Sırrı Süreyya Önder'in 14 Şubat 2017 HDP grup toplantısında yaptığı konuşma

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla


Kesik bir kol gibi eksikliklerini omuz başımızda hissettiğimiz cezaevlerindeki bütün yoldaşlarımıza bir şiir armağan etmek istiyorum, sevgililer günü dolayısıyla:

(Nazım Hikmet'in "Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler" şiiri. Telif hakkı nedeniyle Vikikaynak'ta yer verilememektedir.)

Biz yoldaşlarımıza onları hiç unutmadığımız, eksikliklerini omuz başından kesilmiş bir kol gibi hissettiğimizi ama er geç halaylarımıza onları da katacağımızın sözünü veriyoruz.

Bugünlerde HDP’ye genelinde özelinde Kürt halkına her gün bilerek bilmeyerek tekrarlanan bir hakaret var. İki türlü; birincisi “hayır kampanyasında gözükmeyin”. Bunu bıkmadan, utanmadan tekrarlıyorlar. Bu, özünde Kürt’ü insandan, seçmenden saymamanın dışa vurumudur. Kürt’ün haritadan kentleri silinmiş, postallarla en mahrem yerlerine girilmiş, en çirkin hakaretleri yapılmış, ölüsü 40 gün yerde kalmış, işinden aşından olmuş. Bu halk nefesini tutmuş, büyük bedel ödemeden hesaplaşacağı günü bekliyor, o da bu sandığın kurulacağı gündür.

Bu içinde mercimek kadar akıl olmayan ve kendini sözüm ona demokrat sayan akıl, ‘sen ortada gözükme’ aymazlığında. Bu Kürt’ü insandan saymamanın dışavurumudur. Bunları mahcup faşistlikleriyle baş başa bırakıp şunu anlıyoruz ki bu zalimlere bizden başka dur diyebilecek bir irade ve akıl yoktur.

Malcolm X filminde bazı zenciler vardı, zencilerin beyazlar tarafından yok sayılmasına karşı direnişi örgütlemişlerdi. Bazı zenciler de, “ne gerek var, beyazların izinden gidelim” diyorlardı. Malcolm X de onlar için ‘ev zencisi’ diyordu. Şimdi ikinci anlayışta da “ev Kürt”ü tipi var; “Boykot edelim” düşüncesindeler. Bu düşüncede olmayanı da sistem alttan alta sinsice örgütlemeye çalışıyor. Sanki boykot tartışılıyormuş gibi gösteriyorlar.

İktidar sözcüleri, ‘Evet’i belki çıkarabiliriz ama önümüzde Kürtler var, kadınlar var engel olarak’ diyorlar. ‘Hem milliyetçiliği başımıza taç edip hem de Kürtlerin oylarını nasıl alacağız’ diye düşünüyorlar, akıllarına ‘Kürtlere demokrasi vaat etmeyelim, ekonomik vaatler sunalım’ geliyor. Ancak davarın önüne ekmek atarsanız susarlar. Yedi cihan duysun, bu ‘hayır’ı biz örgütleyeceğiz. Bu kibir dünyasıyla işimiz olmaz, alanlarda halk, mücadele edenleri gözünden tanıyor. Bu mesele bir hakikilik meselesidir.

DİSK bu ali Cengiz oyununa düşmemiştir, hakiki bir emek örgütlenmesidir. Yan yana durmak nasıl olur, gösterdi. İşçi sınıfına bin selam!

Binali Bey’i izledim, grup toplantısı yapıyor. Allah bir adama zeval vermeden önce aklını alırmış. Akıl başta yok. Aksaray’a gitmiş, Aksaray yüzde 100 diyormuş. Binali Bey de lütfetmiş, ‘bir iki puan da hayırcılar alsın’ demiş. Binali Bey, 100’de ısrar etme, 90 da olur. İnsan dediğinde noksan da olur. Sakın büyüklenme elde neler var. Bir ben varım deme, yoksa ne olur. Senden önce bir Davutoğlu Ahmet Hoca vardı, ne zaman bu 90’ların rüyası gördü, yerinde yeller esiyor. 16 Nisan’da HAYIR çıktığında, senin başbakanlığına da HAYIR çıkacak.

