Abdullah Gül'ün TBMM 23. Dönem 5. Yasama Yılının açılışında yaptığı konuşma

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün TBMM 23. Dönem 5. Yasama Yılını açarken yaptığı konuşma
Abdullah Gül
Tarih: 1 Ekim 2010, Kaynak: [1]

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Büyük Millet Meclisinin 23’üncü Dönem Beşinci Yasama Yılının başlaması vesilesiyle, egemenliğin gerçek sahibi olan yüce milletimizin iradesini temsil eden siz değerli vekilleri en içten duygularımla selamlıyorum. Yeni yasama yılının ülkemiz ve milletimiz için verimli ve hayırlı olmasını temenni ediyorum.

Açılışını yaptığımız bu yasama yılı, demokrasinin iki temel mekanizmasının işlediği bir zaman diliminin ortasına geliyor. Öncesinde, siyasi tarihimiz açısından çok yönlü anlamları olan bir referandum gerçekleştirildi. Yasama yılının sonrasında ise milletvekili genel seçimi yapılacak.

Demokrasimizin temel kurum ve mekanizmalarıyla ne kadar olgunlaştığını, çoğulcu demokratik normlara uyum yönünde ne kadar mesafe alındığını gösteren bu süreç, yeni yasama yılının anlamlı ve önemli bir çalışma dönemi olacağını göstermektedir.

Bu öneme binaen ve bir araya gelmemiz vesilesiyle ülkemizin gündeminde yer alan çeşitli konularla ilgili görüş ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütün parlamenter demokrasilerde, parlamentolar kurucu bir değere ve öneme sahiptir. Fakat Türkiye Büyük Millet Meclisi, bu anlam ve değerin en açık ve somut şekilde tecessüm ettiği en önemli örnektir. Milletimizin siyasal hafızasının ve geleceğine ilişkin hassasiyetinin bir yansıması olan bu Meclis, tecrübeleri itibarıyla ender örneklerden bir tanesidir.

Cumhuriyet, bu Meclis çatısı altında kuruldu, Kurtuluş Savaşı buradan yönetildi ve kazanıldı. Kurtuluş Savaşı’nı yürüten Meclis, tüm olumsuz şartlara rağmen, ulusal egemenliğin ve bağımsızlığın sembolü hâline geldi. Cumhuriyetin ilanı ve onu takip eden reformlar bu Meclis eliyle gerçekleştirildi. Kurulduğu ilk günden beri Meclisimiz muasır medeniyet hedefinin en büyük taşıyıcısı oldu ve olmaya devam etmektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu kutlu yürüyüşü, maalesef vatandaşlarımızın iradelerini askıya alan uygulamalarla zaman zaman kesildi. Fakat milletimiz, bütün kesimleriyle ve çoğulculuğa olan bağlılığıyla bu badireleri atlatmasını bildi.

Bu anlamıyla milletimizin feraseti ve basireti bizzat Türkiye Büyük Millet Meclisinin varlığında vücut bulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi derken şu partiyi ya da bu partiyi, şu dönemi ya da bu dönemi kastetmiyorum. Tek tek bu sıralarda geçmişte oturanları, şu anda oturan her birinizi, yakın bir gelecekte oturacak olanları ve hepsinin toplamından fazla olan bir iradeyi kastediyorum. Bizatihi Türkiye Büyük Millet Meclisinin varlığını kastediyorum. Milletimizin millet olma şuurunun tecessüm etmiş hâlini kastediyorum. İşte bu yüzden, bugün farklı sebeplerden dolayı burada olamayanların da tercihlerini, iradesini ve gelecek ufkunu temsil etme ve onlara yer verme yükümlülüğümüz bulunmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Meclisimizin temsil ettiği bu anlam ve değer ağır bir yük, ciddi bir sorumluluktur. Tarihin bu Meclise yüklediği misyona layık olmak herkesin borcudur. Bu misyona layık olabilenler için de en büyük şereftir.

Yüce Meclis bu tarihî sorumluluğu, özünde bir ve bütün olan milletimizin, pratik hayatta bütün renkleri ve zenginlikleriyle beraber vücut bulması sayesinde yerine getirir.

Muasır medeniyetin siyasi projesi olan demokrasi, bunun yegâne yoludur. Demokrasi bu yüzden cumhuriyetimizin değişmez ve değiştirilemez niteliği hâline gelmiştir. Çünkü, milletin dile gelmesidir demokrasi, varlığını hissettirmesi, bütün farklılıklarıyla temsil edilmesi imkânıdır. Bu imkânı derinleştirmek, milletimizin birliğinin nişanesi olan değerlerle, zenginliğinin göstergesi olan farklılıklarını koruyacak bir biçimde demokrasiyi her düzeyde geliştirmek, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ve bütün kurumların, iktidarın olduğu kadar muhalefet partilerinin de sorumluluğudur.

