Recep Tayyip Erdoğan'ın 23 Kasım 2010 tarihli TBMM grup konuşması

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Çok değerli misafirler, çok değerli milletvekili arkadaşlarım, hanımefendiler, beyefendiler; öncelikle sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyor, AK PARTi haftalık Olağan Grup Toplantımızın ülkemize, milletimize ve demokrasimize hayırlar getirmesini Allah'tan temenni ediyorum.

Konuşmamın hemen başında geçmiş Kurban Bayramınızı tekrar tebrik ediyorum. Milletimizin birlik beraberliğine, tüm İslam dünyasının birlik beraberliğine, insanlığın barışına vesile olmasını diliyorum. Bu arada Kurban Bayramında ebediyete uğurladığımız değerli milletvekili arkadaşımız, kardeşimiz Mustafa Kuş'a Allah'tan rahmet diliyor, ailesine, Grubumuza, tüm Şanlıurfalılara başsağlığı temenni ediyorum.

Bildiğiniz gibi 24 Kasım Öğretmenler Günü. Yarın Lübnan seyahatimizi sebebiyle burada olamayacağız. Bundan dolayı biz Öğretmenler Günüyle ilgili mutat kabulümüzü toplantımızı müteakiben gerçekleştireceğiz. Ve böylece 24 Kasım Öğretmenler Gününü tebrik ediyor, milletçe kendilerine olan şükran duygularımızı burada bir kez daha ifade etmek istiyorum. Öğretmenlerimiz, yavrularımızın, gençlerimizin yetişmesi için gerçekten özverili bir şekilde çalışıyoruz. Milletimizin kumaşını dokumak gibi son derece kutsal bir vazifeyi aslında ifa ediyorlar. Her fırsatta ifade ettiğim bir hususu bugün yine vurgulamakta özellikle fayda görüyorum; biz hayatta 3 kişinin elini öperiz, anne, baba ve öğretmenler. İşte bizde, hepimizin üzerinde emeği olan, en önemlisi de hakkı olan öğretmenlerimizin sadece 24 Kasım Öğretmenler Gününü tebrik etmekle kalmıyor, her birinin tek tek saygıyla ellerinden öpüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, dün eğitim sistemimiz adına çok büyük ve tarihi bir adım attık. Bildiğiniz gibi 8 yıllık iktidarımız süresince Türkiye genelindeki okullara yaklaşık 750 bin adet bilgisayar göndermiş, 10 ve üzeri sınıfa sahip her okula bilişim teknolojileri sınıfları kurmuştuk. 2002 yılında çok az sayıda okulda internet bağlantısı varken, bugün ilköğretim okullarımızın yüzde 96'sına, ortaöğretim okullarımızın ise yüzde 100'üne, yani tamamına interneti ulaştırmış durumdayız. 2002 yılında 85 öğrenciye 1 bilgisayar düşerken, bugün 15 öğrenciye 1 bilgisayar düşüyor. Buraya kadar bu olayı, bu adımı hamd olsun çıkardık. Dün başlattığımız fırsatları artırma ve teknolojiyi iyileştirme hareketi, kısa adıyla Fatih Projesiyle şimdi artık okullara değil sınıflara bilgisayar ve interneti ulaştırma aşamasına geldik. 3 yıl içerisinde 40 bin okula, 620 bin dersliğe 1 diz üstü bilgisayar, bir projeksiyon cihazı ve geniş bant internet bağlantısı kazandırıyoruz. Yine bu 40 bin okulumuzun her sınıfına çok fonksiyonlu bir yazıcı ve 1 akıllı tahtayı da ulaştırmış olacağız, yani artık kara tahtaya veda ediyoruz, bu adımı atıyoruz.

Eğitim sistemimizde adeta bir devrim, adeta bir dönüm noktası olan bu büyük projede elbette öğretmenlerimizi de unutmuyoruz. İlk etapta 608 bin öğretmenimize hizmet içi eğitim vererek ileri teknolojinin eğitimde kullanılması için kendilerini de hazırlıyoruz.

