Recep Tayyip Erdoğan'ın 22 Şubat 2011 tarihli AK Parti grup toplantısında yaptığı konuşma

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Hanımefendiler, beyefendiler; sizleri sevgiyle saygıyla selamlıyor, AK PARTi Haftalık Olağan Grup Toplantımızın ülkemize, milletimize, demokrasimize hayırlı olmasını diliyorum.

Bölgemizde çok önemli gelişmelerin yaşandığı bir süreçten geçiyoruz. Aynı şekilde ülkemizde seçime 110 gün kala iç siyasetin hareket kazandığı bir döneme giriyoruz.

Yakın çevremizde bir süredir yaşanan halk hareketlerinin dalga dalga yayıldığını, Tunus'ta başlayan olayların önce Mısır'a, ardından da Yemen, Bahreyn, Libya, Fas ve Cezayir'e sıçradığını görüyoruz.

Öncelikle şunu belirtmek durumundayım değerli arkadaşlarım: Tunus ve Mısır'daki olaylarla ilgili samimi tavsiyelerimiz, kimi siyasetçiler ve yazarlar tarafından farklı şekillerde eleştirildi. Özellikle Ana Muhalefet Partisinin Genel Başkanı, Mısır'ın eski Devlet Başkanına yaptığımız tavsiyeleri erken olarak nitelendirdi. Ancak, Mısır'da ortaya çıkan sonuç karşısında bir kez daha mahcup oldu. Aynı Genel Başkan bugün Libya ile ilgili acele açıklamalar yapmamızı bekleyerek bir yandan kendisiyle çelişiyor, bir yandan da dış politika alanında en küçük bir vizyona sahip olmadığını aleni olarak ortaya koyuyor.

CHP Genel Başkanı, maalesef daha da ileriye giderek kendisine sorulan çanak bir soru karşısında ödülün hakkını veriyor Sayın Başbakan diyecek kadar sorumsuzca bir açıklama yapıyor. Son dönemde ismi geçen ülkelerin haritada yerini göster deseniz inanın belki de yerini gösteremez.

O ülkelerdeki toplumsal yapı nedir, Türkiye'nin bu ülkelerle ilişkileri hangi aşamadadır, oralarda ne kadar Türk vatandaşı yaşıyor, ne kadar Türk iş adamı yatırım yapıyor diye sorsanız, bunların çoğunu da bilmez. Ne Türkiye'nin bu bölgedeki yatırımlarından, imkanlarından, oradaki insanlarından veya hassasiyetlerinden haberi var ve de bu ülkelerin iç yapıları hakkında bir kanaate sahip. Ama sırf Hükümeti, sırf AK PARTi'yi eleştirmek uğruna kendi ülkesinin uluslar arası vizyonunu gözardı ederek, Libya'daki Türk vatandaşlarının güvenliğini çiğneyecek kadar da ileri gidebiliyor.

Bugün Libya'da asgari 25 bin civarında vatandaşımız var, 200'ü aşkın orada yatırımcımız var. Muhalefet partileri, gazeteciler, köşe yazarları ve medya kuruluşları, Türkiye'nin dış politikasına ilişkin olarak şu gerçeği artık görmek durumundadırlar: Türkiye, hiç kimsenin keyfi için aceleyle, duygusallıkla, özellikle de ısmarlama beyanat veren, dış politikasını gündelik gelişmelere göre belirleyen bir ülke değildir. Türkiye, geçmişte olduğu gibi dış politikasında birilerinin peşine takılıp giden, gelişmeleri tribünlerden izleyen, akıntıya göre yol alan, en önemlisi de gündemi belirlenen bir ülke de değildir. Biz ne zaman nerede ve nasıl açıklama yapacağımızı gayet iyi biliyoruz. Bunun zamanlamasını kimseden alacağımız talimatla değil kendi ilgili arkadaşlarımızla, ilgili birimlerimizle en geniş şekilde yaparak anı, vakti geldiğinde bu açıklamaları yaparız. Bu açıklamalar yapılırken de boş duran bir Türkiye Cumhuriyeti'nin bir yönetimi yok artık. Bu arada yapılan birçok şey var, atılan birçok adım var. Bu konuda hiçbir bilgiye sahip olmadığı halde akıl verenlerin yönlendirmesine de ihtiyacımız yok. Biz her konuda ilkesel duruşumuzu, samimi kanaatlerimizi ortaya koyar, tarihi mesuliyetimizin bilincinde olarak gereken mesajı tüm dünyaya veririz. Ama biz aynı zamanda Türkiye'nin ve Türk milletinin menfaatlerini de en üst düzeyde gözetir, bunlara kesinlikle halel gelmemesi için gayret sarf ediyoruz.

Eğer bugün Batılı kimi ülkelerin ne söyleyeceği, nasıl tavır alacağı değil de, Türkiye'nin ne söyleyeceği, nasıl tavır takınacağı merak ediliyorsa, Türkiye'nin alacağı tavır, olayların seyrini etkiliyorsa, öncelikle bu durumu iyi anlamalı, bunun sorumluluğuyla hareket etmeliyiz. Bu konular hariçten gazel okuyarak, desteksiz atarak, fantezi yaparak değerlendirilemez. Milletlerin kaderini, halkların geleceğini, insanların yaşamını ilgilendiren konularda büyük bir hassasiyet göstermek, meselenin her yönünü ele almak gerekiyor. Büyük devletlere yakışan, nasıl kenarda durup seyretmek değilse, kenarda laf üretmek de değildir. Biz gelişmeleri 24 saat çok yakından ve tüm boyutlarıyla izliyoruz. Gereken temasları sağlıyor, gereken adımları da atıyoruz. Diplomasi sadece medya karşısına çıkıp konuşmakla, söylem üretmekle yapılmaz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti böyle bir durumda yapılması gereken neyse hepsini değerlendirir, gereğini yapar ve yapmaktadır. Biz ne ilkesel duruşumuzdan taviz veririz, ne kardeş halkların haykırışlarına kulak tıkarız. Ne de Türkiye'nin çıkarlarına zarar veririz. Böyle hassas ve önemli bir konunun iç politika polemiği haline dönüştürülmesi son derece yanlıştır, ülkemizin milli çıkarlarına zarar verir.

Şunu da ifade etmek durumundayım: Değerli arkadaşlarım, Libya'da bana tevdi edilen ödül ne ödülüdür, niçin verilmiştir? Filistin meselesine duyarlılığımız, o konudaki çabalarımız, Filistin halkı için çırpınışımız için tevdi edilmiştir. Bu ödül, bir yönetimin değil, Orta Doğu halklarının Türkiye sevdasının bir tezahürüdür. Nitekim bugün Ortadoğu'nun neresine giderseniz gidin, kardeş halklar Türkiye'nin politikalarını gönülden desteklemekte, bağrına basmaktadır. Libya'da şahsımız nezdinde Türkiye'ye verilen ödül, Filistin davasına yaptığımız katkılar sebebiyle halkların sevgisinin bir sonucu olarak verilmiştir. Ben Kasım ayında Libya'da ödül alırken bir konuşma yaptım ve orada bulunanlara şunları açık açık ifade ettim: Ne konuştum, bu ödülü alırken ne dedi, bunun değerlendirmesini yapmayıp kalkıp da bu ödülü geri ver, bu ödülü geri ver. Bunu diyenler veyahut da bununla hangi maksada hizmet ettiklerini acaba bu kişiler düşünüyor mu? Böyle bir dertleri yok. Bakın sözlerimin bir kısmını burada tekrar etmek istiyorum, oradaki konuşmanın bazı başlıklarını, paragraflarını sizinle paylaşmak istiyorum ve bunu o gün konuşuyorum. Savaşlar, çatışmalar, afetler, zulümler gizli kalmadığı gibi, insan hakları, evrensel değerler, demokratik haklar da artık gizli kalmıyor. Yerele sıkışmıyor. Bize düşen; tarihimizden, medeniyetimizden, inançlarımızdan aldığımız ilhamla evrensel insan haklarını herkesten, her ülkeden önce bizim kendimizin hayata geçirmesidir. Bu noktada kendimizi öz eleştiriye tabi tutmayı hayati derecede önemli görüyorum. İslam coğrafyasının yoksullukla, terörle, ayrımcılıkla, insan hakları ihlalleriyle anılıyor olması, aynı şekilde inançlarımıza yönelik açık bir haksızlıktır. Bu sorunları gidermek, hepimize düşen ahlaki ve siyasi bir görevdir. Bu gerçekleri görüp üzerine cesaretle ve kararlılıkla gitmek zorundayız. Yer yüzündeki her türlü haksızlığa, her türlü hukuksuzluğa karşı onurlu bir duruş sergilerken, gerektiğinde kendimizi ve çevremizi de sorgulama olgunluğunu göstermek durumundayız. Ben bu sözleri, bu düşüncelerimi bulunduğum her platformda samimiyetle dile getirdiğim gibi, Libya'da ödül alırken de samimiyetle dile getirdim.