Demokratik bir cumhuriyetin erdemi, halkı, bütün renkleriyle, sesleriyle ve iradesiyle, siyasi iktidarın öznesi hâline getirmektir. En yalın hâliyle, seçimler bu sürecin başladığı ve kesintiye uğratılmaksızın devam etmesi gereken yegâne yöntemidir. Dolayısıyla, Parlamentonun çıkardığı kanunlar, halkın siyasi iradesini yansıtmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; modern temsilî demokrasiler, hiç kuşkusuz, seçmen çoğunluğunun tercih ettiği siyasi partilerin, yönetim yetkisini kullanması esasına dayanmaktadır. Demokrasiler, politikaları belirleme ve uygulama yetkisinin çoğunluğa ait olduğu yönetim biçimleridir. Ancak, çoğunluğun yönetim yetkisinin sınırsız olmadığı da bir gerçektir. Bu nedenle modern demokrasiler, aynı zamanda çoğunluğun iktidarının temel hak ve hürriyetleri korumak amacıyla sınırlandırıldığı, daha da önemlisi, iktidar kavramının da bu bilinçle tanımlandığı anayasal demokrasilerdir. Tarihimiz göstermiştir ki bunu bir an olsun unutanlar, milletin tecessüm etmiş iradesine zıt şeyler yapmaya kalkanlar, Türk halkının güvenini kaybetmişlerdir. Aslolan, milletin tüm birlik nişanelerinin ve farklılıklarının, varlığının ve birliğinin korunması, dile gelmesi ve temsil edilmesidir. İktidar ve muhalefet bu çerçevede anlam taşımaktadır.

Bu minvalde, dünyanın sayılı ülkeleri arasına giren bir ülkenin vatandaşı ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin Cumhurbaşkanı olarak bazı hatırlatmalarda bulunmak, bazen günlük siyasetin unutturduğu gerçekleri söylemek, benim görevimdir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; temel meselelerde demokrasi hem temsilî hem de katılımcı yanıyla beraber işlemek zorundadır. Halkımız, her dönemde değişik siyasi görüşleri Meclise taşıyarak temsilin mümkün olduğunca zenginleşmesi için üzerine düşeni yapmıştır. Seçimlere katılım oranları, başka ülkelerle karşılaştırılamayacak kadar yüksek olan ülkelerden biriyiz. Milletimiz, iradesini ortaya koyma konusunda hassastır.

Bu noktada, ülkemizde demokrasinin ve siyasetin daha iyi işlemesi ve daha verimli olması için üç önemli hususa dikkat çekmek istiyorum.

Öncelikle vurgulamak istediğim husus, Türkiye Büyük Millet Meclisinde siyasi temsilin derinleştirilmesinin ve çeşitlendirilmesinin sağlanmasıdır. Temsilin derinleştirilmesi ve çeşitlendirilmesi, kendi içimizdeki tüm farklılıkları siyasete yansıtacaktır. Ülkenin tüm önde gelen siyasi akımlarının temsil edilmediği bir Meclis, eksik bir Meclis olacaktır. (BDP sıralarından alkışlar)

Bu anlamıyla siyasal istikrar ve çoğulcu temsil birbirini dışlamaz ve dışlamamalıdır. Esasen Türkiye'nin yakın siyasi tarihine baktığımızda ilerleme ve kalkınmanın, siyasi istikrarın temin edildiği dönemlerde gerçekleştiği de bir vakıadır. Temsilde çoğulculuğu sürdürürken siyasi istikrarın sağlanması bütün siyasetçilere düşen önemli bir sorumluluktur.

Olgun bir demokrasi için altını çizmek istediğim ikinci önemli husus, katılımın daha da teşviki ve güçlendirilmesi meselesidir.

Sadece siyasi partilerin değil, sivil toplum kuruluşları aracılığıyla, toplumun tamamının siyasi süreçlere katılımı, Türkiye'nin temel sorunlarının çözümünü kolaylaştıracaktır. Ülke gündeminin ilk sıralarında yer alan kimlik tartışmaları, demokratik standartların yükseltilmesi, yeni anayasa yapılması, din devlet ve toplum ilişkisine yönelik tartışmalar, iktidar olsun muhalefet olsun tüm tarafların, Meclis dışındaki siyasi partiler ve sivil toplumun tüm unsurlarının da katılımını ve ortak bir anlayışa varmasını gerektirmektedir.

Demokrasinin olgunluğu, ülkenin temel siyasi meselelerinde en yüksek düzeyde katılımın teşviki ve güçlendirilmesi ile yakından ilişkilidir.

Ancak, bugün geldiğimiz noktada, demokratik sistemin kendini yenilemesi ve vizyonunu küresel standartlara yükseltebilmesi için siyasetçilere düşen çok önemli bir görev daha vardır.

Bu görev, siyaset dilinin yenilenmesi görevidir.

Günümüz sorunlarına, açmazlarına, gelişmelerine cevap veremeyen eski siyaset dilinin, yeni, dinamik, hoşgörülü bir siyaset dili ile yer değiştirmesi gereği, bugün dünya çapında siyaset bilimcilerin ve düşünce insanlarının önemle üzerinde durduğu gündem maddeleri arasındadır.