Birazcık demokrasi kaygınız varsa, bunun meşruiyetini vicdanlarınıza sorarsınız. Herkesi ahmak mı sanıyorsunuz? Çok değil, 3 yıl önce yerel seçimler yapıldı. 100’e yakın yerel yönetimi halk bize teslim etti, siz bu halk iradesini kanun gücünde olan kanunsuz kararnamelerle iptal etiniz, sizin demokrasi anlayışınızın neresine güveneceğiz?

Siz, ‘Kürt’ün önüne ekmek koyar oyunu alırız’ diyorsunuz ya, bunlar belediyeye kayyum getirdi. İlk yaptığı iş belediyeyi halka kapatmak oldu. Bizim hiçbir belediyemizde eşbaşkanımızın kapısında muhafız yoktu. Halkla aramızda hiyerarşi yoktu. Şimdi, Çanakkale geçilmez misali önünde TOMA’lar var. Bunun için ‘sandık ve seçmen iradesi’ laflarınız bayatladı.

Tümü de daha adını bile koyamadıkları bu başkanlık sistemleri için. Cumhurbaşkanı kalkıyor diyor ki ‘halk bunu anlamamış’. E siz adını bile doğru dürüst koymamışsınız, halk bunu nasıl anlasın.

Binali Bey, Antalya’da bazı Sivil Toplum Kuruluşlarına başkanlık sistemini anlattı. Dedi ki, hepiniz saatinize bakıyorsunuz, bari ben keseyim yemeğe geçelimi” dedi. Peki, başkanlık sistemini nasıl anlattı? Uzay mekiğinin kullanma kılavuzu daha anlaşılır bir şey.

Diyorlar ki, HDP de hayır diyor. IŞİD de Allah’a inanıyor, siz inanmaktan vaz mı geçeceksiniz? HAYIR’a hayır kampanyası yürütüldüğünü de bu memleket ilk defa görüyor. Sonucunu da 17 Nisan’da göreceğiz.

Yasama dokunulmazlığını kaldırdılar. Bu zaten bizim ilkesel yaklaşımımızdı. Ama bunu demokrasiye uygun yapmadıkları için sırf HDP’yi referandum sürecinden uzak tutmak için yaptıklarından biz karşı çıktık. Bizim mahkemeler de zindanlar da ikinci adresimiz. Bundan korkacak bir tane arkadaşımız yok. Bunun için karşı çıktık. Ama kürsü dokunulmazlığı seçilmişin doğal hakkıdır ve Anayasa’da da teminat alına alınmıştır. Bu kürsüde yaptığım konuşmayı dünyanın herhangi bir kara parçasında da yapabilirim. Demirtaş, Yüksekdağ, tutuklu milletvekillerimizin yargılamalarında bir tane şiddetle ilgili bir şey çıktı mı, çıkmadı. Nedir dosyaların mahiyeti: Konuşma, konuşma, konuşma.

Buna rağmen seçilmiş arkadaşlarımız ve eşbaşkanlarımız zindanda tutuluyor. Rakibinin elini kolunu gözünü bağlayıp vuruyorlar, sonra da halka bakın nasıl dövüyoruz diye caka satıyorlar. O kadar yiğitseniz, demokratik siyaset yapmaktan başka bir şeyle itham edilemeyecek yoldaşlarımızı bırakın, ak mı kara mı görelim.

