yanında olmalıyız’ şeklindeki beyanları suç sayılmıştır.”

“Deliller” demiş; Diyarbakır İl Emniyeti’nin suç duyurusu, şüpheli Selahattin Demirtaş’ın milletvekilliği mazbatası, şüphelinin nüfus kayıt örneği, basın açıklamasının DVD kaydı….

Konuşmalarımın tamamı değil kesilmiş bazı kısımları fezlekede yer alıyor

Konuşmamı DVD’den çözüm haliyle okuyacağım. Uzun bir konuşmadır. Evet burada ifade edilen cümleler bana aittir. Fakat tamamı, konuşma metninin farklı yerlerinden alınıp bir araya getirilerek oluşturulmuş bir paragraftır. Cumhuriyet Savcısı DVD çözümlemesi yapmamıştır. Polis tutanağında, yani o konuşmayı o esnada dinleyen Güvenlik Şube Müdürü elemanlarından biri kalemle not almış muhtemelen. Kalemle hızlı hızlı not almış birileri bu da soruşturma evrakı polis tezkeresi olarak polis amirlerine verilmiş. Savcının buraya koyduğu paragraf da budur. Ben konuşma yaptım. “Kürt Halk Önderine Kürt Hal Önderi denir” dedim. Burada belirtilen eleştirilerin hepsini yaptım. Bunlar doğru ama böyle bir konuşma yapmadım. Bu konuşma nasılmış bakalım. Siz DVD çözümünü kendiniz yaptırmışsınız. Çünkü savcı DVD çözümünü yapma zahmetinde bulunmamış. Aradan 9 sene geçmiş, siz konuşma çözümletmiş durumdasınız. Bilirkişi raporunu okuyayım. 12 numaralı fezleke. “Ön konuşmacı”... Ön konuşmacı dediği İnsan Hakları Derneği’nin Diyarbakır Şube Başkanı Raci Bilici’dir. Bakın bu konuşma nerede yapılmış? Diyarbakır’da, Koşu Yolu Parkı’nda, İnsan Hakları Anıtı önünde her hafta düzenli olarak kayıplar gündemi ile gözaltında kaybedilme olaylarıyla karşılaşmış kişileri anma babında yapılan haftalık toplantılarından birinde yapılmış bir konuşma. Yani İstanbul Galatasaray Lisesi önünde Cumartesi Anneleri’nin eylemlerinin bir benzeri Diyarbakır’da da yapılıyor. Benim yaptığım konuşma böyle bir toplantıda yapılmış bir konuşmadır. Raci Bilici şunu demiş:

“Hazır mısınız arkadaşlar. Hazırsanız başlayalım. Değerli analar, değerli eşbaşkanım, sivil toplum örgütlerinin değerli temsilcileri; kayıplar bulunsun failler yargılansın eylemimizin 166. Haftasına girmiş bulunmaktayız. ... Eşitlik, kardeşlik burada yatıyor. Bu faili meçhuller yerde yattığı müddetçe kardeşlikten, eşitlikten söz etmeyin.”

Fezlekede tamamı yer almamış olan benim konuşmam ise şöyle:

"Hükümetin bakanlarının yaptıkları açıklamalara bakılırsa, HDP’nin uğraşmak zorunda kaldığı ırkçı açıklamalara bakılırsa hükümet bunlarla yetinmiyor. Mümkünse daha fazlasını yapmak istiyorlar. Bırakın bunların savunmalarını ve yaptıkları açıklamaları bazı bakanlar, Kürtlere ırkçılık yapan tablonun aynısını bugün yaşatmak istiyorlar. Roboski'de daha 3 ay önce, 3,5 ay önce yaşanan katliamlar bunlardan farklı mıdır? 3,5 ay önce bu ülkenin kendi savaş uçakları ile bombaladığı çocuğun, gencin sorumlusunu bulmuyor AKP, bunu bulmuyor. Çünkü sorumlusu kendisidir, hırsız kendi kendisini, katil kendi kendisini soruşturuyor. Böyle bir adalet sistemi olur mu? Kendi sorumluluklarını, suçlarını çıkarırlar mı? Örtmeye çalışıyorlar aylardır nasıl örteceğiz diye bunun gayreti içerisindeler. Bugüne kadar efendim "Kürtler, Kürt sorunu devam ediyor. 'Kürtler Türkiyelileşmedi, yeterince Türkiyeli olamadılar” dediler. 'Kürtler Türkiyeli olamadılar" diyenler şu tabloya iyi bakın. Bana kalırsa sorun bu değil. Sorun Kürtler yeterince Kürdistanlı olamadılar. Sorun budur. Sorun şu Türkler yeterince Kürdistan’ın, Kürtlerin sorununu anlayamadı. Mesele budur. Eğer empati, eşitlik, kardeşlik isteniyorsa Kürtlerin yaşadığı bu drama herkes bir anlam biçecek, saygı duyacak, gereğini yapacak. Hukuku, yasağı, kanunu, tarihi, tankı, topu, uçağı artık Kürtlere karşı düşmanla savaşır gibi kullanmaktan vazgeçecek. Eşitlik hukuk böyle gerçekleşir ancak. Bunları yapmayan bir hükümet, bunları gerçekleştirmeyen bir devlet politikası Kürt halkı nezdinde iflas etmiştir. Bugün devletin de, hükümetin de Diyarbakır’da öyle ciddi bir meşruiyeti yoktur. Ciddi bir meşruiyeti yoktur herkes bunu görüyor. Herkes görüyor bunu. Devlet, yasaklardan, karakoldan, joptan, gazdan, panzerden ibarettir. Hakimden savcıdan ve bunları yaşatan yasaktan ibarettir. Bunun dışında devlet, hükümet meşruiyeti yoktur. Zorla kaba kuvvetle devlet buralarda kendisini ayakta tutmaktadır. Böylesi trajik bir tablo içerisinde kimse Kürtlere ek külfet, ek yük getirmesin. Bir de kendinizi Türkiye toplumuna anlatmak zorundasınız. Türkleri de siz ikna etmek zorundasınız yükünü kimse bize, bu halka getirmesin. Türklere gerçekliği anlatmak zorunda olan devletin kendisidir. Çıkacaklar, Türklere her şeyi olduğu gibi bütün gerçekliği ile anlatacaklar. Türkleri ikna etmenin yolu budur. Türkleri ikna etmenin yolu Kürt halkının sorumluluğundan geçmez, devletin sorumluluğundan geçer. Çıkacaklar her şeyi bütün çıplaklığı ve gerçekliği ile anlatacaklar. Ne kadar katliam yaptılarsa, ne kadar köy yaktılarsa, faili meçhulleri, kayıpları, işkenceleri bir bir anlatacaklar. Zilan’da - yanlış çevirmişler bunu muhtemelen Ağrı olması lazım - Dersim’de, Sason’da neler yaptıklarını anlatacaklar. 90’lı yıllarda buralarda neler yaptıklarını anlatacaklar. Bu halkın dilini, kültürünü nasıl gasp ettiklerini, yasakladıklarını anlatacaklar. Kürtçe konuştukları için okulda dövdükleri çocuklardan özür dileyecekler. Çocuklarını kaybettikleri analardan özür dileyecekler. Bunları Türklere anlatacaklar. Bunları Türklere anlatacaklar ki bu ülke toplumun bütün gerçeğini anlasın. O zaman kardeşlik eşitlik umudu gelişebilir. Ama sen hem bunları yapacaksın, 90 yıl kesintisiz bunu sürdüreceksin, buna karşı çıkanı da, buna itiraz edeni de terörist ilan edip 12 yaşına, 73 yaşına bakmadan tutup içeri atacaksın, aylarca yıllarca yargılayacaksın, kendi anadilinde savunma yapmasına izin vermeyeceksin, cezaevlerinde balık istifi gibi hücrelere doldurup oralarda işkencelere tabi tutacaksın, öbür yandan çıkıp “Ben darbe ile hesaplaşıyorum, ben demokratikleşiyorum” deyip bütün toplumun ağzına bir parmak bal çalmaya çalışacaksın. Kürt halkı bunları yemiyor artık. Bunları yutmuyor yutmuyor artık. Kürt halkı barış istiyor. Devletin zulmü, faşizmi sonsuz sınırsız olabilir. Ama Kürt halkı sizin bu faşizminizi yenecek güçtedir artık. Kürt halkı güçlü bir toplumdur. Kürt halkı kendi anadiliyle, kültürü ile kendi ülkesinde, topraklarında ve coğrafyasında, Kürdistan’da artık Türkiye Cumhuriyeti Devleti faşizminin hükmü kalmamıştır. Bu, kendi kendini tüketen bir faşizmdir. Kürt halkı bütün bu baskılara, bütün bu korkutma yıldırma politikalarına karşı mücadele vermiş teslim olmamış ve bugün çelikten bir irade yaratmıştır.

Bugün KCK operasyonlarının 3’üncü yıldönümü aynı zamanda. Tam 3 yıl önce bugün bu hukuk dışı operasyonları başlattılar, halkı teslim alabilmek için. 3 yıldır ne zindanlardaki tek bir kişiyi teslim alabildiler ne de dışarıdaki tek bir kişiye geri adım attırabildiler. Bugün cezaevlerinde dışarıda, Strazburg'da binlerce insan bütün bu faşizme, bu hukuksuzluklara karşı direniyor. Açlık grevleri ile bedenlerini açlığa yatırarak direniyorlar bu faşizme karşı. Kazanacak biri varsa bu faşizm değil direniştir. Faşizm er ya da geç yenilecektir. Bu topraklarda bir daha asla ama asla yer almamak üzere defolup gidecektir bu faşizm. Bu topraklarda demokrasi kardeşlik ve özgürlük hakim olacaktır. Onun dışındaki hiçbir baskı kimden gelirse gelsin asla ama asla bu topraklarda yaşamayacaktır. Herkes bunun bilincinde. AKP de, onun bakanları da, genel başkanı da… Şimdi Kürtler nefes alamasın, başını kaldıramazsın diye baskı yürütmek istiyorlar. Orantısız bir şiddet ile katliamlar yaparak Kürt halkını bir kez daha 30 yıl öncesine geri götürmek istiyorlar. 90 yıl öncesine geri götürmek istiyorlar. Ancak bitti o dönem. 7’den 70’e devlet tarafından terörist muamelesi yapılıp gereği yapılıyorsa buna karşı Kürt halkı da 7’den 70’e özgürlük mücadelesinin birer neferi olarak direnecektir. Halkımızın verdiği karar da budur. Gece gündüz halka hakaret edilecek, sokaklarda kadın çoluk çocuk demeden işkence yapılacak, joplarla panzerlerle hakaretler yağdırılacak. Tek bir soruşturma yok. Bir mahkeme, bir tutuklu "Sayın Öcalan Kürt halk lideri" dediği için hakkında hemen soruşturma açılacak. 55 kişi ile ilgili mahkeme başkanı, ‘Bugün bunları hemen soruşturmaya tabii tutun' deyip hemen orada sözde hukuk uygulayacak. Halk önderine halk önderi denir başka bir şey denmez. Sayın Öcalan’a 'halk önderi' diyenlere suç işlediniz diyorsanız herkesle ilgili soruşturma açıyorsanız, 55 kişi yetmez. Hemen 10 bin kişi hakkında soruşturma açmanız lazım. 10 bin insan Sayın Öcalan’a bugün artık 'halk önderi' diyor. Sen soruşturma açsan ne olur açmasan ne olur. İçeri atsan ne olur atmasan ne olur. Senin o saçma sapan yasakçı kanunun olsa ne olur olmasa ne olur. Bu devletin, hükümetin artık aklını başına alması lazım. Bu baskıyı artık sürdüremeyeceğini görmesi lazım. Kürtler Orta Doğu'da büyük bir güçtür ve Türk halkı ile eşitlik hukuku çerçevesinde, Arap halkıyla, Fars halkıyla eşitlik hukuku çerçevesinde yaşamak istiyor. Buna 'evet' diyen, bunun doğru olduğuna inanan herkes barışa hizmet etmiş olur. Ama yok Kürtleri köle gibi kabul ediyorlar ve "Kürtler diz çökecek" diyorlarsa o dönemler geçmiştir artık. Ama Kürtlerin en küçük bir kazanımına tahammülleri yoktur. Bakın Suriye’de Kürtler herhangi bir halk gibi kazanım elde edince, neredeyse AKP’nin neferleri ordudan önce girecekler Suriye’ye. AKP’nin kalemşörleri bazı bakanları ordudan önce Suriye'ye girecekler neredeyse. Neden. Aman aman Kürtler bir hak elde etmesin diye. Kürtler başkasının toprağını mı işgal ediyor? Kürtler başkasına ait olan bir şehri mi ele geçirmeye çalışıyorlar. Kendi hakları olan anadil adına Kürdistan’da siyasi statü istiyorlar. Sana ne oluyor? Güney Kürdistan da yine öyle. Sana ne senin toprağını işgal ediyorlar. Başkasına ait olanı çalmaya, gasp etmeye çalışıyorlar. Kendi topraklarında kendi vatanında siyasi statü istiyorlar. Burada, Kürdistan’da yaşayan Kürtler siyasi statü istediğinde yine tüyleri diken diken oluyor. Sana ne? Senin malını mı çalıyor sana ait olan bir şeyi mi gasp ediyor? Kendi topraklarında statü istiyor. Bunların tahammülleri yok işte. Biz bunları söyleyince ırkçı oluyoruz. Bunlara saldıran bunların üzerinden Türk ırkçılığı yapanlar da demokrat oluyorlar, demokrasi süvarisi oluyorlar. İşte böyle çıldırmış bir şekilde elindeki gücü sınırsız bir şekilde kullanmaya çalışıyorlar. Ancak korkunun ecele faydası yok. Özgürlük bu topraklara gelecek. Bu savaşta evlatlarını yitirmiş asker analarının, gerilla analarının sivil analarının yüzü suyu hürmetine bu topraklara barış gelecek. Bizim bütün bu analara sözümüz var, evlatlarını eşlerini, çocuklarını boşuna yitirmediler. Bu kadar ağır bedeller verildi. Cumartesi Anneleri, Barış Anneleri... Madem bu kadar bedel ödendi, bu bedellerin karşılığı özgürlük olmalıdır. Bu topraklara gerçek anlamda eşitlik gelmelidir. Ancak o gün gelirse bu anaların yüreğine su serpilmiş olur… Roboski'de savaş uçakları ile çocukları parçalayanlara teşekkür eden bir başbakandan bütün bu katliamların sorumlularını açığa çıkarmasını beklemek acizlik olur. Doğru iş olmaz. Ahmet Türk’e yumruk atana teşekkür eden bir başbakan bu kayıpların sorumlusunu bulamaz. Ceylan Önkol’un sorumlusunu, bu kayıpların sorumlusunu bulamaz. Uğur Kaymaz'ın sorumlusunu bulamaz. Bulmayacaklar da. Ama biz ısrarla, inatla onurlu mücadelemizi sürdüreceğiz. Üstüne üstüne gideceğiz faşizmin. 166 gün, 166 bin defa da olsa orada oturacağız, analarımızla, ailelerimizle bu şeref mücadelesini sürdüreceğiz. Bütün topluma çağrımızdır. Her kayıp yakınına büyük bir sahiplenme olmalıdır. Cezaevlerindeki açlık grevlerine büyük sahiplenmeler olmalıdır. Taleplerine yönelik büyük sahiplenme olmalıdır. Çünkü o bedenini açlığa yatıranlar kendisi için ailesi için değil sizler için ölümü göze almışlardır. Sizin özgür geleceğiniz çocuklarınızın özgür geleceği için ölümü göze almıştır. O yüzden herkes bütün mücadelesi ile bütün yoldaşlarımızın arkadaşlarımızın yanında olmalıdır. Cezaevinde olsun dışarıda olsun mücadele eden herkesin yanında olmalıdır. Ancak bu şekilde bu faşizan baskıları kırabiliriz. Bir kez daha bütün Barış Annelerine, kayıp yakınlarına, kayıp aileleri derneğine, MEYADER’e, bütün kurum ve kuruluşlarımıza da bu sahiplenmeden dolayı teşekkür ediyorum. Bütün anaların babaların bir kez daha ellerini öpüyorum. Huzurlarınızda özgürlük ve mücadele sözü veriyorum, teşekkür ediyorum.”

