Kemal Kılıçdaroğlu'nun 4 Şubat 2020 tarihli CHP grup toplantısında yaptığı konuşma

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Efendim, hepiniz hoş geldiniz, şeref verdiniz, onur verdiniz. Değerli arkadaşlarım ve bizleri televizyonları başından izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; gerçekten üzüntülüyüm, gerçekten. Gönül ister ki bu tür toplantılarda neler yapacağımızı anlatsak, gönül ister ki bu tür toplantılarda fakirin fukaranın derdine çare üretsek, gönül ister ki bu tür toplantılarda siyasi ahlâkı yükseltsek, siyasette temizliği hâkim kılsak, kul hakkı yiyenleri alıp eleştirsek keşke… Bu tür toplantıların böyle olması lazım ve salondan ayrılırken de huzur içinde ayrılmamız lazım. Bir amacımız olmalı, bir hedefimiz olmalı, bir ilkemiz olmalı, gerçekten acıyorum, yaşadığımız sürece acıyorum.

Şimdi değerli arkadaşlarım, aramızda bordo bereliler var, geçmişte bu görevi yapan arkadaşlarım var. Bu grup toplantısında söz vermiştim onların sorunlarını dile getireceğim diye, ama bu grubun bir özelliği var, o nedenle kusura bakmasınlar, önümüzdeki haftaya değineceğim, önümüzdeki haftaya sözüm, önümüzdeki hafta değineceğim.

Elazığ ve Malatya’da yaşananlar, hayatını kaybedenler hepimizin ortak acısı, üzülüyoruz. Düşünün Kızılay Kızılay olmaktan çıktı, nasıl üzülmezsiniz, nasıl dertlenmezsiniz?

Filistin üzerine oynanan oyunlar, Filistin kadim bir coğrafya, yıllarını verenler, hayatlarını verenler, bura üzerine oynanan oyunlar, nasıl üzülmezsiniz?

Suriye’de yaşananlar, şehitlerimiz geldi, nasıl üzülmezsiniz? Yıllardır söylediklerinizi alıp bir tarafa atar ve sonra şehitler ortaya çıkınca ne diyeceksiniz arkadaşlar? Gerçekten üzüntülüyüm.

Bakınız değerli arkadaşlar, Elazığ’da deprem olduğunda valiyi aradım hemen akşam, il başkanımız Sayın Valinin yanındaydı. Daha henüz ölüm haberleri gelmemişti, yaralanma haberleri gelmemişti. “İnşallah gelmez” dedik. Sayın Vali de aynı dileklerde bulundu, ama 6.8 şiddetinde… Hemen iki genel başkan yardımcısını ve milletvekili arkadaşlarımızı görevlendirdim, Malatya ve Elazığ’a gidin, tabloya bakın diye. Elazığ milletvekilimiz zaten oradaydı, dolayısıyla bir işbölümü yaparak biz acaba burada ne oldu, eğer bir kayıp varsa yaraları nasıl sarabiliriz diye bunun çabası içine girdik değerli arkadaşlar. Arkasından arkadaşlara söyledim: Hemen gelmem gerekiyor mu Elazığ’a? “Hayır. Gelirseniz trafiktir, yoldur, tıkanmadır, şimdi enkazdan insanlar çıkarılıyor, sağ olarak çıkarılıyor, cenazeler çıkarılıyor. Dolayısıyla bu aşamada gelmeniz doğru değil. Bekleyin, biz size haber veririz, o zaman gelirsiniz.” dediler. Peki, hayhay.

Değerli arkadaşlarım, daha sonra arkadaşlar “evet, gelebilirsiniz” dediler, gittik oraya, üç genel başkan yardımcısı; Adana, Mersin ve Hatay Büyükşehir Belediye Başkanlarımızla beraber gittik. Genel başkan yardımcılarını görevlendirdik, ama aynı zamanda başta büyük şehir belediyelerimiz olmak üzere belediyelerin yapacağı yardımı da koordine etmeye çalışıyoruz. Bölgeye insani yardım götürmemiz gerekiyor. Kar var, kış var, soğuk var, kadın var, çocuk var, çocukların ihtiyacı var, bütün bunlara acaba nasıl çözüm üretebiliriz? Elazığ’la belediyeler arasında köprüler kuruldu, nelere ihtiyaç varsa o ihtiyaçların öncelikle ve ivedilikle karşılanması gerekiyordu. Bunlar da yapıldı değerli arkadaşlarım, Sivrice Belediyesine gittim, depremin merkezi olduğu ifade edilen yere, belediye başkanımızla konuştuk. Yazıkonak Belediye Başkanına gittim, Sayın Belediye Başkanımızla da konuştuk. Hastanede yaralılar vardı, yaralılara gittik, yaralılara geçmiş olsun dileklerimizi tek tek ilettik. Emin olun hani dert dinliyorsunuz, ama ölümden dönmüş, enkazdan çıkmış kişinin hastanede bana anlattığı dert ne, biliyor musunuz? “Çocuğum işsiz...” Nasıl üzülmezsiniz? Ölümden dönmüş, enkazdan çıkmış, çocuğum işsiz, evladım işsiz, üniversiteyi bitirdi, nasıl iş bulacak? Kendisini unutmuş, çocuğunu düşünüyor, evladını düşünüyor. Siz bir siyasi partinin genel başkanı olarak üzülmez misiniz bu tabloya, nedir bu tablo diye sormaz mısınız?  