Her zaman söylüyorum değerli arkadaşlarım; biz göz boyama peşinde değiliz, biz popülizm peşinde değiliz. Biz yola çıkarken ne aldanan olacağız, ne de aldatan olacağız dedik. Ama hayatı, ömrü kara tahtayla geçmiş olan birileri var ki konumunu, durumunu iyi değerlendirmeden AK PARTi iktidarına laf atmaya, dil uzatmaya kalkıyor. Ne yaparlarsa yapsınlar, milletimiz neyin nerede olduğunu, nasıl mesafeler alındığını gayet güzel görüyor, biliyor. Biz laf üretmeyeceğiz. Biz iş üreteceğiz dedik. Dikkat ediniz, eğitime yatırım sonuçları uzun vadede alınacak bir yatırımdır. Geçmiş hükümetler eğitim noktasında köklü ve uzun vadeli yatırımlardan ne yazık ki uzak durmuştur, biz bunu yapmadık. Biz, sağlık, adalet ve emniyetin önüne eğitimi koyduk ve bu 4 alanda Türkiye'ye hamd olsun ilkleri yaşattık, yaşatmaya da devam ediyoruz.

Şunu açık açık söylüyorum değerli arkadaşlarım: Bizim her alanda olduğu gibi eğitim alanında da ulaştığımız seviyelere muhalefetin hayalleri bile ulaşamaz. Demokratik bir sistemde muhalefet, iktidarı daha iyiye, daha mükemmele yönlendirir, alternatif üretir, aksaklıkları ortaya çıkarır. Bizde ise maalesef muhalefet, açık aramayı, iftirayı, gerçek dışı ithamları, yavaşlatmayı, engellemeyi bir siyaset tarzı olarak görme yanlışı içinde. Bakın buradan bir keza daha açıklıyorum, iktidarda bulunduğumuz 8 yıl içinde 167 bin 621'i kadrolu, 70 bini sözleşmeli olmak üzere toplamda tam 237 bin 621 öğretmenin atamasını gerçekleştirdik. Çıkıp da Meclis çatısı altında bu kadar üniversite bitirenleri niye okullara almıyorsunuz, bütün bunlarla sataşma içerisine girenler bu rakamlara dikkat etsinler. Biz kalkıp da bugüne kadar niçin dersler boş geçiyordu ithamları yapmadık. O günleri bu şekilde değerlendirmedik, o günleri gördük. Ve şimdi hem artan derslik sayısı, öğrencilerin sınıflarda sürekli olarak düşüşü, çünkü biz 120 kişilik sınıflarda okuduk, biz 70 kişilik sınıflarda okuduk. Ama şimdi hamd olsun 30 kişilik sınıfları hedefledik, artık Anadolu'nun değişik yerlerinde bakıyorsunuz bazı sınıflar 15 kişi, 20 kişi, 25 kişi, buralara kadar düşmüş vaziyette, buralara geldik. Daha bitmedi, atmamız gereken adımlar var, daha açığımız var. Dün Ulaştırma Bakanımıza talimatı verdik. Ulaştırma Bakanı olarak şimdi yeni bir hedefe kilitleneceksiniz dedik. Milli Eğitim Bakanlığıyla 300 bin dersliği sizden istiyoruz dedik, 300 bin derslik. Sayın Başbakan nereden çıktı bu? Şuradan çıktı: Zira artık önümüzdeki hedef, okul öncesi eğitimi süratlendireceğiz. Ve okul öncesi eğitim için de gerek yeni yaptığımız, yapacağımız okullarda, gerekse mevcutlarda şimdi okul öncesi eğitime yönelik dersliklerin adetini artıracağız. Bunu artıracağımız için de tabi, yoğun bir şekilde şimdi dersliklere ihtiyacımız olacak. Ve hemen 3 yıllık plan içerisinde inşallah yoğunlaşarak bunların adedini artıracağız. Sadece 2010 yılında atamasını yaptığımız ve yapacağımız öğretmen sayısı değerli arkadaşlarım, 40 bin. Buna ilaveten, usta öğretici, vekil öğretmen, öğretici gibi kadrolarda 241 bin personel görevlendirdik. 9. derecenin 1. kademedeki öğretmenin ek ders ücretiyle birlikte maaşı biz göreve geldiğimizde neydi biliyor musunuz? 635 lira. Değerli arkadaşlar, bugün ne oldu? 1809, buraya yükseldi. Artış oranı yüzde 185. Biz geldiğimizde enflasyon nerelerdeydi? Yüzde 30. Ceptekini ne yapıyordu? Eritiyordu. Ama şimdi enflasyon diye bir sıkıntımız var mı? Hamdolsun yok. Çünkü verdiğimiz zamları da hep enflasyon oranının üstünde veriyoruz. Dolayısıyla, enflasyona biz ne memurumuzu, ne işçimizi bugüne kadar ezdirmedik, ezdirmiyoruz ve ezdirmeyeceğiz; bu bizim sözümüz.