Vekili bu şekilde almak seçmenin iradesine de dönük bir gasptır. Buradan Anayasa Mahkemesine seslenmek istiyorum. Yeni bir icat çıkardı bu AK Parti. Biz mesela 8 arkadaşımız -içlerinde ben de varım- DTK kongresinde konuşma yapmış, demokratik özerklik metnini okumuşuz ki bu teklifimiz Meclis yeni Anayasa Komisyonunda aylarca tartışıldı. tbmm.gov.tr adresinde de var. Bunu yapmışız, herkes için 8 arkadaş için ayrı ayrı fezleke düzenliyorlar. Çünkü bir an önce başta eşbaşkanlarımız olmak üzere birer ikişer ceza verip vekilliğimizi düşürmek istiyorlar. Yargılamayı böyle tatlı su kurnazlığıyla yapıp AYM’yi de yavaşlatıyorlar. Buna dur diyecek olan, bu içtihadını 3 seneki kararını tekrarlayacak olan mahkemenin üzerinden siyasi baskıyı eksik etmiyorlar. Aksi takdirde bu kararın çoktan çıkmış olması gerekirdi. Ülke referanduma gidiyor, eş başkanları rehin buna da ‘demokratik referandum’ diyecekler. Tarih insanları kararlarıyla, tutumlarıyla anar ama bazen yapmadıklarıyla da anar. Buradan AYM’ye sesleniyoruz. Bu ağırdan almanın bizatihi kendisi hukuksuzluktur. Yarından tezi yok bu konudaki iradenizi ortaya koymak zorundasınız. Bu zulüm ilelebet payidar olmayacak. Bugünkü baskılar size ne yapabilir ama meslek onurunuz tüm bunların üzerindedir, biz bunu biliyoruz.

Bütün bunlar 7 Haziran korkusundan. Ne yapsalar unutamıyorlar 7 Haziran’ı. Ya biz ne yapmışız? Bu ülkenin bütün ötekileştirilenleri, bütün inançları, emekten, mazlumdan yana olan bütün insanları için daha iyi bir dünya mümkün demişiz. Eşit ve adil, özgürce yaşamak mümkün demişiz, bu da halkta çok büyük bir karşılık bulmuş. Gelinen noktaya bak, zulüm çıtasını yükselttikçe yükselttiler. Özgürlük tutkusunun sonu yoktur ama zulmün sonu vardır.

Başta medyaya, halkın haber alma hakkına, bağımsız medyaya, gazetecilik yapanlara sistemli bir şekilde yöneldiler. Yarın Ahmet Şık’ın mahkemesi var, FETÖ’cü diye tutukladılar. FETÖ, aynı Ahmet Şık’ı kitap yazdı diye tutuklamıştı. Cumhuriyet gazetesi çalışanları ve yazarları hakkında daha bir suç bile uyduramadılar. Kadri Gürsel’in ne işi var cezaevinde? Özgür Gündem çalışanlarının ne işi var cezaevinde? Ne yapmışlar bu insanlar? Tutuklamayı bir saniye bile geciktirmeyenler, iddianameyi 100 gün geçmesine rağmen yazabilmiş değiller.

Televizyonları, mideniz bulanmıyorsa, izliyorsunuz. Bir zevat bir başka zevatı karşısına alıyor, top çeviriyor. Arada o çemberi yırtan bilim insanları oluyor. HDP, mümkünse adı yalnızca hakaretle anılıyor. Biri HDP’den iyi söz etse, moderatöre dikkat edin, eli ayağı birbirine dolaşıyor. Başına geleceği biliyor çünkü. İki soru soruyor katılımcılara; bu sorunun iki cevabı var ama bu cevabın birinin karşılığı en az 16 yıl hapis ya da en hafif deyimiyle işinden aşından olma. Kimse bunu söyleyemiyor.

Meclis’te bir hakkın kötüye kullanılmasına şahit olduk. Bir başkanlık divanı üyesi çok mübalağalı harcama yapmış. Ben ve Pervin Buldan da başkanlık divanındayız. Grup Başkanvekillerimiz de var. Listeye telaşla bakıyorlar, en az kullanan 4 kişi biziz. Bu hakkın bize tanındığını bilmiyor muyuz? Aynı şey, belediyelerimize yöneltilen suçlamalarımızda da geçerli; bu kadar polisinizi, istihbaratçınızı, bütün müfettişlerinizi belediyelere diktiniz, sabah akşam yalanlarla suçladınız, bir kör kuruşluk yetim hakkına tenezzül eden bir tane belediyemiz çıkmadı. Yetimin hakkı yılan kemiği gibidir, insanın boğazına takılır. Yiyeni iflah etmez. Biz bu bilinçle siyaset yapan insanlarız.