Başka bir konuşma devam etmiş, “Biz de teşekkür ediyoruz, kayıp hikayesini arkadaşımız bizlerle paylaşacak.” Bir başka konuşmacı söz almış o da şunu söylemiş çözüm tutanağına göre:

“Değerli aileler, değerli eş genel başkanımız, değerli grup temsilcilerimiz ve değerli basın mensupları bu kayıp öyküsü Erol Böğür'ün. Erol Böğür 29 Ocak 1999 yılında kayboldu. Öyküsü 93 yılından başladı. 99 yılında köyleri bombalandı ve yakıldı. Sürekli aile üzerinde Erol üzerinde bir baskı vardı. Bu baskı süreci sürekli devam ediyordu. Erol sürekli ailesine, polisler tarafından izlendiğini söyledi. En son 98 yılında gözaltına alındıktan sonra cezaevine atıldı. 3 ay sonra serbest bırakıldı. Bir yandan Hizbullah bir yandan polis aileyi baskı altında tutuyordu. En son 28 Ocak 99 yılında Erol dükkana giderken ortadan kayboluyor. Ailesi Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ediyor. Ama henüz akıbeti belli değil. Hizbullah mı kaybetti polis tarafından mı kaybedildi daha henüz netleştirilemedi. Hizbullah’a yapılan operasyonlara yönelik ortaya çıkan belgeler için aile müracaat etti. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nda DNA testi sonucunda raporu çıktı. Aile hala çocuğunu aramakta. Erol 99 yılından beri kayıp, bugünkü açıklamayı Erol Böğür adına yapıyoruz.” sonra biri anons yapmış ve oradaki işimiz de bitivermiş.

Öcalan’ın barış girişimleri övülecek bir durumdur, saygı duyulur

Evet, benim konuşmam burada çözümü yapılan konuşmadır. Savcının fezlekeye yazdığı şekli ile bölük pörçük konuşmanın her iki yerinden bir cümle alıp, kopyala yapıştır yöntemi ile bir araya getirilmiş daha doğrusu konuşmam sırasında güvenlik personelinin notlarından yola çıkarak hazırlanmıştır. Ciddiyetsiz bir fezlekedir. Burada bu konuşmada benim Öcalan’a “Kürt Halk Önderine Kürt Halk Önderi denir” cümlemin suçu ve suçluyu nasıl övdüğünü ne fezleke açıklamış ne delillerle ortaya konulmuştur. TCK’nin 215’inci maddesinde de, “Bir suçluyu işlediği suçtan dolayı veya işlediği suça göre övmek” suç olarak tanımlanmıştır. Benim burada Abdullah Öcalan’ın yargılandığı ve de suçlamaya konu olan herhangi bir eyleminden dolayı övdüğümü savcı nereden çıkarıyor. Herhangi bir ceza aldığı suçlamaya dönük övdüğümü nereden çıkarıyor bunun bir delili yok dosyada. Böyle bir şey de yok. 99’dan beri Abdullah Öcalan Kenya’da Uluslararası bir operasyon ile kaçırılıp Türkiye’ye getirildiği dönemden sonra Öcalan’ın İmralı’dan verdiği mesajlar barış mesajları olmuştur. Öcalan’ın barış mesajı verdiği dönemlerde de AKP heyetler göndermiş resmi görüşmeler yapmış ve Türkiye gerçekten de o dönemlerden kazançlı çıkmıştır. Dolayısıyla Öcalan’ın barış girişimleri övülecek bir durumdur, saygı duyulur. Umarım bu tutumunda ısrarcı olmaya devam edecektir. Barış da ancak bu şekilde gelir. Benim Öcalan’ın kıymet verdiğim, değer verdiğim barış mesajları saygındır ve halen saygı duyduğumu belirtmek isterim.

TBMM’de 10 milyon Öcalan İrademdir imzalı dilekçe var

TBMM’nin altındaki depolarda yani bodrum katlardaki depolarda noter onaylı 10 milyon Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının imzasını taşıyan “Abdullah Öcalan benim siyasi irademdir” içerikli dilekçeler var. Bu dilekçeler tarihini yılını hatırlamıyorum fakat bu o tarihten biraz önceydi imza kampanyası ile “Öcalan’a özgürlük ve siyasi irademdir” imza kampanyası ile noter tasdikli 10 milyondan fazla imza avukatları tarafından iletildi ve TBMM’ye tutanakla dilekçe komisyonuna teslim edildi. Şu anda TBMM çatısı altında duruyor. Benim burada konuşmada bahsettiğim husus da budur. 10 milyon insan benim önderimdir, irademdir demiş sen bunlara soruşturma açsan ne olur açmasan ne olur demişim. Çünkü mahkemede yapılan yargılamada sanıklar Sayın Öcalan dedikleri için mahkeme başkanı 55 kişi hakkında suç duyurusunda bulundu. Benim de tepkim bu konuşmada bunadır. Tabii konuşma siyasi gelişmelere dair bir konuşmadır. Konuşmamın içeriğinin suç olmadığını düşünüyorum. Abdullah Öcalan’a isteyen Kürt Halk Önderi der, isteyen Başkan Apo der, isteyen Sayın Öcalan der, isteyen yoldaş der, isteyen Apo der. Kim ne demek istiyorsa der. Birileri terörist başı diyor, bebek katili diyor. Buradaki ‘Sayın, Kürt Halk Önderi’ vb. İfadeler ancak ve ancak Abdullah Öcalan’ın işlediği iddia edilen veya mahkeme kararıyla hüküm verilen suçlamalar doğru olduğu, onların övülmesi suretiyle gerçekleşirse TCK’ya göre suç olarak ifade edilebilir. Onun dışında kimse yapamaz. Vereceğim örnek benzer bir örnek değildir. Alakası bile yoktur ama cezaevinde hüküm giymiş mafya diye tabir edilen suç örgütü liderleri var. Bir bakın şu andaki koalisyon ortağı partinin genel başkanı o suç örgütü lideriyle ilgili konuşurken nasıl konuşuyor. Bana soruşturma açma, fezleke düzenleme cüreti cesareti göstermiş savcı -hani ben suç işledim demiyorum ama o savcı- Bahçeli’ye soruşturma açabilir mi? Alaattin Çakıcı beyefendi dediği için. Demek suç değil. Alaattin Çakıcı denilen kişi cinayete azmettirmekten, bir sürü suçtan hüküm giymiştir. Uyuşturucu vs. bir sürü şey ilgili suçlaması var. Bir hükümlü ile ilgili beyefendi, sayın şu bu demek suçsa; Öcalan deyince suç oluyor da başka tutuklu ve hükümlüler için kullanınca neden suç olmuyor. Savcılar burada açıkça Kürtlere yönelik düşman hukukunun uygulamasının bir parçasıdır.

Kürt Halk Önderi sıfatının suç olduğunu kesinlikle düşünmüyorum

Savcı bu fezlekeyi düzenlemek ile aleni bir şekilde bizlere düşmanlık yapmıştır. Kendisi şuan nerede bilmiyorum fakat bir kelime ve cümleden yola çıkarak bir genel başkanı sanık konumuna düşürmek, yargı huzuruna çıkarmak bu kadar kolay olmamalıydı. Söylediğim Kürt Halk Önderi sıfatının suç olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Kabul etmiyorum. Konuşma az önce çözümünü okuduğum şekliyle bana aittir, konuşmamı tekrar ediyorum. Konuşmamın arkasındayım. Orada söylediğim her şey eleştiriler de dahil bugün de geçerliliğini korumaktadır. Sanki 2019 Haziran için yapılmış bir konuşma gibi duruyor. 2009 Temmuz ayında yaptığım bir konuşma bugün de aynen geçerlidir. Bugün yaşadığımız durum oradaki eleştirilerden uzak değildir. Aynı şekilde benim siyasi görüşüm ve düşüncelerimdir.

20 yıldır bir adada tutulan bir siyasi şahsiyetin Türkiye’nin barışı için mesaj vermesi kimsenin zararına değil

Siyasi görüş ve düşüncelerimden dolayı şu anda bir fezlekeye ve yargılamaya muhatap olmuş durumdayız. Örneğin ben bu düşüncelerimi parlamentoda da ifade etmişim. Düşünceden ibarettir. Sayın Öcalan, Kürt Halk Önderi kavramlarını sadece burada kullanmadım ki çok kere kullandım. Az önce ifade ettiğim gibi ben Abdullah Öcalan’ın barış girişimlerinin gerçekten saygın olduğunu düşünüyorum. 20 yıldır bir hücrede tutulan, bir adada tutulan bir siyasi şahsiyetin Türkiye’nin barışı için mesaj vermesi, çağrılar yapması kimsenin zararına değil. Bu yönünün de saygın olduğu kanaatimi koruyorum. Örneğin 8.01.2013 tarihinde Meclis Grup Toplantısı salonunda yaptığım konuşmanın bir bölümü şöyle:

“Her şeyden önce İmralı’da resmi bir heyetin Sayın Öcalan ile görüşmesi bizler açısından önemlidir. Bunun aleniyet kazanmış olması bu durumun bir kez daha bin kat daha önemini artırır bizler açısından. Çünkü bu sıradan bir gelişme değildir. Aslında çok geç kalmış bir gelişmedir. Ama 14 yıl aradan sonra İmralı’da kamuoyu ile paylaşılarak kısmen şeffaf olarak bu sürecin başlatılmış olması yapacağımız çağrıların dışında önemlidir, kıymetlidir. Bizler böyle yaklaşıyoruz.

Bunun için çok büyük mücadeleler, bedeller verdik. Doğru bulduğumuz ve bu şekilde gerçekleştiği için söylemekten dile getirmekten bıkmamıştık. Yeri geldiğinde tutuklanmıştık, cezaevlerine atılmıştık, hakarete uğramıştık. Ama doğru bildiğimizi söylemekten asla geri durmamıştır. Bu nedenle bu süreci bu kazanımı önemsiyoruz. 14 yıl aradan sonra bir halk önderinin isminin önüne sayın konuldu diye binlerce kişi hapislere atıldı. O yüzden çocuklar, kadınlar gençler sokaklarda coplandı. İsmi sloganlaştırıldı diye insanlar ağır hapis cezaları ile cezalandırıldı. Fakat bu halk bıkmadı yılmadı inandı ısrar etti. Doğru olduğuna inandığı için barışın gerçekten İmralı’dan geçtiğine adı gibi bildiği için bundan geri adım atmadı. Terörist başı dediler bebek katili dediler olmadık sıfatlar yakıştırdılar ama bir resmi heyet İmralı’ya gidip kendisi ile görüşmeye başladı. Bu nedenle biz bunu değerli buluyoruz doğru bir adımdır böylesi bir süreçte atılmış mantıklı doğru bir adımdır…”

Devam ediyor konuşmam bu şekilde. İmralı süreci başladığında Meclis’ten, Meclis kürsüsünden kamuoyu ile paylaşırken hem partimin hem de şahsımın siyasi görüşü olarak çok defa ifade ettiğim bir örneğiydi. Örneğin konuşmanın başka bir yerinde yine şunu diyorum:

“Görülmüştür ki görüşmeyi yapan heyette de Sayın Öcalan’da da kararlı bir çözüm iradesi vardır. Taraflarca bunun olgunlaştığını tespit etme sorumluluğumuz vardır. Dışarıya verilen mesaj da budur. Bu sorunu konuşarak, tartışarak, meseleyi müzakere ederek çözme iradesinin olgunlaştığı güçlendiği şeklinde bir tespitimiz vardır. Bütün bunlar ötesinde şunu söylemek istiyoruz. Şu anda başlamış başlatılmış bir müzakere söz konusu değil bunun arayışları ve çabalarından söz edilebilir. Ama bir müzakerenin başlatıldığına dair bize ulaşmış somut bir bilgi yoktur. Henüz o aşamaya geçildiğine dair net bir bilgiye sahip olduğumuzu söyleyemiyoruz.”

Yine Meclis’te yaptığım konuşmalardan devam ediyorum: “Hep birlikte biz bu barışı gerçekleştireceğiz. İmralı’ya başka sivil heyetlerin, başka partilerin gidişinin tartışılmasının kolaylaştırılması gerekiyor. Öcalan’ın koşullarının değiştirilmesi, düzeltilmesi ya da İmralı sisteminin tümden kapatılması İmralı Cezaevinin tümden kapatılması anlamına gelebilir. Bu tartışılmalıdır. En gerçekçi olan katkı sunucu olan neyse bunu hep birlikte tartışabilir gerçekleştirebiliriz. Sayın Öcalan’ın örgütüyle, halk ile doğrudan temas kurabilecek koşulların yaratılması gerekiyor. Bunlar çok önemlidir. Biz bunları yıllardır söylüyoruz ilk defa ifade etmiyoruz. Madem bu kritik aşamaya girdik. Madem birileri elini taşın altına koydu, bundan sonra birileri elini taşın altına koyacak diyorsa bütün bunların tartışılması gerekiyor. Sayın Öcalan’ın tutuklu çok sayıda avukatı var. Bu avukatların tutuklanmasının nedeni müvekkilleriyle görüşmeleriydi. Bu müzakere, diyalog alenilik kazandığına göre dava hükümsüz kalmıştır. Davanın bitmesi avukatların serbest kalması lazım. Asrın Hukuk Bürosu avukatlarının yeniden görüşebilmesinin koşullarının da hızlı bir şekilde oluşturulması lazım.”