Şimdi birileri çıkıyor, ataması yapılmayan öğretmenleri istismar ederek, onların hissiyatını sömürerek oradan bir fırsatçılığın içine giriyorlar. CHP de, MHP de bu ülkede çeşitli zamanlarda iktidar ortağı oldu. Buyursunlar, hodri meydan, eğitim için, öğretmenler için neler yaptıklarını ortaya koysunlar. Yaptıklarından da vazgeçtik, bize projelerini anlatsınlar yeter; bu kadar açık konuşuyorum. Hatta daha ileriye gidiyorum, varsa hayallerini anlatsınlar ya, bunu anlatsınlar.

CHP'nin tarihi boyunca eğitimle ilgili tek faaliyeti ve tek tartışma konusu şekil olmuştur, kılık, kıyafet olmuştur, yasaklar olmuştur. Eğitim enstitüleri nostaljisiyle yatıp kalkan CHP, oradaki tek tip insan yetiştirme hülyasından başka eğitime ilişkin hiçbir hayal kuramamıştır, bugün de aynı hayaldedir onu da söyleyeyim. Şimdi tekrar oralara dönmenin gayreti içindeler, geçti artık. Modern dünyanın gerekleri neyse, AK PARTi iktidarıyla Türkiye bunu yakalamıştır. CHP'nin eğitim politikası ikna odalarıdır. Bu milletin evlatları CHP'nin eğitim politikalarını, tek tip insan yetiştirme hedeflerini çok acı deneyimlerle yaşamıştır, görmüştür. İkna odalarını bu ülkenin evlatları yaşamıştır, görmüştür. Şimdi sıkılmadan ikna odaları diye bir şey bizde yok, yapmadık diyorlar. İşte bak yavrularımız çıktı şimdi, artık yargıya gidiyorlar, gerçekler ortada. Bunu yaşayanlara da tavsiye ediyorum, sizler de gidin hakkınızı arayın diyorum. Bugün birkaç puan oy elde etme hırsıyla popülizmin sınırların zorlayan CHP, her zaman söylüyorum; önce kendi geçmişiyle, hatta bugünüyle yüzleşmeli, sonra değişimden bahsetmelidir. Bakınız daha 6-7 ay öncesine kadar şimdiki Genel Başkan da dahil olmak üzere CHP üst yönetiminin Kürt meselesine, Doğu, Güneydoğu meselesine nasıl baktıkları tüm Türkiye tarafından gayet iyi biliniyor. Eski Genel Başkanın da, şimdi ki Genel Başkanın da, parti sözcülerinin de bizim demokratikleşme adımlarımız karşısında milli birlik ve kardeşlik projemiz karşısında nasıl bir uzlaşmaz ve saldırgan tutum izledikleri Meclisin kayıtlarında da yer alıyor. Bizim zaman zaman arkadaşlarımın BDP ile yaptığı görüşmelere nasıl tepkiler verdiklerini, bizi nelerle itham ettiklerini, hangi iftiraları bize yakıştırdıklarını da yaşadık ve gördük. Öte yandan BDP'nin, CHP'nin bu tutumu karşısındaki duruşunu da hepimiz çok iyi hatırlıyoruz. Biri statükonun en büyük savunucusu, diğeri statükodan en çok dert yanan partilerden biri. Biri Kürt meselesini derinleştiren zihniyetin siyasi temsilcisi, diğeri bu sorunu dilinden düşürmeyen siyasi parti. Bu iki ucun aslında platonik bir aşk yaşadıkları bayram ziyaretlerinde ve Sosyalist Enternasyonal Toplantısında ortaya çıktı. -

Doğrusu bu partilerin hangi konuda nasıl bir işbirliği içine girebileceklerini milletimiz merak ediyor. Esasen bu platonik aşkın ilk emareleri 12 Eylül halk oylamasında görülmüştü. Parti kapatmalardan çok şikayet eden BDP'lilerin parti kapatmayı zorlaştıran düzenlemeye destek vermemeleri, bir nevi CHP'nin ekmeğine yağ sürmeleri çok manidardır değerli arkadaşlarım. CHP Anayasa değişikliğine hayır derken, BDP de boykot adı altında hayır cephesine gizliden gizliye destek vermiş ve ittifakın ilk adımları orada zaten atılmıştır. CHP Genel Başkanı Diyarbakır'da "aşk ölmez eğer gerçekse" diyerek bir nevi ilanı aşk eyledi. Seçim öncesinde birdenbire külleniveren bu aşkın CHP'yi de, BDP'yi de hangi hülyalara sevk edeceğini hep birlikte göreceğiz. Merak ediyoruz, acaba BDP mi statükoculuktan medet umuyor, CHP mi etnik milliyetçilikten medet umuyor. Seçilebilmek için, Meclise girebilmek için, barajı geçebilmek için her yol mubahtır anlayışı kimseye fayda sağlamaz. Siyaset, ilkeli olmayı, dürüst olmayı, tutarlı olmayı gerektirir. Milli değerlere yaklaşım, inanç özgürlüğü, laiklik, sosyalist enternasyonal gibi konularda iki partinin üst yönetiminin zaten örtüştüğünü biliyoruz. Ama, biz şunu da merak ediyoruz: Acaba CHP, BDP'nin Paris'te Sosyalist Enternasyonalde terör örgütünü meşrulaştırma girişimlerine nasıl bakıyor, bunu nasıl değerlendiriyor? Acaba BDP, CHP'nin Ergenekon avukatlığı hakkında ne düşünüyor?

