Recep Tayyip Erdoğan'ın 12 Temmuz 2011 tarihli TBMM grup konuşması

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Çok değerli milletvekili arkadaşlarım, hanımefendiler, beyefendiler; 24. dönemdeki bu ilk olağan Grup Toplantımızda sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyor, Grup Toplantımızın ülkemize, milletimize, demokrasimize hayırlar getirmesini Allah'tan temenni ediyorum. Dün Hükümet programımız üzerine yapılan görüşmelerde Genel Kurulda ifade etmiştim. Bugün önemine binaen bir kez daha tekrarlamakta fayda görüyorum.

Biliyorsunuz dün Bosna Hersek'te Srebrenitsa katliamı 16. yıldönümünde törenle anıldı. Yeni bulunan cesetler de bu törenle toprağa verildi. Geçtiğimiz yıl anma törenlerine bizzat arkadaşlarımla katılmıştım. Bu yıl Hükümet kurma süreci nedeniyle toplantılara şahsen katılamadım. Başta Başbakan Yardımcımız Sayın Bülent Arınç olmak üzere bir heyet bizi temsilen törenlere katıldı. Açıkçası bizler de Türkiye Cumhuriyetinin her bir ferdi gibi, 15 yıl boyunca olduğu gibi, dün de ruhen tüm dualarımızla orada Srebrenitsa'daydık. 16 yıl önce Srebrenitsa'da tarihin en büyük, en acı katliamlarından biri yaşandı. Bosna Hersek'in bu küçük ve şirin kasabasına sığınan binlerce Müslüman Boşnak sadece birkaç gün içinde ölüm makineleriyle topluca katledildi, toplu mezarlara gömüldüler. Aradan 16 yıl geçmesine rağmen, bugün hala ölenlerin tam olarak sayısı tespit edilemedi. Şu anda bile birçok anne, birçok eş ve çocuk akıbetleri hakkında hiçbir haber alamadıkları yavrularını, kocalarını, babalarını ya da onlara ilişkin haberleri dört gözle bekliyorlar. Elbette her ölüm acıdır, her katliam, her soykırım girişimi elbette insanlık dışıdır. Ancak Srebrenitsa'nın Avrupa'nın ortasında bir kasaba olması, katliamın da Birleşmiş Milletler ve NATO kuvvetlerinin gözlerinin önünde işlenmesi, vahameti çok daha artırıyor. Katliamın ayak sesleri duyulduğu halde uluslararası toplum tarafından hiçbir şey yapılmadı. Güya Srebrenitsa güvenli bölgeydi, güya bu güvenli bölgede Birleşmiş Milletlerin barış gücü askerleri orada görev icra ediyorlardı. Bırakınız müdahale etmeyi, katliamları ve tecavüzleri tepkisiz şekilde izlemekten kaçınmadılar. Avrupa'nın ortasında yaşanan bu katliama seyirci kalanların, 16 yıl boyunca savaş suçlularının yakalanmasında da yetersiz kaldıklarını, isteksiz davrandıklarını burada hatırlatmak durumundayım.

Bosna'da yaşanan katliamların baş sorumlusu olarak görülen Radovan Karadziç, aranıyor olmasına rağmen 13 yıl boyunca elini kolunu sallayarak dolaştı. Hatta doktor olarak çalıştı. Ancak 2008 yılında yakalanabildi. Başta Srebrenitsa olmak üzere Bosna'da birçok insanlık dışı katliama kumanda eden "kasap" lakaplı Miladiç ise savaştan 16 yıl sonra ancak Mayıs 2011'de yakalanarak Lahey'e gönderilebildi. Srebrenitsa'nın mağdurları 16 yıl boyunca katliamın acısını çektikleri kadar, adaletin tecelli etmiyor olmasının da acısını yüreklerinde taşıdılar. Srebrenitsa işte bunun için son derece önemlidir değerli arkadaşlarım. Srebrenitsa vicdanların nasıl karardığını, insan haklarının, insani değerlerin, evrensel değerlerin nasıl ayaklar altına alındığını göstermesi bakımından önemlidir. Srebrenitsa etnik ayrımcılığın ne büyük bir felaket olduğunu, etnik temizlik girişimlerinin ne kadar gayri insani olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Dünyaya demokrasi dersi vermeye kalkışanların, ülkeleri insan hakları ihlalleriyle kıyasıya eleştirenlerin, kendi inançlarından olmayanlara nasıl kayıtsız kaldıklarını, yanı başlarındaki etnik temizliğe nasıl göz yumduklarını göstermesi bakımından Srebrenitsa son derece önemlidir. İşte onun için burada bir kez daha altını çizerek ifade ediyorum, Srebrenitsa'yı unutmayacağız ve unutturmayacağız. Dünyanın hiçbir coğrafyasında böyle bir etnik temizliğin, böyle bir katliamın yaşanmaması için Srebrenitsa'nın acısını her daim diri tutacağız.