11.10.2011 tarihinde yine parlamento kürsüsünden yaptığım bir konuşma. Bunlar benim istikrarlı siyasi görüşlerimdir ve savcı siyasi görüşlerimi ve çalışmalarımı suç haline getirmeye çalışıyor. Ne demişim Meclis kürsüsünde. Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması için Gemlik ilçesine avukatları ve ailesinin de içinde bulunduğu bir grup tarafından otobüslerle gidilecek ve orada basın açıklaması yapılacak. Ona da Gemlik Yürüyüşü denmiş. Buna dair görüşlerimi belirtiyorum Meclis’te: “Gemlik Yürüyüşü ile bugüne kadar ki devlet hükümet uygulamaları her ne ise bir kez daha teşhir olmuştur. Nedir o gerçekler buradan sizinle paylaşmak istiyorum. Birincisi 9 Ekim’de başlayan Sayın Öcalan’a yönelik uluslararası komplo, 15 Şubat’ta Türkiye’ye getirilmesi ile birlikte bu sorun bitmiştir yalanı. 12 yılda Türkiye hala bu yalanı açık bir şekilde halkın gözünün içine baka baka tekrarlıyor. Biz 9 Ekim Gemlik Yürüyüşü ile işte bu yalanı teşhir etmeye çalıştık. Böyle bir şey yok. İmralı’da rehin tutulan Abdullah Öcalan değil…”

Gazete okumamdan korkan bir iktidar var

Başvurular arasında benim de başvurum vardı. "Bu şekilde alelade gazeteleri yasaklayamazsınız, mahkumlara gazete yasaklamak keyfiliktir" diye açık ihlal kararı verdi AYM. AYM'nin o kararı verdiği günden bu yana Selahattin Demirtaş olarak benim bulunduğum odaya 18 ayrı gün 18 ayrı gazetenin verilmemesi kararı verildi. Yeni Yaşam Gazetesi, Cumhuriyet, Evrensel’in de aralarında bulunduğu gazeteleri alamıyorum. Yani Yaşam hiç gelmiyor. Cumhuriyet ve Evrensel'e o günün siyasi gerekçelerine göre el konuluyor, tarafıma verilmiyor. İçeride bulunduğum 2 buçuk yılı aşkın süre zarfında 200'den fazla yasaklama kararıyla karşı karşıya kaldım. Gazete okumamdan korkan bir iktidar var. Biz avukatlarımız aracılığıyla infaz hakimliğine itiraz ediyoruz. İnfaz hakimliği reddediyor. Ağır Ceza Mahkemesine gidiyoruz, reddediyor. Binbir uğraşla AYM'ye gönderiyoruz, hukuk mücadelesi veriyoruz. AYM kapsamlı bir karar veriyor. O kararı getiriyoruz, cezaevi idaresine veriyoruz, cezaevi idaresi AYM kimmiş diyerek adeta hemen ertesi gün yine gazeteleri vermiyor.

... Fezlekeyi hazırlayan savcı konuşmamı ne izlemiş ne çözüm tutanağı yazdırmış, umurunda değil!

Bilirkişi raporunu okuyor:

"….kalabalığın Bijî Serok Apo sloganları attığı görülmektedir. Selahattin Demirtaş’ın herhangi bir konuşması bulunmamaktadır. Kalabalığın dağılma görüntüleri bulunmaktadır, Selahattin Demirtaş'ın herhangi bir konuşması bulunmamaktadır. Polis müdahalesi görüntüsü bulunmaktadır. Selahattin Demirtaş’ın herhangi bir konuşması bulunmamaktadır."

Devam ediyor, muhtemelen sahneden kitleyi selamlıyorum. Başka bir fotoğraf görüntüsü çıktısı almış bilirkişi. Başka bir fotoğraf görüntüsü var. Batman'da yan tarafta tamamlanmamış bir inşaatın katları görünüyor. Bazı pankartlar asılı, burada okuyamıyorum ama Roboski ile alakalı okuyabildiğim kadarıyla. Yine başka bir fotoğrafta, kalabalığın içinde gençlerin fotoğrafı var ama ne olduğu anlaşılmıyor. Yine bir tarafta küçük çocuklar var. Başka bir fotoğrafta zafer işareti yapan insanlar var. Bir fotoğraf daha var anlaşılmıyor elimdeki çıktıdan. Bazı araçların fotoğrafı var. Evet, bilirkişi raporu bu kadar. Başka bana verilmeyen olabilir ama elimdeki bu kadar.

Az önce iddia edilen konuşmayı okudum. Savcı bu konuşmayı nereden aldı? Niye bu şekilde fezleke düzenlendi? Ben böyle saçma sapan cümlelerle konuşma yapmam. Batman’daki konuşmayı yapmışım ya, uzun uzun siyasi düşüncelerimi anlatmışım. Ama fezlekede yazıldığı gibi birbirinden kopuk, anlamı çarpıtılmış, bozulmuş değil ki bu haliyle dahi ben bir suç oluşturduğunu görmüyorum. Savcının niyetini anlamak açısından bunun altını çiziyorum. Demek ki elinizde bir konuşma görüntüsü, tutanağı bile yok. Ama yine de fezleke hazırlayıp, Meclis'e gönderip, özellikle de Öcalan ile ilgili kısmını öne çıkarıp ‘terör örgütü propaganda yaptı’ demek ihtiyacı duymuşsunuz. Savcının elinde delil yoksa görüntü yoksa bu konuşmayı yaptığımı neye dayanarak söylüyor? Muhtemelen polis tutanağına dayanarak söylüyor. Meydanda polisler not tutuyorlar, o notlara dayanıyorlar. Bu notları savcının teyit etmesi gerekmez mi, konuşmayı baştan sona dinlemesi gerekmez mi? Evet konuşmayı baştan sona dinleme ihtiyacı duymuyor. Konuşmayı ilk cümlesinden ve son cümlesine kadar ele alıp anlamlı ve bütünlüklü bir şekilde incelemesi gerekmez mi? Terör övgüsü var mı, bu konuşma bunun için mi yapılmış savcının buna bakması lazım. Ama umurunda değil, bu konuşmayı savcı ne dinlemiş, ne izlemiş, ne çözüm tutanağı yazdırmış. Muhtemelen Batman'da görev yapan polisler aldıkları talimat gereği, İmralı Çözüm Süreci başlamasın diye, bunun önüne geçmek için her şeyiyle ne yapması gerekiyorsa Batman'da yapmış.

Muhalefetin bir kısmının da desteğiyle bu fezlekelere dayanılarak dokunulmazlığımız kaldırıldı

Cemaatçi polis hazırlıyor, Cemaatçi savcıya gönderiyor, Cemaatçi savcı gereğini yapıyor, Meclis’e gönderiyor. Sözde Cemaatle mücadele ettiğini söyleyen iktidar, muhalefetin bir kısmının da desteğiyle, bu fezlekeye dayanarak, bu fezlekelerle bizi suçlu, terörist, katil ilan ederek, dokunulmazlığımızı kaldırıyor. Bu fezlekeler ile Diyarbakır’daki bir başka savcı iddianame hazırlıyor. Ve neredeyse üç yıldır bu fezlekeye dayanarak biz hapishanede tutuluyoruz.

Meclis’te Vatan-Millet-Sakarya diye bağırıp çağıran milletvekilleri kuliste devleti tırtıklama derdine düşer

Ben bunları anlayabiliyorum. Benim açımdan çok sarsıcı değil. Devlette işler böyle yürüyor. Gemisini kurtaran kaptan misali hiç kimse devleti düşünmez aslında. Benim bugüne kadar siyasi yaşamımda, İnsan Hakları Derneğinde görev yaptığım dönemlerde, avukatlık yaptığım dönemlerde, il yönetiminde yer aldığım dönemlerde kendini Türkçü, İslamcı, Türk milliyetçisi, vatanperver olarak tanımlayıp da devlette görev alan çok istisnai insanların gerçekten devlete bağlı olduğunu gördüm. Benim gördüğüm o idi. Parlamento'da da bunu gördüm. Sizin o kürsüden izlediğiniz Vatan-Millet-Sakarya diye bağırıp çağıran o milliyetçi görünen milletvekilleri kulise çıktıklarında, şovunu tamamlayıp kulise çıktıklarında Meclis’in verdiği o bedava cep telefonlarıyla ikisiyle aynı anda ihale pazarlığında atama, yakınlarına kredi peşinde koşarlar. İki telefon yetmez onlara, üç kulakları olsa onunla da konuşurlar. Buna devletçi diyorlar. Devleti nereden tırtıklayabilirim, işleri güçleri budur. Siyasetçisi de böyledir, bürokratı da böyledir. İşin zulmünü fakir fukara halk çeker.

Kürt, Türk ölürken sefa sürenler barış girişimimizi engellemeye çalışanlardır

Geçenlerde bir şehit cenazesi geldi. Yanılmıyorsam, Suriye’den bir teğmen. Ya da Hakkari emin değilim. İçim acıyarak izledim. İçler acısı. Bir Anadolu emekçisi evladını yetiştirmiş, okutmuş, harp okuluna göndermiş, teğmen olmuş, 30’lu yaşlarının ortasında genç bir kardeşim. Evine Türk bayrağını asmışlar ama o ev aslında bayrağın ağırlığını taşıyamayacak yıkık dökük bir gecekondu. İşte faturayı bunlar ödüyorlar. Ceremesini yoksul halk çekiyor. Hangi zengin çocuğu asker olmuş, polis olmuş, şehit olmuş. Meclis’te defalarca tanıklık ettim, bana bu fezlekeyi hazırlayan savcıgiller de dahil olmak üzere yedi sülalesinden herhangi biri askerlik yapmasın diye her türlü torpil girişimini yaparlar. Bırakın doğuda; Ankara'nın doğusunda, Ege’nin doğusunda bile askerlik yapmazlar. İstanbul’un boğazına bakarak askerlik yapan çocukları var. Ama bizler gibi Kürt’ü, Türk’ü ile bu halkın yoksul evlatları bunun bedelini ödüyoruz. Kürt, Türk ölürken sefa sürenler barış girişimimizi engellemeye çalışanlardır. Ben buna isyan ediyorum. Kabul etmiyorum.

Bu fezleke barışı girişimimizi engellemek için hazırlanmış bir fezlekedir

Sizler bu yoksul halkın evlatları olarak okudunuz, yoksulluk içerisinde büyüdünüz. Hukukçu oldunuz. Bu ülkede savcı oldunuz, hakim oldunuz. Koruyacaksak bu ülkenin onurunu, haysiyetini ancak böyle koruruz, yükseltiriz. Bunlar milliyetçilik yaparak size bize parmak sallarken, siyasetçiye, yargıya parmak sallarken susamayız. Bu fezleke öyle bir fezlekedir. Barışı engellemek için barış girişimini engellemek için hazırlanmış bir fezlekedir.

Öcalan ülke bölünsün mü dedi, Türkiye’nin sınırlarını tartışmaya mı açtı?

Efendim Öcalan’la görüşülür, PKK ile görüşülürse ülke bölünür diyen varsa iddiasını ortaya koymalıdır. Nasıl bölünür? “Ben karşı çıktım çünkü ülke bölünecekti o yüzden karşı çıktım" iddiasında olan varsa da bunu somut gerekçelerle ispatlamalıdır. Öcalan ülke bölünsün mü dedi? HDP ülke bölünsün mü dedi? Türkiye’nin sınırlarını, bayrağını mı tartışmaya açtı? Böyle bir şey olmadı. Ne parti programımızda var ne taleplerimizde var. Ülkenin sınırları içerisinde en demokratik hak ve özgürlüklerin hayata geçmesi için yeni bir anayasa öneriyoruz.

Yoksulluğun da acının ve zulmün ne olduğunu da biliyorum

Dolayısıyla halen dışarıda milliyetçilik vatan- millet edebiyatı yapıp, yoksulların emeği, kanı ve canı üzerinden kendini var edenlere boyun eğmedik, eğmeyeceğiz. Bu fezleke buna dairdir. Ben halkın yoksul evladıyım. Yedi çocuklu bir işçi ailesinin evladıyım. Babamın okuma yazması yok. Annem çok sonra okuma yazma öğrendi. Ama yedi çocuğu da üniversite mezunudur. Bir işçi maaşı ile okuttu evlatlarını. Ben yoksulluğun da ne demek olduğunu biliyorum. Bu ülkede acının zulmün de ne olduğunu biliyorum. Ailem zengin değildi. Arkamda büyük holdingler yoktur, aşiretler yoktur, medya patronları yoktur. Ama ben ülkede BDP ve HDP Eş Genel Başkanı oldum. 12 yıl vekillik yaptım. Arkamda yoksul halklar vardı, Kürt’üyle Türk’üyle. Benim de boynumun borcudur; görev yaptığım her yerde içeride de olsa, dışarıda da olsa, ezilen Kürt ve Türk halklarının hakkını hukukunu savunacağım. Ben polisin, askerin şehit edilmesine de karşı çıktım, hakkını hukukunu savundum. Onların ailesinin de Kürt gençlerinin de. Ölen biz öldürülen biz, Kürt’üyle Türk’üyle zulmü çeken yoksullar. İşin rantını yiyen ulusal ve uluslararası düzeyde palazlanan güçlü elit kesim. Medyasında, akademi dünyasında, bürokrasisinde, yargısında bunları görmek mümkündür. Yazık, üzülüyorum. Bunun için bedel ödemeye devam edeceğiz. Kolay olmayacak biliyoruz.

Cemaatin gerçekten inançlı üyeleri ile ilgili benim söyleyecek bir şeyim yoktur. Samimiyetle Allah korkusunu taşıyan hangi cemaate mensup olursa olsun ben ifade özgürlüğüne saygı duyuyorum. Bu, Fethullah Gülen Cemaatine inanmış insanlarımız için de geçerli. Fakat Cemaatin gücü sermayeyi ele geçirme, toplumun belli kesimlerini baskı altına alma, yargıyı kendi amaçları doğrultusunda kullanma faaliyetleri kabul edilemez. 7-8 yıl önce de söylemiştim, şimdi de söylüyorum. Dolayısıyla bu fezlekeyi, okuyacağım fezlekeyi hazırlayan savcı da kesinlikle barış ve çözüm sürecine duyulan rahatsızlığın fezlekesini vermiştir.