Değerli arkadaşlarım, daha sonra taziyelere gittik. Gerçek anlamda bir insanlık dramı var arkadaşlar, öyle gidip merhaba, başınız sağ olsun demek değil, olay o kadar basit bir olay değil arkadaşlar; 2 aylık çocuğunu, 7 yaşında çocuğunu, kayınvalidesini, kayınpederini ve eşini kaybeden bir gençle görüştüm. “Ben evdeydim, çocuklarım oradaydı” dedi. “Niye siz evdeydiniz, çocuklarınız orada” diye sorduğumda “bizim ev soğuk, ama kayınpederin evi sıcaktı, çocukları onun için oraya gönderdik…” Şimdi bu ikinci bir deprem, vicdani bir deprem değerli arkadaşlarım, sıradan bir olay değil. Gidiyorsunuz, dinliyorsunuz, daha önce depremde doğan bu depremde hayatını kaybeden bir çocuğun babasıyla karşılaşıyorsunuz. Değerli arkadaşlar, bu tür talepler, bu tür acılar, bu tür şikayetler, bu tür beklentiler hani bir afet sonrası olabilir, makul karşılayabilirsiniz. Afet sonrasıdır, insanların talepleri vardır, insanlar acılıdır, insanların beklentileri vardır. Bir şekliyle bunları karşılamak istersiniz. Elbette karşılanması lazım, sonuçta şu tablo beni bu süreç içinde sevindiren en büyük tablo görüşü, kimliği, yaşam tarzı ne olursa olsun 82 milyonun kilitlenmiş olmasıdır. 82 milyon biz acaba bu sorunu nasıl aşarız, nasıl yaparız da yaraları sararız 82 milyonun ortak beklentisi, bu gerçekten de beni mutlu eden bir tablo. Daha sonra o gece Elazığ’da yattım. Çünkü Sayın Gürsel Erol dedi ki: “Buraya gelirseniz bir gece Elazığ’da yatacaksınız.” O gece iki artçı deprem de oldu. Daha sonra bölgeyle ilgili muhtarlarla oturup konuştuk. Sonra Malatya’ya gittim. Malatya’da da Kale Belediyesini ve Doğanyol Belediyesini ziyaret ettim. Onların da dertlerini dinledik, kaymakamı ziyaret ettik, dertlerini dinledik. Yaşanan bir tablo var, yaşanan bir dram var, ama deriz ya Allah kimseyi bir felaketle karşı karşıya getirmesin.

Değerli arkadaşlarım, bölgedeyken ciddi eleştiriler de aldım. Eleştirinin kaynağı ne, biliyor musunuz? Ben bu kürsüde vatandaşların sorduğu bir soruya siyasi iktidarın cevap vermesi gerektiğini söyledim. “Deprem vergileri toplandı, bu vergiler nereye harcandı, vatandaş bunu soruyor” dedim. “Vatandaşa bunun cevabını verin” dedim. En ağır eleştirileri aldım. En haklı soru, vatandaş soruyor. Efendim deniliyor ki, “biz süratle ulaştık, çözüm için mücadele ettik.” Doğrudur, kimse bunu bir şey demiyor ki zaten. Özellikle AFAD’a teşekkür etmek isterim. Bakın, AFAD’a teşekkür etmek isterim. Her gittiğimiz yerde Kızılay’ın değil, AFAD’ın çadırları vardı. Yeterlidir-yetersizdir, içinde yeteri kadar yaşayanlara imkân sağlandı mı, sağlanmadı mı o ayrı bir olay, ama en azından görüyorsunuz. Özenle çalışan, canla başla çalışan bir kurumu görüyorsunuz. O nedenle kendilerine de teşekkür ettim, yine ediyorum.

Bakın değerli arkadaşlar, depremle mücadelenin iki ayağı vardır: Birincisi, tedbir almaktır. Buna önlem almak diyoruz. Burası deprem bölgesi mi? Deprem bölgesi. Kim söylüyor? Bilim insanları söylüyor, uzmanları söylüyor, bu işi bilenler söylüyor. Burası deprem bölgesiyse, deprem olduğunda insanlar ölmesin diye tedbir alacaksın. Ne yapacaksın? Binayı depreme dayanıklı yapacaksın kardeşim, bu kadar basit, önlem almak budur. Devleti yönetmenin gerekçesi de budur. Peki, deprem oldu, binalar yıkıldı. Yıkılabilir, çok daha şiddetli bir deprem olur, sizin yaptığınız bina da yıkılabilir. Onun adı kriz yönetimidir. Deprem olmuştur, insanlar enkazın altındadır, onun adı kriz yönetimidir, önlem almak değildir. Önlem almadığınız için insanlar ölüyor. Örnek verdim; Japonya’da bizden daha şiddetli deprem oluyor, ama kimsenin burnu kanamıyor. Bizde Elazığ’a da git, Malatya’ya da git, daha önce de deprem bölgelerini gezdim, binaları çöken ve hayatını kaybedenlerin yüzde 99.9’u fakirler, garibanlar yani. Bu da hayatın bir başka gerçeği olarak önümüzde duruyor.