Biz dar kafalı siyasetçiler gibi değiliz, ‘HDP ile yan yana görülürsek fiyakamız bozulur’ diyenlerden değiliz. Zulme direnen CHP’li de olsa MHP’li de olsa, fikirlerimiz taban tabana zıt da olsa onunla yan yana omuz omuza durmaktan ancak ancak onur duyarız! Bu akıl zorlama bir akıl, akıllarına iktidar sokuyor. Sokma akıl 7 adım gider. Bu zulmü kabullenmeyenler her kim olursa olsun bizim başımızın üzerinde yeri vardır, yan yana durmak da bize onur verir.

İnsanları aşlarından ediyorlar. Akademisyenlerin, kamu çalışanlarının ekmeğiyle oynuyorlar. AKP çizgisinin çıktığı günden beri, sakız gibi çiğnediği bir laf vardır; “Biz batının tekniğini, ilimini alacağız ama ahlakını almayacağız.” Gelinen noktada bunlar ‘darbeci darbeci darbeci’ diye tutturuyorlar ya, bu darbeciler neyi yapacaktıysa hepsini onlardan devraldılar ve hepsini onlardan daha ağır bir şekilde yapıyorlar. Darbe de olsaydı ilk olarak akademiye yönelirdi. Bütün darbelerin ana hedefi bilim insanları olmuştur. Bunlar da aynısını yapıyorlar. Yani neymiş; darbecilerin ahlakını da, tekniğini de olduğu gibi almakta bir sakınca görmüyorlarmış.

Cevat Geray Hocamız, 12 Eylül’de işinden atıldığında ‘geçmiş olsun’ diyenlere kızardı, ‘gelecek olsun’ derdi. Ben de işinden atılan bütün bilim insanlarına “Geçmiş olsun değil, gelecek olsun” diyorum. O gelecek, 16 Nisan’da gelecek.

Bundan 2 gün önce Nelson Mandela’nın serbest bırakılmasının yıl dönümüydü. Yarın da 15 Şubat, uluslararası komplonun yıl dönümü. Öcalan, dönemin başbakanı Ecevit’in “Öcalan’ı bize niye verdiler, hala anlamış değilim” sözlerini hatırlatmıştı. Bu sözde meselenin hem uluslararası boyutu hem komplo boyutu saklı. Öcalan’ın ifadesiyle bir demokratik çözüm ve barış yürüyüşü olarak başlattığı Avrupa’ya yürüyüşü, bölgede Kürt’ü enstrüman olarak kullanmak isteyen güçleri, batılı emperyalistleri telaşlandırdı. El ele verdiler Sayın Öcalan’ı Türkiye’ye gönderdiler, barış yürüyüşünü kesitler.

Bütün tahribat çabalarına rağmen herkes biliyor ki, barış elimizi uzatsak dokunabileceğimiz kadar yakınımıza gelmişti ve bunda en büyük pay sahibi bizzat Sayın Öcalan’ın kendisi ve iradesiydi. Biz bunu gördük, bizim bunu söylememize her şart altında söylememize, tanıklık ettiklerimizden sonra sizin engel olmanız mümkün değildir. Hapisse hapis, zulümse zulüm. Hak gördüğünü söylememenin büyük vebali vardır. Biz bu vebali almaya hiç niyetli değiliz. Bizim yarınlara bırakacağız şey, barış ve özgürlüktür.