İşte AK PARTi'nin farkı budur değerli arkadaşlarım. AK PARTi, Doğu ve Güneydoğu meselesine siyasi kaygılarla, oy kaygısıyla, seçimde oylarını artırma hırsıyla değil, samimiyetle, insanı vicdanı öne çıkartan, demokrasiyi yücelten bir anlayışla yaklaşıyor. AK PARTi Diyarbakır'a gidip farklı, İzmir'e gidip farklı konuşmuyor. Diyarbakır'da ne söylediyse aynısını gidiyor İzmir'de de cesaretle söylüyor. AK PARTi seçim öncesinde farklı, sandıklar açıldıktan sonra farklı konuşmuyor. AK PARTi her zaman milletin diliyle konuştu, milletin diliyle konuşuyor.

Bakınız, şunu büyük bir memnuniyetle ifade etmek istiyorum: AK PARTi Türkiye'yi geliştirirken, dönüştürürken aslında siyaseti de dönüştürüyor. Artık ortada nasıl iktidar olabiliriz, nasıl başarılı olabiliriz diye kendisine soranların örnek alabilecekleri bir siyasi hareket var. Müzmin muhalif olan partilerin iktidar arzusuyla AK PARTiyi örnek almaya çalışmalarından, taklit etmelerinden doğrusu memnuniyet duyuyoruz. Çünkü AK PARTiyi örnek almak, AK PARTi gibi olmaya çalışmak milletle yakınlaşmaktır. Şimdi çarşı pazar zaman zaman dolaşmaları görünce memnun oluyoruz. Milletin sesine kulak vermeye başladılar, bunu görüyoruz. Ülkenin meselelerini dert edinmeye başladılar, bunu görüyoruz. Ancak şunu da unutmamak gerekir: Asıl olan şekil değil, ruhtur, özdür. Taklit, her zaman asıl olanı, orijinal olanı yaşatır. Mesele millete yüzünü çevirmek, millete kulağını açmak değildir. Asıl olan millete gönlünü açmak, milletin hissiyatını kendi hissiyatı haline getirmektir.-

Değerli kardeşlerim, halkçı olmakla popülist olmak farklı şeylerdir. Biz siyaseti bir imaj çalışması, bir halkla ilişkiler faaliyeti olarak görmedik, görmüyoruz da ve buna indirgemiyoruz. Siyaset, milletin duygusunu, düşüncesini, derdini, arzusunu, iradesini yansıtmak için sorunlara çözümler üretmek için yapılır. Halkın sorunlarına çözümler üretmezseniz halkçı olamazsınız. Milletin dertleriyle dertlenmez, milletin değerlerini politikalarınıza yansıtmazsanız milliyetçi olamazsınız. Bu teşkilatın, bu Grubun nasıl oluştuğu, hangi ilkeler, hangi idealler üzerine bina edildiği, nasıl bir gönül birliğinin teşkil edildiği son derece önemli. Biz kadınlı-erkekli, genç-yaşlı sokak sokak, ev ev gezerken insanları oy vermeye değil gönül birliğine, değişime, güç birliğine davet ettik. Pazara kadar dostluğun, seçim gününe kadar kardeşliğin değil ebedi bir uhuvvetin temellerini attık.

