Devlet Bahçeli'nin 20 Aralık 1999 tarihinde TÜBİTAK'ta yaptığı konuşma

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Sayın Bakanlar,

Kıymetli Bilim İnsanları,

Saygıdeğer Basın Mensupları,

Öncelikle hepinizi saygılarımla selamlıyorum.

Bilime egemen olup; bilimi teknoloji üretimine, teknolojiyi de ekonomik değere dönüştürmekte başarı sağlayan ülkeler, uluslararası rekabette de hakimiyeti ellerinde tutabilmekte ve pek çok alanda üstünlüklerini sürdürebilmektedir. Sanayi toplumundan enformasyon toplumuna geçişin eşiğinde bu dönüşüm yeteneği daha da önem kazanmış bulunmaktadır. Henüz sanayileşmesini tamamlayamamış olan ülkemiz için, bir yandan sanayileşmiş ülkeler ile aramızdaki farkı kapatmak, bir yandan da enformasyon toplumuna geçişi yakalayabilmek, bilim ve teknoloji alanında sağlayacağımız gelişmeye bağlıdır. Çağımız teknolojisinin kaynağı bilimsel bilgi olduğu için, teknolojide yetkinleşmek bilim alanında yetkinleşmeyi de gerektirmektedir.

Bilim ve teknolojide böyle bir seviyeye ulaşmak, sadece sanayi yeteneğini yükseltmek amacına yönelik değildir. Başta her türlü mal ve hizmet üretimi olmak üzere, toplumsal refahı bütünüyle yükseltip toplumsal kalkınmayı sağlayacak her faaliyet, ülkenin bilim ve teknoloji yeteneği ile yakından ilişkilidir. Burada önemle altını çizmek gerekir ki, bilim ve teknolojide yetkinleşmek, sadece bilim ve teknolojiyi üretmeyi içermez. Üretilen ya da başka yollarla edinilen bilgi ve teknolojinin özümsenip kullanılabilmesini ve nihayet bir üst katman olan yeniden üretebilme yeteneğinin kazanılmasını da içerir.

Ülkelerin bilim ve teknoloji politikalarının önemi, işte bu bağlamda ortaya çıkmaktadır. Bir ülkenin bilim ve teknoloji politikası, o ülkenin gelecekte uluslararası arenada hedeflediği konuma ulaşabilmesi için kullanması gereken mekanizmaları içerir. Bilim ve teknoloji politikasını, hükümetlerin ve devletlerin ülkeleri için belirledikleri hedefe ulaşabilmek amacıyla, bilimsel teknolojik gelişme ve inovasyonu teşvik ederek ekonomiye müdahale etmesi olarak algılayabiliriz.

Bu noktada ülkemizin bilim ve teknoloji politikalarının tarihsel gelişimini, çok gerilere gitmeden kısaca incelemekte yarar vardır.

Türkiye’nin bilim ve teknoloji alanında belirli bir politika izleme arayışları planlı dönemle birlikte başlamıştır ve TÜBİTAK’ın kuruluşu bu yönde atılan somut bir adım olmuştur.

Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planında (1979-83) ilk kez “teknoloji politikaları”ndan söz edilmiş, “teknoloji politikalarının sanayi, istihdam ve yatırım politikalarıyla birlikte bir bütün olarak ele alınması ve belli sektörlerin kendi teknolojilerini üretecek biçimde geliştirilmesi” öngörülmüştür. İlk ayrıntılı bilim ve teknoloji politika dokümanı ise, 1980’li yılların başında, 300 dolayında bilim adamı ve uzmanın katılımıyla hazırlanan “Türk Bilim Politikası 1983-2003” dokümanıdır. Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu bu yeni yaklaşımın sonucunda oluşturulmuş, ancak her yıl iki toplantı yapması öngörülen Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu, 1989 yılına kadar toplanamamış, “Türk Bilim Politikası, 1983-2003” dokümanı da hayata geçirilememiştir.

1990’lı yıllara kadar izlenen bilim politikası; temel ve uygulamalı bilimlerde araştırmaların desteklenmesine ve ülkemizin temel bilimler, mühendislik, sağlık bilimleri ile tarım bilimleri alanında yetkinleşmesine yöneliktir. Türkiye’nin bugünkü bilim ve teknoloji politikasının temelini oluşturan kararlar ise, 1993 yılında Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun yaptığı ikinci toplantıda alınmıştır. Bu kararlar, daha sonra, “Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi” olarak somutlaştırılmış ve VII. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın temelini oluşturmuştur.

Türk Bilim ve Teknoloji Politikası 1993-2003 dokümanında, Türkiye’nin başta enformatik, ileri malzeme teknolojileri ve biyoteknoloji olmak üzere, çağımızın jenerik teknolojilerinde yetenek kazanması hedeflenmiştir. Ayrıca, on yıllık dönemde ulaşılması öngörülen hedefler ve alınması gereken önlemler belirlenmiştir.

1990’lı yıllara kadar bilim politikamızın ayırt edici özelliği, bilimin önem verilen belirli alanlarında yetkinleşmek iken, 1990’lı yıllarda teknolojide yetkinleşmek ve bilim ve teknolojinin ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürülebilmesi, yani inovasyon becerisi ön plana çıkmış, bilim ve teknoloji politikaları ulusal inovasyon sisteminin kurulması üzerine oturtulmuştur.

Bilim ve Teknolojide Atılım Projesi, Türkiye’yi bilim ve teknoloji alanında dünya standartlarına ulaşmış ve inovasyon becerisi kazanmış bir ülke haline getirmeyi hedeflemiş ve Türkiye’nin bilim ve teknoloji yeteneğini yükseltebilmek için yedi atılım alanı önermiştir.