Gülen Cemaatinin yaptığı bir yaşama biçimi olarak, bir inanç biçimi olarak kendini ifade etme değildir

Partimin önerisi vardı; cemaatler anayasal güvence altına alınsın. Nasıl? Şeffaf olsun, hukukun hem koruması hem güvencesi hem denetimi altında olsun. Öyle gizli saklı cemaatçilik olmaz. Herkes inancını özgürce yaşasın. Bunu savunuyordu. Bunu Gülen Cemaati için de savundum ben de. Ama sizin yaptığınız bir yaşama biçimi olarak, bir inanç biçimi olarak kendini ifade etme değildi. Benim tutuklanmama vesile edilen fezlekelerin 12'si -ki hepsinin tutuklama gerekçeleri de var, şu andaki mahkeme heyetiniz tarafından tutuklanmamın gerekçesi yapılıyor- bizatihi Gülen Cemaati ve FETÖ nedeniyle tutuklu savcılarınız tarafından hazırlanmıştır. Bunları söylemeyelim mi yani?

...

Az önce sabah oturumunda savunmasını yaptığım fezlekeler, daha önce Meclis’te yaptığım konuşmaların bir devamı niteliğinde, siyasi konuşmalarımın istikrarlı bir şekilde tekrarlanması niteliğinde olduğunu belirtmiştim. Örneğin 11.12.2011 tarihli grup konuşmam, 14.02.2012 tarihli grup konuşmam, 05.06.2012 tarihli grup konuşmam, hakeza şimdi bir bölümünü okuyacağım 09.10.2012 tarihli konuşmam tümüyle benzer siyasi görüş olarak ifade ettiğim görüşlerdir.

09.10.2012 tarihli konuşmam müsaadenizle şöyle: “Bir kere Sayın Öcalan, Suriye’den çıkarılması vesilesiyle Türkiye uluslararası güçler tarafından esir alınmıştır. Bunun karşılığında Rusya ile, İtalya ile Amerika ile İsrail’le silah alımları dahil bağlayıcı sözleşmeler yapılmıştır. Gizli protokoller imzalanmıştır. Yapılan anlaşmalar sadece Öcalan’ın esir alınması karşılığında yapılmıştır. Bu şekilde Kürt sorununu halledeceğini, sorunun kökten çözüleceğine Türkiye ikna edilmiştir. Peki gelinen noktada Kürt sorununun çözülmemesinde kaybeden kimdir? Tabii ki Türkiye’dir. Uluslararası güçlerden bu komploya dahil olanlardan hangisi o günden bugüne Türkiye kadar kaybetmiştir. Bu uluslararası tezgaha dahil olanlardan hangisi Türkiye kadar zarar görmüştür. Türkiye aldatılmıştır ve aldatıldığını da kabul etmeyecek, hatasını anlamayacak noktadadır hükümet maalesef.

9 Ekim 1998’de yapılan hatadan vazgeçilmelidir. Suriye için istenen ne ise Türkiye için de aynısıdır. Bu nedenle Türkiye’nin içine düştüğü, özellikle 9 Ekim 1998’de uluslararası komplo ile içine düşürüldüğü bu tezgahtan kurtulmanın en akıllı, en makul, en cesur yolunu hayata geçirmek zorundadır. Ben çok açık, samimiyetle ve inanarak söylüyorum; slogan olarak söylemiyorum. Söylediklerimizin veya söyleyeceklerimizin bir cinnet haliyle değil; akıllıca tartışılması, serinkanlı bir şekilde tartışılması gerektiği için söylüyorum. Öcalan’ı serbest bırakırsanız, özgürlüğüne kavuşturursanız Türkiye’nin eli, içeride de dışarıda da güçlenir. Türkiye, Kürt sorunun çözümüne en etkin aktör olarak rol alabilir. O nedenle Öcalan’ın özgürlüğü gereklidir. Binlerce, milyonlarca insan bunu haykırıyor, söylüyorsak bunu bir slogan olarak ifade etmiyoruz. Bunun sosyolojik, siyasi bir karşılığı var. Milliyetçi hislerle bu tartışmayı ötelemek yerine, serinkanlı bir şekilde ciddi bir yolla bunun tartışılması lazım. Ülke barış istiyor, toplum barış istiyor. Kürt, Türk herkes barış istiyor. Bu sorun diyalogla, müzakere ile çözülsün istiyor. Ama bu ülkenin başbakanı içeride ve dışarıda nasıl kan dökeceğini grup toplantısında anlatmaya çalışarak Türkiye’yi savaşa sürüklüyor. Oysa Türkiye toplumu, çok iyi biliyoruz ki, savaş yanlısı değildir. Kan dökülmesini istemiyor. Belki bir grup milliyetçi damarı kuvvetli insan savaş isteyebilir. Bu da onların kendi tercihi olsun. Ama Türkiye toplumunun %90’ından fazlası bugün içeride ve dışarıda savaşa karşı iken Başbakan bu savaşı yürütemez. Buna hakkı yoktur, bu savaşın meşruiyeti yoktur. Müzakere ve diyalogla halkların hakkını tanımak zorundadır.”

Şimdi, konuşmam devam ediyor bu şekilde. Uzun konuşmalar. Bunların her biri 1 saati aşkın Meclis konuşmalarıdır. Benim siyasi düşüncelerim olduğunu anlatmaya çalışıyorum. İstikrarlı bir şekilde, uzun yıllardır benzer siyasi görüş ve düşünceleri savunmuşum, parlamento içinde ve dışında savunmuşum. Meclis’te yaptığım bu konuşmaların neresi mesela terör propagandası? Terörün neyini övmüşüm? Neyini teşvik etmişim? Dışarıda yaptığım konuşmalarda bu şekilde. İçinde Sayın Öcalan, Kürt Halk Önderi kavramı geçtiği anda birileri için bu hemen terör propagandası oluyor. Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin çok sayıda bozma kararına rağmen bu son dönemlerde istinaf mahkemeleri de görev alan ceza mahkemeleri de terör propagandası yapmakla alakası olmayan konuşmalara, sloganlara ağır cezalar veriyor. Ben dahil, Sırrı Süreyya Önder dahil. 4 yıl 8 ay buna benzer bir barış konuşmasından ötürü ceza onaylandı. Sırrı Süreyya Önder barış konuşmalarından dolayı içeride. Diğer arkadaşlarım da bundan farklı değil. Ve bu fezlekeler hiçbir hukuk kuralını, hiçbir etik kuralını dikkate almadan, bırakın dikkate almayı tam tersine onları boşa çıkarma niyetiyle hazırlanmış fezlekelerdir.

Türkiye kurtulmuş falan değil, 100 yıl öncekinden daha kötü durumda

Aslında savcılar hukuki açıdan sorumlu bulma görevlerini kötüye kullanıyorlar. Görevlerini kötüye kullanarak sadece bizi mi mağdur ettiler? Hayır, Türkiye siyasetine yön vermeye, doğrultu vermeye çalıştılar ve uluslararası emperyal güçlerin çıkarları doğrultusunda bunu yaptılar. Asıl yargılanması ya da soru sorulması gereken bu savcıların kendisidir. Mahkemeniz de bunları görmelidir. Neler olduğunu görmeli, anlamalıdır. Ben Türkiye siyaseti için nasıl bir tehdit oluşturuyorum da içeri atılıyorum? Benim bildiğim Türkiye siyaseti AKP’den ibaret değil. AKP iktidarı için bir tehdit oluşturuyor olabiliriz ben ve partim. Biz muhalefet partisiyiz. Siyasi olarak da iktidarı değiştirmeyi hedefliyoruz, kendimiz iktidara gelmek için mücadele ediyoruz. Siyasi partinin meşru, yasal amacıdır bu. Ama birileri yine AKP’yi kandırdı. Belki gün gelecek AKP’den şunları duyacağız: “Bunlar öyle şeyler yaptılar ki -bunlar dediği kimdir bilmiyorum, kimi suçlayacaklar kim bilir- seçilmişleri tuttular içeri attılar.” diyecekler. AKP sözcüleri diyecek bunu. Ne zaman söylerler bilmiyorum. “Bunlar öyle oyunlar içine girdileri ki seçilmiş belediye eşbaşkanlarını, vekilleri hapse attılar, tutuklu yargıladılar” diyebilirler. Deseler şaşırmam. Çünkü ilkeleri yok. Belirli çizgileri yok. Rüzgara göre, konjonktüre göre kendini korumak adına her türlü pragmatizmi yaparlar. Yanlıştır, yaptıkları yanlıştır. Türkiye siyasetine, demokrasisine, hukukuna zarar vermiştir. Türkiye devletinin siyasal geleceği bu mu olmalıdır? 19 Mayıs’ın 100’üncü yılında geçenlerde Samsun’da bir araya geldiler. Böyle midir yani? Türkiye Cumhuriyeti’nin 100’üncü yılı bu mu olmalıdır? Savaş narası atan birkaç erkek siyasetçi Türkiye’nin demokrasisini hukukunu katletmişler ve bir araya gelip cumhuriyetin, ülkenin kurtuluşunu bu şekilde mi kutlayacaklar? Türkiye kurtulmuş falan değil. Türkiye 100 yıl öncekinden daha kötü durumda. Kurtulacaksa eğer bir kez daha her birimiz Türk’üyle Kürt’üyle demokrasi ilkeleri etrafında buluşarak ancak kurtarabiliriz. Başından beri ısrarla belirtiyorum. Yıllar öncesinden yaptığım uyarılar bugün doğru çıkıyor, bugün de benzer uyarıları yapmaya devam ediyorum. Zarar verdiniz bu yapılanlarla. Türkiye Cumhuriyeti Devletine senelerce zarar verdiler, Türkiye toplumuna da zarar verdiler. Keşke demokrasi hakim gelse de Türkiye bütün bu belalardan kurtulabilse diyorum. Bu meseleye ilişkin bu aşamada bunları ifade etmek istiyorum.

19 Haziran[değiştir]

Fezlekelerimizi hazırlayan savcılar sonradan tutuklanarak açığa alındı

Suçlamaya ilişkin bir fezlekeyi değerlendirerek başlamak istiyorum. Söz konusu fezleke 2012 Kasım tarihli bir fezleke. Bingöl’de partim BDP’nin Bingöl mitinginde yaptığım konuşmaya karşı bir soruşturma açılmış, fezleke gönderilmiş. Soruşturmanın mahiyeti propaganda. TMK 7’ye 2. O dönem Bingöl Milletvekilimiz İdris Baluken de konuşmacıydı ona da aynı fezleke gelmişti. Daha sonra yargılamaya dönüştürülerek dosyaya gönderilmişti. Dolayısıyla fezlekenin sadece benimle ilgili küçük bir bölümü var. Fezleke savcısı Uğur Özcan bu arada tutuklu. 15 Temmuz sonrası açığa alınan savcılardandır. Bingöl’de yaptığım konuşmadan 4 ay sonra bu fezleke hazırlanıp Meclis’e gönderilmiş.

“Temmuz’un 7’sinde Bingöl İl Merkezi, Yenişehir Mahallesi, Genç Caddesi Halk Pasajı önünde hazırlanmış ses ve yayın otobüsü üzerinde BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile BDP Bingöl Milletvekili İdris Baluken isimli şahısların yaklaşık 1000 kişilik bir gruba düzenledikleri açık hava mitinginde toplanan kişilere terör örgütü lideri Abdullah Öcalan ve PKK/KCK terör örgütü lehine sloganlar attıkları ve konuşma yaptıklarının tespit edildiği, düzenlenen miting sırasında şüphelilerden İdris Baluken’in halka hitaben “Kürdistan’ın tüm Kürt halkı sizinle gurur duyuyor” ve askerlerin yaptıkları operasyonlardan ve örgüt mensuplarına “gerilla” şeklinde hitap ettiğinin tespit edildiği, şüpheli Selahattin Demirtaş'ın ise Doğu ve Güneydoğu illerini Kürdistan olarak tanımladığı" dağda bulunan örgüt mensuplarına "gerilla" şeklinde hitap ettiğinin, bu şekilde şüphelilerin bölücü terör örgütünün propagandasını içeren konuşma yaptıkları tespit edilmiş ve bu doğrultuda gerekli tutanaklar ile kayıtlar alınmak suretiyle soruşturma yürütüldüğü...”

Delil olarak milletvekili mazbatası, adli sicil kaydı belirtilmiş. Değerlendirmesini de şöyle yapmış savcı bey: “Yapılan soruşturma sonucu BDP Bingöl Milletvekili İdris Baluken ile BDP Genel Başkanı Hakkari Milletvekili olan şüpheli Selahattin Demirtaş’ın yapmış oldukları konuşmalarda; örgüt mensuplarından gerilla olarak bahsettikleri ve Türkiye topraklarındaki Doğu ve Güneydoğu bölgelerini Kürdistan olarak ifade ettikleri, terör örgütünün stratejisini benimseyen konuşmalarının bütünü itibariyle üzerlerine atılı terör propagandasını yapmak suçunu işledikleri anlaşılmış ve şüphelilerin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması talebiyle Meclis’e gönderilmesi…”

Şimdi tabii fezlekelerde konuşma içeriği yok. Ne konuşulduğu yazmıyor. Kürdistan ve gerilla kavramlarının konuşmamda geçmiş olması suretiyle terör örgütü propagandasını yaptığımı iddia etmiş savcı. Fakat fezlekede dikkatimi çeken bir şey daha var. Diyor ki savcı, “Selahattin Demirtaş ile İdris Baluken isimli şahıslar, PKK Lideri Abdullah Öcalan ve PKK/KCK terör örgütü lehine sloganlar attıkları...” Yani bizim de slogan attığımızı burada fezlekeye yazmış. Ya savcılar birçoğu Türkçeyi bilmiyor. Ben Kürdüm bundan çok daha iyi Türkçe biliyorum, Türkçe yazabiliyorum. Birçok fezleke ve iddianame Türkçe katliamı olarak da ifade edilebilir aynı zamanda. Savcı burada bizim mi slogan attığımızı dile getiriyor, bizi bununla suçluyor mu? Giriş kısmında ben ve İdris Baluken için de aynen şöyle yazmış: “Yaklaşık bin kişilik bir kitle ile birlikte PKK/KCK terör örgütü ve Abdullah Öcalan lehine slogan attıkları ve konuşma tutanakları ile tespit edildiği...” O nedenle fezlekede iki suçlama var. PKK ve Abdullah Öcalan lehine slogan atmışız ve Kürdistan ve gerilla sözcüklerini kullanmak suretiyle de “terör örgütü propagandası” yapmışız. Fezleke bu şekilde düzenlenmiş. Şu anda kendisi de suçlanan savcı, yine o dönem açlık grevlerinin devam ettiği bir dönemde İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşmeler olsun, barış olsun akan kan dursun diye kampanyanın yürütüldüğü bir dönemde, dün Batman’la ilgili okuduğum fezlekede Cemaatten, FETÖ’den tutuklu savcı nasıl ki rahatsız olmuşsa, Bingöl’deki savcı da aynı şekilde rahatsız olmuş. İlginçtir o dönem bütün bu fezlekelerimizi hazırlayan savcılar sonradan tutuklanarak açığa alındılar. Bu bir tesadüf değil. Çünkü emniyetteki Cemaat bağlantılı güvenlik personeli adliyelerde de kendileri ile bağlantılı savcı ve hakimlerle çalışırlardı. Örgütsel bir yapıya mensup oldukları için birbirlerini tanırlar kimin hangi kararları alacağını bilirler. Arama kararı mı lazım dinleme kararı mı lazım sahte delil üretilmesi mi lazım. Onlar birbirlerini bilirler tanırlar. Böyle çalışırlar.