Şunu da bu vesileyle ifade etmek zorundayım: Bu millet, bu ülke o kadar büyüktür ki 1991-1995 arasında Bosna'da yaşanan her acıyı, özellikle de Srebrenitsa'nın acısını yüreğinde hissetmiş, sadece dualarını değil, en ücra köylerde bile varını yoğunu Boşnak kardeşleri için seferber etmiştir. Bu ülke ve bu aziz millet bana ne dememiştir, uzak dememiştir, Boşnak kardeşlerine sırtını dönmemiştir. Ve elindekini, avucundakini Bosna'yla paylaşmıştır. Açık söylüyorum, bugün bu ülkenin ve bu milletin Mısır için, Libya için, Yemen, Irak, Suriye, Afganistan, Filistin için, Irak için sesini yükseltmesini anlamayanlar, dün Srebrenitsa'ya gözünü kapatan, sırtını dönen, katliamcıların sırtını sıvazlayanlardır.

Biz tarihimiz boyunca haksızlığın karşısında bir millet olduk. Gün geldi Fransa Kralının hakkını savunduk, gün geldi Endülüs'ün hukukunu savunduk, gün geldi ta Açe Sumatra'ya kadar yardım elimizi uzattık. Nerede katliam varsa, nerede dram varsa biz tüm gücümüzle haksızlığa karşı durmak, barışı savunmak, mağdurların elinden tutmak için orada olduk. Büyüklüğümüze yaraşır şekilde dün olduğu gibi, bugün ve gelecekte de hakkını savunmaya, hakkı savunmaya, barış ve dayanışma için çaba sarf etmeye devam edeceğiz.

Ben bu vesileyle kardeş Bosna Hersek halkına bir kez daha dayanışma mesajlarımızı yolluyorum. Srebrenitsa'da hayatını kaybetmiş kardeşlerimizi rahmetle anıyorum. Yakınlarına Cenabı Allah'tan bir kez daha sabır niyaz ediyorum. Bosna Hersek'in efsanevi kahramanı, büyük lider, büyük devlet ve gönül insanı Aliya İzzet Begoviç hasta yatağındaki ebediyete intikalinden 24 saat önceki görüşmemizde elimi tutmuş ve Bosna size emanet demişti. Merhum Aliya'ya da bir kez daha Allah'tan rahmet diliyor, emanetinin emin ellerde olduğunu, emanetine her daim sahip çıkılacağını buradan bir kez daha ifade ediyorum. Değerli milletvekili arkadaşlarım, değerli misafirler; geçtiğimiz hafta ülke içinde iki acı hadisenin de yıldönümleri yaşandı. 2 Temmuz 1993'te Sivas'ta ve ardından 5 Temmuz 1993'te Başbağlar'daki katliam 18. yıldönümünde bir kez daha anıldı. Başta Sivas olayları olmak üzere AK PARTi iktidarları öncesinde yakın tarihte yaşanmış karanlık olaylar üzerindeki esrar perdesi hala dağılmış değil. AK PARTi hükümetleri döneminde bu ve benzeri karanlık hadiseleri aydınlatma yönündeki her çabamız da engellenmek, üstü örtülmek, karanlığa terk edilmek girişimleriyle karşılaşmıştır. Dün Danıştay'a yönelik kanlı saldırıyı kendi siyasi çıkarları için kullanmaya heveslenenler, olayın derhal üzerine gidilmesi karşısında ne oldu? Açığa düştüler. Hevesleri de kursaklarında kaldı. Aynı çevreler belki Sivas olaylarını, belki daha da eskiye giderek Çorum'u, Kahramanmaraş'ı aydınlatacak hukuk süreçlerini de engellediler, bugün hala engellemeye devam ediyorlar. Sivas olaylarını bir siyaset malzemesi, bir istismar malzemesi olarak 18 yıldır kullananların, bugün AK PARTi'yi çetelerle mücadelede yalnız bırakmaları son derece manidardır. Bu çevreler AK PARTi'yi çetelerle mücadelede yalnız bırakmakla kalmadılar. Silivri'ye giderek mahkemede sanıkların yanında oturacak, sanıkların avukatlığını üstlenecek kadar da bu mücadelenin karşısında durdular. Genel merkezlerinden Silivri'ye adeta tünel oluşturdular. Düne kadar milletin tercihlerini küçümseyen Cumhuriyet Halk Partisinin söz konusu Ergenekon olunca milli iradeyi ve demokrasiyi hatırlamış olmasının ne kadar samimiyetle bağdaştığını sizin ve aziz milletimizin takdirlerine bırakıyorum.