Değerli arkadaşlarım, hani derler ya “Basra harap olmadan önce önlem alacaksın...” Basra harap olduktan sonra ne yapacaksın? Ondan sonra kriz yönetimidir. Biz diyoruz ki bu vergileri topladın, neden dayanıklı binalar yapmadın? Cevap veriyor beyefendi: “Açıklamaya gerek yok.” Böyle bir cümlesi var. “Bay Kemal’e mi anlatacağız bunu.” Hayır efendim, bana değil, ben zaten senin ne yaptığını çok iyi biliyorum, sen vatandaşın sorusuna cevap vereceksin. Vatandaş soruyor bunu sana, 82 milyon soruyor sana bu soruyu, ben bu soruyu soruyorum. “Efendim Van’da şunu yaptık...” Ben de biliyorum Van’da yaptığını, Van’ı bilmez olur muyum? 604 ölü var Van depreminde, ben Van depreminde de gittim, Van’da da bir gece kaldım, çocuklarla da buluştum, ailelerle de buluştum, orada da yardımlara baktık. Bütün bunların hepsini biliyoruz, ama önlemi ne zaman aldın? 604 kişi öldükten sonra. Ne zaman alman gerekiyordu? 604 kişi ölmeden önce alınacak. “Efendim, harcama yaptık...” Doğru, evler yaptın doğru, ama 100 metrekarelik evi depremzedeye 75 bin liraya sattın arkadaş, sattın! Vergi aldın eyvallah, depreme dayanıklı konutlar yapacağım dedin eyvallah, deprem oldu, insanlar öldü, o konutları yapmadın, 604 kişi öldü. Kalkıp bana cevap veriyorsun, 20 katrilyon para harcadı. Harcadın, daha fazlasını da aldın, Vanlılardan aldın bunu, Vanlıların hepsi biliyorlar.

Değerli arkadaşlarım, yine gezdiğimiz yerlerde söyledim, ortak bir talep vardı “Elazığ afet bölgesi ilan edilsin” diye, muhtarı da söylüyor, sanayicisi de söylüyor, sokaktaki vatandaşı da söylüyor, esnafı da. Herkesin ortak talebi; bir sorunumuz var burada, bir afet yaşadık, afet bölgesi ilan edin. Olur, biz bunu teklif ederiz dedik. Afet bölgesi ilan edilsin dedik. Malatya da dahil olmak üzere, çünkü deprem bölgesi deyince Malatya ve Malatya’nın bir bölümüyle Elazığ’ı kapsayan bir alan ilan edilsin dedik. “Efendim, Kılıçdaroğlu siyaset yapıyor...” Ne yapayım? Yani vatandaşın talebini söylemeyeyim mi ben? Dedik ilgili arkadaşımız, Elazığ milletvekilimiz afet bölgesi ilan edilsin diye bir çalışma yapacak, parlamentoya gelecek, bunu önereceğiz. Biz iktidardan cevap beklerken MHP’den cevap geldi, “CHP’nin hiçbir talebine olumlu görüş bildirmeyiz.” Yani olumlu el kaldırmayız. Olur, kaldırmayabilirsiniz. O bizim derdimiz değil arkadaşlar, o bizim derdimiz değil. Bizim derdimiz nedir? Vatandaşın sorununu nasıl çözeceğiz? Yoksa oy vermişsin vermemişsin, millet görecek zaten bunu. Siyasette samimiyet farklı bir şeydir arkadaşlar, samimiyetin özü şudur: Dilin ve gönlün, dilin ve yüreğin, söylemin ve kalbin aynı şeyleri düşünüyor, aynı şeyleri dillendiriyorsa, siz samimisiniz, biz samimiyiz. Hiç kimsenin burnu kanamasın isteriz, hiç kimse üzülmesin isteriz. Herkes düşüncesini rahat söylesin, bunu isteriz, biz bunu istiyoruz. Dolayısıyla yaşadığımız olay sıradan bir olay değil. Getireceğiz parlamentoya, bakalım kim neyi söyleyecek?

Tabii az önce AFAD’a teşekkür ettim. Bu gibi afetin yaşandığı durumlarda bir kurumumuz daha var, önemli bir kurumumuz, adına Kızılay diyoruz. Kızılay da nerede bir deprem olsa, yangın olsa, sel olsa, eski afişleri öyleydi ve Kızılay oradaydı, hatırlıyorum okulda öğrenciyken öğretmenlerimiz bize Kızılay kumbarası verirlerdi, biz Kızılay kumbarasıyla gider, Kızılay’a bağış toplardık. Getirdiğimiz kumbarayı öğretmenimize teslim ederdik. Öğretmenimiz bir tutanakla alır, bunu Kızılay yetkililerine teslim ederdi. 152 yıllık bir kurumdan söz ediyorum değerli arkadaşlar, köklü bir kurumdan söz ediyorum. Hem Osmanlı, hem Türkiye Cumhuriyetinin birlikte kurdukları ve sürdürdükleri bir kurumdan söz ediyorum. Peki değerli arkadaşlar, 152 yıllık bir kurum bugün hangi durumda? Az önce söyledim, deprem bölgesine gittim, 2 gün orada kaldım. Bir tek Kızılay çadırı dahi görmedim. Değerli arkadaşlarım, Kızılay dediğimiz kurum tarihi kökleri olan bir kurum, sıradan bir kurum değildir. İnsani bir kurumdur, gönüllülerin çalıştığı bir kurumdur, fakirin fukaranın derdine çözüm üreten bir kurumdur. Hani sık kullanırız ya “garip gureba” diye, işte tam da garip gurebaya sahip çıkacak kurumdur Kızılay. Kızılay’ın özelliği budur, zor günde yanımızda olur, derdimize derman olur, sorunlarımızı çözer. Sadece Kızılay değil; Kızılay, Yeşilay, Çocuk Esirgeme Kurumu, üçü de zaten sosyal devletin ana omurgasını oluştururlar. Sosyal devlet dediğimiz zaman devlet nedir? Tamam, bakidir güzel, ama sosyal devleti vatandaşa hissettirecek kurumlar vardır. O kurumlardan birisi Kızılay’dır, birisi Yeşilay’dır, birisi Çocuk Esirgeme Kurumu’dur. Bunların içinde en büyüğü Kızılay. Bugüne kadar olabildiğince Kızılay sıcak siyasetin dışında kaldı. Bugün sıcak siyasetin göbeğinde, nasıl üzülmezsiniz, nasıl hayıflanmazsınız? 152 yıllık bir kurum bu hale mi düşmeli Allah aşkına, söyleyin. Hangi görüşten olursa olsun bütün vatandaşlarımın vicdanına sesleniyorum, 152 yıllık bir kurum bu halde mi olmalıydı? Yazıktır, günahtır, emeğe yazıktır günahtır, tarihe yazıktır, günahtır, Türkiye’ye yazıktır günahtır. Ne hale getirdiler değerli arkadaşlarım.