TÜBİTAK tarafından hazırlanarak Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun 1997 yılındaki toplantısında sunulan Türkiye’nin Bilim ve Teknoloji Politikası başlıklı dokümanda; Türkiye’nin hedefi,

  • Bilim ve teknoloji ile barışık,
  • Ulusal inovasyon sistemini kurmuş,
  • Bilim ve teknoloji üretmekte yetkinleşmiş,
  • Bilim ve teknolojiyi, hızla ekonomik ve toplumsal faydaya dönüştürme becerisini kazanmış,
  • Dünya bilim ve teknolojisine, insanlığın bu ortak mirasına katkıda bulunan ülkeler arasında saygınlığa sahip,

bir ülke konumuna gelmek olarak belirlenmiştir.

Türkiye’nin bilim ve teknoloji politikaları konusunda en büyük eksiği, yaygın kanaatin aksine, bilim ve teknoloji politikalarının olmayışı değil, mevcut politikaların sistemik bir yaklaşım ve kararlılıkla ve de bir bütün olarak hayata geçirilemeyişidir. Ülkemizin bilim ve teknoloji alanındaki hedeflerine ulaşmasında asıl görev, şüphesiz bilim insanlarınındır. Ancak, gerekli ve yeterli destek sağlanmadan tek başlarına bu zorlu mücadeleyi vermek zorunda bırakılmaları da büyük haksızlıktır. Söz konusu desteğin sağlanabilmesi için, önemli bir adım olarak, siyasi partilerin bilim ve teknolojiyi seçim dönemlerinde programlarda yer verilen bir başlık olmaktan çıkartıp, konuya gereken değer ve önemi vermeleri ve bunu somut adımlara dönüştürmeleri gerekmektedir.

Bunun yanında, hükümetlerin, mevcut bilim ve teknoloji politikalarını, uyguladıkları ekonomi politikalarının bir parçası haline getirmeleri şarttır. Var olan bilim ve teknoloji politikalarının siyasi kararlılık ve bütünsellik içerisinde, sürekliliğini kaybetmeden uygulanabilmesi kadar; gündemdeki konuların tartışılması ve kararların oluşturulması aşamalarında bütün ilgili tarafların karar üretme mekanizmasında yer almaları da önem taşımaktadır. Toplumsal hayatın birçok başka boyutunda olduğu gibi, bilim ve teknolojide de paylaşım ve doğru etkileşim olmadığı sürece, arzulanan ve Türk Milleti’ne yakışan noktaya gelinmesi mümkün değildir.

Ülkemizin pek çok sorunu olduğu bir gerçektir. Bazıları bilim ve teknolojiyi birincil önemde görmeyi, günlük hayatın gerçeklerinden uzak bir yaklaşım olarak değerlendirebilir. Ancak, bugün yaşanan ve felaket düzeyine ulaşmış ya da felaket sinyalleri veren birçok toplumsal sorunun temelinde, anlaşma ve hoşgörü eksikliğinin yanında akıl ve bilimin rehberliğinden uzaklaşmanın da yattığı düşünülürse, önceliklerin gözden geçirilmesi gerektiği sonucuna kolaylıkla varılacaktır.

Bu noktada Türkiye’nin gündeminde olan iki önemli noktaya özellikle dikkat çekmek istiyorum. Enerji ve Deprem.

Dört aydır ülkemizin gündemine yerleşmiş olan depremler öncesinde, bilim insanlarının değişik platformlarda yaptıkları uyarılar ne yazık ki hak ettiği ilgi ve yankıyı bulamamıştır. Bilim insanlarına, bilim ve teknolojinin rehberliğine, bütün Türk toplumunu derinden sarsan deprem felaketi yaşandıktan sonra, ülke tarihinde örneğine pek rastlanmayan bir yöneliş başlamıştır.

Görülmektedir ki, bilim ve teknolojinin toplumsal bir problemin çözümünde kullanılabilmesi için elverişli bir zemin oluşmuştur. Şimdi yapılması gereken, çok saygıdeğer bilim insanlarımızla, hem bilgilendirilme ihtiyacı içinde olan hem de bilgilenme hakları bulunan halkımız arasında köprü görevi üstlenebilecek bir kurulun oluşturulmasıdır.

Benzer şekilde, ülkemiz için hayati öneme sahip olan enerji konusunda da toplumun beklentilerine bilim ve teknoloji platformundan bakarak, yakın ve orta vadeli, sağlıklı ihtiyaç tahminleri yapmak ve bunları karşılamaya yönelik gerçekçi tedbirleri almak durumundayız. Bu konuda da şüphesiz felaket değil ama ciddi krizler yaşamadan ve her türlü önyargıdan uzak bir şekilde, rüzgarımızdan güneşimize ve akarsuyumuza kadar bütün zenginlik ve imkânlarımızı, olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirip ülkemizi her şarta hazır tutmak zorundayız. Bu muhasebeyi yapmak ve siyasi irademize de yol göstermek amacıyla bilimsel bir heyetin teşekkülünde sayısız fayda vardır.

Saygıdeğer Üyeler,

Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu’nun toplumsal gündemimizin ön sıralarında yer alan bu iki konuda ve genelde bütün kararlarıyla milletimizin yolunu aydınlatacağına, bilimsel ve teknolojik gelişmeye her türlü desteği sağlayacağına gönülden inanıyor, hepinize saygılar sunuyorum.