Murat Sabuncu'nun 31 Ekim 2017'de Cumhuriyet Davası'ndaki savunması

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Şablon hatası: Lütfen boş parametreleri çıkarmayın (biçim rehberi ve şablon belgelemesini okuyun).

Özgürlüğümüzü kaybedişimizin üstünden bir yıl geçti. Sayın savcı aynı deja vuyu yaşattı bize. Ne sayın savcının mütalaası farklı, ne iktidarın propaganda aygıtları farklı.. Hepsi aynı.

Bugün 31 Ekim 2017. Özgürlüğümüzü kaybedişimizin üzerinden tam 1 yıl geçti. 365 gün önce bugün diğer 16 Cumhuriyet ve yöneticisi gibi. Türkiye tarihinde ilk kez bir gazeteden bu kadar fazla sayıda yönetici bir yazara yapılan bir operasyondu bu. Geçen yıl bu saatlerde Terörle Mücadele Şubesi’nin bodrumundaki nezarethanelerindeydik.

Büyükada için de iktidarın propaganda aygıtları karalama kampanyaları yapmıştır ama iddianamenin kabulünden 10 gün sonraya verilen duruşma gününde tahliye edildiler.

İktidarın propaganda aygıtları meslek hayatları 28 ile 60 yıl arasında değişen bu gazeteciler için iftira kampanyalarına çoktan başlamıştı. Başta FETÖ ülkede adı terörle anılan ne kadar örgüt varsa yardım iftirası atılıyordu üzerimize.

Bize FETÖ’ye yardım iftirasıyla soruşturma başlatan savcı FETÖ üyesi olmaktan ve faaliyet göstermekten ağırlaştırılmış müebbet talebiyle yargılanıyordu. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ durumu “talihsizlik” olarak nitelendiriyordu ama savcı dosyadan alınmıyordu. Nitekim iddianameye ek 30 klasörü incelediğimizde gördük ki savcı Murat İnam iddianame bitene kadar dosya için çalışıyor ancak hazırlanan iddianamenin altına imzasını atamamış ya da attırılmamıştı.

Cumhuriyet Davası soruşturmasını başlatan, bizleri tutuklatan iddianamenin yazımında başrol oynayan savcı Murat İnam. FETÖ’den ağırlaştırılmış müebbetle yargılanan bir isim.

Peki kimdi bu bilirkişi? Hayatında hiç gazetecilik yapmamış, bilgisayar mühendisliği mezunu bir isim, yaşı da hayli genç. Benim meslek hayatım kadar. Ya da Orhan Erinç’in meslek hayatının yarısı kadar. Herhalde iktidar yanlısı olduğunu vurgulamama gerek yok. Ki bunu ilk duruşmada tweetlerinden kanıtlamıştık.

Davanın tanıkları: Gruplara ayırmak lazım.

Birinci grup: Fetullah Gülen’in adamları. Ömürlerinin büyük kısmını, 25-30 yılını onun emrinde geçirip bugün dava konusu olan pek çok oluşumun kurucusu, yöneticisi, hatta sözcüsü. Hüseyin Gülerce’den Latif Erdoğan’a isimler. Mahkeme Başkanı olarak siz bile onları dinlemeye gerek görmediniz. Zira ifadeleri de “tahmin” ve ona bağlı iftiralar üzerine kurgulanmıştı.

İkinci grup: Cumhuriyet’te uzun yıllar beraber çalıştığımız arkadaşlar. Zaten iddianameye de bize atılı iftiralar ile ilgili sözleri yansımamıştı. 11 Eylül’deki davada sizler de dinlediniz, sorguladınız. Hemen hepsi savcı ile uzun süre konuştuklarını, bunların kısaltılarak bir kısmının anlamından saptığını söyleyip lehimize tanıklık yaptılar. Ve hatta bir tanesi de "zoraki tanıklık" tanımını kullandı.

Üçüncü bir grup var. Aslında o tek bir kişi ama tek başına bir grup gücünde. Türkiye’nin en çok okunan yazarı. Öyle önemli ve güvenilir bir tanık ki Gülen’den ödül almış, sonra iade etmiş, iade ettikten sonra Gülen lehine yazı yazmış. Avukatımız Tora Pekin iadeden sonra yazdığı o yazıyı hatırlattığında “patronunun isteğiyle-emriyle” yazdığını da itiraf etti.

Burada küçük bir parantez açayım. Biz bugün niye tutukluyuz, bugün toplam 17 kişi niye yargılanıyoruz biliyor musunuz? Çünkü biz hiç kimseden emir almayız. Pek argo konuşmayı sevmem. Ama şunu net söyleyebilirim. Cumhuriyet çalışanına emir verecek kişi henüz doğmadı.