Biz bu aziz milletle çıkar birliği değil gönül birliği yaptık, kader birliği yaptık. Bizim siyasi geçmişimizde zikzaklar yok. Bizim geçmişimizde hamd olsun Türkiye'ye yaşatılmış acılar yok. Milletimiz bize yetki verdiğinde, sorumluluk yüklediğinde onu bir kutsal emanet hissiyatıyla omuzladık ve İstanbul'da Türkiye genelinde yetki aldığımız her il, ilçe, beldede emanetin hakkını verdik. 2011 genel seçimlerine de biz bu hissiyatla giriyoruz. Gönül köprülerini güçlendirmek, hizmetlerimizi görücüye çıkartmak, daha fazla, daha çok hizmet için milletimizin huzuruna çıkıyoruz. Biz hem milletimiz karşısında muhasebemizi yapacak, hem de milletimizden yeniden yetki isteyeceğiz. Her zaman olduğu gibi samimiyet, hasbilik, tevazu rehberimiz olacak. Her zaman olduğu gibi planlarımız, projelerimiz, ufkumuz ve vizyonumuz farkımızı ortaya koyacak. Tek parti zihniyetinden kurtulamayan statükocu, seçkinci, elitist anlayışlardan sıyrılamayan hareketlerin ne kadar popülizm yaparlarsa yapsınlar, ne kadar taklit ederlerse etsinler, nihayetinde yatsıya varmadan foyaları meydana çıkacaktır ve nitekim çıkıyor da.

Düşünebiliyor musunuz değerli arkadaşlarım, 12 Eylül halk oylaması sürecinde CHP'nin yeni Genel Başkanı çıkıyor İsrail televizyonunda Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanından şikayet ediyor. Brüksel'e gidiyor ülkesini şikayet ediyor. Paris'e gidiyor terörle arasına mesafe koyamayan, terör örgütünü meşrulaştırmaya çalışan BDP ile aynı platformda orada da memleketinden dert yanıyor. Ülke içinde kısır bir vizyona sahip olanlar, ülke dışında maalesef bu ufuksuzluklarını gizlemeye tenezzül dahi etmiyorlar. İçeride muhalefet partisi gibi davranamayanların en azından dışarıda büyük bir ülkenin muhalefet partisi gibi davranmalarını beklemek, bizim de, bu milletinde hakkıdır ve arzusudur. Mavi Marmara olayında bütün bir millet tek yürek halinde katillerin karşısına dikilirken, ne acıdır ki Muhalefet Partisinin Lideri gidip oranın medyasında ülkesini eleştirebiliyor. Dünyada belli medya kuruluşları Türkiye aleyhine bir kampanya başlatırken, ne acıdır ki Türkiye'de belli medya grupları aynı kampanyanın içinde yer alabiliyor.

İşte aynı yaklaşımı NATO'nun Lizbon Zirvesinde bir kez daha gördük ve görüyoruz. Füze savunma sistemiyle ilgili yazılıp çizilenlere bakınca ciddi bir bilgi eksikliği olduğunu görüyorum. Maalesef bazı medya grupları ve partililer de yanlış bilgilendirmelerle bu konuyu çarpıtıyor ve istismar ediyorlar. Bakınız değerli arkadaşlarım, bu ülkenin başında AK PARTi iktidarı var. Ve bu iktidar, bu ülkenin değerlerine evet kimseyi sataştırmaz kimseyi de bu ülkenin değerleriyle oynattırmaz. -

Bu ülkenin onuru, haysiyeti iktidarımıza kadar çok lekelenmiştir, çok darbeler yemiştir. Bunları biz hep yaşadık, hep gördük. Ama 8 yıllık iktidarımız bir izzetin, bir onurun, bir şerefin ortaya çıkmasıdır. Lizbon'daki toplantıda NATO'nun yaklaşık 10-15 yıllık geleceğine yön verecek bu stratejik konsept, füze savunması, NATO, Avrupa Birliği işbirliği ve Afganistan konuları değerlendirildi. Hiç tartışmasız bu zirveye Türkiye damgasını vurmuştur. Alınan kararlar Türkiye açısından son derece tatminkar olmuştur. Türkiye stratejik konsept belgesinin şekillenmesinde ağırlığını hissettirmiş, başta NATO, Avrupa Birliği ilişkileri boyutu olmak üzere ülkemizin çıkarları en etkin şekilde savunulmuş ve kayda geçmiştir. Bu konudaki çetin müzakereler sonucunda ülkemizin beklentileri kesinlikle bundan sonraki 10-15 yılı kapsayacak şekilde burada yer almıştır.