Biz Libya'daki vatandaşlarımızın tahliyesi için gece-gündüz uğraşırken, özellikle diplomatik kanallardan vatandaşlarımızı buraya getirmek için görüşmeler yaparken, vatandaşlarımızın oradaki güvenliğini en üst seviyede gözetirken birilerinin çıkıp Hükümeti sıkıştırma gayretine girmesi, açıklama gibi, ödül gibi küçük meselelere takılması, sorumsuzca olduğu kadar açık söylüyorum, tehlikelidir. Libya'da durum bu kadar hassasken buradan siyasi rant elde etme çabalarına girişmek en hafif tabiriyle fırsatçılıktır, sorumsuzluktur, seviyesizliktir. Libya'da olaylar vuku bulur bulmaz birilerinin işi gücü bırakıp ödül meselesine takılması, bu kadar küçük hesapların içine girmesi dikkat çekicidir. Bu küçük hesapları da ben milletimin hakemliğine havale ediyorum.

Değerli kardeşlerim, Libya'daki olaylarla ilgili olarak bizi ve tüm bölgeyi ciddi şekilde kaygılandıran haberler alıyoruz. Tunus'un, Mısır'ın tersine Libya'da göstericilere yönelik sert tedbirlere başvurulduğu, ölü sayısının yüzlerce kişiye ulaştığı yönünde bilgiler geliyor. Bütün bunların ötesinde az önce söyledim, Libya'da bizim 25 binin üzerinde vatandaşımız var. Şu ana kadar Libya'dan sürekli olarak uçaklarla oradaki vatandaşlarımızı Türkiye'ye geri getirmenin çabası içerisindeyiz. Şu anda binin üzerinde vatandaşımızı tahliye ettik. Gerek tarifeli uçaklar, gerek tahliye uçaklarıyla, hatta hatta bir de Libya uçağıyla bu tahliyeleri temin ediyoruz. Bugün aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetlerimizin İskenderun Gemisi, İstanbul Büyükşehir Belediyemizin İDO'dan 2 tane deniz otobüsü, bunlar da bölgeye inşallah öğleden sonra ulaşacaklar. Onların yanında bütün tedbirleri aldık, hücum botlar, firkateynler, onlar da birlikte bütün alternatifleri düşünerek bu adımları atıyoruz. Çünkü orada bizim bir vatandaşımızın burnunun kanaması ve Allah göstermesin, beklenmeyen bir durumun olması, herhalde bu çığırtkanları çok daha farklı bir hale getirir. Biz bunları düşünerek bu adımı atıyoruz. Mısır'da da aynı hassasiyeti gösterdik, fakat Mısır'daki sayı hem çok azdı, hem onları süratle tahliye edebildik. Ama burada ilk andan itibaren ben Kaddafi'yle iki kez görüşmem oldu oradaki vatandaşlarımızın tahliyesine yönelik ve uçakları gönderin dedi. Ve biz uçakları gönderdik, ama maalesef uçaklarımıza tabii kulede kimse olmadığı için inişe yönelik izin verilmedi. Hatta hatta yedek havaalanı olarak düşündüğümüz Tripoli'ye de iniş yapmak istedik, o da mümkün olmadı ve uçaklarımızı mecburen o gece sabah 6 geri çekmek durumunda kaldık ve uçaklarımız geri döndü. Ve yedekte bekleyen uçaklarımız vardı, onlara zaten slot vermedik. Bu kadar hassasiyetle bunlar devam ettiriliyor. Aynı şekilde işte denizden de şu anda İskenderun Gemisi ve iki tane deniz otobüsü İstanbul Büyükşehir Belediyesinden, onlar da bugün orada olacak. Yani denizden çok daha büyük sayıda tahliyeyi yapabilelim istiyoruz. Gıda noktasında, su, ilaç vesaire, bütün bunlar noktasında ilişkilerimiz devam ediyor. Bazı şeyler tabii çok farklı bilinir-bilinmez konuşuluyor ve buna yönelik de şu ana kadar sıkıntılar yok değil, var tabii. Nasıl bir tablo içerisinde olduğumuz belli. Ama buna rağmen gıda noktasında tamamıyla aç, susuz diye böyle bir şey de yok. Kendilerine normal şartlarda değil, ama anormal şartlarda ulaşması gereken gıda ulaşıyor, bunu da söylemek durumundayım. Ben bizzat Bingazi Havaalanında olan vatandaşlarımızdan bir tanesiyle direkt kendim görüştüm. Ve oradaki vatandaşların durumunu bizzat kendisinden öğrendim. Ve biz şu anda oradaki yatırımcı firmalarımızın ilgilileriyle de bu süreci yakından takip ediyoruz. Başbakan Yardımcımız Sayın Cemil Çiçek'in başkanlığında Dışişleri Bakanımız, Ulaştırma Bakanımız, Genelkurmay Başkanlığı, Afet İşleri Genel Müdürlüğü, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü, Denizcilik Müsteşarlığı, Kızılay, Türk Hava Yolları, İstanbul Büyükşehir Belediyemiz, ilgili tüm kuruluşlarımız şu anda teyakkuz halinde. Ve tahliye çalışmalarını yürütüyorlar. Vatandaşlarımızın yerlerini, toplandıkları ve bekledikleri mekanları tespit ettik. Bugün şu anda yine uçaklarımız oraya hareket etmiş durumda ve her an yeni yeni bazı uçaklarımızı gerekirse oraya hareket edecek durumda bekletiyoruz. Libya ile gerekli diplomatik görüşmelerimizi sürdürüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, bütün bunlarla ilgili olarak tabii işin içerisinde olmadan böyle tahrik mekanizmalarını çalıştırmayı da bizler çok çok sıkıntılı olarak buluyoruz. Bingazi'de 600 civarında vatandaşımızı tahliye etme çalışmalarımız sürüyor. Ve az önce ifade ettiğim İDO'ya ait 1200 yolcu kapasiteli 2 feribotumuz dün 16 civarında hareket ettiler ve Libya'ya onlar inşallah bugün yine aynı saatlerde varmak üzere. Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızın söylediğim firkateynleri aynı şekilde bu İskenderun Gemisi ve feribotlarımıza refakat ediyor. Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanlığımız iş adamlarımızla işçilerimizle yakınlarıyla sürekli irtibat halinde. Ve bütün bunlarla beraber değerli arkadaşlarım, şu anda önceliğimiz Libya'daki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının tahliyesidir. Bu vatandaşlarımızı sağlıklı bir şekilde tahliye edebilmek bizim için en önemli, en öncelikli görevdir.

Libya otoritelerine, Libya'daki muhaliflere de, ülkelerindeki yabancıların can güvenliğinin sağlanması konusunda azami ölçüde hassas olmaları gerektiğini bizler hatırlatmak istiyoruz. Bunu tekrar söylemek istiyorum. Demokratik taleplerini dile getirenlere karşı insaf dışı müdahalelerin yapılması şiddet sarmalını büyütür diyorum. Burada hassas olmak, ülkenin bütünlüğü açısından tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır diyorum. Ve şiddetin daha büyük ve gelişerek, artarak, Libya'nın geneline yayılması tehlikesi bizim endişemizdir. Libya, bizim için dost olmanın ötesinde kardeş bir ülkedir. Kardeş bir ülkede halkların bu şekilde kendi içinde kardeşin kardeşi öldürmesi, kan dökmesi bizim en büyük ızdırabımızdır. Buna Batılı farklı bakabilir, ama biz çok daha farklı bakıyoruz. Onun için de halkların demokratik ve özgürlükler noktasındaki taleplerini göz ardı etme yanlışına düşülmemesi gerekir. Libya yönetiminin böyle bir yanlışın içerisinde olmaması gerekir, bunu başından itibaren hep söyledik, söylüyoruz. Çünkü biz Libya'da akan kanı kendi vücudumuzun bir parçasından akan kan olarak görürüz. İnsanların hayatını kaybetmesinden, yaralanmasından büyük üzüntü duyarız. Şunu açıkça ifade etmek durumundayım: Libya'da bulunan Türklerin hayatları ve hakları, kardeş Libya halkına emanettir. Yönetimin veya göstericilerin bu hassasiyetimizi çok iyi anlamalarını, azami özen göstermelerini bekliyoruz.