Bugüne mahsus bir şey mi bu? Tabii ki hayır. Bu gazetenin genlerinde var bu. Demokrasi dışına çıkılan her dönem Cumhuriyet’e yani bağımsız sese, gazeteciliğe tahammül edemeyenler bu gazetenin yazar ve yöneticilerini işkenceyle, hapisle, gazeteyi kapatarak, ekonomik olarak boğmaya çalışarak susturmaya çalışmış. 1971 Muhtırasından sonra da 1980 faşist darbesinden sonra da Ergenekon sürecinde de ve şimdi de... Ama Cumhuriyetçiler hiç yılmamış, yılmadı, yılmayacak.

Gelelim üzerinde konuşacağım son tanığa... Alev Coşkun’a...

Onun gazeteyle ilgili “ağlatan görüntüye”. İki tarihten bahsediyor ikisi hakkında da konuşacağım bugün. Önce Gülen haberi.

(23 Mayıs 2015 tarihli gazeteyi gösteriyor). Üç yıl önce alevlenen eski koalisyon ortakları. FETÖ - AKP savaşında Fetullah Gülen’in Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın damadını ima ederek “Berat Albayrak da burayı ziyaret etti biliyor, fakirhaneme malikane dediler” haberi.

Tanık Alev Coşkun, haberi değil, haberin yerini beğenmiyor. Siz basın davalarında deneyimlisiniz. Haberler üzerine dava açılır ama şekil şartıyla bir gazetenin itham edilmesi çok fazla rastladığınız bir durum değil.

O haberin altında bir haber daha var. Cumhuriyet gazetesi burada “Konya merkezli operasyonda gözaltına alınanlar Fethullahçı Terör Örgütü üyesi olmakla suçlandı” deniyor. 23 Mayıs 2016'da gazete Fethullahçı Terör Örgütü diyor.

Alev Coşkun'a göre haber üst taraftaysa suç unsuru, alttaysa değil. Üstteyse Fetöcülük, alttaysa Atatürkçülük diye bakıyor.

Bu haber Türkiye’nin en önemli sosyologlarından Prof. Dr. Tayfun Atay’ın “Parti, Tarikat Cemaat” dizisinden alıntı. Ve cemaatleri “holdingleşmekle” eleştiren bilimsel bir metni temsil etmektedir. Prof. Tayfun Atay, seküler biri olarak tarikatları incelemiş, doktora tezini bunun üzerine yapmış biri.

Atay şöyle diyor:

“Bugün tarikatlar holdinge açılan kapılardan dolayı tükenmekte." Her cemaatin kendi kitlesine kilitlenmesinden hareketle bir tür cemaat fanatizmi ortaya çıktığını, işin özünde müşteri kaybetmeme telaşı olduğunu söylüyor. Yani mürit değil artık müşteri olduklarını söylüyor.

Dizide Tayfun Atay AKP ile Gülen’cilerin ayrılan yollarına da bakıyor. Mavi Marmara olayı arkasından Gülen’in “İsrail’e danışılsaydı keşke” cümlesi üzerinden oluşan ayrışmaya dikkat çekiyor. Şöyle diyor analizinde:

"Bir tarafta küresel sistemin ekonomi- politik isterleriyle uyarlı hareket etme yolunda hâlâ hassas ve dikkatli bir cemaat var; öte yanda aynı sistemin kendine açtığı imkânı değerlendirip iktidar olmuş ama kültürel genetiğinin derinliklerindeki milli görüş tortularıyla davranmaktan zaman zaman kendini alamayan AKP…"

Dizide Türkiye siyasetinde zaman zaman etkili olmuş diğer tarikat ve cemaatlerden de bahis var ve onların eleştirisi var.

Eğer Alev Coşkun sadece fotoğraflara bakmayıp içini okusaydı bilimsel içerikli bir makale okumuş olacaktı.

Küfürle değil yazıyla da bugün FETÖ diye anılan grubun nasıl eleştirildiğini görecekti. Bu diziyi okusaydı esas ağlaması gerekenin Cumhuriyet’in haberciliği değil kendisinin iftiralarla eski gazetesini ihbar ettiği makamların bu yapıyı nasıl büyütüp ülkeyi kaosa sürüklediği olacaktı.

Alev Coşkun'un son bir cümlesi var. “Cumhuriyet gazetesi tarihinde hiçbir zaman tarikat ve cemaat haberleri manşet olmadı.” Doğru değil.