Eleştirdiğimiz, karşı çıktığımız için Cemaatin hedefi haline geldik

Tabii fezlekenin içeriğini konuşacağız. Fakat 2012 yılında bu kumpaslar yapılırken biz de bunu teşhir etmeye çalışırken aynı zamanda Cemaatin hedefi haline geliyorduk. Peki, bu anormal miydi? Hayır. Cemaatin hedefi haline gelmek o dönem için anormal değil. Çünkü eleştiriyorduk o yapıyı, karşı çıkıyorduk. Yaptıklarını doğru bulmuyorduk. Hem hukukun üstünlüğüne ağır bir darbe vurduklarını görüyorduk hem de neticede bürokrasiye yerleşerek adım adım ele geçirmeye çalıştıklarını görüyorduk ve bunları yüksek sesle dile getiriyorduk. Benden rahatsızlık olduklarını sadece o dönem yayın organlarında ifade etmiyorlardı. Çünkü biliyorsunuz çok sayıda televizyon kanalları, gazeteleri vardı. Onlar üzerinden çok önyargılı ve kara propaganda mahiyetinde yayınlar yapmaktan çekinmiyorlardı. Sahada da karşı karşıya geldiğim örneğin bazen bir emniyet müdürü, bazen bir vali, Cemaatin bürokrasi içerisindeki elemanları ya da parlamento da ya da başka yerlerde Cemaate yakın oldukları bilinen şahısların bana karşı tutumlarından da tepkili olduklarını anlayabiliyordum.

Cemaat beni sevmiyordu ama Binali Yıldırım’ı çok seviyordu

Benden haz etmediklerini anlayabiliyorduk. Cemaat örneğin bizi sevmiyordu. Ama kimi seviyordu? Mesela Binali Yıldırım’ı çok seviyordu. Dün hakkımda iftira atan Binali Yıldırım’ı mesela çok seviyorlardı. Benim masum insanların ölümüne sebebiyet vermekten tutuklu olduğumu söyleyecek kadar şirazesinden çıkmış, yargısal süreç daha devam ederken iftira atan siyasetçileri çok seviyordu mesela Cemaat. Ben o dönemde ne demişim tekrar hatırlatayım. Çünkü aynı Cemaat savcısı bakın, Batman’daki Cemaat savcısı da ile Bingöl’deki Cemaat savcısı benzer içerikli fezlekeler hazırlamışlar. Yine fezlekenin içeriğini, konuşmamın içeriğini yazmamışlar. Çarpıtma, kumpas kopyala yapıştır yöntemi ile cemaatin sıkça kullandığı teknik ile bir fezlekeleri hazırlamışlar. Neymiş bakalım. Daha önceki konuşmaları okumuştum. Bir daha okumak istiyorum. Yıl 2012. Bana masum insanların ölümüne sebebiyet veren kişi diye hitap eden Binali Yıldırım’a bunu söylüyorum.

Bugün bile AKP’nin bazı kesimlerinin benden rahatsız olmasının nedeni Cemaate yönelik eleştirilerimdir

Benim ne ile yargılandığımı, dosyamda ne tür deliller olduğunu bir kez daha bilmenizi istiyorum. Bunu da Cemaat savcıları koymadı dosyama. Bugün AKP’nin savcıları bu delilleri koydular dosyama. Ayıklayabilirlerdi, çıkartabilirlerdi ama çıkartmamayı tercih ettiler. Fethullah Gülen’i eleştirdiğim kısımlardan belli ki iddianameyi hazırlayan savcı rahatsız olmuş. Rahatsız olmuş ki bunları benim dosyama koymuş. Altını çizerek belirtiyorum. Türkiye kamuoyunun bunu bilmesini istiyorum. Avukatların, izleyicilerin, kamuoyunun huzurunda yapılıyor bu yargılama. Bilinmesini istiyorum. Bugün bile AKP’nin bazı kesimlerinin benden rahatsız olmalarının nedeni Cemaate yönelik yıllardır sürdürdüğüm eleştirilerdir. AKP bu konudan rahatsızdır. Bugün yargı içerisinde hala bundan rahatsız olanlar vardır. Cemaatten bahsettiğim anda tüyleri diken diken olan yargı mensupları vardır. Duyuyorum. Mahkeme salonunu kastetmiyorum yanlış anlaşılmasın. Fakat çıktığım başka duruşmalarda Cemaat ile ilgili iki kelime eleştiri yaptığımda yerinden titreyen, sinirden öfkeden hakimlerle karşılaştım. Bunlar da AKP’lilerin benim dosyama atadığı hakimlerdir. Dosyalarımı özel olarak gönderdikleri hakimlerdir.

Bize yönelik siyasi operasyon sürecini başlatan, Cemaate dönük eleştiri ve tespitlerimizdir

Bakın ben ne demişim 2012 yılında. 12 Eylül darbesini Fethullah Gülen övmüştü, bununla ilgili bir yazı kaleme almıştı. Ben de bunu eleştirmiştim. Gazeteciler de bana bununla ilgili Diyarbakır’daki konuşmam sonrasında soru mahiyetinde sormuşlardı. Gazeteci soruyor, şu anda diyor “Askerlerle sınırlı gözaltıların sivil halka da yöneleceği yönünde iddialar var.” Balyoz, Ergenekon operasyonlarını kastediyor o dönem. Benim cevabım şöyle: “Tabii ki o dönem bu darbeyi destekleyenler, darbe ortamı yaratanlar post modern darbenin gerçekleşmesi için her türlü entrikayı çeviren kim varsa elbette ki bunlar sorumludur. Ama ben merak ediyorum, mesela Fetullah Gülen’i Türkiye’de sorgulayabilecek bir savcı var mı? Kendisi darbeyi desteklemiştir. Övmüştür. Darbenin oluşması için zemin hazırlamıştır. Darbe gerçekleştikten ve hükümet gittikten sonra orduya teşekkür etmiştir. Fakat o yürekli savcı Türkiye’de var mı bilmiyorum. Yoksa bir gazeteciye dokunmak kolay. 100 tane gazeteci var cezaevinde, 50 tane daha içeri atarlar 150 olur. Mesela MGK'yi kaldırabilecek bir yürekli hükümet var mıdır Türkiye'de. YÖK'ü kaldırabilecek kimse var mıdır, sanmıyorum. Mesele birkaç gazeteciye, askere dokunmak değil. Suçu olan varsa alınsın soruşturulsun adil yargılansın. Özel Yetkili Mahkemeleri kaldırabilecekler mi sorun budur. Darbenin ortaya çıkardığı kültür ve suç kaldırılıyor mu? Hayır tam tersi darbeyi o dönem destekleyen Fetullah Gülen şu anda Türkiye’yi yönetiyor. Demek ki darbe ile yüzleşilmiyor. Fetullah Gülen’in ekibi, kadroları vali olmuş, polis olmuş, savcı olmuş, hakim olmuş, bakan olmuş, milletvekili olmuş, öğretmen olmuş. Her yerde Gülen’in zihniyeti ile hareket ediyorlar. Gülen’in talimatı ile kurdukları hücre örgütlenmeleri ile her yeri yönetiyorlar. Sanıyor musunuz ki Diyarbakır Valisi tek başına karar alabilir. Diyarbakır Emniyet Müdürü örneğin Diyarbakır’da tek başına karar alabiliyor mu? Var mı böyle bir şey. Cemaatin hücre örgütlenmeleri izin vermeden operasyon yapabiliyorlar mı? Yapamıyorlar. Hani darbe ile yüzleşme, darbe ile hesaplaşma. O yüzden kimse kimseyi kandırmasın. Biz gerçekleri görüyor ve söylüyoruz. Bu darbe ile hesaplaşılacak er ya da geç. Ama böyle değil, yarım yamalak değil. Bu şekilde gerçek darbe zihniyeti ile hesaplaşılmadan sadece darbeyi yapan kişilerle hesaplaşmak yarım yamalak bir hesaplaşmadır. Onu da bu hükümet yapamaz. Bu hükümetin zihniyeti darbe ile yüzleşmeye el vermez diyoruz.”

Mevzu, mesele tam olarak bundan ibarettir. Evet AKP Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik eleştirilerim, AKP’ye yönelik benim ve partimin muhalif tutumu. Bunların hepsi de siyasi operasyon çekilmesinin nedenleridir. Ama asıl süreci başlatan, bize yönelik siyasi operasyon sürecini başlatan, Cemaate dönük eleştiri ve tespitlerimizdir.

Devleti yöneten iktidar mensupları yargı sürecimle ilgili yorum yapamaz

AİHM’de, zaten vereceğiniz bütün kararların siyasi olduğu tescillendi. Önümüzdeki Eylül ayında da yapılacak duruşma sonrası muhtemelen birkaç ay içerisinde de çok daha ağır ihlal kararları ile mahkemenizin daha ilk günden beri aldığı bütün kararların nasıl vahim bir raddeye vardığını tartışacağız, göreceğiz.

Anlatmak istediğim mevzu şu; bunları konuşuyor olmamız savunma hakkının ihlal edilmediği anlamına gelmiyor. Çünkü yargılama dışarıda yapılıyor. Dün canlı yayında onlarca mikrofonun önünde bütün Türkiye’nin dikkatle izlediği bir İstanbul seçiminin adayı, AKP’nin adayı benimle ilgili hüküm kurdu ve ben cevap veremiyorum. Dışarıda olsam cevabımı verirdim, savunmanın parçası budur. Dışarıda olsam aleyhime bu kadar algı yaratılmasına izin vermezdim, hepsini tek tek teşhir ederim. Düşünün ki benimle ilgili dün katil, masum insanların ölümünün müsebbibi diye açık açık yargısal sürecime müdahale edecek açıklamalar yapan şahıs, başbakanlık yaptı bu ülkede, meclis başkanlığı yaptı. Benim de üyesi olduğum parlamentonun başkanlığını yaptı bu adam. Sıradan insanlar bunu söyleyebilir. Benimle ilgili her türlü eleştiriyi yapabilir, yurttaşlar yapabilir, seçmenler yapabilir. Yargısal sürecim ile ilgi gazeteciler yorum yapabilir. Analistler yorum yapabilir, değerlendirmeler yapabilir. Ama devleti yöneten iktidar mensupları yapamaz. Çünkü bu doğrudan yürütme erkinin yargı üzerindeki aleni baskısı, yönlendirmesi olur. Yapılan budur. Ve bu yaptıkları namertçedir. Dürüstlük değildir bu.

Binali Bey’in oy uğruna kullandığı Kürdistan kavramını 7 yıl öncesinde kullandığım için yargılanıyorum

Binali Bey’in gelip burada duruşmamı izlemesini isterim, meclis başkanlığımızı yaptı. Gelseydi bir duruşmamızı izleseydi baksaydı, neden suçlanıyoruz, ne ile yargılanıyorum? Eğer ki benim söylediklerim suç olsaydı şu anda ikimiz yan yana salon sandalyesinde olmalıydık. Bakın birazdan okuyacağım, Kürdistan dediğim için yargılanıyorum şu anda. Tesadüf ki bak bugün bu fezlekeden yargılanıyorum. Hakkımdaki suçlamalar gerçekten suçsa Binali Bey ile ikimizin aynı sanık sandalyesinde oturmamız lazım. Senin geçen hafta oy uğruna Diyarbakır’da kullandığın Kürdistan kavramını ben yedi yıl öncesinde kullandığım için bak bugün yargılanıyorum. Terörist diye yargılanıyorum. Terör propagandası yaptım diye yargılanıyorum. Bunları kamuoyunun gözünden kaçırıyorsunuz, doğru. Öbür taraftan da kaçırdıklarınızın haddi hesabı yok, mal varlıklarınızın haddi hesabı yok. Dün anlatmıştım. Bu halkın yoksulu, fukarası acısını çeksin bedelini ödesin, onların çocuklarını görüyorsunuz söylememe gerek yok. Aile meseleleri benim ilgi alanım değil fakat kamuyu ilgilendiren mevzular da var. Akılları fikirleri rantı paylaşmak üzeredir. Kendisi davamı etkilemek için yaptığı açıklamada şunu söylüyor; ‘Efendim Demirtaş işte biz seçimde şuna destek veriyoruz o da seçimden sonra bizi görsün diyor. Biz de payımızı isteriz’ demiş oluyor.

Desen ki Binali Bey hele günahlarını ver, diyecek ki bundan benim çıkarım ne olacak?

Çünkü kafaları hep böyle çalışıyor. Yurttaşlarımız için, toplumun geneli için, her bir Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının iyiliği için, bir şey isteyebileceğimiz hiç akıllarına gelmiyor. Çünkü onların kafası siyasette paylaşmak üzerinedir, rantı paylaşmak. Biri bir yere destek veriyorsa demek ki ekonomik çıkarı var, nakdi bir çıkarı var diye düşünüyorlar. Kafa başka türlü çalışmıyor. Bakın yaptığı açıklamada ‘HDP olarak biz de payımızı isteriz diyor’ diyor. Dervişin fikri neyse zikri de odur işte. Bunlar budur. Samimiyetle söylüyorum kafaları öyle çalışıyor. Çünkü günahını isteseniz bunlar günahını bedavaya size vermez. Benim çıkarım ne olacak diye düşünür. Desen ki Binali Bey hele günahlarını ver diyecek ki bundan benim çıkarım ne olacak? Benim payım ne? Ne kadar, yüzde kaç vereceksiniz bana? Kafaları bu. Ve bu adamlar üç yıldır bizi içeri attılar, yargılatıyorlar. Beni üzen şey bu yani. Üç yıldır ekran ekran dolaşıp bize hakaret ediyorlar, bizde burada duruşmalardan, hapishaneden cevap vermeye çalışıyoruz. Yine de boyun eğmiyorum, eğmeyeceğim. Hiçbir arkadaşım da içerideki dışarıdaki. Şahit olmayacaksınız. Biz ilkeli, ahlaklı, dürüst siyasetçileriz. Boyun eğmedik eğmeyeceğiz.

Destek vermedik diye AKP’ye bin yıl ceza verdirmek için uğraşacaksanız, baş göz üstüne. Şeref duyarız, bu bizim şeref madalyamız. Yeter ki arkamızdan kimse bize soyguncu, yalancı, talancı, hırsız demesin. Milletin, devletin kasasını soydu demesin. Yeter ki bizim arkamızdan kimse bunlar haysiyetsiz demesin, ilkesiz demesin. Biz bedel ödedik ödemeye devam edeceğiz. Ve Türkiye toplumunun tamamına kazandıracağımıza, demokrasiyi barışı getirerek kazandıracağımıza da yürekten inanıyoruz.