Bakın değerli arkadaşlarım, biz Tunus ve Mısır'daki olaylar sırasında bir rol yapmak, şov yapmak, buradan bir rant elde etmek için değil, tamamen insani kaygılarla, tamamen ilkelerimizle hareket ettik. Tunus'ta, Mısır'da bir yandan oradaki kardeşlerimizin güvenliği için kaygılanırken, o ülkelerin iç barışı, huzuru için kaygılanırken, bir yandan da taleplere kulak verilmesini tavsiye ettik. Ne kimsenin iç işlerine karıştık, ne de bazı ülkelerin yaptığı gibi susmayı, tepkisiz kalmayı, günü kurtaran açıklamalar yapmayı tercih ettik. Bugün Libya için, Bahreyn için, Yemen, Fas, Ürdün, Cezayir, İran ve Irak için de aynı şeyi söylüyor, buradaki olaylara da aynı nazarla bakıyoruz. Bu ülkelerin hiçbirindeki olaylar diğerlerine benzemiyor. Bu ülkelerin olayları tıpa tıp birbirinin aynı gibi görüp tamamen burada yanlış içerisinde dönerek tahrik edici açıklamalar yapan ülkeler, bilesiniz ki ön yargılarıyla, ön kabulleriyle buna yaklaşıyorlar. Biz ülkelerin iç hesaplarıyla, siyasi mücadeleleriyle, etnik veya mezhepsel çekişmeleriyle ilgili değiliz. Biz insanla ilgiliyiz, canla, hayatla, haklarla ilgiliyiz.

Zira bir ülkeye bakıyorsunuz adeta kabile savaşlarından kaynaklanan bir yapı orada mevcut, bir anlayış mevcut. Bir diğerine bakıyorsunuz, içerideki çıkar çatışmaları. Bir diğerine bakıyorsunuz özgürlüklerle ilgili, bir diğerine bakıyorsunuz haklarla ilgili, bir diğerine bakıyorsunuz dünyadaki demokratik gelişmelerle ilgili; böyle farklı farklı bir yapının olduğunu görüyoruz. Dünyanın neresinde olursa olsun hayatların son bulmasına, hakların esirgenmesine, özgürlüklerin ortadan kaldırılmasına karşıyız. Bizim duyarlılığımız, tamamen insani hassasiyetlerdendir. Biz işte o nedenle ilkeli bir duruş sergiliyor, ülkelere, halklara ve halkların dinine, mezhebine bakmadan evrensel değerleri savunuyoruz. Bütün bu coğrafyadaki halkları biz kendimize kardeş olarak görüyor, kardeşlik hukukunun gereğini yerine getiriyoruz. Bir tek kişinin dahi artık burnu kanamasın. Devletler; milletlerine, kendi halklarına düşman nazarıyla, tehdit nazarıyla bakmasın. Ertelenemez değişim talepleri sağlıklı şekilde gerçekleşsin istiyoruz. Halkının taleplerine, arzularına kulak tıkayan, halkının inançlarına, beklentilerine duyarsız kalan, kendi halkını düşman, kendi halkını tehdit gibi gören hiçbir yönetimin uzun süreli ayakta kalması mümkün değildir. Hele halkına bu noktada şiddet uygulayan, gayri insani yöntemlerle talepleri bastırmak isteyen hiçbir yönetim istikametini koruyamaz, istikrarı sağlayamaz. Biz bölgede hem istikrar, barış, huzur, güvenlik istiyoruz, hem de insani hakların, özgürlüklerin, demokratik taleplerin karşılanması gerektiğini savunuyoruz. Çünkü istikrar, bastırmakla, susturmakla, sindirmekle değil, adaletle, hoşgörüyle, refahla sağlanabilir. Biz 8 yıldır bunu söylüyoruz. Bundan sonra da hakkı, hukuku, evrensel değerleri, demokrasiyi savunmaya devam edeceğiz.

Tekrar ediyorum değerli arkadaşlarım; önceliğimiz, vatandaşlarımızın da bu coğrafyadaki halkların güvenliğini bu şekilde anlaması, bu şekilde bilmesidir. Bu güvenliği tesis etmek için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz. Yine tekrar ediyorum, bu olaylar, gelişmeler üzerinden siyasi rant elde etme çabası, Hükümeti yıpratma çabası vatandaşlarımızın güvenliğini tehlikeye atacağı kadar, bir fırsatçılığı, bir yangından mal kaçırma gayretinin tezahürüdür. Ama biz yangından mal kaçırma gayreti içerisinde olmayacağız, biz oradan can kaçırma gayreti içindeyiz. İnsanımızın güvenliğini ve kardeş halkların esenliğini ilgilendiren böyle hassas bir konuda ortak bir ulusal duruş ortaya koymalıyız. Ve ülkemizin, milletimizin menfaatlerini tek ses olarak savunmalıyız. Düşünün, burada bile tek ses olamıyoruz ya, bu nasıl bir yaklaşım tarzı, bu nasıl bir anlayıştır. Hemen bunu bile acaba nasıl fırsata dönüştürebilirim. Bakıyorsunuz bütün muhalefetin mantığı bu. CHP'ye bakıyorsun bu, MHP'ye bakıyorsun bu, diğerlerine bakıyorsun bu. Yani muhalefeti böyle bir fikri yapı içindeyken yandaş ve candaş medyasına bakıyorsun o da aynı. Sorumlu davranmak diye bir şey söz konusu değil. Büyük bir ülkenin muhalefeti, büyük bir ülkenin medyası ve aydınları gibi kendilerini davranmaya davet ediyorum.

Değerli arkadaşlarım, artık bu konuyu şöyle bir kenara koyuyorum. Çünkü bundan sonra da bu alanda konuşacağımız çok şeyler olacak. Süreci yakın ve sıcak olarak tüm arkadaşlarımla, birimlerimizle takip ediyoruz ve bununla ilgili girişimlerimiz aynı şekilde devam ediyor. Temennimiz odur ki, biran önce, Tunus'ta da nitekim Dışişleri Bakanımızı Tunus'a gönderdir, Tunus'a gittiler. İktidarıyla, muhalefetiyle her kesimiyle görüşmeler yaptılar. Aynı şekilde Mısır'daki gelişmelerle birlikte oralarla da irtibatlarımızı devam ettireceğiz. Bütün mesele, bölgede biran önce inşallah beklenen, halkların arzu ettiği yapının teessüs etmesidir.