Şu hususu da özellikle ifade etmek istiyorum: Değerli arkadaşlarım, NATO bir saldırı değil savunma sistemidir. NATO'nun varlık sebebi, üye ülkelerin savunmasına katkıda bulunmaktır. NATO'nun füze savunması mimarisinin kurulmasındaki amaç, balistik füze yayılmasının beraberinde getirdiği risk ve bununla beraber tehlikelerin bertaraf edilmesi, her bir müttefikin güvenliğinin ve savunmasının sağlanmasıdır. Şu an yaklaşık 30 ülkede balistik füze bulunuyor. Alınan karar bir ilke kararıdır. Amacı; füze saldırısına maruz kalabilecek üyelerin savunma ihtiyacını karşılamaktır. Zirvede Türkiye'nin tüm hassasiyetleri dikkate alınmış ve mutabakat kaygılarımızı giderecek şekilde oluşmuştur. Israrımız üzerine güvenliğin bölünmezliği ve ittifak dayanışması ilkelerine uygun olarak füze savunması sisteminin tüm müttefiklere tam koruma sağlayacak şekilde kurulması sağlanmıştır. Uyarılarımız neticesinde risk ve külfetlerin hakça paylaşımı prensibi temelinde bir karar alınmıştır. Yine altını çiziyorum; zirvede hiçbir ülkenin tehdit kaynağı olarak hedef alınmaması kararlaştırılmıştır. Hala bazı televizyon tartışmalarında, bazı köşe yazarlarının efendim işte İran burada hedef olarak gösterilmiştir gibi kendilerine göre yaklaşımlar ortaya koymaları sadece zihinleri bulandırmaktan başka bir şey değildir.

Değerli arkadaşlar, bakın Fransa'nın burada ısrarla İran'ın ismini koymak isteme gayreti de olmuştur. Ama Türkiye'nin ısrarları neticesinde, hayır böyle bir hedef koyamazsınız demesi üzerine buraya Amerika'da dahil olmak üzere bunun koyulmaması için Türkiye'yle beraber burada hareket edilmiştir. Bu gerçekleri görmeye mecburuz. Sarkozy'nin kalkıp da biz kediye kedi deriz yaklaşımı, mugalatadan başka bir şey değil. Zaten kediye biz de kedi diyoruz, değişen bir şey yok. Yani bununla neyi izah ediyorsun, neyi anlatmak istiyorsun. Ama anlayanlar zaten neyin ne olduğunu da gayet iyi anlıyor. Bazı Avrupa ülkelerinin tüm ısrarlarına rağmen ülkemizin çabaları sonucu tehdit ülke ismi telaffuz edilmemiştir.

Burada vurgulamak istediğim bir husus da şudur değerli arkadaşlarım: Füze savunma sistemi konusu yeni bir konu değildir. İranlı dostlarımız verilen mücadelen dolayı bizlere teşekkür ederken buradaki birilerine ne oluyor da kalkıp böyle kendilerine göre bir şeyler icat ediyorlar bunu da anlamak mümkün değil. Yaklaşık 10 yıldır üzerinde durulan, müzakere edilen bir konudur bu. Bu yüzden son dönemde ismi geçen ülkelere yönelik bir düzenleme değildir. Türkiye, kesinlikle bir cephe ülkesi, bir kanat ülkesi değildir, böyle de konumlandırılmayacaktır. Bazı ülkelerin tehdit telaffuz edilmesi konusundaki ısrarına biz hep karşı çıktık. Soğuk savaş dönemi kavramlarıyla hareket edemeyeceğimizi vurguladık. En önemlisi de, tüm bu gelişmeleri, görüşmeleri komşu ülkelerle istişare içinde yaptık. Her türlü gelişmeyle ilgili komşularımızı bilgilendirdik. Memnuniyetle söylemeliyim ki komşularımızın Türkiye'ye yönelik hiç bir sıkıntısı ve endişesi yoktur. Türkiye'nin tavırları ve verdiği mücadele sebebiyle büyük bir memnuniyet içindedirler. Biz başından bu yana aynı şeyi söylüyoruz. Bizim temel yaklaşımımız, düşman üretmek değil dost kazanmaktır. Biz komşularla sıfır sorun politikası izliyoruz. Komşularımız da bu yaklaşımımızdan son derece memnun ve Türkiye'ye tam bir güven içindedir. Ancak görüyoruz ki bazı siyasetçiler kraldan çok kralcılık yapıyorlar, kusura bakmasınlar. Türkiye her zaman ilkeli olmuştur, dürüst olmuştur, doğru bildiği yolda taviz vermeden ilerlemiştir. Dün eksen kaydı diyenler nasıl kara propaganda yapıyorduysa, bugün de Türkiye komşularına sırtını döndü diyenler kara propaganda yapıyor. Biz ne komşularımızın hakkını, hukukun çiğnetir, kardeş milletlerin aleyhine bir karar alırız, ne de Türkiye'nin ulusal çıkarlarını, milletimizin uluslararası çıkarlarını heba ederiz. Biz ne doğuya sırtımızı döneriz, ne batıya. Biz ne doğru bildiğimiz yoldan saparız, ne de başkalarının doluşuna, tahriklerine gelerek farklı yollara gireriz. Herkes emin olsun, rahat olsun. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, değerlerinden de taviz vermez, ulusal çıkarlarından da taviz vermez.

