Devlet Bahçeli'nin 2 Kasım 1999 tarihli basın toplantısında yaptığı konuşma

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Muhterem Dava Arkadaşlarım,

Basınımızın ve Televizyonlarımızın Değerli Temsilcileri,

Konuşmama, hepinizi sevgi ve saygıyla selamlayarak başlıyorum.

Öncelikle, hafta sonu deprem bölgesinde bakan ve milletvekili arkadaşlarımla yaptığımız incelemeler ve prefabrik konutların teslim töreniyle ilgili bilgiler sunmak istiyorum.

Sadece Marmara bölgesini değil, bütün ülkemizi derinden sarsan büyük deprem felaketinin ardından geçen iki buçuk aylık süre boyunca hükümetimiz, adeta zamanla yarışırcasına depremzede vatandaşlarımızın sosyal ve ekonomik hayatlarında normalleşme sağlama gayretinde olmuş ve bu alanda çok önemli mesafeler kaydedilmiştir.

Bugün, depremin ilk günlerinde dile getirilen kamu hizmetlerine yönelik eleştiri ve sızlanmaların azaldığı gözlenmiştir. Prefabrik konutların kısım kısım teslim edilmesiyle ve diğer hizmetlerin düzene girmesiyle birlikte hem bölgedeki insanlarımız hem de bütün vatandaşlarımız büyük bir moral ve heyecana kavuşmaya başlamışlardır. Hedefimiz, kış bastırmadan bütün prefabrik konutları tamamlamak ve hak sahiplerine teslim etmektir. İnşallah, kalıcı konutların tamamlanması konusunda da aynı disiplinle ve hızla hareket edilecek, afete maruz kalan vatandaşlarımızı yeniden işleriyle, güçleriyle, hayatlarıyla hemhâl kılacağız.

Deprem bölgesinde insanlarımızın içerisinde bulunmuş oldukları ağır şartlara rağmen milletine ve devletine olan güven ve teveccühlerini asla boşa çıkartmayacağız. Bütün kuruluşlarımızdan ve hayırsever vatandaşlarımızdan depremin açtığı yaralar sarılıncaya, insanlarımız normal hayatlarına dönünceye kadar hassasiyetlerini, ilgilerini muhafaza etmelerini bekliyorum.

Türk Milleti’nin ve devletinin bu büyük imtihandan yüz akıyla çıkmasını, bölge insanının geleceğe ümitle bakmasını sağlamak zorundayız. 57. Hükümetin ve meclisin önünde duran en önemli ve tarihi görevlerden birisinin bu olduğuna şüphe yoktur.

Değerli Milletvekilleri

Sayın Basın Mensupları,

Bilindiği üzere 20. Yüzyıl’ın son Cumhuriyet Bayramı’nı da kutladığımız siyasi tartışmalarla yüklü olan bir haftayı geride bıraktık.

Bir ölçüde eleştiri ve uzlaşma geleneğimizin sığlığından, bir ölçüde de birikmiş sorunların yarattığı gerilimlerden kaynaklanan bazı tartışma ve meseleler, geçen hafta boyunca ülke gündeminin ilk sıralarında yer etmiştir. Toplum nezdinde büyük ölçüde çözümlenmiş olmasına rağmen, temel siyasi konularda entelektüel ve siyasal elitin birbirini suçlamaya devam ettiği, Türkiye’nin bir türlü milli meselelerde ortak tavır alma refleksini geliştiremediği görülmektedir.

Huzurlarınızda bu nokta üzerinde biraz durmak istiyorum.

Ülkemizde, maalesef, sadece bireysel ya da grupsal tavır alışlarda değil, siyasetimizin ve toplumumuzun müşterek meselelerinde de ilkeli ve tutarlı bir yaklaşım geliştirmekte zorlanıyoruz. Türk siyasetinin tarihi hastalıklarından biri, sağlıklı bir iktidar muhalefet ilişkileri geleneğinin tesis edilemeyişidir. Bir diğeri de, meseleleri çok yönlü ve uzun soluklu değerlendirme anlayışımızın zayıflığı ile görünürde ülke, gerçekte ise kişisel çıkarları savunma alışkanlığının yer etmiş olmasıdır.