Değerli konuklar, değerli milletvekili arkadaşlarım; bildiğiniz gibi 10 yıl önce, 21 Şubat 2001'de bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonrasında patlak veren ekonomik kriz Türkiye'nin yaşadığı en büyük ve en derin kriz olarak tarih sayfalarımızda yer aldı. Ve düşünebiliyor musunuz, bir Cumhurbaşkanı Anayasa kitabını, kitapçığını demiyorum bak, kitabını aldı o günün iktidarının suratına fırlattı. Başbakan demiyorum, çünkü koalisyon hükümeti vardı. Şimdi MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli, Mersin'de halka hitap ediyor.Ve aynen şu ifadeleri kullanıyor: "Alnımız açık, başarı da öpülmek üzere, ensemiz de açık başarısızlığımızda tokat atılması için. Bir defa denenmek istiyoruz, iktidara talibiz". Yine Mersin'de Mut ilçesinde 2001 ekonomik krizinin 10. yıl dönümünden tam 1 gün önce de şunları söylüyor: "Milletimizin bir özelliği vardır, o da şudur: Eğer birisi bir iş başarmışsa onu alnından öper, takdir eder. Ama birisinin bir hatası olmuşsa, onun da ensesine bir tokat atar" Öncelikle Sayın Bahçeli'yi, aziz milletimizin bu engin ferasetini, bu hakemliğini, bu olgunluğunu teslim ettikleri için tebrik ediyorum. Gerçekten de bu millet, kendisine hizmet edeni alnından öpmüş, yüklediği emaneti yere düşürenleri de asla affetmemiş, seçim sandığında MHP Liderinin deyimiyle ensesine tokadı vurmuştur. Ancak MHP Lideri bir defa denenmek istiyoruz derken, 2001 yılında DSP ve ANAP'la iktidar ortağıyken ülkeye ödettiği bedeli, ardından da 3 Kasım 2002 seçimlerinde ensesine yediği tokadı belli ki hatırlamıyor, hatırlamak istemiyor. Ben aziz milletimizin şu hususu iyi hatırlamalarını ve her an hatırlarında tutmalarını özellikle rica ediyorum: Türkiye'de demokrasiye ne zaman müdahale edilmişse, demokratik haklar ne zaman geriye gitmişse, sivil siyaset üzerinde ne zaman baskı kurulmuşsa, o zaman ekonomi çok ağır darbeler almıştır. Siyaset dışı kurumların siyasete müdahalesi kadar, çetelerin, karanlık güç odaklarının hukuk dışı örgütlenmelerin siyaseti dizayn çabaları da aynı şekilde ekonomiyi olumsuz etkilemiş, faturayı da en ağır şekilde millete, çalışana, esnafa, çiftçiye, yoksula, işçiye, iş adamına, sanayiciye yüklemiştir. 1960 müdahalesi ve sonrasındaki ekonomik duruma bakın, bu tabloyu görürsünüz. 1971'den sonra yaşananlara bakın, bu tabloyu görürsünüz. 1980 müdahalesi ve sonrası ekonomik duruma bakın, bu tabloyu görürsünüz. İşte 1997 yılında sivil siyasete yönelik müdahale, tarihimizin en büyük ekonomik krizi olarak baş göstermiş, 21 Şubat 2001'de de adeta patlayarak arkasında çok büyük enkaz bırakmıştır.

Bizim AK PARTi olarak 8 yıl boyunca altını kalın çizgilerle çizerek ifade ettiğimiz bir gerçek var değerli arkadaşlarım: Biz o bırakılan pisliği şu anda temizledik, temizliyoruz. Ama dönemin iktidar ortakları şimdi bundan rahatsız oluyor, niye rahatsız oluyorsunuz ya? Evet, siz bu ülkeye böyle bir pislik bıraktınız. Bizi bozguna uğrattınız. Finans sektöründe bizi yıkımla karşı karşıya bıraktınız. Bankaları fona devrettiniz. 21 banka fona devredildi. Bunun bedelini kim ödedi? Benim halkım ödedi. Biraz sonra geleceğim. Gecelik faizlerdeki patlamalar akıl almaz seviyelere çıktı. Dünyanın hiçbir yerinde olmayacak şeylerle bizi karşı karşıya bıraktınız. Demokratikleşme diye bir şey kalmadı bu ülkede. Özgürlükler diye bir şey kalmadı bu ülkede. İçeride, dışarıda istikrar adına hiç bir şey kalmadı, güven adına bir şey kalmadı. Güçlü bir ekonominin, sağlıklı bir ekonominin en önemli şartı olan güven ve istikrar kayboldu, gitti bu ülkeden. Demokrasiden taviz vererek güçlü bir ekonomi olamazsınız. Dış politikada pasif kalarak büyüyemezsiniz. Dış politika anlayışınızı, iç politikadaki anlayışınızı tamamıyla dışarıdan birileri şekillendiriyorsa, ben güçlü bir ülkeyim diyemezsiniz. Nitekim bize o dönemde bunu yaşattılar. Biz özellikle 1999-2002 arasında bunu çok açık net yaşadık. İçeride istikrarı güven ortamını, birlik ve beraberliği, kardeşliği, dayanışmayı sağlayamadan kalkınamazsınız. Şimdi 8 yıl boyunca ekonomide sağladığımız tarihi başarıların altında işte bu gerçek yatıyor. Biz güveni sağladık, istikrarı sağladık ve Türkiye'nin demokrasiyle, aktif dış politikasıyla büyüyeceğine ve bunu at başı götüreceğimize karar verdik ve bunu gerçekleştirdik. Ve ekonominin bunlarla doğrudan ilgili olduğuna inandığımız içindir ki, tüm bu alanları 8 yıl boyunca at başı götürdük. 8 yıl boyunca Türkiye'nin ekonomide elde ettiği başarıları bir tesadüf olarak görenler bunu iddia edenler çıktı hatırlayın öyle demediler mi? Bu bir tesadüf dediler. Bu tutmaz dediler. Ama ardı ardına bunlar gelmeye başlayınca bu sefer Başbakan haklıymış demeye başladılar, iktidar haklıymış demeye başladılar. 8 yıl boyunca ekonomideki iyileşmeyi geçici görenler, her an kriz çıkacağını iddia edenler, hatta kriz için tarih verecek kadar ileriye gidenler çıktı. 8 yıl boyunca ekonomideki rekor seviyede başarıları uluslararası konjonktüre bağlayanlar oldu. Bunların tamamının yanlış olduğunu, yanlış olacağını, teğet geçeceğini söylediğimizde de dalga geçenler oldu. Ne oldu, sonunda ne oldu? Sonunda dünya, bütün kredi kuruluşları, hepsi Türkiye'nin başarısını konuşmaya başladı. 8 yıl boyunca Türkiye ekonomide elde ettiği istikrarlı büyüme ve ilerlemeyle, küresel finans krizi karşısındaki sapasağlam duruşuyla tüm bu iddiaları boşa çıkarmış, demokraside büyüdüğünü, aktif dış politikayla, istikrar ve güvenle kalkındığını hem kendi milletine, hem de dünyaya ispat etmiştir.