Değerli arkadaşlarım; dün tabii vakit itibariyle çok kısa bir zaman süreci içerisinde konuşmalara cevap verme fırsatı bulduk. Şurada bazı başlıklar var ki çok önemli. 27 Nisan açıklamasına destek çıkan CHP olmuştur. Aynı CHP bir taraftan kalkıyor muhtıra mıydı, açıklama mıydı, bildiri miydi bunun tartışmasını yapıyor. Muhtıra olsa ne yazar, bildiri olsa ne yazar, açıklama olsa ne yazar. Bu Hükümet ertesi gün bunun gereğini yapmış mıdır? Yapmıştır. Ama sen ne yaptın onu söyle? Sen onun yanında yer aldın. Bunların durumu bu. Şecaat arz ederken bunlar sirkatin söylüyor.

Meclis'in Cumhurbaşkanı seçmesinin önündeki en büyük engel CHP olmuştur. Sayın Gül seçilene kadar bu Parlamento Cumhurbaşkanı seçerken, peki ne oldu da Sayın Gül'ün seçimine gelince hemen devran değişiverdi? Niye orada kalkıp da bu gerçeğin yanında yer almadınız? Seçmenin yüzde 47'sinin oyunu almış AK PARTi'nin kapatılmasına alkış tutan yine Cumhuriyet Halk Partisi olmuştur. Dün diyor ki, biz testten geçtik. Ne testinden geçtin? Test buydu işte. Yüzde 47'nin oyunu almış bir AK PARTi var, sen onun kapatılmasına alkış tutuyorsun, bu kadar sessiz kaldın. 12 Eylül müdahalesiyle yüzleşmenin, 12 Eylül Anayasası üzerinde en kapsamlı değişikliği yapmanın karşısında yine Cumhuriyet Halk Partisi durmuştur. 12 Haziran seçimleri öncesinde AK PARTi'ye oy verenleri beyinsiz diye nitelendiren, 12 Haziran seçim sonuçlarını sendroma bağlayan yine Cumhuriyet Halk Partisi olmuştur. Bu nasıl oluyor da "egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir" ilkesine sahip çıkmak oluyor? Bunların böyle bir özelliği yok. Söylüyorum ya, akşam söylediklerini sabah inkar ederler, bunların özelliği hep budur. Biz bugüne kadar bunları hep böyle gördük. Allah aşkına birdenbire ne oldu da Cumhuriyet Halk Partisi milli iradeyi keşfetti? AK PARTi'ye kapatma davası açıldığında yargı da milli iradedir diyenlerin bugün yargı kararlarını kıyasıya eleştirmeleri çok büyük bir çelişkidir. Biz ne kapatma davasında, ne de bize karşı yapılan haksızlık ve hukuksuzluklar karşısında sokağa dökülmedik, boykot çağrısı yapmadık. Milli iradeyi boykot etmek gibi, Meclis'i boykot etmek gibi bir yanlışın içinde asla olmadık. Sağduyuyla, sabırla ve soğukkanlılıkla süreci takip ettik ve çıkan kararı da beğensek de, beğenmesek de rıza gösterdik ve gereğini de yerine getirdik. Yaptığımız neydi, suçumuz neydi? Hepsi ortada. CHP yattı, kalktı ne dedi? İşte AK PARTi laiklik karşıtıdır dedi. Sadece CHP bunu konuştu. AK PARTi programına 1982 Anayasasının gerekçesindeki laiklik tanımını koyarak bu tanım çerçevesinde bugüne kadar faaliyet göstermiş bir partidir. Kalkıp da İspanya'daki bir konuşmamda orada başörtülü kızların, öğrencilerin durumuyla alakalı soruya verdiğim cevabı laiklik karşıtı olmakla eş anlamlı hale getirecek kadar bunlar özgürlüklerin karşısındadır, bu CHP budur. Bir her zaman ne diyoruz? Diklenmeden, dik durduk. Dik duracağız, diklenmeyeceğiz. CHP diklenmiş ama, dik duramamıştır, fark bu.