Değerli arkadaşlar, Türkiye genelinde 750 olan şubeyi indirdiler 153’e Yüzlerce, binlerce taşınmazı var Kızılay’ın, gidiyor Kızılay İstanbul’da tarihi bir yer buluyor, orayı kiralayacağım diyor. Beyefendiler rahat etmiyorlar çünkü, güzel yerlerde yaşamak istiyorlar. Sadece sorun çözülsün diye verdikleri para 100 bin doların üstünde, dolar bazında kiralıyorlar. Eleştiri gelince de vazgeçiyorlar, sahibi de diyor ki binanın sahibi, “bir dakika, siz burayı perişan ettiniz, bu tarihi bir yerdir. İki, kiraladınız, benim hakkım var.” Al 100 bin doları sesini kes diyorlar. Değerli arkadaşlarım, Kızılay bu mudur? Kızılay ne deniliyor? Gönüllü hizmet kuruluşudur. Yöneticilerinin de gönüllü olması lazım, yöneticilerinin astronomik aylık alıyorlarsa, iş gönüllülükten çıkıyor artık. Lüks arabalar, yüksek maaşlar, bütün bunların hepsi var burada ve bunun adı Kızılay. Kime yararlı olacak? Fakire, fukaraya. Kaynaklar kime gidiyor? Varlıklılara. Kendileri kullanıyor.

Değerli arkadaşlarım, bir şey daha var son günlerde dile gelen, Kızılay’ın bir paravan kuruluş olarak kullanılması, Ensar Vakfına yapılan bağış. 8 milyon doları ben vereceğim diyor Başkentgaz, bunun 7 küsur milyon dolarını sen falan vakfa vereceksin, TÜRKEN’e vereceksin diyor. Gidecek Amerika’ya, oraya vereceksin diyor, şartlı bağış yapıyor. Birinci soru şu: Kızılay zaten bağış alan kurum, Kızılay neden başka bir yere bağış yapsın? Niye başka bir yere bağış yapıyor, yurt yapacaksa kendisi yapar. Bakın, Manhattan Adasında yurt yapıyorlar. Bir gökdelen aslında, adına yurt diyorlar. Manhattan, Amerika’nın en pahalı yeri, metrekaresi 10 bin dolar, 5 bin dolar, 7 bin dolar orada kiraların, metrekaresinden söz ediyorum. Efendim, oraya gidip öğrenciler kalacakmış, yurtta öğrenciler kalacakmış. Yurtta öğrenciler mi kalacak, yoksa saray yandaşları kendi geleceklerini orada garanti altına mı alacaklar?

Bakın, bu yıl üniversiteyi kazanıp Kredi Yurtlar Kurumuna başvurup yurtta kalmak istiyorum diyenlerden 60 bin kişi yer bulamadı. Sen bırakmışsın Türkiye’de yurdu, Amerika’da yurt yapacağım diyorsun. Bizim Amerika’daki temsilcimiz bu konuyu araştırıyor, gerçekten böyle bir para geldi mi bu vakfa, TÜRKEN Vakfına TÜRGEV aracılığıyla? Böyle bir para şimdilik görülmüyor, ama izleyeceğiz. Niçin izleyeceğiz? Fakir fukara için, tüyü bitmemiş yetimin hakkını korumak için izleyeceğiz. Yazıktır, günahtır, nasıl üzülmeyeceksin, nasıl dizinize vurmayacaksınız? Kızılay denilen bir kuruluş nasıl paravan olur? Vergi kaçırmaya paravan Kızılay! Ben daha önce Man Adasından söz etmiştim. Bir Manhattan var, o da Man’ın başka versiyonu, o da orada bir ada Amerika’da, devlete vergi ödememek için bakın, devlete vergi ödememek için dolarları buradan gönderdiler, oradan Türkiye’ye götürdüler, 5 kuruş vergi ödemediler. 15 milyon dolar gelir elde ettiler, 5 kuruş vergi ödemediler. Bunu dile getirdim, defalarca söyledim, belgeselini yaptık. Mahkemeden yasaklama kararı çıkardılar, o hakime de seslenmek isterim: Sende vicdan var mı Allah aşkına, sende ahlâk var mı acaba, sende hukukun kırıntısı var mı acaba? Niçin? Vatandaş görmesin, vatandaş duymasın bunları. Duyacak vatandaş, anlatacağız, hep beraber anlatacağız. Manhattan’da yurt yapıyorsun! Ne yurdu, sen milleti mi kandırıyorsun? Ayrıca arkadaşlarımız araştırma önergesi verecekler. Adım gibi biliyorum, keşke mahcup olsam, MHP ve Ak Parti araştırma önergesine hayır diyecek. Ne gerek var araştırmaya, malı zaten götürdü, götüren zaten belli, rüşvet de belli, her şey belli, siz diyorsunuz araştıralım, araştırılır mı bunlar kardeşim diyecektir. Kim? Erdoğan ve Bahçeli diyecektir. Üstelik bağışı yaptığınız yer de çocuk tacizinden sabıkalı olan bir yer.