Bakınız değerli kardeşlerim, bir Anayasa kitapçığının fırlatılmasıyla 675 bin lira olan dolar kuru, burası çok önemli, birkaç gün içinde 1 milyon 470 bin liraya ulaştı. 2001 krizi öncesinde yüzde 39 seviyesinde olan enflasyon, kriz sonrasında yüzde 68.5'a yükseldi. Bu anlattıklarım uzun değil, son 10 yılı anlatıyorum. 10 yılın değerlendirmesini, şu çatı altında sizlerin şahsında, televizyonların ekranları başında bizi izleyen vatandaşlarımızla birlikte yapmak istiyorum. Devlet iç borçlanma senedinin faiz oranı yüzde 36,2'den yüzde 100'e çıktı. Gecelik faiz oranları yüzde 7500'e kadar fırladı. Bunlardan kimlerin neler kazandığını herhalde benim halkım biliyor. İşte o kaymak takım. Ana muhalefetin şu anda paslaştığı tipler, onlar kazandı. Merkez Bankasının döviz rezervi 26 milyar dolardan 16 milyar dolara düştü. Devalüasyonun hemen öncesinde Merkez Bankasından 5.4 milyar dolar düşük kurdan çekim yapıldı. Ülkenin Milli Bankası, milletin hazinesi adeta birilerine, işte o malum çevrelere peşkeş çekildi. Kim vardı iktidarda? AK PARTi o zaman yoktu bile. Kim vardı? MHP vardı. Kim vardı? DSP vardı. Kim vardı? ANAP vardı. Bu millet bunlara tokat atmayacak da kime tokat atacak? Benim milletim de gereğini yaptı. 21 banka fona devredildi, fona devredilen bankaların millete maliyeti o zaman 46 milyardı değerli kardeşlerim. Dikkatinizi çekiyorum, 2000- 2001 krizi nedeniyle Ziraat Bankasının, Halk Bankasının, Emlak Bankasının, TMSF ve Merkez Bankasının zararlarını karşılamak amacıyla yüksek faizlerle senet ihracı yaptılar. Bu ihraçlardan kaynaklanan ana para ve faizleri kim ödedi? Biz ödedik, biz. Ey Sayın Bahçeli, sen yaptın biz ödedik. En son ödemeyi de ne zaman yaptık? 2010 yılında yaptık. Bunları gör be, bunları nasıl görmezden gelirsin. Ondan sonra sıkılmadan çıkıyorsunuz, burunlarından lime lime getireceğiz. Sizin burnunuzdan kim lime lime getirecek diye merak ediyordum, Allah'tan millet getirdi. Çünkü, enseye tokattan öte demokratik tokadı demokrasi terbiyesi almış olanlar çok daha önemserler. Ve işte benim milletim bu dersi en güzel şekliyle verdi, ama hala bunlar akıllanmadılar. Bazen bakıyorsunuz, külhanbeyi edebiyatıyla konuşuyorlar. Ama biz o edebiyatı kullanmayız. O edebiyatın içinde büyüdük aslında. Ama yok, konuşmayız. Çünkü bizim aldığımız terbiye buna müsaade etmez. Enflasyon hesabıyla bugüne taşıdığınızda o rakamları değerli kardeşlerim, fona devredilen bankaları söylüyorum; sadece bu senetlerin ihracının bakın senetlerin ihracını söylüyorum, Türkiye'ye maliyeti ne biliyor musunuz; 382 milyar lira. Şu rakamı görüyor musunuz? Yani eski rakamla 382 katrilyon lira. Şimdi onlar olmamış olsaydı, onlar yaşanmamış olsaydı, Türkiye'nin ekonomi noktasında ne durumda olduğunu tasavvur edin. Ayrıntısına girmiyorum. Sizler de, bizler de, aziz milletimiz de o günleri daha dün gibi hatırlıyor. Ama hatırlamayanların da hatırlaması için veyahut da o günü yaşamayanların bilmesi için bunları söylüyorum, söylemeye de mecburuz. Çünkü gelece farklı yürümemiz lazım. İşsizliğin nasıl yükseldiğini, esnafın nasıl sokaklara döküldüğünü, kepenklerin nasıl kapandığını, ki biz iktidara geldiğimizde bile 400 bine aşkın kepenk kapanmıştı. Çarkların nasıl durduğunu, fabrika bacalarının nasıl söndüğünü herkes çok iyi hatırlıyor. 2008 yıl sonunda biz AK PARTi iktidarı olarak son 100 yılın en büyük küresel finans krizini gördük ve yaşadık. Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa, Japonya gibi büyük ekonomiler çok büyük sıkıntılar yaşarken, ağır bedeller öderken Türkiye bu küresel krizi hamd olsun başarıyla altlattı. Krizi en az etkiyle aşan ülkeler arasında yer aldık. Ne dolar kuru fırladı, ne faizler yükseldi, ne de tek bir banka fona devredildi; gücümüz burada işte, bunu görün, hakkı teslim edin. Ama işte bir Ana Muhalefet Genel Başkanı ki çıkar da aile sigortası olayında konuşurken işte biz geldiğimizde her aileye 600 lira vereceğiz, 1200 lira vereceğiz gibi kuru sıkı atarsa bu ülke ayağa kalkar mı? Öyle bir hale gelirsin ki, alın teri sahibinin ücretini dahi ödeyemezsin. Ya sen SSK'da Genel Müdürlük yaptın. Senden önceki Genel Müdür artı değer devrederken, senin Genel Müdürlüğün döneminin tamamı hep açık verdi ya, hep zararla kapattın ya. Bir Genel Müdürlüğü idare edemeyen, nasıl olacak da bu Türkiye'yi idare edecek, soruyorum sizlere, nasıl olacak? Ondan sonra çıkıyor şuraya şunu dağıtıyor, buraya bunu dağıtıyor, oraya onu dağıtıyor. Dürüst ol dürüst. Ama biz hep şunu söyledik: Ne aldanan olacağız dedik, ne aldatan olacağız. Çünkü aldatmak suretiyle gelen oyu biz şanımıza, şerefimize yakıştırmayız. Biz doğruyu anlatacağız, dürüst olacağız. Öyle ki 2002 yılı sonunda 28 milyar dolar olarak devraldığımız, kimden aldık bunu? Milliyetçiyim MHP'nin içinde bulunduğu koalisyon Hükümetinden. 28 milyar dolar Merkez Bankamızın döviz rezervi. Değerli arkadaşlarım, şimdi altın hariç nereye çıktı biliyor musunuz? 82 milyar dolara çıktı. Buna biz eğer altını da ilave edecek olursak söyleyeyim size, 89'u filan bulur, 90'ı bulur. Şu anda rezervimiz burada. Bu neyin ifadesidir biliyor musunuz? Bu bir ekonomik gücün ifadesidir, buraya ulaştık. MHP-DSP-ANAP Hükümeti gitti IMF'den 30 milyar dolar borç aldı. 23,5 milyar dolarla da bize devretti.

Sevgili kardeşlerim, onlar borçlandı biz kalktık bunu 5,5 milyar dolara düşürdük. 5,5 mu, yanlış mı söyledim, 5,5 doğru. 5,5 milyar dolara düşürdük. Ya siz borçlandınız biz ödedik. Ya ondan sonra kalkıyorsunuz sıkılmadan, utanmadan diyorsun ki fitil fitil getireceğim, neyi fitil fitil getireceksin? Senin borçlarını ödeyenleri mi? Yani o dönem yolsuzluklarla namı maruftu. Ama bu dönem için eğer bunlar aynen devam etse ne biz bu borçları ödeyebilirdik, ne biz Merkez Bankasının döviz rezervini buralara çıkartabilirdik, ne biz Cumhuriyet tarihinde 6100 kilometre duble yol yapılmışken, şu 7 yıla kalkıp da 13600 kilometre duble yolu sığdıramazdık. Kalkıp 160 bin derslik yapamazdık, ülkemizin dört bir yanını hava alanlarıyla donatamazdın. Benim vatandaşım artık 1'e 3 arttı arkadaşlar. Daha çok uçağa binen halkımın sayısı 1'e 3 artmış vaziyette. Bu noktaya geldiysek halkımın refah düzeyinin nereye yükseldiğinin ifadesi bu, buralara geldik. Böyle bakıyorsun, geçen gün de bir dostumla konuşuyorum, aynen şunu söyledi: Ben diyor Sincan'dan Bakanlıklara eskiden diyor çıktığım zaman 15 dakika gelirdim diyor. Ama şimdi diyor 45 dakikada geliyorum diyor. Hayırdır niçin dedim filan, dedi ki Başbakanım dedi artık dedi araç sayısı dedi ciddi sayıda yükseldi, önüne gelen dedi artık araç almış dedi. Evet, aynen böyle. Satılan araca bakıyorsun, durum çok farklı. Artık her ailede hamd olsun bu sayı artıyor. Ama yine de ben tavsiye ederim toplu taşım araçlarını vatandaşlarım tercih etsin, hafta sonlarında tatillerini kendi özel araçlarıyla yapsınlar. Bu hem keseye kazandırır, kasaya kazandırır, hem de ülke ekonomisine kazandırırken hafta sonlarına çok daha fazla para ayırmış olurlar. Biz ise küresel krizde IMF'ten tek kuruş bile almadık. Bize devredilen o borcu az önce ifade ettiğim gibi 5.5 milyar dolara çektik. Ekonomi kısa bir daralma döneminin ardından rekor seviyede büyümeye başladı. Enflasyon, faizler, tarihinin en düşük seviyelerini gördü. Tüm dünyada işsizlik arttı. Küresel kriz sürecinde bizde de arttı. Ancak aylık 2-2,5 puanlık büyük düşüşlerle işsizliği en son yüzde 11'e çektik. Yani göreve geldiğimiz 2002 Kasım'ın da değerli arkadaşlarım, 10.7 olan işsizliğe şu anda yaklaşıyoruz. Kaldı ki bakın bu son açıklanan rakam mevsimsel işsizliği kapsamıyor. Şimdi ona geliyoruz, şimdi 3 ay, 4 ay sonra bu rakamın çok daha süratle azaldığını göreceksiniz bu oranın. Niye? Çünkü artık biliyorsunuz mevsimlik işçi alımları başlayacak, bu da başladığı anda işsizlik çok daha farklı bir şekilde inşallah azalmaya başlayacak. Küresel kriz öncesi seviyelere çok yaklaştık.