Değerli arkadaşlarım, NATO'nun bütün kararları oy birliğiyle alınmaktadır. Türkiye'nin evet demeyeceği hiçbir karar alınamaz. Milletimizin içine sinmeyen hiçbir karara da bu Hükümet evet demez, bunu böyle bilin.

Değerli arkadaşlarım, önceki hafta Çarşamba günü 11-12 Kasım tarihlerinde yapılan G-20 toplantılarına katılmak üzere beraberimizdeki bir heyetle birlikte Kore'nin Başkenti Seul'e gittik. G-20 Seul Zirvesinde kalkınmadan enerjiye, KOBİ'lerden finansal sektöre kadar küresel ölçekte birçok sorunu ele aldık ve bu sorunlara ilişkin çözüm önerilerini değerlendirdik. Kore'nin ardından da Bangladeş'e yaptığımız ziyaret, bütün G-20 zirvelerinde en son Seul Zirvesinde Türkiye olarak dile getirdiğimiz öneri ve tavsiyelerin ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha somut olarak ortaya koydu.

Değerli arkadaşlarım, Bangladeş 150 milyonluk nüfusuyla yoksulluğun en ağır şekilde yaşandığı ülkelerden biri. Son dönemde güçlü bir hükümetin sağladığı istikrarla ülkede gerçi önemli bir kalkınma süreci başladı. Ancak, ülkede günlük harcaması 1 doların altında olan önemli bir nüfusun varlığı devam ediyor, 1 doların altında. Nitekim geçtiğimiz cadde ve sokaklar boyunca bir yandan kalkınmanın, bir yandan da bu yoksulluğun izlerini ağırlıklı bir şekilde müşahede ettik. Kore'nin Başkenti Seul ve Bangladeş'in Başkenti Dakka'nın fotoğraflarını yan yana koyduğunuzda, yaşanan küresel krizin nedenlerini çok daha iyi görebiliyorsunuz. Bir yanda en son model otomobiller yüksek gökdelenlerin arasında konforla seyahat ederken, diğer yanda tuktuk adı verilen bisikletler ya da kamyonlar toplu taşıma aracı olarak kullanılıyor. Bir yanda dünyanın en tanınmış ve pahalı markaları arzı endama ederken, diğer yanda insanlar günlük 1 dolar gelire sahip olmayı büyük bir lüks olarak görüyor. İşte biz her fırsatta bu dengesizliğe itiraz ediyor, bu uçuruma dikkat çekiyoruz. Zenginin daha zengin, fakirin daha fakirleştiği bir sistemin asla sürdürülebilir olmadığını, refahın adil şekilde dağılması için daha fazla çaba harcanması gerektiğini muhataplarımıza sürekli olarak iletiyoruz. Bugün küresel krizi belli bir bedelle atlatabiliriz ve atlatıyoruz. Ancak, bu eşitsizliğe, bu uçuruma kayıtsız kalındığı sürece, daha ağır krizler ortaya çıkabilecek o krizlerin atlatılması da bu kadar kolay olmayacaktır.

Uluslararası temaslarımız çerçevesinde değerli arkadaşlarım, yarın da Lübnan'ın Başkenti Beyrut'a 2 günlük bir resmi ziyaretimiz olacak. Beyrut'ta Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman, Başbakan Sayın Hariri, Meclis Başkanı Sayın Berri ve diğer muhalefet partilerinin liderleriyle bir araya geleceğiz, temsilcileriyle bir araya geleceğiz. Bu görüşmelerde Lübnan'ın istikrarı yönünde Türkiye'nin gösterdiği çabaları Lübnanlı kardeşlerimizle birlikte bir kez daha değerlendirme fırsatı bulacağız. Temeli 2009 yılının Mayıs ayında atılan ve TİKA tarafından yapımı tamamlanan, ayrıca Lübnan için de bir ilk olma özelliği taşıyan, Sayda Travma ve Rehabilitasyon Merkezinin açılışını da ziyaretimiz sırasında gerçekleştireceğiz. Bu bizim oradaki bir eserimiz. Biliyorsunuz yaptığımız onlarca okul var. Bunlar zaten şu anda eğitim öğretime devam ediyor. Bir okulu da bu gidişimizde ayrıca açacağız. Böylece Lübnan için bir başka anlamlı proje olarak, Lübnan halkının hizmetine bunları sunmuş olacağız. Lübnan'da ayrıca Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Kuvveti bünyesinde görev yapan askerlerimizle ve ülkedeki Türk toplumu temsilcileriyle de bir araya geleceğiz. Ve askerlerimizle, yani UNIFIL kapsamında orada çalışma yapan askerlerimizle orada beraber bir karavana birlikte ondan şöyle kaşıklarımızı çalalım istiyoruz.