Numan Kurtulmuş, Ahmet Türk’ün barış isteğine bir cevap vermişti, ‘geç kaldınız, hadi başka kapıya’ der gidi reddetti. Bizim merhamet ya da şefkat sofrasına müşteri olduğumuzu hiç kimse görmemiştir, görmeyecek de. Uğruna her türlü kaygımız bir kenara bırakacağımız tek şey vardır; barış ve özgürlük. Numan Kurtulmuş sanki bunu HDP odaklı bir şey gibi anlamış. Karşındakini nasıl bilirsin kendin gibi, muhtemelen öyledir.

Bizim barış talebimiz, ısrarımız bir aczin ifadesi değildir. Herkes bunu aklına böyle soksun! Bizim barış irademiz, bu ülkenin yarınlarına olan inancımızın gereğidir, bundan da geri durmayacağız. Bu yolda ne gerekiyorsa; zulümse zulüm, ölümse ölüm biz hazırız. Demokratik çözüm ve barış yolumuzdan kimse bizi alıkoyamaz.

Beka sorunu diyorsunuz; evet bir beka sonu var ama bu ülkenin değil, biz var oldukça bu ülkenin yok olmasına müsaade etmeyeceğiz ama sizin bir beka sorununuz var.

Kimse bizim barış ısrarımızı, “Artık zamanı geçti” diye yormasın. Bu siyasal çizgi, başladığı günden bugüne kadar ağır bedeller ödedi ama barış kararlılığından bir gün olsun vazgeçmedi.

Yol yakınken, gelin savaş odaklı değil çözüm odaklı siyasete dönelim. HDP buna katkı sunmaya hazır. Kamuoyuna psikolojik harp aygıtlarıyla ne söyletirseniz söyletin muhataplarımız bizim ciddiyetimizi, tutarlılığımızı çok iyi bilmektedirler. Uçuruma gitmeden, gelin tekrar çözüm odaklı bir siyasete dönelim. Biz bu konuda her türlü rolümüzü oynamaya hazırız. Bunun da yolu mezalime son vermekten siyasi soykırımdan vazgeçmektir. Biz barış için buradayız, aynı kararlılıktayız.

Numan Kurtulmuş mahçup olacak. Neden biliyor musunuz? Bugün hükümete yakın bir gazetecinin makalesini okudum, takip ettiğim bir yazın emekçisi. Daha çok dışişleri kaynaklarına dayanarak yazar. Şöyle bir cümle var: ‘Aslında çözüm PYD ile olabilir’. Gazeteci diyor ki, “Aslında PYD ile işler iyi gidiyordu.” Numan Kurtulmuş’un haberi yok bu işlerden.

PYD’den hangi yardımlar istendi, biz şahidiz. Kendileri de biliyor. Figen Yüksekdağ’ın PYD meselesine dair cümlesini suç cümlesi gibi yutturmaya çalışıyorlar ya, esas PYD’ye yaslanan bundan önceki hükümetti. Bu gazeteci arkadaş bu kazanı kaynatmaya başlamış. Bu işler bu ülkede böyle yürür. Efendim, PYD ile işler yürürmüş de, YPG’nin çok vesayeti altına girmiş. Tanıdık geliyor, değil mi? HDP için ne söyleniyorsa PYD için o söyleniyor. Bu lafı, gençlerin deyimiyle, atın fava bekleyin. Üç vakte kadar, aslında PYD’nin Türkiye için ne kadar önemli bir müttefik olduğu ortaya çıkacak.

Hani diyorlar ya ‘Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur’ diye, aslında ‘Türk’ün Kürt’ten başka dostu yoktur’. Siz sınırınızdaki Kürtlerle hasım olmayı değil, hısım olmayı bildiğiniz gün, birlikte yaşamanın en nadide örneğini miras bırakırsınız.

Türkiye halkları, dünyanın bütün hakları gibi, asla birbirine düşman olamazlar. Bu düşmanlaştırma söylemlerinin de bir ömrü vardır. El Bab’da hayatını kaybeden Şehit babasına gidiyorlar, baba El Bab neresidir bilmiyor. Bir an önce bu yanlıştan dönün.