Şimdi Sayın Bahçeli çıkıyor, bizi bir kez daha deneyin diyor. Sayın Bahçeli, bu millet size 1999'da bir şans tanıdı, bir imkan verdi, sizi denedi. Ama siz bu millete hiç düşünemediği, unutamayacağı çok ağır bir fatura ödettiniz. Tarihin en büyük bedelini bu millete yüklediniz. Üzerinden 10 yıl geçmiş olmasına rağmen de hala bugün bile Türkiye tarihinin o en büyük ekonomik krizinin hesabının vermediniz. Milletin karşısına çıkıp bunun muhasebesini yapmadınız. Doğrudur, hafızayı beşer nisyan ile maluldür. Ancak bu millet 10 yıl önce 21 Şubat'ta başlayan o büyük krizi, o acı manzarayı, o ağır faturayı unutmamıştır, unutması da mümkün değildir, en azından ben unutmadım, arkadaşlarım unutmadı, bu salon unutmadı. AK PARTi olarak bunu milletimize unutturmayacağız, onun için de gazetelere o tam sayfa ilanları veriyoruz ki 10 yıl önce neydik, şimdi neyiz. Ve bir farkın iktidarını halkımız görsün istiyoruz. Çünkü yıllar yılı, on yıllarca bu ülkede hep unuttura unuttura bazıları geldi, ne yazık ki iktidarların ensesine değil milletin ensesinde boza pişirdiler. Ama biz buna müsaade etmedik, etmeyeceğiz.

Bakın değerli arkadaşlarım, AK PARTi iktidarı 8 yıl boyunca sadece o büyük krizin etkilerini silmek için mücadele etmemiş, aynı zamanda bir daha bu ülkede böyle krizler yaşanmasın diye de cesur bir mücadele vermiştir. Bugün Türkiye son 100 yılın en büyük küresel ekonomik krizi karşısında dimdik sapasağlam ayakta duruyorsa kendi imkanlarıyla, kendi kaynaklarıyla krizi aşıyorsa bu 8 yıl boyunca yaptığımız cesur reformların bir neticesidir.

Şu noktanın altını özellikle çiziyorum: Bugün biz çetelerle, hukuk dışı örgütlenmelerle mücadele ediyorsak, bu ülkede demokrasiye bir daha müdahale edilmesin diye çaba sarf ediyorsak, işte bu aynı zamanda bu ülkede bir daha ekonomik krizlerin yaşanmaması içindir. Biz milli birlik ve kardeşlik projesi derken, içeride huzuru, içeride güveni, istikrarı pekiştirerek bu ülkede ekonomik krizlerin bir daha yaşanmamasını istediğimiz için bu adımları atıyoruz. Dikkatinizi çekiyorum, biz milli birlik ve kardeşlik projesi derken ne yazık ki muhalefete bakıyorsun, o bu dilden anlamıyor ve onlar hala terör örgütlerine zemin hazırlayacak adımları atıyorlar, onların şakşakçılığını yapıyorlar. Ne demek ya, bak burada milli birlik kavramı geçiyor, burada kardeşlik kavramı geçiyor. Ben buna nasıl katkı da bulunabilirim, ben bu sürecin içerisinde nasıl sizinle birlikte yürürüm demiyor. Ya gel beraber olalım, beraber el ele verelim omuz omuza verelim. Teröre karşı bu ülkede milli birliğimizi, beraberliğimizi sağlayalım demiyor bu muhalefet, demiyor. Bizim bu işin başını çekmek gibi bir derdimiz yok. Bizim derdimiz bağcıyla değil, gel üzümü beraber yiyelim diyoruz ya, gel. Bunu CHP'ye de söylüyoruz, MHP'ye de söylüyoruz, BDP'ye de söylüyoruz, gel diyoruz ya. Onun için CHP'ye gönül veren kardeşlerime söylüyorum, MHP'ye gönül veren kardeşlerime söylüyorum, BDP'ye gönül veren kardeşlerime söylüyorum, Parlamento dışındaki partilerin mensubu olan kardeşlerime söylüyorum; bizim bütün bu adımlarımız bu ülkenin milli bekası içindir. Gelin bunu beraber yapalım, beraber bu adımı atalım, bir olalım diyoruz, beraber olalım diyoruz, iri olalım, diyoruz, diri olalım diyoruz yaptığımız bu.

Değerli arkadaşlarım, bu ülkede dikkat ediniz CHP ne zaman iktidar ortağı olmuşsa, ne zaman iktidarın bir ucundan tutmuşsa, ülkede ekonomik kriz yaşanmış, ülkenin ekonomik dengeleri altüst olmuş, hemen kuyruklar, kara borsa, yolsuzluk, yoksulluk ülkenin üzerine karabasan gibi çökmüştür. Bu ülke aynı şekilde MHP'nin iktidar olduğu dönemi de görmüş, ülke tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşamıştır.

Demokratikleşme diye bir gayreti olmayanların bu ülkeye yaşatacakları manzara aynı manzara olacaktır. Mafya'dan, çetelerden rahatsızlık duymayanların, bizim çetelerle mücadelemiz önünde set oluşturanların Türkiye ekonomisine yaşatacakları tablo inanın aynı o geçmişteki tablo olacaktır. Diyor ya, nerede Ergenekon gösterin üye olacağım diyor. Yahu illegal örgütün, illegal örgütlenmenin adresi olduğunu kim öğretti bu Sayın Kılıçdaroğlu'na, böyle bir şey var mı? Yani düşünebiliyor musunuz. Ama ben yine de bir adres verdim kendisine, biliyorsunuz. Danıştay 2. Dairesine git orada görürsün dedim. Daha da geçtim, daha da iyi bildiği bir adres söyledim; Dersim'e git, Dersim'deki kardeşlerim sana bunun adresini söyler dedim.

Değerli kardeşlerim, yargının sorunlarıyla, yargının işleyişiyle, yargıdaki siyasallaşma ile ilgilenmeyenler, bunu kendine dert edinmeyenler, yargıdaki reformları desteklemeyenler, ekonomide geçmişi aratmayacaklar, eğer ellerine fırsat geçte 60'larda, 70'lerde, 90'larda, işte 21 Şubat 2001'de yaşattıkları manzarayı Türkiye'ye yine yaşatacaklardır. CHP de, MHP de bizim ekonomi politikalarımızı eleştirmeden önce lütfen çıksınlar kendileri bu ülkeye ekonomik olarak ne verdiler, bu ülkenin neresinde taş üstüne taş koydular, buyursunlar bunu izah etsinler. Ben biliyorsunuz Cuma günü Genişletilmiş İl Başkanları Toplantımda da söyledim, daha önce de söyledim; Sayın Kılıçdaroğlu, İstanbul'a Büyükşehir Belediye Başkan adayı olduğu zaman da biliyorsunuz bol miktarda bir şeyler dağıtacağını söyledi ve bol keseden attı. Şu kadar vereceğim, bu kadar vereceğim, şunu yapacağım, bunu yapacağım. Diyorum ki ne kadar güzel, o zaman adaydın. Şimdi Genel Başkan oldun. Peki, bak 3 tane büyükşehir belediye başkanlığı sizde; Antalya sizde, Mersin sizde, İzmir sizde. Hadi gel Antalya'da, Mersin'de, İzmir'de bu dediklerini uygulamaya koy. Gel, Genel Başkansın, o belediyelerde bunu yapın. Güzel bir şey değil mi bu? Güzel bir şey. Bu güzel şeyi oralarda uygula, dürüstlüğünü, samimiyetini görelim. Ve benim oralarda yaşayan vatandaşım da bu güzellikleri görsün ya, yap. Yapamaz, çünkü İstanbul'a aday olduğu zaman bekardı. Bekara karı boşamak kolaydır, yapar. Ama şimdi evlendi, siyasi evlilik öyle kolay değil. Geldin yaptın bu siyasi evliliği, hadi bakalım şimdi yap işte, 3 tane büyükşehir. Bak illeri konuşmuyorum, büyükşehirleri konuşuyorum. Hadi gel, yap bunları. CHP de, MHP de, bizi eleştirmeden önce, iğneyi bize batırmadan önce kendi özeleştirilerini yapsınlar. Çuvaldızı kendilerine batırsınlar, geçmişte millete yaşattıklarının hesabını versinler. Eğer vicdanları el veriyorsa buyursunlar ondan sonra da bizi eleştirsinler.