Şimdi fezlekeyle bağlantı kurayım bu söylediklerimin müsaadenizle. Çözüm tutanağını okuyalım, ne demişim Bingöl mitinginde, nasıl terör propagandası yapmışım. Çünkü Cemaatten tutuklu savcı iki kelime üzerinde durmuş, konuşma içeriğini yazmamış fezlekeye. Çünkü en nihayetinde bir konuşmanın propaganda veya suç unsuru taşıyıp taşımadığını tespit etmek için biliyorsunuz AYM, Yargıtay, AİHM, onlarca içtihatlı kararı var. Konuşma bütünlüklü olarak değerlendirilir, konuşma bütünlüklü olarak değerlendirildikten sonra bir değerlendirme yapılır ve suç unsuru taşıyıp taşımadığına bakılır. O nedenle fezlekenin kendisi zaten aleni bir şekilde adil soruşturma ilkesine aykırıdır. Böyle fezleke olmaz.

Kürdistan ve gerilla demişim. Tek başına bunlar terörü övmek veya şiddeti övmek için yeterlidir denmiş. Mesela bu fezlekeden yola çıksak, konuşmamıza hiç bakmasak. Ben yine demişimdir ki mesela ‘Kahrolsun Kürdistan’. Nerden bileceğiz ne dediğimi. Konuşmanın içeriği yok. Fezlekede yok. İki kelimeyi kullanmış olmak bu ülkede bir parlamenterin bir siyasetçinin sanık olması için yeterlidir. Dehşet bir şey, korkunç bir şey. Savcılar bunu nasıl yapabiliyor? Mahkemeler bu iddianameleri nasıl kabul edebiliyor? Bu kadar Yargıtay kararı, Anayasa Mahkemesinin, AİHM kararı dururken bunlar yokmuş gibi nasıl davranabilirler? Dehşet bir şey yani bunun savunmasını yapmak zorunda kalmak bile benim için zuldür zul. Hakarettir. Başka bir şey değil. Savunma yapıp da nefesini tüketeceksin diyeceksiniz ama hazırlanmış bu fezlekeler bunlarla suçlanıyorum. Bu iddianameyle tutukluyum, tabii ki konuşacağım bunlarla ilgili.

Tarihi bir gerçeklik olarak var olduğu için Kürdistan vardır

Mesela merak ediyorum bu savcı tarih kitabını, tarih bilgisini nereden alıyor. Hukuk bilgisinden vazgeçtim. Hukuk okumadığı belli de, hukuktan anlamadıkları da belli. Çünkü kanunu bilmek bile hukukçu olmak için yetmez. Kanunu çoğu zaman kalem personeli bizden daha iyi biliyor. Kanunu bilmek değil mevzu. Hukukun ruhunun felsefesini, hukukun sosyolojisini bilebilmek önemlidir. Ve savcı bundan da bihaber. Beni suçlayacaksan en azından dolu dolu bir fezleke hazırla.

Kürdistan dediğim zaman nasıl oluyor da terör propagandası yapmış oluyorum ve şunu söylüyor ‘terör örgütünün amaçları doğrultusunda hareket ettiği”. Yani şunu demek istiyor; PKK 1970’lerin sonunda falan kuruluyor. 47 yıldır Türkiye’de şiddet kullanan, silah kullanan bir örgüt olarak faaliyet yürütmüştür. Çünkü Kürdistan kavramını bu örgütle bağdaştırıyorsa savcı, 1970 öncesi yani PKK daha kurulmadan önce Kürdistan diye bir kavramın olmaması gerekiyor. Kürdistan kavramını PKK’nin icat etmiş olması lazım ki biz de Kürdistan demekle, sırf bunu demekle PKK’nin icat ettiği ve kafamıza yerleştirdiği bir kavramı veya olguyu subliminal mesaj olarak da olsa kamuoyuna vermiş olalım. Mevzu bu olmalı değil mi? Yani burada ben şimdi Kürdistan’ı bir daha anlatacak değilim. Daha önce bir duruşmalarda da ifade ettim.

Kimin tüyleri diken diken olur kim gider hangi dağda ulur, Tanrı Dağı’na gidip ulur onu bilmiyorum. Fakat Kürdistan Binali Bey dedi diye değil, Tayyip Erdoğan dedi diye değil, Mustafa Kemal Atatürk dedi diye değil, Sultan Abdülmecit Kürdistan tuğralı para bastı diye değil, Selçuklu Sultanı Kürdistan eyaleti ilan etti diye değil, Kürdistan tarihi bir gerçeklik olarak var olduğu için vardır. Bunlar söyledi diye Kürdistan vardır demiyorum. Binlerce yıldır o coğrafyada yaşayan insanlara Kürtler, coğrafyanın genel ismine Kürdistan demişiz. Ama ne zaman ki 1924 Anayasasıyla Kürt dili, kültürü inkar edilmek suretiyle tek etnisite tek dil üzerinden ulus yaratma projesi hayata geçirilmeye başlanmışsa, Kürdistan kavramı da bir tehdit olarak, tehlike olarak görülmeye başlanmış. Çünkü Kürdistan dediğiniz zaman oranın bir halkı da olmalı, o coğrafyanın. Peki, kimdir onlar Kürtlerdir. Fakat Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve ulus devlet anlayışı diyor ki herkes Türktür, herkesin anadili Türkçedir. Şimdi Kürdistan’ı kabul ettiğin zaman bu resmi tez çöküyor. Resmi tez çöktüğü zaman ne oluyor, ulusun birliği sağlanamıyor. İddia bu. Biz de diyoruz ki 1924 Anayasası böyle dedi diye biz bu tarihi gerçekliği niye inkar ediyoruz? Kürdistan bir coğrafyadır, bir coğrafya ismidir, tarihsel bir coğrafya ismidir. Ve biz Kürtlerin anavatanıdır. Bizim ana dilimiz, yemeğimiz, müziğimiz, ağıtlarımız, mezarlarımız, dualarımız, dini inançlarımız, ibadetlerimiz, türbelerimiz, ağaçlarımız, derelerimiz, bizi biz yapan hatıralarımızla, benliğimizle; bizi biz yapan coğrafyamız orasıdır. Kürdistan’dır. Ve bu Kürdistan, Türkiye Cumhuriyeti devletinin sınırları içerisinde ve aynı zamanda bir parçasıdır. Biz bu ayrılsın, ayrı bir devlet olsun babında bunu ifade etmiyoruz.

Kürdistan deyince niye tüyleri diken diken oluyor birilerinin?

Yine daha önce de belirttim; Rumeli dediğiniz zaman neresi anlaşılıyor, Trakya bölgesi. Rumların devleti olarak mı ifade ediliyor? Rumlar ayrı bir devlet kursun ve orası da Rumeli olsun mu demiş oluyorsunuz? Rumeli oluyor da Kürteli niye olmuyor? Bunu söyleyince niye tüyleri diken diken oluyor birilerinin. Hani eşit yurttaştık? Hani burası bizim anavatanımızdı? Evet, biz öyle görüyoruz. Kürdistan’ı icat eden PKK midir ki biz Kürdistan deyince otomatik olarak terör propagandası yapmış oluyoruz. Kürdistan demenin neresi şiddet övgüsü, Kürdistan demenin neresi terör övgüsü, teröre teşviktir? Bu nasıl bir aymazlık? Savcı nasıl böyle bir haberi fezleke yapar. Bizim binlerce yıllık toprağımız, anavatanımız, doğup büyüdüğümüz, ninnileriyle, türküleriyle, şiirleriyle kendi benliğimizi bulduğumuz bir kavramı terörle nasıl bağdaştırır?

Bu fezlekeler, bu yargılamalar hakarettir, hakaret

O zaman kimileri söylüyorlar, söylesinler benim itirazım da yok. Niye Kürdistan kavramını Binali Yıldırım kullandı demiyorum. Her gün kullansınlar, her gün kullanmalıdırlar. Normalleşmesi lazım. Bu bölücülük değildir, bölünme değildir. Bugün Doğubeyazıt’tan Çukurca’ya kadar, İran sınırının öbür tarafında kalan İran toprakları içerisinde kalan bölgenin İran Anayasasına göre adı Kürdistan eyaletidir. Bugün Çukurca’dan Cizre’ye kadar Türkiye sınırlarının öbür tarafında kalan Irak topraklarında kalan bölgenin adı Irak anayasasına göre Kürdistan Federal Bölgesidir. Ve bu tarihsel Kürdistan, İran’daki resmi olarak anayasaya göre Kürdistan, Irak’taki resmi olan anayasaya göre Kürdistan da, bu Kürdistan denen coğrafya Habur’a gelince santim santim orada bitiyor mu? Hiçbir ülkeye bir karış bile geçmemiş mi? İran’dan, Doğubeyazıt’tan giderken İran’daki Kürdistan eyaleti tam Doğubeyazıt’tan Türkiye’ye adım attığınızda o anda mı bitiyor? Çukurca’nın Şemdinli’nin efendim İran, Türkiye Irak üçgenindeki o sarp dağlık bölgede Kürdistan sınırları tam o dağın tepesinde mi bitiyor? Alay mı ediyorlar? Çok ayıp bunlar, çok ayıp. Biz Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşlarıyız, buna bir itirazımız yok. Ama bu ülkede bizim kültürümüze de, kadim tarihimize de dilimize hakaret edilmesin. Bu fezlekeler, bu yargılamalar hakarettir, hakaret. Aynı hakareti şurada da hissettim. Altını çizerek belirteyim, Kürt milliyetçisi falan değilim. Olsa da bunu söylerim. Kürt milliyetçiliği yapana da itirazım yok, Türk milliyetçiliği yapılabilirse keza Kürt milliyetçiliği de yapılabilir. Ben değilim ama. Birileri çıksa dese ki Anadolu diye bir coğrafya yoktur. Bu da aynı derecede beni öfkelendirir. Birileri çıksa dese ki Türkiye diye bir yer yoktur. Bu da aynı derecede beni öfkelendirir. Çünkü bunu söylemekle o coğrafyada yaşayan, o coğrafya ile özdeşleşmiş topluluklara ‘sen yoksun sen bu tabiatta hiçsin’ demiş oluyorsun ki, hakarettir, ayıptır.

Ve mahkemeniz benden Bingöl’de niye gerilla, niye Kürdistan kavramlarını kullandın diye savunma istiyor. Yapacağım savunmamı, çözüm tutanağını okuyayım. Bilirkişi çözüm tutanağı. Bingöl mitingi başlamış, Kürtçe Türkçe şarkılar eşliğinde, bilirkişi bunları tespit etmiş. İsmi bilinmeyen bir konuşmacı muhtemelen sunucu olabilir, bazı şeyleri söylüyor, oraları geçiyorum. Katılımcılar Mehdi Perinçek, parti meclisi üyesi, Selim Yıldırım, sayılmış Halil Sayman İnce vs. Halis Yurtsever il başkanı. Halis Yurtsever bir açılış konuşması yapmış. Konuşmasına Kürtçe başlayıp, Türkçe devam etmiş. Arkasından Bingöl Milletvekili Arkadaşımız İdris Baluken. Kendisi şu anda Sincan’da rehin olarak tutuluyor. Onun konuşmasıyla başlayayım. “Kürdistan tüm Bingöl halkı, hepinizle gurur duyuyoruz. (Kürtçe konuşuyor anlaşılmıyor denmiş). Hatırlıyorum bundan birkaç yıl önce genel başkanımız Bingöl’e geldiğinde Bingöl’le ilgili şu yorumu yapmıştı. Bingöl, mevcut siyasi davasıyla yerde yatan kanlar içindeki yaralı bir yiğittir demişti. Bir an önce bu kanlar içindeki yaralı yiğidin durumunu hep beraber düzeltelim demişti. Çok şükür Haziran seçimlerinde 7 den 70 e kadından gencine zenginle fakirle Bingöl bir oldu o yaralı gence derman oldu ve yaralı genci ayağa kaldırdı. Yaralarını sardı. İşte bugün biz de ayağa kalktık. Yarasını sardığımız bu genci Kürt özgürlük mücadelesinin en önde öncül rolünün oynaması için buradayız. Hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Hepiniz hoş geldiniz.” İdris beyle ilgili suçlama yaptığı konuşmada Kürdistan kavramını kullanmış olması. Şimdi İdris Bey’in konuşması devam ediyor. Doğrudan fezlekeyle ilgili olmadığı için okumuyorum ama elinizdeki konuşmaya benzer içerikle konuşmasına devam ediyor ve beni anons ediyor. Ben konuşmama başlıyorum.