Öte yandan ziyaretimizin temel öğelerinden biri de, Arap Bankalar Birliği Konferansının açılış ve ödül töreni olacak. Bu kapsamda Türkiye'nin küresel krizde gösterdiği başarı nedeniyle Arap Bankalar Birliğinin şahsıma tevdi ettiği 2010 Liderlik Öngörü Ödülünü de ülkem ve milletim adına büyük bir gururla alacağım.

Türkiye'nin küresel kriz karşısındaki öngörüsü, aldığı tedbirler ve tedbirlerin etkisi, gerçekten tüm dünyada takdir topladı. Dünya liderlerinden uluslararası kuruluşlara, kredi derecelendirme kuruluşlarından ekonomi çevrelerine kadar hemen herkes Türkiye'nin küresel kriz karşısındaki duruşunu büyük bir hayranlıkla ifade etti, etmeye de devam ediyor. Büyümede işsizliğin gerilemesinde, ihracat artışında, borsada, turizm gelirlerinde, Türkiye farklılığını ortaya koydu. Hamd olsun turizmde de yine bu yıl düşüş değil, az da olsa artışımız devam etti. Ve ülkemize gelen turist sayısı 29 milyona ulaştı. Tüm dünyada kamu çalışanlarının ve emeklilerin maaşı dondurulurken ya da bu maaşlar düşürülürken, emeklilik yaşı yükseltilirken, Türkiye emeklilerini ve memurlarını enflasyona ezdirmedi. En son biliyorsunuz çok geniş bir kesimi ilgilendiren yeniden yapılandırma paketini açıkladık. Küresel kriz ortamında böyle bir paketin uygulamaya geçirilmesi, geniş kesimlerin rahatlatılması, ekonominin nasıl bir sağlam zeminde ilerlediğinin de ispatı oldu. Bu vesileyle yineden yapılandırmanın da başta esnafımız olmak üzere, ilgili tüm kesimlere hayırlı olmasını diliyorum.

Değerli arkadaşlarım, son olarak ülkemizi gururlandıran bir gelişmeyi de sizlerle paylaşmak istiyorum. Dünyanın en büyük yerel yönetimler teşkilatı olan Birleşmiş Kentler ve Yerel Yönetimler Teşkilatı 3. Dünya Kongresi 16-20 Kasım tarihlerinde Meksika'nın Başkenti Meksiko City'de yapıldı. Birleşmiş Kentler ve Dünya Yerel Yönetimler Teşkilatı, dünya genelinde 136 ülkede 1000'den fazla şehrin üye olduğu bu alandaki en büyük örgüt olma özelliğini taşıyor. Teşkilat çatısı altında tek tek yerel yöneticilerin yanı sıra, 112 yerel yönetim birliği de faaliyet gösteriyor. Yerel yönetimler noktasındaki işte bu en büyük organizasyonun Başkanlığına Meksika'daki Genel Kurulda delegelerin büyük çoğunluğunun oyunu alarak, adeta oy birliğiyle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Kadir Topbaş seçildi. Hem Türkiye'yi, hem İstanbul'u gururlandıran bu büyük başarıdan dolayı kendisini tebrik ediyor ve başarı dileklerimizi ayrıca burada iletiyorum. Esasen seçim süreci zorlu bir süreç oldu. Ciddi tartışmalar, hukuk ihlallerine varıncaya kadar ciddi engellemeler yaşandı. Ancak, Türkiye'nin gücü, bunun yanında, İstanbul'un imajı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımızın vizyonu, tüm bu engellemelerin üzerine çıktı ve her kıtanın büyük desteğiyle bu başarı elde edildi. Evet, tekrar tebrik ediyorum. Hepinizi Allah'a emanet ediyor, sizlere saygı ve sevgilerimi sunuyorum.