Aklın, insanlığın, vicdanın emrettiği şeyi yapıyoruz, yapmaya da devam edeceğiz. Bunu acziyet olarak görmeyin.

Cumhurbaşkanı El Bab için dedi ki, fazla derinlere inmeye gerek yok. Paniğe kapıldılar, buna hemen atıldılar, Numan Kurtulmuş ‘evet, fazla derine girmeye gerek’ yok dedi. Hükümet sözcüleri ‘buradan nasıl döneriz’in hesabını yapıyor. Sonra Cumhurbaşkanı fikir değiştirdi, çünkü Türkiye’nin hiçbir zaman sağlıklı politikası olmadı, sadece entrikaları oldu, ona da akılları yetmedi. Cumhurbaşkanı, “Olur mu, daha Membiç var, Rakka var.” dedi. Meşhur film repliğindeki gibi “Ağamız bizimle eğleniy”.

Referandumda HAYIR seçeneğini terörle eşdeğer sayıp bütün kesimlere yönelik amansız psikolojik savaş da başlatmış olsalar bu sürece girdik. Binali Bey yine bir yanlışı düzeltmeye çalışıyor. Bugün sözünü 500 kişiye dinletemeyince, eline sloganlar vermişler. Ağızlarından kaçtı, ‘halk henüz bundan bir şey anlamadı’ dediler. Ama bakalım halk anlamamış mı, anlamış mı? Şimdi Kürtleri düşünelim. Kürt halkı bu referandumu anlamadı mı? Kürt halkı bence çok iyi anladı yapılmakta olanı. Kendisine sadece ekonomik vaatlerde bulunulacak, üstelik şimdi Sur’a, Şırnak’a gidip, referandumdan evet çıkarsa kendi yıktıkları ev için belki yaparız diyorlar. Kürt halkı anladı, size de anlatacak. Az hele bekleyin. 17 Nisan olsun, anladı mı anlamadı mı göreceksiniz. Aleviler bir şey anlamamış olabilir mi? Adını ve inancını sabah akşam küfür yerine kullanıyorsunuz. Anladılar, size anlatacakları günü bekliyorlar. Kadınlar anlamadı mı? Kadın cinayetlerin bakın. Anlayıp anlamadıklarını size de anlatacakları o gün gelecek, takvimler 17 Nisan’ı gösterecek.

Bu anayasa değişikliğinin bir tane iyi yönü var, o da gençlere 18 yaşında seçilme hakkı veren bölümü. Aziz Nesin 12 Eylül için şöyle bir değerlendirme yapar; “12 Eylül’ün hiç mi iyi bir şeyi yok, var. Taksilere taksimetre taktırdı. Daha önce taksilere binip pazarlık ederdiniz. Ama kardeşim, bir taksimetre için de cunta desteklenmez ki.” Gençlerin öncü ve dinamik gücüne inanıyoruz, siyasette var olmalarının önünü biz açacağız, borcumuz olsun. Eminim ki en başta gençlik bunu kabul etmeyecek.

Umudu karatmanın gereği yok, bunun şartları da yok. Zor günler geçiriyoruz. Sur’un, Cizre’nin, Nusaybin’in dili yok, anlatamazlar nasıl günler geçirdiklerini. Ama biz tanığız. Biz anlatacağız. Arkadaşlarımızı tutsak ettikleri zindanların dili yok, arkadaşlarımız gelecek, onlar anlatacak. Biz sadece özgürlük istiyoruz. Barış ve demokrasi için özgürlükten başka bir şey gerekmez. Aklı her yönüyle ve her bakımdan kullanma özgürlüğü.

Halkın binlerce HAYIR gerekçesi var, sizin bir tek evet gerekçeniz var. 17 Nisan sabahı hep birlikte bunun cevabını göreceğiz. Çok daha güzel bir ülkeye uyanacağız. An serkeftin an serkeftin!