Değerli arkadaşlarım, buna gerekçeyi Kızılay Başkanı buluyor: “Efendim, bu bir vergi kaçakçılığı yok, bu bir vergiden kaçınmadır” diyor. Beyefendi vergi hukukçusu da kesilmiş yani, haberimiz yoktu, ama böyle diyeceksin diye öğretmişler. Hayır efendim, bu açıkça fakir fukaranın hakkının soyulması demektir! 8 milyon dolar eğer Hazineye gitseydi, vergisi Hazineye gitseydi bu çocukların, 60 bin öğrencinin yurdu yoktu, değil mi? Bakın, kaç kişiye burs verilemiyor arkadaşlar, o da başka bir facia, 285 bin 118 öğrenciye ayda 275 lira Milli Eğitim burs verecek, para bulamadılar, bursu zamanında veremediler. 285 bin öğrencinin ahdi vardır bunda, 8 milyon dolar üzerinden vergi ödeselerdi bu 285 bin 118 öğrenci belki zamanında bursunu da alacaktı.

Biz bunlara üzülüyoruz arkadaşlar, sorunumuz bu, bunların düzelmesi lazım, ahlâk dediğimiz kavramın siyasete egemen olması lazım. Eğer Kızılay denilen bir kurum içten içe çürümeye başlamışsa devlet çürüyor demektir, devletin kurumları çürüyor demektir. Neden ısrarla ısrarla liyakat diyorum, neden liyakat diyorum, neden işi ehline verin diyorum? Bunun için diyorum, devlet çürümesin diye. Devleti çürüttünüz! Bunun adı açıkça peçelemektir, malı götürmektir yani, öyle vergiden kaçınma falan filan değil. Vergiden kaçınma nedir? Alkolde vergi vardır, içmezsiniz, vergiden kaçınırsınız. Bitti, bu kadar basit. Vergiye tabi bir işlemi yapmazsınız, vergiden kaçınırsınız, ama hülleyle Kızılay’ı kullanarak, devletin en saygın kurumlarından birisini, 152 yıllık bir kurumu kullanarak vergi kaçırma yoluna giderseniz bunun vebali ağırdır değerli arkadaşlar, buna da herkesin dikkat etmesi lazım. Olması gereken ne? Olması gereken şu: Kızılay yönetiminin istifa etmesi lazım, eğer ahlâklı bir yönetim varsa istifa etmesi lazım. Ahlâk denilen bir kavram vardır, kim bilir arkasından daha neler çıkacak? Araştırma önergesi kabul edilirse Kızılay’ın nasıl bir partinin arka bahçesine dönüştüğünü de göreceğiz. Yöneticilerin nasıl astronomik gelirler elde ettiklerini de göreceğiz, ama orada, yani Meclis Genel Kurulunda ister kabul edilsin ister edilmesin, bunun takipçisi olmak Cumhuriyet Halk Partililerin ortak görevidir.

Değerli arkadaşlarım, biz Milli Kurtuluş Savaşını sadece kendimiz için yapmadık, bütün mazlum milletlere örnek olsun diye de yaptık. Cumhuriyeti sadece kendimiz için kurmadık, bütün İslam coğrafyası da cumhuriyet olsun diye yaptık. Örnek aldılar. Milli Kurtuluş Savaşı sıradan bir savaş değildir. Egemen güçlere karşı yapılan bir savaştır. Yaşlısı-genci, kadını-erkeği ortak bir mücadeledir Milli Kurtuluş Savaşı, işgale karşı yapılan bir savaştır. Dağıtılan orduları yeniden toparlamak için yapılan bir savaştır. Sevr’i yırtıp atıp, bağımsız Türkiye’yi kurma savaşıdır Milli Kurtuluş Savaşı.