Zaten, Türk siyasetinin bu belirgin iki özelliği, birbirini besleyen ve tamamlayan iki ciddi olumsuzluğu, iki handikapı ifade etmektedir.

Çeşitli zamanlarda ve şekillerde tezahür eden cumhuriyet-demokrasi tartışmaları ile demokratikleşme projelerinin muhtevası ve takdimi, bu açıdan çok iyi birer örnek oluşturmaktadır.

Partimizin, geçmiş yıllarda alevlenen Türk siyasetini tıkanma noktasına getiren ve cumhuriyet-demokrasi tartışmaları şeklinde sembolize olan gelişmeler karşısında aldığı tavır bellidir ve bu tavrımızın önemi zamanla daha iyi anlaşılmıştır. Zaten, Türk insanının 18 Nisan seçimlerinde Milliyetçi Hareket Partisi’ne gösterdiği teveccühün bir sebebi de budur.

Son zamanlarda yargı organlarının tepesinde bulunan şahsiyetlerin yaptığı açıklamalarla tekrar gündeme gelen ve Prof. Dr. Ahmet Taner KIŞLALI’nın hunharca bir cinayete kurban gitmesinin ardından önemini korumaya devam eden demokrasi ve cumhuriyet tartışmaları hepinizin malûmudur.

Bu çerçevede vurgulanması gereken ilk nokta, özellikle yargı mensuplarınca mesleklerine ve topluma karşı sergilemeleri gereken titizlik ve özenin gösterilmediğiyle ilgilidir. Adalet dağıtan mekanizmaların başındaki şahsiyetlerin ülke ve dünya meseleleriyle ilgili görüş ve önerilerinin bulunması tabiidir. Ancak, kendileri bu görüşleri açıklarken herkesten daha fazla dikkatli davranmak, uzlaştırıcı ve yol gösterici olmak zorundadırlar. Meselelere bir siyasi parti yöneticisi ya da belli bir görüşün sözcüsü gibi yaklaşmaktan imtina etmeleri şarttır.

Siyasi partilerimizin de bu tür açıklamalar karşısında konuya kendi siyasi pencerelerinden yaklaşıp değerlendirmeleri, demokratik hukuk devletinin zedelenmesine, siyasi bölünmelerin ve çatışmaların adalet mekanizmalarına sirayet etmesine yol açacaktır.

Demokratik hukuk devletinin işleyişine ve meşruluğuna gölge düşürecek bu anlayış ve yaklaşımların değişmesi gerekmektedir. Siyasi partilerin de bu tür konularda daha tutarlı ve ilkeli tavır alması zorunludur. Partilerin kendi siyasi konumlarını ve söylemlerini olumlayan açıklamalar karşısında aktif destek verip, aksi durumlarda sert tavır takınmasının birçok sıkıntıyı beraberinde getireceği açıktır.

Türkiye’nin artık, cumhuriyet demokrasi karşıtlığını, ikilemi aşması gerekmektedir. Bu kavramlar çoğu zaman sembol olarak da kullanılmakta, bu “bayraklar” altında başka siyasi mücadeleler de yapılabilmektedir.

Milliyetçi Hareket Partisi, Türk milletinin, bu iki temel siyasi değeri önemseyip, bir senteze ulaştığına inanmaktadır. Türk siyasi sistemi açısından da benzer bir değerlendirmeyi yapmak mümkündür. 20. Yüzyılda toplum ve devlet olarak yaşadığımız tecrübelerin ve elde ettiğimiz kazanımların Türkiye’yi getirdiği nokta burasıdır. Bunları ayrıştırmaya çalışmak gibi, sulandırmak ve günlük siyasi çekişmelere alet etmek de yanlıştır.

Bundan sonra önemli, aynı zamanda gerekli olan, Cumhuriyetimizin temel niteliklerine zarar vermeden demokratik siyasi hayatımızı ve hukuk devletini geliştirip, zenginleştirmektir. Ülkemizin, 21. Yüzyıl’a girerken demokratikleşme projesini tamamlayarak bütün yurttaşlarının mensubu olmaktan iftihar edeceği güçlü hukuk devletini inşa etmesi ve insan hakları siyasetini geliştirmesi şarttır. Toplum ve partiler olarak, 21. Yüzyıl’a ilişkin öncelikli temel siyasi hedeflerimizden biri bu olmalıdır.