Ne dediler? İki arkadaşımız yemin etmeden Meclis'e girmeyiz dediler. Dün geldiler ve Genel Kurulda yeminlerini ettiler. İşte bunlar bu. Benim vatandaşım, benim halkım bunları görmüyor mu? Görüyor. Ne diyor? Arkadaş siz doğru konuşmuyorsunuz, dürüst değilsiniz, omurgalı değilsiniz diyor bunlara, bunların durumu bu.

Nasreddin Hoca'ya sormuşlar. Hocam alimsin, bilgilisin, tecrübelisin, lakin bugüne kadar bir icat yaptın mı demişler, bir keşfin oldu mu demişler? Hoca, ekmekle kar yemeyi ben keşfettim demiş. Ama benim bile hoşuma gitmedi demiş. Şimdi CHP'nin yaptığı bu. Bir boykot icat etti ama, kendisinin bile hoşuna gitmedi. Nitekim, dün CHP bu yanlıştan döndü ve yemin ederek nihayet milli iradenin gereğini yerine getirdi. CHP'nin bu seferki çark edişinin diğerlerinin tersine hayırlı bir adım olduğuna inanmak istiyor, en azından böyle umuyor, böyle temenni ediyoruz.

Tabii BDP'nin de aynı şekilde yemini gelip etmesini, hatta önce kayıtlarını yapmasını da bekliyoruz. Onlar da geç kalıyorlar, yazıktır. Bu yaz tatilini yeminsiz milletvekili olarak arazide dolaşmayı onlar da bırakmalı ve gelip onlar da en geç yarın bu yemini yapmak suretiyle Parlamentodaki yerlerini almalıdırlar diye düşünüyorum. İkide bir bizi dışladılar, hayır hayır sen kendi kendini dışladın. Diyarbakır'da toplantı yapmak neyine ya, toplantı yapılacak yer Ankara. Sen bir defa adresi şaşırdın, önce adresi bul, adres yanlış. Grup toplantını yapacaksan gel burada yap. Diyarbakır'da ancak belediye meclis üyeleri toplantı yapar, il genel meclis üyeleri toplantı yapar. Milletvekillerinin toplantı yapacağı yer, grup toplantısı için burasıdır, başka yer değil.