Filistinliler yıllardır mücadele ediyorlar. Kendi toprakları için mücadele ediyorlar. Kendi topraklarında kurdukları devletin yaşamasını ve o devlette her Filistinlinin de huzur içinde yaşamasını, huzur içinde görev yapmasını istiyor. 15 Kasım 1988, Filistin Kurtuluş Örgütüne bağlı Filistin Milli Konseyi, başkenti Kudüs olan Filistin Devletini ilan etti. Şu anda Filistin Devletini tanıyan ülke sayısı 140’a yakın, yanlış hatırlamıyorsam 138 olabilir. Dünyada pek çok ülke Filistin Devletini tanıyor. Şu dakikalarda, bana size hitap etme fırsatı verdiğiniz şu dakikalarda, bir genel başkan yardımcımızın başkanlığındaki heyetimiz şu anda Filistin Büyükelçiliğindedir, onlara destek için oradadırlar. 2012 yılında Birleşmiş Milletler Filistin’i bir şekliyle kabul etti, üye olmayan gözlemci devlet statüsüyle kabul etti 2012’de. 2015’te de Filistin’in bayrağı diğer bağımsız devletler gibi Birleşmiş Milletlerde de kabul edildi ve göndere çekildi. Hâlâ Filistin topraklarının başta Kudüs olmak üzere Batı Şeria ve Gazze işgal altındadır, İsrail’in işgali altındadır. Bütün bunlar ortadayken Filistin sorununun çözümü için saygınlığı olan bütün ülkeler bu sorunu nasıl çözebiliriz diye yıllardır mücadele ederken, Trump kalktı dedi ki: “Yüzyılın anlaşmasını yapıyoruz, Filistin sorununu çözüyoruz.” Anlaşmayı okudular. Filistin Devletini yok ediyorlar aslında, barış anlaşması değil, bu bir savaş anlaşması, bir devleti yok etme anlaşması, Kudüs’ün tamamını İsrail’e verme anlaşması. Değerli arkadaşlarım, Filistin sadece bizim tarihimiz açısından değil, bizim gençlerimiz açısından da önemli bir yerdir. 1970’li yıllarda Filistin’e destek vermek için Filistin Kurtuluş Örgütünün saflarında gencecik pırıl pırıl üniversite öğrencilerimiz mücadele etti ve onların mezarları hâlâ oradadır. Dolayısıyla Filistin davasına sahip çıkmak bir insanlık onurudur. Milli Kurtuluş Savaşını veren bir devletin onurudur Filistin davasına sahip çıkmak. Dolayısıyla biz alınan karar dolayısıyla üzgünüz ve asla ve asla doğru bulmuyoruz, Filistin kendi topraklarında bağımsız, işgalden arınmış topraklarında yaşamak zorundadır ve biz bunları yaşatmalıyız.

Değerli arkadaşlarım, dün tabii acı olaylarla karşılaştık. Dediğim bu olayların yanında Suriye’den gelen, İdlib’den gelen haberler… Uzman Çavuş Halil Demir, Uzman Çavuş Serkan Deprem, Uzman Çavuş Onur Şükrü Özler, Uzman Çavuş Uğur Kurt, Uzman Çavuş Uğur Katran, Uzman Onbaşı Kadir Yıldız, Uzman Onbaşı Gökhan Orhan ve tır şoförü İsmail Akatay şehit oldular, hayatlarını kaybettiler. Allah’tan rahmet diliyoruz. Hepimizin, kahraman ordumuzun, milletimizin başı sağ olsun. Yaralılar var, onlar da inşallah kısa süre içerisinde tedavileri olur, sağlık ve huzur içinde hastaneden taburcu olurlar.

Değerli arkadaşlarım, Suriye konusunu yıllardır dile getiriyoruz. Yıllardır bir sürü şey söyledim, akılda kalanlar bir “Ortadoğu bataklığı” lafı kaldı. Biz bütün komşularımızla barış içinde yaşayalım diye özlem çekerken neden kavga ediyoruz? Dış politika sıradan bir olay değildir değerli arkadaşlarım, dış politikanın milli olması lazım. Dilimde tüy bitti artık, milli olması lazım. Dış politikada iktidar-muhalefet olmaz, dış politikada ülkenin çıkarları esastır, ülkenin çıkarları esassa, orada iktidar-muhalefet olmaz.

Değerli arkadaşlar, Dışişleri Bakanlığını niye kurduk biz? Bütün dünya ülkelerinde Dışişleri Bakanlığı vardır. Neden? Çünkü dışişleri farklı bir alandır. Herkes dışişlerinde görev yapamaz. Dışişlerinde görev yapmak, büyükelçi olmak… Belli bir eğitim, belli bir tecrübeden sonra ancak olabiliyorsunuz, liyakat sahibi olduktan sonra oluyorsunuz, dünyayı bildikten sonra oluyorsunuz. İyi bir yabancı dil bilmeniz lazım, ikinci yabancı dil bilmeniz lazım. Gittiğiniz bölgenin, ülkenin sorunlarını bilmeniz lazım. O nedenle siyasetçiler dışişleri konusunda ya da dış politika konusunda cümle kurarken derler ki: “Boğazında dokuz boğum olması lazım”, dokuz boğum, öyle kullanacaksın cümleyi, asarım-keserimle bu işler olmaz, öyle bileceksin. Dışişlerinin ayrı bir dili vardır, ayrı bir hukuku vardır, uluslararası ilişkiler vardır, uluslararası kurumlar vardır. Eğer siz Dışişleri Bakanlığını tamamen devre dışı bırakıp dış politikayı ben yöneteceğim derseniz liyakati de, devleti de yok edersiniz. Uzmanlık niye vardır arkadaşlar? Elazığ’a gittik, depremle ilgili geldiler jeoloji mühendisleri bilgi verdi. Ben jeoloji mühendisi miyim? Hayır, o işi en iyi kim bilir? Jeoloji mühendisi bilir. Neden? Yıllarını o işe vermiş, onu araştırıyor. Dış politikayı en iyi kim bilir? Yıllarını o işe vermiş insanlar bilirler. Akademisyenler var, kitap yazanlar var. Hayatında bir cümle kurmamış, hayatında bir makale okumamış, dış politikayla ilgili tek yazı yazmamış insanı dış politikanın ana sorumlusu haline getirebilir misiniz? Yazıktır günahtır bu memlekete, yazıktır, günahtır, nasıl üzülmezsiniz?