“Değerli Çewlig halkı. (Çewlig, Bingöl’ün Kürtçe ismidir). Ben de en içten duygularımla, bu sıcak karşılamanız nedeniyle teşekkürlerimle hepinizi sevgiyle saygıyla selamlıyorum. Doğrusu sayın vekilimizin de belirttiği gibi şimdi Kiğı’dan geliyoruz. Bu iki programımız Kiğı’daki şölen Kiğı’daki etkinliklerle ilgiliydi. Buraya gelmişken sizleri selamlamadan gitmek olmazdı. Bu nedenle huzurlarınızda olmaktan büyük mutluluk, onur duyuyorum, teşekkürler. Ayrıca yanılmıyorsam bugün sınava girenler var mı aranızda bilmiyorum. Peki şu sözü veriyoruz; bu iktidarı devirdiğimiz gün bu KPSS rezaletini de ortadan kaldıracağız. Çünkü adaletli bir sınav yok. Daha yolda gelirken öğrendik ki İstanbul’da bir dershanede sabahtan sorular dağıtılmış, cevaplar dağıtılmış. Şimdi el insaf, Allah’tan reva mıdır? Bu kadar genç, bu kadar insan aylarca gece gündüz sınava çalışacak, emek harcayacak, sen din adına, İslamiyet adına yola çıkmış bir cemaat olarak her sınavda hile yapacaksın şifre dağıtacaksın, soru dağıtacaksın cevap dağıtacaksın. Bugün ispatlandı bak daha sınav bitmeden soruların cevapların örnekleri basında fotoğraflarıyla çıktı böyle bir rezalet olabilir mi? O nedenle biz diyoruz ki sadece üniversite mezunları değil her insanın çalışma hakkı temel bir haktır. Bunlar ne diyor efendim üniversiteyi bitirene iş mi vereceğiz. Ya sen kimsin iş dağıtıyorsun. Sen devletsin, hükümetsin senin işin önünü açmaktır. Yatırımların önünü açacaksın, istihdamın önünü açacaksın, gölge etmeyeceksin. Kimsenin senden başka beklediği yok. Şimdi Bingöl’de işsizlik oranı yüzde 60. Sanıyorsunuz mu ki bu bir kaderdir. Sanıyor musunuz ki iki yılda Bingöl’ün tamamı iş güç sahibi yapılamaz, yapılabilir. Bingöl’ün potansiyeli buna uygun değil mi? Her geldiğimde anlattım, konuştuk, söyledik. Türkiye’den kalkınma sıralamasında son 22 ilin tamamı Kürdistan’ın şehirleri bu bir tesadüf mü? Bu bir hata mı yanlışlık mı değil tabii ki o nedenle artık herkes gerçekleri görme zorunda. Sizi aç bırakacaklar yoksul, işsiz bırakacaklar ki teslim alabilsinler. Aç yoksul işsiz bırakacaklar ki iktidara muhtaç hale gelesiniz mesele budur. Çünkü işi olanın gücü olanın ekonomik gücü olanın evine ekmek götürebilenin, boğazından haram değil helal bir lokma geçirebilen herkesin onurlu bir duruşu olur. Bunu bildikleri için bunu engellemeye çalışıyorlar mesele budur. (“Anlaşılmıyor” denilmiş burada. “Görüntüde atlama meydana geldi” diye not düşmüş bilirkişi. Devam ediyor.) Önünü iliklemeden işini yapabilen var mı bunu istiyorlar. Bingöllüye reva mıdır? Bu oyu veriyorsunuz destek veriyorsunuz ama küçük bir helal işinizi hakkınız olan bir işi yaptırmak için bile sizden boyun bükmenizi istiyorlar. Araya torpil koymanızı istiyorlar. Önünüzü ilikleyin öyle gelin diyorlar. Böyle bir siyaset böyle bir çirkin yaklaşım olur mu olmaz. O nedenle biz bu siyaset anlayışını değiştiriyoruz. Buna karar verdik BDP bu yüzden büyüyor. BDP bu yüzden halkın desteğini alıyor. Belediye Başkanı, Milletvekili, il başkanı, meclis üyesi, genel başkan asla ama asla halkın bir santim üstünde olamaz. En büyük mertebe halkın hizmetkarlığıdır. Ulaşabileceğimiz en yüksek mertebe halkın hizmetkarlığıdır. Eğer o mertebeyi kaldırabilirsek halk bize evet bunlar bizim hizmetkarımızdır, bunlar bize hizmet edebiliyor derse bu bizim için şereftir. Bundan daha üstün bir mertebe olamaz. Bizim önümüzde diz çöken, boyun büken önünü ilikleyen bir halk asla istemeyiz. Bizden hesap soran, başı dik olan alnı açık olan, önündeki ilikleri açık olan bir halk isteriz biz. Bu halk da böyle bir halktır işte. Devlet zaten 90 yıldır, 90 yıldır bu halktan bunu istiyor. Başçavuşuyla, komutanıyla, MİT’iyle bunu istiyor. Halka boyun eğdirmek istiyor. Onlar da gelmiş şimdi bakan olmuş, milletvekili olmuş aynısını halka yaptırıyorlar sen kimsin ya. Sen olsan olsan Bingöl halkının kölesi olabilirsin. Yüreğiniz yiyorsa gel ol. (Anlaşılmıyor deniliyor). Kürt halkı bunun ötesini kabul etmez. Geçti artık o günler eskidendi. O bir başçavuş gelirdi bütün köylerde terör estirirdi. Herkesi hizaya sokup tek sıraya geçirip sıra dayağı ile hakaretle tehditle herkese terör estirirdi, geçti o günler. Başçavuşunuzu değil kusura bakmayın ama Genelkurmay Başkanınızı da bu halk tanımıyor artık anlayın bunu. Halka emir veren, halka boyun eğdirmeye çalışan, haksızlık hukuksuzlukla zulüm yapmaya çalışan kim olursa olsun bu halk tanımıyor. Mesele bu noktaya gelmiştir. O nedenle Bingöl halkı karar verecekse AKP, BDP arasında değil ezilenle, direnenle zalim arasında karar verecek. Zulüm edenle zulüm gören arasında karar verecek. Zalimden yana mı olacak zulüm gören, direnenden yana mı olacak? Mesele budur. Ortada sadece iki parti yoktur. AKP sadece bir parti değildir. Keşke bir parti olsa demokratik yarış olsa el mi yaman bey mi yaman görürüz o zaman. Ama ortada bir parti yok. Ortada büyük bir anonim şirket var. Ortada bir müteahhitler hareketi var. Ortada bir rant hareketi var. Karşımızda bir parti yok ki. Mikrofonu her eline aldığında bize hakaretler, iftiralar, yalan yanlış çarpıtarak, bir şekilde tehdit ederek halkla partimizin arasını açmaya çalışıyor. Tayyip Erdoğan’ın en büyük siyaseti bu. BDP ile halkın arasını nasıl açarım diyor. BDP tehditle oy alıyormuş, korkuyla oy alıyormuş... Ya el insaf biz mi senin 8 bin üyeni tutukladık? Biz mi senin belediye başkanlarını tutukladık içeri attık? Biz mi her gün jopla, panzerle, topla, gazla, fişekle halkın üstüne yürüdük? Bunları sen yaptın. Biz kimi tehdit ederek oy istedik. Biz geldik halkımızın huzuruna çıktık mütevazı bir şekilde bize oy verirseniz size özgürlük getiririz dedik. Bize oy verirseniz onurlu, şerefli, haysiyetli bir barışı sağlarız dedik. Biz kimseyi tehdit ederek, korkutarak oy istemedik. Allah şahittir her meydanda biz sadece yukarıda Allah aşağıda halkımız başkada kimseye güvenmiyoruz dedik. Ne tankımız topumuz var, ne savaş uçağımız var. Arkamızda siz varsınız, sizin yüreğiniz, sizin sevdanız var. Biz size güvenerek yürüyoruz, Allah’a güvenerek, halkımızın gücüne güvenerek mücadele ediyoruz dedik. Arkamızda Amerika yok, İsrail yok, arkamızda valiler kaymakamlar holdingler cemaatler yok siz varsınız. Sizin özgürlük inancınız, sevdanız var dedik. Biz kimi tehdit ederek, kimi korkutarak oy istedik? Ama her gün tutuklayarak, her gün tehdit ederek, her gün bu halkı sindirmeye çalışarak, yalanlarla psikolojik savaşla oy toplamaya çalışan sizsiniz. Valiliğin depolarından beyaz eşya, kömür, makarna dağıtan sizsiniz biz miyiz? Biz size özgürlük umudu dışında bir şey dağıttık mı? Şahit olan var mı? Bu partiden makarna alan var mı? Bizden makarna gören var mı? Bu partiden makarna alan var mı? Kara kömür alın, bize oy verin size buzdolabı, kanepe vereceğiz diyen tek bir partilimizi gördünüz mü? Bize oy verin size ihale vereceğiz diyen var mı? İkinci bir tehditle, şantajla oy almış şimdi Erdoğan siyasetini bunun üzerine kurmadı mı? Bunu bilmeyen Bingöllü mü var?

Ev ev dolaşıp oy satın almaya çalışmadılar mı? Allah billah aşkına sizin de kapınızı çalmadılar mı gelin şunu vereceğiz bunu vereceğiz demediler mi? Ailenizden şu kadar oy çıkarsa şu kadarını işe alırız, aha şu kadar da para veriyoruz demediler mi? E hani dürüstlük, hani haysiyet? Şimdi çıkmışlar BDP tehditle halkı korkutarak oy aldı diyorlar. Yav bizim halkımız var, mangal gibi yüreğimiz var, bileğimiz var başka da bir şeyimiz yok. O nedenle şundan şüpheniz olmasın; haklı olan, meşru davası olan er geç kazanır. Hiçbir zalimin zulmü sonsuza kadar devam etmez. Allah her zaman mazlumdan yanadır. Mazlum halklardan yanadır. Biz de bu güne kadar büyüdüysek güçlendiysek, tek yürek olduysak, tek vücut olduysak bu inançla, bu haklılığımızla bu meşru davamızla, bu inancımızla yürüyerek bu günlere geldik. Biz el ele vereceğiz, omuz omuza vereceğiz. Hep birlikte bu tekçi fazişan anlayışa karşı direnerek özgürlüğümüzü kazanacağız. Bunun da başkaca yolu yoktur. Bizim partimizde siyaset yapmak risk ister. Şimdi Kiğı’da da anlattım. Bakın hiç birinize onurlu bir barış ve özgürlük dışında hiç bir şey vaat edemeyiz. Eğer iş gelecekse, aş gelecekse yatırım gelecekse bizim hayvancılık sorunumuz çözülecekse bu yolu, bu yöntemi biz size öneriyoruz. Umudumuz budur, size vaadimiz budur. Ama partimizde siyaset yapmak cesaret ister, korkak olan yer alamaz. Arkadaş ben korkuyorum, tanktan joptan tutuklanmaktan işkenceden korkuyorum diyen benim makarnayla, kanepeyle işim olur diyen gitsin bize lazım değil. Bize cesur, bize yiğitçe direnen kahramanlar lazım. Başka türlü özgürlük kazanılmaz. Karşınızda gözü dönmüş tekçi, ırkçı, faşizan saldırganlar varken bize diz çöken, boyun büken, gerdan kıvıran, önünü ilikleyen lazım değil. Bu halkın kahraman yiğitleri gibi direnenler lazım. Sizler gibi kahraman bir halk lazım. Ama unutmayın yarın bir gün özgürlük kazanılacak bundan emin olun. O özgürlüğün tadını siz de çıkaracaksınız. AKP’liler siz de çıkaracaksınız. Size de helali hoş olsun. Siz de halkımızın bir parçasısınız. Yarın bir gün bu özgürlük kazanıldığında... ‘anlaşılmıyor denilmiş’ onurlu bir yaşam hepimize lazım. Onurlu bir yaşam bütün halklara lazım sadece CHP’lilere değil, ‘mikrofon bozuldu denilmiş’. O yüzden birileri özgürlüğün bedelini öder ama bütün bir halk özgürlüğün tadını çıkarır. Tarih böyle yazmış bedel ödemek bize düşsün. Biz ödeyelim neyse bedeli en ağır şekilde biz ödeyeceğiz. Ama çocuklarımıza, torunlarımıza artık acılı bir hayat, sancılı bir hayat, zulüm içerisinde bir hayat miras bırakmayacağız. Biz çocuklarımıza, torunlarımıza özgür bir ülke bırakacağız, özgür bir Bingöl bırakacağız. Toprağında diliyle, diniyle, inancıyla onurluca yaşayan bir Bingöl halkı bırakacağız. Hiçbir halk kendi toprağında asla ve asla böyle onursuzluğu kabul etmemiştir. Biz de kabul etmedik isyanımız bunadır. Kim ki kabul ederse ve bu kabul etmişliğini bize doğru olarak dayatırsa tarihe bir baksın. Tarihte hangi halk kendi toprağında köleliği kabul etmiş... Sen kendi mahallende bırak kendi işyerinde, kendi evinde köleliği kabul eder misin? Komşun sana zulüm yapsa kabul eder misin? Koskoca bir devletin zulmünü niye kabul ediyorsun. Bu zulme karşı isyan edeni, bu zulme karşı muhalefet edeni niye desteklemiyorsun? Bedel ödeyen biziz. Bakın işte BDP ve BDP çatısı altında bütün mücadele edenler her şeyi göze alarak özgürlük mücadelesi yürütüyorlar. O halde AKP’deki Kürt bir kez daha elini vicdanına koysun, düşünsün. Sen niye o partidesin soruyorum. Rant olmasa, ihale olmasa niye oradasın? Sana ne veriyor? Eskiden dini imanı ortaya atmıştın şimdi o da yok. Dinden imandan da vazgeçtiler, başörtüsünden de vazgeçtiler. Böyle bir dertleri, böyle bir davaları yok. Ben soruyorum, bak seydalar var aramızda, din alimleri var. Hangi kitabın, Kuran’ın hangi yerinde tek millet tek dil yazıyor. Hz. Peygamberimiz hangi hadisinde tek millet, tek dil demiş. Peki bu söylerken söylerken siz muhafazakarlar dindarlar olarak sormuyor musunuz yav bizim kutsal kitabımızda tek dil demiyor. Allah demiş ki ben sizi kavim kavim yarattIm. Irk ırk yarattım. Birbirinizi tanıyasınız diye... Bu adam habire bizi tekleştirmeye çalışıyor. Bu nasıl bir dindarlıktır? Bu nasıl Kuran Allah inancıdır? Bu nasıl iman inancıdır? Bu mikrofonu eline aldığında tek millet tek din tek bilmem ne …”burada anlaşılmıyor deniliyor” sormayacak mısınız? Ey AKP’deki Kürtler, genel başkanınıza sormayacak mısınız? Kitapta böyle yazmıyor, Allah böyle söylememiş, sen Allah’ın emirlerini çiğniyorsun, sen niye bizi tekleştirmeye çalışıyorsun. “İlle de tek olacaksınız, Türk olacaksınız”, mecbur muyuz kardeşim. Şimdi senin dilini tanımıyor, senin Kürtçe Zazaca dilini tanımıyor… (Anlaşılmıyor denilmiş) Ondan ötesi de olmaz diyor. Neyin pazarlığını yapıyorsun? Biz doğarken Allah bizi yaratırken seçimlik mi yarattı? Olduğumuz gibi yarattı. Anamızdan Kürt doğmuşuz, Zaza doğmuşuz. Allah seçimlik yapmamış sen niye seçimlik yapıyorsun sormayacak mısız? Bizim seçme şansımız var mı? Dilimizi, milletimizi, ırkımızı seçme şansımız var mı?

Peki bu akan kanı durduracağız. Bunlar durdurmayacak bundan emin olun. Biz bastırmazsak, biz mücadele etmezsek, bağırarak barış gelmez. AKP’nin kanatlarının altına girerek barış gelmez. Diz çökerek barış gelmez. Ancak direnirsek, bir olursak, birlik olursak barış gelir. Akan kanı da, anaların gözyaşını da böyle durdurabiliriz ancak. Bakın biz gece gündüz meydanlarda bunu söylüyoruz. (Askerin davası var yazılmış, yanlış yazılmış. “Askerin de anası var” olacak). Askerin de anası var, polisin ve gerillanın da var. Hiçbirisinin anasının gözyaşı arasında bir fark gözetemeyiz. Hepsi ana yüreğidir, baba yüreğidir. Hepsi de ana kuzusudur. Hepsi de candır. Hepsi de Allah… (Anlaşılmıyor denilmiş) Bunlar birbirini vurmasın, bunlar birbirlerini öldürmesin barış böyle gelir diyoruz. Kendisi ne yapıyor çıkıp meydanlarda operasyonları yapan güvenlik güçlerimize teşekkür ediyoruz diyor. Ne kadar büyük sonuçlar aldıklarını görüyorsunuz diyor. Yav sen burada katlettiğin Kürt gençleri, Kürt gerillası ana baba evladı değil mi? Onlar öldürüldü diye sen güvenlik güçlerini tebrik edip, teşekkür edip madalya verirken buradaki ananın yüreği sızlamaz mı? Kürt ananın yüreği bir kez daha yanmaz mı, bunu düşünmez misin? İşte ölüler arasında bile ayrım yapabilecek kadar dinden de, vicdan da, imandan da uzaklaşmış, Son bir yıldır tek bir gerilla anası evladının cenazesini sağlam alabilmiş değil. Yanmamış, parçalanmamış tek bir gerilla cenazesini teslim etmediniz. Vicdan bu mudur, ahlak bu mudur? Din, iman bu mudur yav? Cenazeye, ölüye yaptığınız işkence o ananın, o halkın, o ailenin yüreğini yakmaz mı? Bunlar unutulur mu sanıyorsunuz? Bu nedenle artık AKP’dekiler dursun düşünsünler. Siz bunlara destek verdiğiniz için onlar bunu yapıyor. Yeter artık… (Anlaşılmıyor deniliyor). Siz de artık isyan bayrağını açıp sana da yeter Tayyip deyin. Artık senin de sonun, senin de artık vaden doldu deyin artık.