Değerli arkadaşlarım; 12 Haziran seçimlerinde ortaya çıkan tablonun çok önemli bir boyutunu veyahut da böyle bir gelişmeye, boyuta burada özellikle dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Seçim öncesinde istismar, iftira, tahrik ve baskı yoluyla AK PARTi'nin Doğu ve Güneydoğu'dan çekildiğine dair yalan yanlış değerlendirmeler yapıldı. Kürt meselesine ilişkin samimi değerlendirmelerimizin çarpıtılmasından tutunuz, bölgede belirlediğimiz adaylara yönelik istismara kadar Partimizin temsilciliklerinin taşlanmasından tutunuz, molotoflarla ateşe verilmesine kadar, silahlı saldırıya kadar her yöntem AK PARTi'nin karşısında devreye sokuldu. Bu adil bir seçim mi? Değil. Bütün bu çabalara rağmen AK PARTi, Doğu ve Güneydoğu illerindeki toplam 112 milletvekilinin 70 tanesini almıştır. 7 coğrafi bölgede olduğu gibi Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde de AK PARTi yine 1. parti olarak ipi göğüslemiştir. BDP'nin etnik temelli siyaseti ve ben Kürtlerin temsilcisiyim şeklindeki iddiası 12 Haziran seçimlerinde bir kez daha karşısında AK PARTiyi bulmuştur. Demek ki böyle bir şey yok. Benim Kürt kökenli vatandaşım böyle bir yetkiyi sana vermedi. Birinci derecede bu işin yetkilisi olarak AK PARTi'yi görevlendirdi, durum bu. AK PARTi 12 Haziran seçimlerinde her bölgeden, her kesimden, her etnik kökenden, her inanç grubundan, kısacası her iki kişiden birinin oyunu almak suretiyle bir Türkiye partisi olduğunu tekraren tescillemiştir. BDP'nin tıpkı CHP gibi hukuku adeta hiçe sayarak Meclis'i boykot etmesi, bir dayatmanın, bir zorlamanın içine girmesi, demokrasiyi ve milli idareyi inkar etmekten öte anlam taşımaz. Meselenin sorumlusu olarak Hükümeti görenler, uzlaşma arayışı yerine tehditler savuranlar, göreceksiniz er ya da geç tıpkı CHP gibi gelecekler Meclis'te yeminlerini edecekler, BDP olmasa da bu Meclis çalışır ve hizmet üretir, arkadaşlarım bunu da söylüyorum. Bunu biliyorsunuz, CHP için de söyledim, vaka bu. Bu yasalar açık ortada. Bunları geçmişti kendileri yaptılar, biz geldik bu yasaları bulduk ve bunlarla çalışıyoruz. Ve bu yasalarla birlikte de hizmete devam ediyoruz. Dün Ana Muhalefetin Genel Başkanı şöyle bir ifade kullandı, yani bunlar işte çoğunluğa sahipler diye biz istediğimizi yaparız havasındalar. Değerli arkadaşlarım, dün de söyledim yine söylüyorum, biz temel ilke olarak, temel felsefe olarak, çoğunluğun azınlığa tahakkümüne karşıyız. Ancak, burada çok daha önemlisi var, azınlığın çoğunluğa tahakkümüne de asla ve kata müsaade etmeyiz. Ve bu yasalar çerçevesinde milletin iradesi neyse onun gereğini de biz yerine getirmeye mükellefiz. Nitekim bakın şu anda Meclis tıkır tıkır çalışıyoruz. Şu anda bugün, yarın çalışmalarını yapacak. Güven oylamasından sonrada hep beraber inşallah araziye dağılacak ve Türkiye genelinde milletin vekilleri olarak bu yaz tatili boyunca da çalışmalarımızı yapacağız. BDP olmasa da Doğu'nun, Güneydoğu'nun sorunları çözülecek. Kürt kardeşlerimin meseleleri çözülecek, çözülmeye devam edecek. Nitekim, BDP'nin tüm engelleyici ve tahrik edici tutumuna rağmen, 9 yıl boyunca da devrim niteliğinde reformlar gerçeklemiş, benim oradaki kardeşlerimin sorunları çözüm yoluna girmiştir. Benim Kürt kökenli vatandaşlarıma kardeşim dememiz bile bu beyefendileri rahatsız ediyor. Bundan rahatsız oluyor. Ve ne yaparız, ne ederiz de, çünkü Kürtlerin dini Zerdüştlüktür diyen bir anlayış var bunların başında, bunların lider anlayışı bu. Ve Kürt kardeşlerimize İslam kılıç zoruyla dayatılmıştır diyenler bunlar. Ama şimdi bakıyorsunuz sözde Cuma namazları kılıyorlar. Birileri de tribünden onları seyrediyor. Adeta basın bildirisi açıklar gibi, yaptıkları iş bu. Ama burada zaten Cuma kılınıyor. Neymiş? Devletin camisinde veya devletin imamının arkasında Cuma namazı kılınmazmış. Böyle de kendilerine göre bir fetva vermişler.

Değerli kardeşlerim; Cuma ehliyet ve liyakat sahibi hocalarımızın arkasında kılınır. Bunların nereden neyi bulup getirdikleri de belli değil, o ayrı mesele ve onun da bir adabı var, o adabı içerisinde kılınır. Ve biz biliyorsunuz kendi geleneğimizde de köylerdeki mescitlerde de Cuma kılmayız genellikle. Genelde kasabaya ineriz, ilçeye ineriz veya il merkezindeki salâtin cami dediğimiz veyahut da Cuma mescitleri dediğimiz o büyük yerlerde bir araya gelir, oralarda genelde Cumalarımızı ifa ederiz, yerine getiririz. Neden? Çünkü o bizim birlik, beraberlik, dayanışma mesajlarını alacağımız gündür. Ve birbirimizle ciddi manada tanışma, kaynaşma günümüzdür ve bu böyle yerine getirilir. Ama bunların yaptığı nedir? Ayrışmadır. Bunların yaptığı nedir? Tamamen bölmedir, parçalamadır. Kendilerine göre bir şeyler icat ediyorlar. İcat edenlerin de bu işin içinde olduklarını bir bilsek ah can kurban. Böyle bir şey de yok.