Değerli arkadaşlarım, dış politikanın, hele bizim bölgemizdeki dış politikanın farklı bir tablosu vardır. Bütün komşularımız yeraltı kaynakları zengin komşularımız, o yeraltı kaynakları bunların başına bela olmuş durumda, egemen güçler orada. Dış politikada bilmemiz gereken bir gerçek daha var: Egemen güçler ateşi kendi elleriyle tutmazlar, maşa kullanırlar, sen tut derler. Sırtınızı sıvazlarlar, başınızı belaya sokarlar. Egemen güçlerin taşeronu olmamak bu coğrafyada çok değerlidir ve çok önemlidir. Eğer pinpon topu gibi Amerika’yla Rusya arasında gidip gelirseniz iki taraf da sizi kullanmaya kalkar. En büyük tehlikelerden birisi bu ve bu tehlikeyi yaşıyoruz değerli arkadaşlarım, maalesef yaşıyoruz, bunu hepimizin bilmesi lazım.

Suriye coğrafyası, İdlib bizim açımızdan da çok önemli. İdlib’de ne var? Bakın, İdlib dışında bir sorun kalmadı. Bir tarafta Amerika, bir tarafta Rusya; Amerika aldı, burayı ben yönetiyorum dedi, Rusya da şimdi ben de burayı yönetiyorum diyor. İki egemen güç Suriye’yi istediği gibi kullanıyor. İki egemen güç orada çatışacak taraflara silah temin ediyor. Kimin silah fabrikatörleri para kazanıyor, Suriye’nin mi? Hayır. Türkiye’nin mi? Hayır, Amerika’nın ve Rusya’nın. Uçak mı istiyorsun, veriyor, top mu istiyorsun, mermi mi istiyorsun, hepsini veriyor. Tabanca mı, tüfek mi, Kalaşnikof mu, hepsini alın beyler, birbirinizi öldürün. Taşeronlaşma tehlikelidir dış politikada. İdlib’de terörist gruplar var. Tahrir el-Şam’dı galiba yanlış hatırlamıyorsam, Heyet Tahrir el-Şam, Birleşmiş Milletler bunu terör örgütü kabul ediyor, biz de terör örgütü kabul ediyoruz. Bunların sayılarının, İdlib bölgesinde bunların sayılarının 20 bin-50 bin arasında değiştiği söyleniyor. Birinci soru: Bu terör unsurlarına silahları kim veriyor? Bu sorunun cevabını vicdanı olan herkesin sorması lazım. Masum çocukların kafalarını kesen, kadınları katleden bu terör örgütlerine silahları kim veriyor? Kim rahatsız? Amerika rahatsız, Rusya rahatsız, Suriye rahatsız, herkes rahatsız. Bizim de rahatsız olmamız lazım, kendi bölgemizde terör unsurlarının ciddi bir güç olarak ortaya çıkmalarına karşı çıkmamız lazım. Rusya bastırıyor vuruyor, evet, bu terörist unsurlar, yani 20 bin veya 50 bin veya 10 bin veya 5 bin terör unsuru Türkiye topraklarına girerse başımıza gelecek felaketi düşünebiliyor musunuz? Daha önce kaçıp gelenler savaştan kaçıp gelenlerdi. Şimdi de var savaştan kaçıp gelenler, İdlib’den kadın, çocuk, yaşlı, genç, vesaire, ama bir de terör unsurları var orada, 20 bin-50 bin arasında değiştiği söylenen terör unsurları var. Bunlar Türkiye’ye gelirse ne olacak? Rusya vuruyor.

Bakın, Soçi’de bir anlaşma yapıldı. Yapılan anlaşma, 17 Eylül 2018, anlaşmada Erdoğan şu öneride de bulunuyor: Bütün muhalif grupların, İdlib’de yaşayan bütün muhalif grupların 10 Ekim 2018’e kadar ağır silah, tanklar, roketler, toplar ve havan toplarının geri çekilmesi taahhüt ediliyor. 10 Ekim 2018’e kadar ağır silahlar, tanklar, roketler, toplar ve havan toplarının geri çekilmesi isteniyor Erdoğan’ın önerisi üzerine. Sonra yine Türk tarafının önerisi üzerine, 2018 yılı sonuna kadar bu kez Halep-Lazkiye M4 Karayolu ve Halep-Hama M5 Karayolu ulaşıma açılacak diyor. İkisinin taahhüdünü Türkiye veriyor. Bu taahhüt verildikten sonra bu kürsüden ben ve Dış Politikadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı arkadaşımız, Türkiye’nin üstlendiği bu görevi imkânsız görev olarak tanımladık. İmkansız görev, sen terör örgütlerinin elinden tankı, topu, silahı alamazsın, vermezler sana dedik, niye bu görevi üstlendin sen? M4, M5 karayolunu sen niye üstleniyorsun, onlar açsınlar. Geldiğimiz nokta dramatik bir noktadır değerli arkadaşlar ve hâlâ Soçi süreci bitti, Astana süreci bitti, hayır, taraflar buna uysun, bilmem ne olsun bir sürü laf dolaşıyor ortada. Kabak kimin başına patlıyor? Bizim askerin. Ben bunları söylediğim zaman da rahatsız oluyor. Ben üzülüyorum bunları dile getirdiğimde, keşke bunların hiçbirisi olmasa da biz başka şeyleri konuşabilsek. Dertli değil miyiz? Dertliyiz, üzüntülüyüz.