Bingöl için sözlerimiz var. Bingöl için gece gündüz çalışacağız dedik çok şükür ki şimdi milletvekilimiz Bingöl’ün sesi, Bingöl’ün dürüst yaklaşımı olmaya devam ediyor. Bakın son bir yıl içerisinde sadece bir yıllık vekildir 90 yıllık cumhuriyet tarihi ve parlamento tarihi boyunca bu bir yılda Bingöl’ün sorunlarının dile getirildiği kadar tek bir dönem yoktur. Bingöl’ün evlatlarına söylüyoruz. Biz Bingöl’ün yetiştirdiği gençlere güveniyoruz. Sözümüzdür sözdür çalışmaya devam edeceğiz. Bu kararlılıkla mücadelemizi sürdüreceğiz. Hepinize en içten duygularımla sevgilerimi, selamlarımı sunuyorum.”

Evet terörü övdüğüm, şiddeti övdüğüm, terör örgütü propagandası yaptığım iddia edilen konuşmam budur. Ben düşüncemi bir kez daha tekrarlamak istiyorum.

Cemaatin, AKP savcılarıyla el ele bize kumpas kurduklarının örneklerinden biridir bu fezleke de

Burada zaten şiddet terör övgüsü, teşvik etme, özendirme bağlamında bırakın çağrışım ima bile yok. Tam tersine barış konuşması, barışa övgü vardır ve barışın siyaseti vardır. Ama ne vardır? Fethullah Gülen Cemaati ve AKP'ye ağır eleştiriler vardır. Savcıyı rahatsız eden, savcıya fezleke düzenlettiren budur. Bugün hükümeti de rahatsız eden budur. Bizi içeri atmasına neden budur. Yoksa bu konuşmaya dünyanın hiçbir yerinde soruşturma açılmaz. Bu konuşma dünyanın hiçbir yerinde suçlamaya konu olmaz. Bu konuşmaya, hele hele milletvekili sıfatıyla yapılmış böyle bir konuşmaya terör yaftası yapıştırılmaz. Yargı adına trajik bir durumdur. Burada yaptığım konuşmanın kelime kelime arkasındayım. Bazı yerlerde konuşma anlaşılmadığı için tam deşifre yapılmamış ama konuşmanın bütünlüğü bozulmamış. Konuşma bana aittir. Konuşmamı tekrar ediyorum. Bugün olsa bu konuşmayı gene yaparım. Halen geçerli çünkü söylediklerim. Terörü şiddeti hayatım boyunca övmedim. İçinde, kenarında, yanında olmadım. Hep barış siyaseti yaptım. Bu konuşma Bingöl’de yaptığım benzer içerikte bir konuşmadır. Cemaatin, AKP savcılarıyla el ele verip birlikte bize kumpas kurduklarının örneklerinden biridir bu fezleke.

Bu kavramlar suç mudur, değil midir bunun tartışmasına girmek doğru değil. Fakat bunlar benim siyasi görüşlerimi ifade ederken her yerde kullandığım kavram ve görüşlerdir. Örneğin 22.05.2012 tarihli Meclis Grup konuşmasında, Parlamento kürsüsünde Roboski Katliamı ile ilgili konuşma yapmışım, diyorum ki; "Tayyip Erdoğan ne diyor, 'O kadar yüksekten o kişilerin Ahmet mi Mehmet mi olduğu belli değil, anlaşılması mümkün değil'. Biz ne diyorduk, 'O kişilerin PKK’li olduğuna dair somut bir tespit olmamasına rağmen, o kişilerin sivil olma ihtimali yüksek olmasına rağmen, bu bilgi ellerinde olmasına rağmen bu emri vermişlerdir' diyorduk. Şimdi aynısını AKP Genel Başkanı söylüyor. Ben de izledim. Oradan o kişilerin kim olduğunu anlamak mümkün değil. Yani kim olduğunu anlamadığınız kişilerle ilgili vur emri vermişsiniz. Bu konuda da tezimizin doğru olduğu açıkça ortaya çıkıyor."

Bir başka konuşmam; 9.10.2012 tarihli Meclis Grup konuşmam. Konuşmamın ilgili kısımlarını okuyorum sadece. Suriye ile Irak'la ilgili dış politika gündemi değerlendirmemi yapıyorum: "Türkiye Irak'ta savaşmadı da neyi kaybetti. Mesela Başbakanın çıkıp bunu açık yüreklilikle cevaplaması lazım. Irak'ta öldürülen 1 milyon kişinin kanında Türkiye’nin parmağının olmaması Başbakanı rahatsız mı ediyor? Bundan mı huzursuz? Açık konuşalım, rahatsız olduğu şey orada Kürdistan Federal Bölgesinin oluşmasıdır. Peki, bu Türkiye’nin kaybı mıdır? Kürdistan ismi üzerinden, Kürtlerin kendi vatanını kendi kendini yönetiyor olmasından sen niye rahatsız oluyorsun?"

20.11.2012 tarihli grup konuşmamda yine siyasi gündem değerlendirmesi yapmışım. Barış çağrısı yapan Sayın Öcalan'dan söz etmişim. Kürdistan'dan söz etmişim, gerilla demişim.

Terör olarak tanımlamamak şiddeti desteklemek değildir

Bir başka grup konuşmam, 4.6.2013'te Parlamento’da yaptığım konuşma; "Aynı şekilde PKK gerillalarının silahla yurt dışına çıkmış olmaları ve barış sürecinin başlamış olması çok önemlidir" demişim. Yani bu kapsamda siyaset yaparken kullandığım jargondur bu. Literatür seçerken cumhuriyet savcısına sormak zorunda değilim. Silahlı bir insana gerilla demekle onun silahını övmüş olmuyoruz. Terörist demekle de yermiş olmuyoruz. Ne siyasetteki ne de hukuktaki karşılıkları böyle değil terörizmin. Gerilla, bütün dünya dillerinde ortak bir kavramdır. Ne Kürtçedir ne Türkçedir. Benim icadım da değildir. Gayrı nizami örgütlenmiş, düzensiz silahlı birlik anlamındadır. Yoksa kullanırken doğruluğu, yanlışlığı haklılığı üzerinden konuşulmuş bir kavram da değil. Terörizm kavramı da öyle değil. BM’de bugüne kadar yapılan hiçbir tanımda terörizm kavramı üzerinde ortaklaşılamamıştır. Dünyanın bütün devletlerinin kanunlarındaki terör tanımı birbirinden farklıdır. Terör tanımını aynı yapmış hiçbir ülke yoktur. Çünkü siyasi bir kavramdır. Bizim hukuk literatürümüze yeni yeni girmeye başlamıştır. Dünyada da yeni yeni girmeye başlamıştır. Şimdi de hükümet terör tanımı konusunda Parlamentoda bir değişiklik olabilir mi diye tartışıyor. Oturmamış kavramlardır bunlar. Fakat aslolan şudur; terör şiddetin bir türüdür. Sadece bir türüdür. Terör şiddetin üst başlığı değildir. Şiddet üst başlıktır. Psikolojik şiddet, fiziksel şiddet, ekonomik şiddet... Terör de bunlardan bir tanesidir; terör yöntemi ile şiddet. Siz şiddete karşı olmakla hepsine karşı olursunuz. Terör olarak tanımlayıp tanımlamamak şu farkı yaratır sadece, özellikle dikkatinizi çekmek istiyorum. Hem hukuk hem siyaset doktrininde tartışılan kavramlardır bunlar. Terör olarak tanımlamamak şiddeti desteklemek övmek anlamında değildir. Ben açık ve net bir şekilde PKK'nin şiddet, silah kullanmasına karşıyım. Ama bir şiddet hareketine terör demek siyaseten şöyle bir farklılık yaratır; eğer şiddet hareketini terör olarak tanımlarsanız çözümünü de buna göre oluşturmak zorunda kalırsınız. Sadece terörle mücadele konsepti ile yaklaşıp çözmeye çalışırsınız. Ama bu şiddet kavramı, şiddet olgusu, şiddet realitesinin başka başka sebepleri olduğunu tespit edebiliyorsanız; sosyal, ekonomik, tarihsel başka nedenleri varsa siz onu terör olarak tanımlamakla yanlış teşhiste bulunup yanlış çözüm geliştirmek durumunda kalırsınız. Bu da şiddeti büyütür. Şiddeti ortadan kaldırmaz. Bir şeye terör derseniz onun tek çözümü de terörle mücadele olur. Ama hayır, bu terörü de aşan üst başlıktaki büyük bir şiddet olgusudur. Bunun psikolojik, sosyolojik, ekonomik yönleri vardır. O nedenle "Biz bu şiddet olgusunu çözmek için daha kompleks bir yaklaşımla konuyu ele almalıyız" diyorsanız terör tanımını aşan genel şiddet kavramının alt başlıklarını böyle değerlendirmek zorundasınız. Çünkü bu şiddeti yaratan başka nedenler var ki siz ona dair siyasetçi olarak çözüm üretmek zorundasınız ki şiddeti tümden yok edecek bir siyasi çözüm yaratma imkanınız olsun. Terörle mücadele güvenlik personelinin işidir. Özellikle de terörle mücadele personelinin işidir. Şüphesiz ki şu konuda ben de bir insan hakları avukatı ve siyasetçi olarak hemfikirim; sadece sivilleri korkutma, yıldırma, bombayla, silahla, şiddetle, yıldırma amaçlı yapılan eylemler amacı itibariyle yıldırma amacıyla yapılsa, güvenlik personeline de yönelse eylem biçimi olarak terör eylemi olarak tanımlanır. Ama o şiddet olgusunun kendisi terördür denirse çözüm bulunamaz. Siyasetçi en azından daha geniş düşünmek zorundadır. Yani birileri çıkmış sırf terör olsun diye silah şiddet kullanıyorsa buna yönelik tek gündem terörle mücadele olur. Ama hayır, bu şiddeti yaratan başka toplumsal, tarihsel, sosyolojik, ekonomik, kültürel nedenler varsa bu şiddeti yine biz meşru karşılamayız ama şiddetle mücadele yol ve yöntemleri konusunda daha makul siyasi adımlar atmak şansımız olur. Fark budur.

“Gerillanın anası ağlamasın” demenin neresi terör propagandası?

Gerilla kavramı da böyle. Gerilla kavramını kullandığınızda otomatik olarak onun yanındayım, destekçisiyim demiş olmuyorsunuz. Evrensel bir kavramı silahı kullanma biçimi itibariyle kategorize etmiş oluyorsunuz. Düzensiz silahlı gruplar demektir. Savcı niye bunu terör propagandası olarak değerlendiriyor. Bu kavramı savcı beğenmeyebilir, o onun takdiridir. Ama bana suçlama olarak yöneltemez. Ben eğer kavramı şöyle kullansam: “Gerillanın silahlı eylemi yerindedir, doğrudur” desem evet burada şiddeti terörü övmüş diyebilir savcı bana. Fakat nerede kullanmışım; "Askerin anası da, polisin anası da, gerillanın anası da ağlamasın. Gerillanın cenazesine işkence yapılmasın, cesetleri işkence yapılmış halde ailelerine teslim edilmesin" derken gerilla kavramını kullanmışım. Burada nerede şiddet övgüsü var. Gerillanın anası ağlamasın demenin neresi terör propagandası? Dağa çıkmış Kürt gencinin anası da mı terörist? Zaten öyle görüyor bazı güvenlik personelleri, hükümet dahi öyle görüyor. Ben öyle görmüyorum. Onun anası babası da anadır babadır. Ana baba yüreği evladının giydiği üniformaya kıyafete siyasi düşüncesine bakmaz. "Bir polisin annesinin gözyaşı ile dağa çıkmış bir Kürt gerillasının PKK gerillasının anasının gözyaşı arasında fark yoktur" dediğinizde nasıl terör propagandası yapmış olursunuz? Bu benim ifade etme biçimim. Bir zamanlar Erdoğan da başka bir şekilde ifade ediyordu. "Analar ağlamasın" diyordu. Analar ağlamasın derken hangi anaları kastediyordu. Dağdaki gencin de anasını kastediyordu, güvenlik güçlerinin anasını da kastediyordu. O da onun ifade etme biçimi. Takdir onundur. Saygı duyarım. "Sen niye gerilla demedin" demem, o terörist diyor, öyle diyor, siyaseten öyle tanımlıyor. Benim kitlemle kurduğum iletişim, bunu yaparken kullandığım jargon benim siyasi anlayışıma göre. Dolayısıyla Kürdistan demekle, gerilla demekle ne terörist olursunuz ne şiddeti övmüş olursunuz. Konuşmamın bütününe baktığımda terör propagandası şiddet propagandası yoktur. Tümüyle siyasi çalışmalarım, görüşlerimden ibarettir. Savcı siyaset yapma hakkıma müdahale etmiştir. Mahkemeniz ise bu ve benzeri konuşmalar nedeniyle 3 yıldır beni hapiste tutarak siyaset yapma hakkımı elimden almıştır. Asıl mağdur olan benim. Asıl mağdur olan benim şahsımda milyonlarca seçmenimizdir, partimiz HDP’dir. Bununla ilgili savunmam bu aşamada bundan ibarettir. Esasa dair her fezlekeye savunmalarımda ayrıca değineceğim.

...

-Öğleden sonra oturumu-

Ben hukuk ve kanun çerçevesinde tutuklu olsaydım tahliyemi talep ederdim. Ama ben bir siyasi rehineyim. Siyasi rehineler tahliye talep etmezler. Ben de tahliyemi talep etmiyorum, sözü avukatlarıma bırakıyorum.

Selahattin Demirtaş 18-19 Haziran 2019