Değerli kardeşlerim; biz bütün bunlara rağmen diyoruz ki, BDP de gelsin yemin etsin, Meclis çalışlarına katılsın ve hem milli iradenin, hem milletvekili olmanın gereğini yerine getirsin. Biz gerek yeni anayasanın yapılması sürecinde, gerek milli birlik ve kardeşlik projemizde BDP'nin katkılarını görmek isteriz. Ancak biz ne istiyorsak o anayasanın içerisinde yer alacak derseniz kusura bakmayın. Siz önerinizi getirirsiniz, alması gereken, olması gereken ne teklifiniz varsa onlar orada yerini alır. Ama hepsi orada yerini alır diye bir şey yok. Oturacağız, bir ortak akıl oluşturacağız ve bu ortak akılla, bu kolektif akılla bir anayasa hazırlayalım diyoruz. Şimdi dün baktık ki MHP'nin Genel Başkanı Sayın Bahçeli hemen orada bizi adeta hesaba çekemeye başladı. Ana Muhalefetin Genel Başkanı aynı şekilde hesaba çekmeye başladı. Biz ne diyoruz? Şu hesap sormayı bir bırakın, gelin oturalım masaya. Verin ekiplerinizi, biz de ekibimizi verelim. CHP de versin, BDP de versin, başlasın arkadaşlarımız çalışmaya, bu işin bir çerçevesi oluşsun. Ondan sonra biz tüm sivil toplum kuruluşlarının da desteklerini alalım, onların da yardımlarını alalım. Akademisyenlere gidelim onların desteklerini alalım, anayasacıların desteklerini son safhada onların da alalım. Ama ondan sonra bu işin nihai kararını verecek olan yer neresi olacak? Yine bu Parlamento olacak, burada bunu gerçekleştireceğiz. Ve ondan sonra da ha hep beraber birlikte övünelim. Tüm milletimizin işte benim anayasam diyebileceği bir anayasayı hazırladık diyelim. Yani bunu doğudaki de desin, batıdaki de desin, kuzeydeki de desin, güneydeki de desin. Artık biz darbe dönemlerinin anayasasından kurtulduk desin halkımız, bunu başaralım. Ama daha biz adımı atmadan, sizlerden randevu talebinde bulunmadan hemen kalkar da bize yumruğunuzu sıkarsanız biz o eli nasıl sıkacağız? Açık olan el sıkılır, sıkılı el nasıl sıkılacak, sıkıntı burada. Boykot sürecek olursa, bu da kendi bilecekleri iştir BDP için söylüyorum. Biz ne kuru tehditlere pabuç bırakırız, ne de yolumuzdan döneriz değerli arkadaşlar. Arkadaşlarıma ben şu talimatı verdim dedim ki, eğer BDP'li arkadaşlar onlar da aynen CHP'li arkadaşlar gibi yemin etmek için bir araya gelip bu adımı atalım diyorlarsa hay hay adımı atalım, ama kalkıp da bizden şu anda içeride bulunan, yargının sorunu halinde olan durumla ilgili bir düzenleme istiyorlarsa kusura bakmasınlar. Bu artık bir yargının sorunudur, yargı bu işi çözer. Bizim şu anda yapacağımız tek şey vardır, ha bu birliği, bu beraberliği tesis edecek adımı birlikte atmaktır.


Değerli arkadaşlarım; Cuma günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Hükümet programımızı okuduk. Dün de Hükümet programı üzerine görüşmeler yapıldı. Yarın inşallah Meclis'ten güvenoyu almak suretiyle 3. dönemimizi, 4. AK PARTi iktidarını da resmen başlatmış olacağız. Hükümet programımız son derece detaylı bir biçimde hemen hiçbir konuyu atlamadan, hiçbir sorun alanını ihmal etmeden büyük bir titizlik içinde hazırlandı. Ve bu çalışmalarda emeği geçen tüm arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. Takdir edersiniz ki 3 Kasım'dan bugüne kadar bir devamlılık içinde, bir silsile dairesinde icraatlarımızı gerçekleştiriyoruz. İşte dün yine oldu, -cek, -cak diyorlar. Yani 9 yılda yaptıklarımız ortada, onlar bu programın içinde hepsi var, hepsi yerini alıyor, programı okumadan geliyor herhalde. Bunlar çünkü bu Meclis'in geçmişten bu yana adeta o da geleneği haline gelmiş, hiçbir şey yapamayanlar gelirler orada -cek, -cakı konuşurlar. Ya 9 yılda yapılanlar var, şimdi önümüzdeki 4 yıl ve 2023'le ilgili tabii ki gelecek zaman sigasıyla konuşacaksın, tabii ki orada şunu yapacağız, bunu edeceğiz diyeceksin. Yaptık diyemezsin, yapıyoruz diyemezsin. Yapılmakta olana yapıyoruz dersin. Yaptık, geçmişte kalanlara, şu anda gerçekten inşa edilmiş olanlara da onu söylersin. Ama bundan bihaber olarak eleştiri yapmak için eleştiri yapanlar. Biz 61. Hükümet programını önceki iktidarlarımızın bir devamı, bir tamamlayıcısı, bir mütemmim cüzi olarak hazırladık. Neler yaptığımızı, neleri başlattığımızı bu program içerisinde kısmen de olsa hatırlattık. Ardından da bunları hangi takvim içerisinde belirleyeceğimizi, tamamlayacağımızı, yeni neleri yapacağımızı programımıza aldık. Esasen dün Meclis Genel Kurulu'nda Hükümet programı üzerinde yapılan görüşmeler AK PARTi ile diğerleri arasındaki farkı bir kez daha ortaya koydu. Dikkat ederseniz ne CHP Genel Başkanı, ne MHP Genel Başkanı, ne de kürsüye çıkan sözcüleri tek cümleyle olsun Hükümet programına şöyle ciddi bir eleştiri getirmediler, getiremediler. MHP yıllardır okuduğu ezberi, noktasına, virgülüne değiştirmeden arkadaşlar, aynen tekrar etti. Şehit şehit şehit. Ya başka bir şeyin yok mu senin ya? Sen şehitlerden hep beslenmeye çalışıyorsun, bir diğerleri de terör örgütünden beslenmeye çalışıyor. Ya bu şehitler hepimizin şehitleri bunda problem yok. Ama 30 yılı aşkın zamandır terörle mücadele Türkiye'nin bir sorunu.