[Uğur Mumcu'nun Cemalettin Kaplan haberini gösteriyor] Yani gazetecilik yapıyor. Bizim izinden ayrılmadığımız Uğur Mumcu da o dönem suçlu olarak görülen kişiye gidiyor, onun da haberini yapıyor.

Duruşmalarda sizin en çok gerildiğiniz, kızdığınızda söylediğiniz şu: “Mesleği sizden mi öğreneceğim.”

26 Temmuz günü sayın savcı: “Biz de eğitim aldık, sizin bizi sorgulama hakkınız yok” diyor. Bir üye hâkim “Çok biliyorsanız siz gelin oturun” diyor. “Mesleği sizden mi öğreneceğiz” diyorsunuz.

Peki biz gazeteciliği mahkemelerden mi öğreneceğiz? Yaşı kadar gazetecilik yaptığım bilirkişi mi öğretecek bize gazeteciliği?

24 Temmuz ile 28 Temmuz arasındaki ilk beş günlük duruşmaların ardından ara kararın hemen öncesinde bir konuşma yaptınız. Dediniz ki bir bölümünde “bu yıl bitmeden davayı bitirmek istiyorum.”

O gün kendi kendime dedim ki “başkan Aralık ayında yapmayı hedeflediği son duruşmaya kadar, yani beş ay daha içimizden birkaç kişiyi tutuklu yargılayacağını söylüyor”. Bu konuşmanın üstünden 2 duruşma 3 ay geçti. Tahminim doğru çıktı.

Aralık ayında ya da 2018’in ilk aylarında bitebilecek bu davada sonuna kadar tutuklu kalacağız. 7 kişiyi 9 ay, 1 kişiyi 11 ay, 2 kişiyi şimdilik 12 ay tutuklu yargıladığınız bir davada muhtemelen ceza da alacağız.

11 Eylül'deki duruşmada, avukatlarımızdan Fikret İlkiz savunmasının bir yerinde Sisifos’tan bahsetti. Siz bunun üzerine İkarus örneği verdiniz. O zaman sizinle ilgili iki şey düşündüm. Birincisi ne güzel sayın başkan da benim gibi mitoloji seviyor. Muhtemelen Azra Erhat’ın mitoloji sözlüğünü okumuştur.

İkincisi sayın başkan bize “yanacaksınız” diyor.

Malum İkarus balmumundan yeleği ve kanatlarıyla uyarılara rağmen güneşe yaklaşıp kanatları eriyince düşüp ölmüştü.

Türkiye’de gazetecilik mesleğine başlayanlar özellikle Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışanlar yanmayı göze alarak işlerini yaparlar. Bizim gazetenin tarihi “yananlarla”, “yakılanlarla” doludur.

Şu an bu isimlerin hepsi saygıyla anılmaktadır. Eğer yakıcı olan güç ise iktidar ise ve gazeteciyi yakacaklar diye işini yapmaktan vazgeçerse esas budur yıkıcı olan ve yakıcı olan. Ben işimi yaptım, çıkarsam yine işimi, yani kimseden korkmadan gazetecilik yapmaya devam edeceğim.

Buradan çıktıktan sonra hemen kapının yanındaki odada bize kelepçe takılacak, asansörle aşağı indirileceğiz, Silivri hapishanesine gönderileceğiz. Hava kararmış da olsa İstanbul'u görmeye çalışacağız, bir ay daha göremeyeceğiz ne de olsa.

Ben bir alışkanlık edindim. Dönünce yaptığım ilk şey Sokrates'in savunmasını okumak.

Demir parmaklıklı pencerenin yanındaki yatağıma geçiyorum oradan tellerle kapatılmış gökyüzüne bakıyorum. Düşünce ve ifade özgürlüğünü kullandığı için tutuklanan gazetecileri, hak savunucularını, milletvekillerini düşünüyorum. Ezberledim ama yine de kitaptan bir daha okuyorum.

Şöyle diyor Sokrates savunmasının sonunda:

"Artık ayrılma vakti geldi çattı. Ben ölmeye, sizler de yaşamlarınızı sürdürmeye gidiyorsunuz... Hangisinin daha iyi olduğunu tarih yazacak..."

Aynısını tekrarlıyorum size;

Artık ayrılma vakti çattı... Ben Silivri’ye, hücreye, sizler de yaşamlarınızı sürdürmeye gidiyorsunuz... Hangisinin daha iyi olduğunu tarih yazacak...

Murat Sabuncu, 31 Ekim 2017