Değerli kardeşlerim, tabii CHP zihniyetinin değişmesi gerçekten kolay değil. İşte bakınız normal şartlarda çok çok ciddiyetsiz bazı cevaplar zaman zaman Ana Muhalefetin Lideri veriyor. Tabii, verdiği bu cevapları biz kaale almıyoruz. Çünkü biliyoruz ki siyasi acemiliği var, ama bunları zaman içinde aşacak. Temenni ederiz ki inşallah 12 Haziran'dan önce bunu aşar. Çünkü birçok şeyleri de kılavuzları kendisine yanlış veriyor. Benim 2012'de siyaseti bırakacağımı söylemişler kendisine. Halbuki ben 2012'de siyaseti bırakacağımı söylemedim. Siyasetin içinde doğanlar siyaseti bırakmazlar, siyasete devam ederler. Ama siyasette nerede olman önemli. İlla milletvekili olmak, illa bakan olmak, başbakan olmak, genel başkan olmak; böyle bir şey yok. Lokomotif olacağın gibi vagon da olursun. Bütün mesele orada gelirsin katkını ortaya koyarsın. Ben şunu söyledim: Bizim tüzüğümüzün içinde 3 kez arka arkaya milletvekili olan 4. kez ara vermek durumundadır. Onun için de 2011 benim milletvekili adaylığımda son adaylığımdır dedim. Bugün de aynı şeyi söylüyorum. Son adaylığımdan sonra da ha ben aynı şekilde Partimde hizmete, bana nerede ne görev vereceklerse aynı şekilde devam ederim, aynı şekilde devam ederim. Çünkü önemli olan ülkeme hizmettir. Kalkıp bana Partimin içerisinde sen şurada şu görevi yap derler, orada da yaparım. Git Anadolu'da konferanslar ver derler, giderim Anadolu'yu il il dolaşırım, biz bunun içinden geldik, bu tezgahın içinden geldik. Biz bunlar gibi gelmedik. Bunlar yukarıdan inme paraşütle geldiler. Biliyorsunuz işte bir CD harekatıyla geldi Parti'ye Genel Başkan oldu, olay bu. Ama bizim gelişimiz böyle değil. Biz merdivenleri teker teker çıka çıka geldik. İşin farklı boyutu var. Bu inceliği o bakımdan anlamayabilirler. Aynı şekilde biz buna yine devam edeceğiz, ama böyle devam edeceğiz, onların anladığı gibi değil.

Değerli arkadaşlarım, bunlar on yıllar boyunca var olanı değil, görmek istediklerini gördüler. Kahramanmaraş olaylarına baktılar, orada sadece sinema filmi gördüler. Bunlar Çorum olaylarına baktılar, orada sadece Sünnilik gördüler. Gazi Mahallesi olaylarına baktılar, orada sadece Alevilik gördüler. Taksim'deki kanlı 1 Mayıs olaylarına baktılar, izdiham gördüler. Bunlar Abdi İpekçi cinayetine, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Muammer Aksoy suikastlarına baktılar orada sadece dış mihrak gördüler. Bunlar Danıştay saldırısına baktılar türban gördüler. Başörtüsüne baktılar gerici gördüler. Milletin inançlarına baktılar irtica gördüler. Kürt meselesine baktılar silah gördüler. Doğu, Güneydoğu meselesine baktılar et, balık gördüler, bunlar faili meçhullere baktılar hiçbir şey göremediler. Bunlar halka baktıklarında bidon kafa gördüler, göbeğini kaşıyan adam gördüler, yüzde 60 aptal gördüler. İşte şimdi de Sivas'a baktılar, göre göre Devlet Bakanımız Hayati Yazıcı'yı gördüler. Hata bizde ki ellerine adres tutuşturduk. Oy vereceği sandığı bulamayanlar, bizim verdiğimiz adresleri, Taksim'i, Sivas'ı, Dersim'i nerede bulacaklar. Zaten on yıllardır bunlar görmeleri gerekeni görselerdi Türkiye inanın bugün çok farklı yerlerde olurdu. O deliller karartılmasaydı, o suikastların, faili meçhullerin, provokasyonların üzerine cesaretle gidilseydi, millete farklı adresler, farklı odaklar, mihraklar gösterilmeseydi, Türkiye'nin yakın tarihinde böyle karanlık delikler, böyle kara lekeler olmazdı. Ama bugün Türkiye bunları tartışıyor, Türkiye bugün gerekeni yapıyor, Türkiye geçmişi aydınlatmak, gelecekte böyle kirli tahriklere mahal vermemek için cesaretle çetelerle mücadele ediyor. Bu ülkenin Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı terör örgütüne üye olmak istediğini açık açık beyan etse de, biz terör örgütleriyle, çetelerle, karanlık güç odaklarıyla mücadele etmeye devam edecek, geçmişteki o karanlık provokasyonlara cesaretle karşısına dikilecek ve onlarla yüzleşeceğiz.

Değerli arkadaşlarım, tabii ana muhalefet partisinin de, diğerlerinin de bakıp da göremedikleri ya da görüp de algılayamadıkları başka şeyler de var. 8 yıldır Türkiye'nin nasıl geliştiğini, dönüştüğünü, değiştiğini göremediler. Ekonomideki büyümeyi, 13 bin 600 kilometre bölünmüş yolu, 160 bin dersliği, 80 yeni üniversiteyi, hızlı treni, 480 bin konutu, sağlıkta, tarımda, enerjideki dönüşümü göremediler. Şehirlerin nasıl dönüştüğünü, şehirlerimizden nasıl umut fışkırdığını hissedemediler. Şimdi seçimin hemen öncesinde seçime 110 gün kala sandık ufukta görününce bunlar da yoksulları, emeklileri, gençleri, işsizleri nihayet görmeye başladılar ya da görür gibi yapmaya başladılar. 22 Temmuz akşamı sandık kapandığı andan itibaren görmedikleri, görmezden geldikleri meseleleri nihayet hatırlamaya başladılar. Ama hala göremedikleri bir şey var. Bakınız az önce söyledim, yine söylüyorum; aile sigortası olayının biz farklı bir uygulamasını gerçekçi olarak yapıyoruz. Bakın genel sağlık sigortasıyla bir adım attık. Bu ailenin sırtındaki büyük bir yükü aldı. Özürlülerle ilgili evde bakımlarına yönelik ciddi bir adım attık. Biz işi tam manasıyla faydalı bir şekilde yaparız, olması gereken bir şekilde yaparız. Yani adalet anlayışını da ne yapmayacağız? Ortadan kaldırmayacağız. Bunlara dikkat, biz bunlarla da kalmadık. Ne yaptık? Bütün üniversite öğrencilerine bugüne kadar yapılmayın yaptık. Bizden öncekiler 45 lira verirken, biz şu anda üniversite öğrencisine 240 lira burs veriyoruz ve yanında da 150 lira Kredi Yurtlarda kalıyorsa beslenme yardımı veriyoruz, 390 lira. Bakın bütün bunlar adeta bir sigorta kapsamı içerisinde olabilecek şeyler. Mesele destek değil mi? İşte biz bu desteği çok farklı şekillerde zaten halkımıza veriyoruz. Ama bunlar bir proje adı altında bunu böyle açıklıyor. Ama bu ne getirir, ne götürür bunu düşünmüyor. Ne diyor? Hesabımızı kitabımızı yaptık diyerek bunu açıklıyor, olay bu. Önce kaynak Kemal dedi biliyorsunuz. Ya böyle bir basit yaklaşımlar olabilir mi ya, bunlar çok çirkin ya. Ekonomide tahsil hayatımızda böyle bir şey görmedik ya. Yani ekonominin babası olanlarının hiçbirisi kalkıp da kaynak Smith demedi, kaynak Keynes demedi ya, böyle bir şey yok. Adamlar bilgilerini verdi, neyi nasıl yapacağını ortaya koydu. Büyük proje dedikleri, hesabımızı-kitabımızı yaptık dedikleri bir projeyi bile açıklarken yalan yanlış rakamlarla, yanlış hesaplamalarla, dört işlem hatalarıyla açıklıyorlar. Kullandıkları hemen tüm veriler ve hesap yöntemleri hatalı olduğu kadar, daha da vahimi Türkiye'de zaten var olan, şu an uygulanan projeleri AK PARTi'nin başlattığı ve başarıyla uyguladığı yardımları görmüyor, bizim projelerimizi kendi yeni projeleri gibi açıklama yoluna gidiyorlar. Şimdi yakında tabii seçim beyannamemizi açıkladığımız zaman biliyorsunuz ben dedim ki bakın biz size şimdi 12 yılı kapsayan bir beyanname hazırlıyoruz. Bizimki Cumhuriyetimizin 100. yılında Türkiye'nin geleceği konumu hazırlayan bir beyanname olacak. Hemen çıktı, bunlar dediler ki biz bunu zaten açıkladık. Ne zaman nerede açıkladıysalar, içeriğinde ne var-ne yok, bilmediğimiz şeyler. Şimdi 2023'ü konuşuyorlar. Fakat söylediğimiz aynen çıktı işte. Dedik bak bunlar şimdi bunu da sahiplenirler.