Bu soruna karşı ortak mücadeleyi hep birlikte vermemiz lazım. Buna karşı senin elinde bir sır var mı veya bir çözüm var mı yapılanların dışında bunu söyle. Doğru dürüst gidip bu ülkenin 81 vilayetini dolaşamazsın, 81 vilayetinde tamamıyla bu mücadeleyi veremezsin. Bir demokrasi mücadelesini olgunlaştıramazsın. Ama sadece Meclis'in içinde bunları konuşursun. Böyle bir yaklaşım tarzı olmaz. CHP, Hükümet programından ziyade yemin kriziyle kendi içine düştükleri durumu izah etmenin çabası içine girdi. İnanın kendimi adeta bir adalet sarayının içinde zannettim, sadece bunu konuştuk. Dün Meclis Genel Kurulu'nda yaşanan tablo, son 9 yılın bir özetinden ibaretti. MHP son derece ufuksuz bir biçimde ekonomiye, dış politikaya, siyasete dair ciddi bir vizyon cümlesi ortaya koymadan o bildik ezberini az önce de ifade ettiğim gibi tekrar etti. CHP, kendi iç tartışmalarının verdiği yorgunlukla dün bir kez daha kafa karışıklığını ortaya koydu. O da aynı şekilde bildik nakaratı tekrar etti. AK PARTi ise 9 yıl boyunca olduğu gibi dün de ezberleri bozan bir yaklaşım içinde oldu. Biz 12 Haziran seçimlerine girerken projelerle girdik. Seçim kampanyası süresince projelerimizi anlattık, hedeflerimizi, planlarımızı anlattık. Bugün de sadece proje konuşuyor, sadece bu ülkeye ilişkin hayallerimizi, hedeflerimizi anlatıyoruz. Seçim meydanlarında verdiğimiz vaatleri, seçim sürecinde basın toplantılarıyla açıkladığımız projeleri Hükümet programına alarak bunları da resmi bir hüviyete kavuşturduk. Önümüzdeki günlerde Hükümet programını bir acil eylem planına dönüştüreceğiz. Burası önemli, acil eylem planına dönüştüreceğiz. Ayrıca 2012-2014 orta vadeli programımızı da yine Hükümet programıyla uyumlu şekilde hazırlayarak uluslararası ölçekte de hedeflerimizi duyurmuş olacağız. Bütün bunları yaparak adeta kendimizi bağlıyor, adeta kendi kendimizi denetliyor, kendi muhasebemizi kendimiz tutuyoruz. Biz değerli arkadaşlarım, milletimize karşı sorumluyuz, bizim bir sorumluluğumuz var. Bu sorumluluğu yerine getireceğiz. Önceki dönemlerde olduğu gibi bu yeni dönemde de kendimizi millet huzurunda hesaba çekeceğiz. Kendimize milletin aynasından bakacağız. Ben sizlere, bu kadroya sonsuz derecede inanıyor ve güveniyorum. Allah'ın izniyle bu kadro önümüzdeki 4 yılda da Türkiye'yi başarıdan başarıya koşturacak, Türkiye'ye yeni rekorları, yeni sevinçleri, heyecanları yaşatacaktır.