Bu ve benzeri sebeplerle, 21. Yüzyılın sonuna yaklaştığımız bugünlerde, demokratik cumhuriyetimizin elde ettiği kazanımların ve birikimlerin heba edilmesine razı olamayız. Bu kazanımlardan vazgeçme ya da gelinen noktadan geriye dönüşü ifade edecek değişikliklerden ve uygulamalardan medet umamayız. Aynı şekilde, hem Cumhuriyetimizin hem de demokrasimizin kalbi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetine zarar vermekten, çalışmalarını sekteye uğratıp motivasyonunu bozacak açıklamalardan şiddetle kaçınmak zorundayız.

Tabii ki, Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin temelini, yani bir arada kardeşçe yaşama ilkelerimizi dinamitlemeye çalışan, Türkiye düşmanı çevrelerin maşası olarak hareket eden yıkıcı unsurlar bulunmaktadır. Bunlar geçmişte var olmuştur, bugün de vardır, yarın da var olmaya devam edecektir.

Önemli olan, birlik ve dirliğimizin düşmanlarıyla hukuk devleti araçlarıyla mücadele etmek ve bu mücadeleyi mutlaka kazanmaktadır. Toplumsal değerleri ve beklentileri yok sayarak toplum ve siyaset projesi geliştirmekten kaçınmaktır.

Demokrasi ve hukuk devleti içinde kalınarak alınacak her mesafe, bizim için, toplumsal huzurun ve demokrasinin gelişip yerleşmesi anlamına gelecektir.

İşte bütün bu meselelerde, siyasetçiler kadar, yargı ve medya mensuplarına da büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Ne demokrasimizin ne de cumhuriyetimizin, herkesin kendi kafasındaki din ve laiklik anlayışını ya da hayat tarzını hakim kılmaya cevaz vermediği unutulmamalıdır. Ülkemize ve toplumsal hayatımıza yapılacak en büyük kötülük, insanlarımızı cumhuriyet ile demokrasi arasında bir tercih yapmaya zorlayan tavır ve davranışlar içinde olmaktır.

Cumhuriyetimiz, millet olarak yaşadığımız tarihi tecrübelerin birikimidir. Bu anlamda devlet yapımızın temel renklerinden birini oluşturmaktadır. Demokrasimiz ise, toplumsal ve siyasal farklılıklarımızın bir arada barış içinde bulunarak ülke yönetimine aktarılmasını temin eden siyasi zeminin adıdır. Bunun için de Türk devlet sisteminin tamamlayıcı bir unsurunu oluşturmaktadır.

Bu temel tercihler ve değerler üzerinde siyasi elitlerin ve aydınların samimi bir mutabakatı ve daha sonrasında bu konuda sergileyecekleri duyarlılık, birçok sorunumuzun çözümü için elverişli bir altyapı yaratacaktır. En azından, siyasi rekabeti de, uzlaşmayı da mümkün kılan bir zemin ortaya çıkmış olacaktır.

İşte bize göre, ülkemizin demokrasi, barış ve istikrar içinde ilerlemesinin en gerçekçi ve makûl yolu budur. Türkiye, inşallah gelecek yüzyılda hem demokrasisini ve cumhuriyetini koruyup geliştirerek, hem de süratle kalkınarak yoluna devam edecek, 2023 yılında her açıdan dünyanın sayılı ülkelerinden biri haline gelecektir.

Yeter ki, yaşadığımız ve yaşayacağımız zorluklar ve sıkıntılar, insanımızın yılgınlığa sürüklenmesine, milli rotamızdan şaşmamıza sebep olmasın.

Yeter ki, cumhuriyet ve demokrasi bir ayrışma ve çatışma vesilesi olarak görülmesin; Cumhuriyetten yola çıkarak daha az demokrasi, demokrasiden yola çıkarak daha az cumhuriyet isteme tuhaflığının ve açmazının yaygınlaşmasına fırsat verilmesin.

Kıymetli Arkadaşlarım,

Saygıdeğer Basın Mensupları,

Demokrasi ve cumhuriyet tartışmalarına, konu son günlerde tekrar gündeme geldiği ve çok önemli bir boyuta sahip olduğu için biraz ayrıntılı olarak temas etmek istedim. Meseleye, serinkanlı yaklaşmanın gereğini ve makûl bir bakış açısının önemini ortaya koymaya çalıştım. Sizlerden de bu konuda da duyarlılığınızı sürekli korumanızı ve her fırsatta halkımıza anlatmanızı bekliyorum.