Değerli arkadaşlar, bakınız şunu çok iyi bileceğiz: Lafla peynir gemisi yürümüyor. Biz yaptıklarımızı konuşacağız, yapacaklarımızı da yaptıklarımızı oraya kesinlikle işte biz bunu yaptık, yapacaklarımızın bu teminatıdır diyeceğiz. Bir yandan önemli bir proje açıkladıklarını ifade ediyorlar. Bir yandan da verilerde, hesaplamalarda çok ciddi yanlışlar sergiliyorlar. Seçimin hemen öncesinde alelacele açıklanan bu sözde proje, tekrar söylüyorum; bir umut simsarlığıdır, popülizmdir, halkın duygularını, yoksulluğu aleni şekilde istismardır. Ben CHP Genel Başkanına açık açık çağrıda bulundum, buradan bir kez daha bulunuyorum, az önce de söyledim; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayıyken yoksullara maaş bağlayacağınızı ifade ettiniz. Buyurun, tekrar söylüyorum; 3 büyükşehir belediyesi sizde, CHP Genel Başkanı olarak çık, bu projeyi o illerimizde uygula. Eğer samimiyseniz, eğer sözünüz senetse, buyurun belediyelerinizde bu işi yapın diyorum. Her mikrofon uzatıldığında siz ne sorarsanız sorun, benim adım Kemal, ben söz verirsem tutarım diyorsun. O zaman bu sözünü de tut diyorum. Ne sorarsanız sorun ilgili ilgisiz, ben yürekli adamım diyorsun, tamam kabul ediyoruz. Yüreksiz olman mümkün değil zaten. Siz yürekli adamsınız, siz sözünüzü tutarsınız, öyleyse hodri meydan, buyurun. İstanbul'a adayken verdiğiniz sözleri tutun. Benim ülkem, benim milletim işte ne çektiyse bu popülist zihniyetten çekti. Bak Mersin yerinde, Antalya yerinde, İzmir yerinde, git bunları orada uygula. Ufukta sandık görülünce bol keseden atıp tutanlar, seçim sonrasında bugüne kadar hep mahcup oldular.

Değerli kardeşlerim, doğru, şimdi Eskişehir de onlara katıldı, hadi dördüncüsü de o. Katılmadı mı, öyle mi, vaz mı geçti? Anlaşamadılar. Genel Başkanlık mı istedi?

Değerli kardeşlerim, benim vatandaşım, benim işçi kardeşim SSK hastanelerinin eski dönemlerini iyi bilir. Beyefendinin Genel Müdürlüğü dönemindeki durumunu iyi bilir. O zaman bir SSK'lı olarak o hastanelerin kuyruklarında ben de çok çile çektim. Muayenehanesine gitmek için önce SSK hastanesinde doktor beye gideceksin, doktor bey size hemen kartını uzatacak, muayenehanesine bekleyecek, o dönemleri yaşadık. Ve alırdık oraya giderdik, ondan sonra da malum gerisini sizler de yaşadınız zaten biliyorsunuz. Fakat enteresan olan şey şu tabii: 1991'de 128 bin lira kar eden, yani 128 milyar kar eden SSK, 1992 sonunda 2 milyon 556 bin lira, eski rakam değil bugünkü rakamı söylüyorum. 1998 sonunda ise 447 milyon lira açık verdi. Yani 447 trilyon. CHP Genel Başkanı, SSK Genel Müdürüyken SSK hastanelerinin durumu neydi, bugün ne? Benim vatandaşım, benim işçi kardeşim SSK hastanelerinin o eski halini hatırlayacaktır. Sabah 5'ten itibaren hastane önlerinde nasıl kuyruklarda beklediğimizi, nasıl kuyruklar oluştuğunu hatırlıyorsunuz değil mi? SSK hastanelerinin önünde nasıl çileler çekildiğini, hayatların nasıl karardığını, vatandaş muayene olabilse bile ilacını almakta nasıl zorluk çektiğini bizzat yaşadık. Ben de yaşadım, siz de yaşadınız. Bunların döneminde 37,5 milyon SSK'lı toplam 370 hastaneden hizmet alıyordu, bugün toplam 2 bin 522 hastaneden hizmet alıyor. Sayın Genel Başkan, sen neyi konuşuyorsun ya. Bak ben rakamlarla konuşuyorum ve bütün listeyi önüne koyarız. Yani istediği hastaneye kamu-özel fark etmez, benim artık SSK'lı vatandaşım da, emekli vatandaşım da, BAĞKUR'lusu da istediği yere gidiyor. SSK'lı için sadece SSK hastanelerinde 32 bin yatak vardı. Bir hastanede yataklar bomboşken, SSK hastanelerinde yatış için aylar sonrasına gün veriliyordu. Bugün SSK'lılar diğer sigortalılarla birlikte 150 bin yatak sayısından istifade ediyorlar. 7 yıl boyunca SSK hastanesi çilesini bu vatandaşa çektirenler, bugün çıkıp da bol keseden dağıtmadan önce o günlerin hesabını versinler ya. Adeta koğuşlarda yatar gibi, 6, 8, 10 kişilik koğuşlarda hastalar yatırılıyor, odada tuvalet yok, banyo yok. Koridorda bir tane tuvalet, sağlam girsen hasta çıkarsın, böyle bir yapıda bizim insanımıza işkence yapılıyor. Şimdi hamd olsun 1 kişilik, 2 kişilik, 3 kişilik odalar ve bu odalarda tuvalet var, banyo var, böyle bir döneme geldik. Hadi bakalım ya, dürüst ol, samimi ol, bunları nasıl inkar edeceksin ya. Benim vatandaşım bunları yaşıyor, benim vatandaşım artık SSK'da, eczanede kuyruğa girmiyor, ilacın bir kısmını alıp bir kısmını almadan dönmüyor. İstediği eczaneye gidiyor ilaçlarının tamamını alıyor, şimdi buraya geldik.

Biz bu boş vaatlerin, bu umut simsarlığının takipçisi olacağız değerli arkadaşlarım. Yalan yanlış rakamlarla, çarpıtmalarla, dört işlem hatalarıyla büyük bir ciddiyetsizlik içinde ortaya konan sözüm ona projelerin maskesini düşüreceğiz. Milletin geçmişte olduğu gibi kandırılmasına, popülist vaatlerle zihninin bulandırılmasına müsaade etmeyeceğiz. Şunu herkes bilsin ki; siyasette popülizm dönemi, siyasette bol keseden savurma, Kaf Dağı'nın ardındakini vaat etme dönemi AK PARTi'yle birlikte bir daha açılmamak üzere kapanmıştır.

Seçime 110 gün kala biz yaptıklarımızla, eserlerimizle konuşacak. Şimdiye kadar olduğu gibi yapabileceklerimizin sözünü verecek, sözünü verdiğimizi de Allah'ın izniyle birer birer bugüne kadar nasıl yaptıysak gene yapacağız.

Bir kez daha Allah yolunuzu, yolumuzu açık etsin diyorum. Meclis çalışmalarında her birinize başarılar diliyorum. Tüm misafirlerimizle birlikte Grubumuzu sevgiyle, saygıyla selamlıyor, hepinizi Allah'a emanet ediyorum.