Değerli arkadaşlarım; güven oylamasının ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi tatile girecek. 4 yıl boyunca gerçekten geçmiş dönemde yoğun bir tempo içinde çalıştık. Seçim sürecinde aynı şekilde çok yoğun gayret sarf ettik. Özellikle tatili ziyadesiyle hak ettiniz. Ancak tabii bu tatil uzun süreli olmaması gerekir. Bu tatil dönemi bizim için bir yan gelip yatma dönemi olmamalı. Çünkü milletvekilliğinin kaderi bu. Bak milletvekili diyoruz, vekalet aldık, bize durmak yakışmaz. Hemen şöyle kısa bir tatil, kısa bir tatilden sonra tüm milletvekili arkadaşlarımın seçim bölgelerinde vatandaşla kucaklaşmasını, kaynaşmasını ve Ankara'ya dönünceye kadar şehrin ve hemşerilerinin sorunlarıyla hemhal olmasını özellikle rica ediyorum.

Değerli arkadaşlarım; önümüz Ramazan. İnşallah 1 Ağustos tarihiyle birlikte bu rahmet, bereket ayını hep birlikte idrak edeceğiz. Yardımlaşmanın, dayanışmanın, paylaşmanın en verimli zemini olan Ramazan'da şehirlerin yoksul mahallelerini, yoksul hanelerini özellikle ziyaret etmenizi, ocağı tütmeyen evleri bulup onlarla yakından ilgilenmenizi ben sizlerden bekliyorum. Gidin bulun fakir fukarayı, garip gurebayı bulun. Onun sofrasına, yer sofrasına oturun. Onlarla beraber onun iftarındaki yemeğinden siz de kaşık sallayın. Ve bunu yaparken olağan yapın, normal yapın. Birilerinin yaptığı gibi olmasın bu, sanal olmasın, doğal olsun, bunu yapın. Ve önceden haberler vermek suretiyle değil, haber vermeden bunu yapın. Teşkilatımızla el ele, onların hazırlayacağı program çerçevesinde, program dairesinde 81 vilayete dağılıp inşallah gönüller kazanmaya devam edeceğiz. O kaymak iftarlara falan gitmeyin. O zengin iftarlarına falan gitmeyin bırakın onu kendileri yapsınlar. Biz fakir fukara sofrasında olalım, buralarda bulunalım.

Değerli kardeşlerim, işin bereketi burada. İşin bereketi burada olduğu için biz orada olmalıyız. Çünkü biz ne dedik? Biz kimsesizlerin kimsesiyiz dedik, sessiz yığınların sesiyiz dedik yola böyle çıktık. Öyleyse bunun gereğini yapacağız. Ve her akşam bir başka yerde, ama bir evde değil, birkaç evde. Hepsinde tabii ki iftara yetişemeyeceksiniz, ama bir diğerinin de gider çayını içersiniz, halini hatırını sorarsınız, eksiklerini tespit edersiniz. Hangi alanda bir eksiği var, sağlıkta mı var, para, pul, geçim vesaire bunda mı var, işsizlik noktasındaki durumuna bakarsınız, çocuklarının eğitimiyle ilgili bunları tespit edersiniz. Ve biz bunların hepsine değerli arkadaşlarım, Sosyal Dayanışma Yardımlaşmayla birlikte gerekli desteği verebilecek imkana, güce sahibiz. Bu tespitleri yapalım ve buralara ulaşalım. Yani değerli kardeşlerim, arayalım bulalım tıpkı Ömer gibi. Ve onlara çare olalım. Hükümet olarak çalışmalarımızı ara vermeden, hız kesmeden sürdüreceğiz. 19-20 Temmuz tarihlerinde 61. Hükümetin ilk yurt dışı ziyaretini inşallah Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne yapacağız. Kurtuluş gününde inşallah bir kez daha Kıbrıslı Türk kardeşlerimle kucaklaşacak, hasret giderecek, yürütülen müzakereler hakkında yerinde incelemeler yapacağız.

Değerli arkadaşlarım; tabii özellikle bu konunun da üzerinde duruyorum. Fakat siz değerli kardeşlerimin, Kadın Kollarımızla, Gençlik Kollarımızla birlikte bu süreci hızla, heyecanla, coşkuyla ele almanızı çok ama, çok önemsiyorum. Ben şimdiden hepinize iyi tatiller diliyorum. Ailenizle, sevdiklerinizle, hemşerilerinizle doya doya vakit geçirmenizi, enerjinizi, heyecanınızı artırmış şekilde Ankara'ya dönmenizi temenni ediyorum, ailelerinize ve şehirlerimizdeki tüm kardeşlerimize de bizim hasseten selamlarımızı iletmenizi sizlerden rica ediyorum. Hepinizi Allah'a emanet ediyor, sizleri sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.