Şimdi ise, kamuoyunda tartışılan ve partimizle de ilişkilendirilmeye çalışılan af meselesine temas ederek sözlerimi tamamlamak istiyorum.

Daha önceki grup toplantılarımızda da ifade ettiğim gibi, partimiz ilke olarak ‘af’tan yana değildir. Belli aralıklarla çıkarılan af kanunlarının sonuçta hukuk devletini dejenere ettiğini, adalet duygusunu zedelediğini biliyoruz. Ve yine, vatandaşlarımız arasında ‘af’tan rahatsızlık duyanların belli bir ağırlık oluşturduğunun farkındayız.

Konuya bakışımızın bu çerçevede olduğu gayet iyi bilinmesine rağmen, partimiz çeşitli eleştirilere ve karalama kampanyalarına muhatap olmaktadır. Bizim yaklaşımımızı, af tartışmalarının yarattığı beklentiler sebebiyle “af kanunu”nun artık geciktirilmeden çıkarılması şeklinde özetlemek mümkündür. Milliyetçi Hareket Partisi, bu süreç içinde, toplumumuzun kabul edebileceği bir af düzenlemesinin ortaya çıkışına özen göstermiştir.

Bu vesileyle, çetelerle ilgili haksız ve yakışıksız değerlendirmelerden sonra başlayan bazı yeni yorumlara da temas etmek gerekmektedir. Milliyetçi Hareket Partisi için, başkalarının zaman zaman yaptığı gibi “iyi suçlu, kötü suçlu” yoktur. Suçlu suçludur. Bazı çevrelerin sahip olduğu, suçlu ya da hükümlü kendilerine yakın bir siyasi görüşü paylaştığı zaman farklı, başka bir görüşte olduğu zaman farklı bir tavır içinde bulunma alışkanlığı, bizler açısından çifte standarttan ve tutarsızlıktan başka bir anlama gelmemektedir.

PKK’lı canilerin affedilmesinin bile gündeme getirilebildiği bir ortam ve yayınlar karşısında sessiz kalıp, daha sonra partimize dil uzatmaya kalkışmak, en hafif tabirle saygısızlıktır.

Milliyetçi Hareket Partisi, af tasarısıyla ilgili olarak ne bir Hükümet üyesiyle ne de bir muhafelet partisiyle pazarlığa girmiş ne de bir kimseyi ya da kesimi koruma endişesi taşımıştır. Samimi düşüncemiz, bugün gelinen aşamada halkımız tarafından kabul edilebilecek, ceza ve infaz sisteminin kendi içindeki adaletsizlikleri en aza indirecek bir düzenlemenin hayata geçirilmesidir. Ülkemizde bir yıldır yapılagelen af tartışmalarının artık bir çözüme kavuşturulması ve gündemden çıkarılması gerekmektedir.

Haksızlıklarla, kanunsuzluklarla ve çetelerle mücadele etmek isteyen bir Türkiye’de herkes kendi payına düşen görev ve sorumlulukları layıkiyle yerine getirmekle mükelleftir. İkinci olarak da hukuk sisteminin aksayan yönlerini biran önce tamir etmemiz şarttır. Ülkemizde “yapanın yanına kâr kalıyor” anlayışının değişmesi gerekmektedir. Hükümetimiz de son olarak Bursa’da yapılan operasyonla bu konudaki kararlılığını ortaya koymuş bulunmaktadır.

Değerli Arkadaşlarım,

Sayın Basın Mensupları,

Temiz eller için sadece siyasetçilerin değil, herkesin niyetinin ve ellerinin temiz olması şarttır. Bizler, kirli ve karanlık ilişkilerin aydınlatılmasının demokrasimizin ve hukuk devletimizin yüzakı olacağına inanıyoruz. Böyle bir duyarlılığın yeni bir yüzyılın eşiğindeki ülkemizde yer etmesini bütün içtenliğimizle temenni ediyor, bu duygu ve düşüncelerle hepinizi bir kez daha saygılarımla selamlıyorum.