Değerli arkadaşlarım, şimdi bakın, sığınmacılar gelecek. Söyledim, defalarca söyledim. Bu Suriyeliler emin olun vallahi de billahi de milletin başına bela olacaklar kardeşim, söyledim ya, elli sefer söyledim. Ben Suriyelileri alın ateşe atın demiyorum kardeşim, bölgeyi oluşturun, Avrupa Birliğiyle konuşun, Birleşmiş Milletlerle konuşun, evlerini barklarını yapın, gitsin otursunlar orada, Trump diyor ki “niye vatandaşlığa almıyorsun?” Sen al, Amerika çok daha büyük bir ülke, alırsın bütün eyaletlere dağıtırsın! Niye ben alıyorum da sen almıyorsun? Benden daha zenginsin, dünyanın egemen gücüsün. Alırsın 3.5 milyon Suriyeliyi, mesele biter. Cesaret edemiyor, alamıyor, bizimkilere tavsiye ediyor bunları vatandaşlığa al diye, hemen 110 bin kişiyi vatandaşlığa alıyorlar. Ben üzülmeyeyim de kim üzülsün arkadaşlar, ben itiraz etmeyeyim de kim itiraz etsin? Şimdi gelecekler, 750 bin diyorlar, 1 milyon diyorlar, 1,5 milyon diyorlar, vesaire. Burada da önlem alınması lazım; söyledim, Dışişleri Bakanına da söyledim, eğer buradan terör unsurları Türkiye’ye girerse, çünkü silahı bırakıp gelecek, kaçıp gelecek, terörist olup olmadığı alnında yazılı değil ki aynı elbiseyi giymişler zaten, nereden bulacaksın bunları? Yarın bunlar Türkiye’nin başına bela olursa faturayı bu millet ödeyecek.

Değerli arkadaşlarım, öneri, 5 maddelik bir öneri, yine sorumluluk üstleniyorum, yine ülkemiz için, yine hükümete, hükümet diyorum affedersiniz, hükümet yok şimdi, yine saray yönetimine öneri getiriyoruz.

1. İdlib’de konuşlanmış bulunan ve gözlem misyonu görevini sürdüren Mehmetçiğimizin can güvenliği her şeyden önemlidir. Dolayısıyla, İdlib bölgesi başta olmak üzere Suriye’de görev yapan tüm Mehmetçiklerimizin can güvenliğini sağlamak adına gereken tüm askeri ve diplomatik adımlar kararlılıkla atılmalıdır.

Birincisi bu, en hızlı süratle yapılması gereken bu.

2. Türkiye, Soçi Mutabakatıyla ilgili yükümlülüklerin yerine getirilmemiş olmasından kaynaklı oluşan yeni koşullar nedeniyle, en kısa zamanda Rusya’yla birlikte İdlib’deki mevcut durumu yeniden değerlendirmelidir. Gerekli görülmesi halinde Soçi Mutabakatının unsurları, değişen koşullara uydurulmalıdır. Sahadaki mevcut duruma göre, gerekirse yeni bir ateşkes hattı belirlenmeli, Türk askeri de bu yeni ateşkes hattına göre pozisyon almalıdır.

3. Siyasi iktidar, öncelikle Suriye’de rejim değişikliğine odaklanan siyasetini terk etmelidir. Ülkenin toprak bütünlüğünü tehdit eden gruplarla her türden işbirliği sonlandırılmalıdır. Suriye’de akan kanın durması ve siyasi geçiş sürecinin sağlanması için çaba göstermelidir. Bunun için bölgesel ve uluslararası planda diplomatik çabalar arttırılmalı, en kısa zamanda anayasal sürecin yeniden canlandırılması için gerekli koşullar yaratılmalıdır.

4. İdlib’deki durum Türkiye’ye doğru yeni bir sığınmacı dalgasını hareketlendirmiştir. Bu konuda Türkiye’nin yalnız bırakılmaması gerekir. Bu sığınmacıların Suriye sınırları içinde oluşturulacak güvenli bir bölgeye tahliyesi ve bu bölgede iskanları için Rusya ve rejimle birlikte Birleşmiş Milletlerin ve Avrupa Birliğinin de sorumluluk üstleneceği bir süreç ivedilikle başlatılmalıdır.

5. İdlib ülkemiz için ulusal bir güvenlik sorunudur. Aynı zamanda İdlib’in Suriye toprağı olduğu gerçeği de unutulmamalı… Bu bağlamda küresel bir tehdit olan terörist unsurlarla muhalif grupların silah bırakmasına yönelik çabalar arttırılmalı, silah bırakmaya yanaşmayan terörist ve muhalif gruplara karşı her türden kararlılık gösterilmelidir.

Bunu söylüyoruz, 5 öneri getiriyoruz. Dedim ya nerede bir sorun varsa öneri de getiriyoruz. Bizim öneriyi eksik bulabilirler, eyvallah, yanlış da bulabilirler, ama adım gibi eminim bu 5 maddeyi yaparlarsa Türkiye o bataklıktan daha rahat çıkabilecektir.

Değerli arkadaşlarım, sakın şunları düşünmeyin, bu olay oldu, tank paleti unuttuk. Hayır, unutmadık. 15 Temmuz şehit ve gazileri için toplanan paraları unutmadık. Beşiktaş’taki terör saldırısında ölen polisler ve siviller için toplanan paraların nerelere gittiği konusunu unutmadık. Kaddafi’den alınan 250 bin doların, Erdoğan’ın Kaddafi’den aldığı 250 bin doların hangi derneğe verildiğini hâlâ öğrenemedik, onu takip edeceğiz ve sakın unutmayın, önümüzdeki hafta FETÖ’nün siyasi ayağını açıklayacağım, bugün Suriye dolayısıyla giremedim.

Hepinize selamlar, saygılar.