Bu yeni siyaset dilinin kurulabilmesine büyük bir önem atfediyorum. Bunun sebebi, siyaset dilinin mahiyetinin sonuçları belirlemesidir. Siyaset dili, yapıcı da olabilir, yıkıcı da. Siyasetin aktörleri, kullanmayı tercih ettikleri dil ile ortak bir anlayışın kurulmasına da hizmet edebilirler, ayrıştırıcı olmaya da. Yakın dönem siyasi tarihimiz, eskittiğimiz siyaset dilinin yapıcı olmaktan ziyade çatışmacı olduğunun örnekleriyle doludur.

İşte bu yüzden, en az ilk iki unsur kadar önemli olan üçüncü bir konu da bu çatı altında bulunan tüm milletvekillerinin bu yeni siyaset dilinin kurulmasına katkıda bulunmalarıdır. Unutmayalım ki, çözüm bekleyen temel meseleleri olan bir ülkeyiz. Kullanacağımız yeni dil, diyalog ortamının oluşmasını ve neticede Türkiye'nin önem arz eden meselelerinin ortak bir anlayış ile çözülebilmesini kolaylaştıracaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu noktada, hem milletimize hem de Türkiye'yi izleyen tüm kesimlere bir konuyu hatırlatma gereği duyuyorum. Yakın bir zaman önce yapılan referandum, halkın bizzat gerçekleştirdiği katılımın somut bir örneği olmuştur. Aziz milletimiz referanduma yüksek oranda iştirak ederek katılım görevini, farklı tercihlerde bulunarak da temsil görevini yerine getirmiştir. Ertesi güne de yine millet olma şuuru ve güçlü Türkiye iradesiyle uyanmıştır. Aynı tutumun siyaset kültürümüze de hâkim olması gerekir.

Milletimiz, tercihine sunulan pakete farklı cevaplar vermiştir. “Evet” diyenler olmuştur, “hayır” diyenler olmuştur ve sandığa gitmeyenler olmuştur. Referandumla milletimizin iradesi tecelli etmiştir. Mesele, referandum öncesinde kimin ne dediği değil, söylenenlerin toplamının milletin sözü ve iradesi olduğunu bilmek ve bunu millî bir şuur olarak selamlamaktır.

Her demokratik ülkede yapılan seçim ve referandumlarda olduğu gibi, bizim ülkemizde de siyasi konularda farklı tercihler mevcuttur ve olmak zorundadır. Aksi halde demokrasi olmaz. Farklı bakış açılarını “kutuplaşma” olarak görmek, olgunlaşmamış bir demokratik anlayışın tezahürüdür.

Bu farklılıklar, dışlama, tahkir etme, yok sayma, kültürel bölünme değil, tam tersine demokratik zenginliğin bir göstergesi olarak alınmalıdır. Aslolan, referandumda temsil edilen tüm kesimlerin hassasiyetlerine, kaygılarına, umutlarına, beklentilerine cevap vermek ve tercihlerine saygı duymaktır. Bu sorumluluk, başta iktidar olmak üzere, Mecliste olan ve olmayan bütün siyasi partilerin sorumluluğudur. Bu, sivil veya resmî tüm kurumlarımızın hassasiyetle üzerinde durması, dikkat etmesi gereken bir sorumluluktur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hassas olduğum bir başka konuya daha değinmek istiyorum: Olgun demokrasiler, kültürleriyle beraber gelir. Dünyanın en yetkin demokratik kurumlarını dahi kursanız, onlara eşlik eden, onları mümkün kılan ve değerlerini artıran bir kültür geliştiremezseniz, o demokrasilerin kalıcı bir ehemmiyeti ve değeri yoktur. Şüphesiz demokrasi sadece seçimlerden ibaret değildir. Demokrasi, bir şekil meselesi olduğu kadar, bir içerik meselesidir aynı zamanda. Kuşkusuz demokratik süreç seçimlerle başlar, halkın tercihlerine saygı duymakla başlar ve oradan itibaren, o seçimleri aşan vizyon, irade ve kurumlarla beraber, demokrasimiz genişleyerek ve derinleşerek yoluna devam eder. Bu yolda, açıktır ki, henüz katedilecek çok mesafemiz var.

Yetkin bir demokratik kültür ve uzlaşı ahlakını geliştirmek sadece siyasetçilere düşen bir görev olarak da görülmemelidir. Bu konuda, yasama, yargı ve yürütmenin ve tüm devlet kurumlarının, sivil toplumun, bürokrasinin sorumluluğu da bulunmaktadır.

İşte bu çerçevede, son referandumun en önemli kazanımı, kuşkusuz, milletin kendi seçtiği temsilcileri tarafından hazırlanmış bir değişikliğin, milletin bizzat kendisi tarafından onaylanmış olmasıdır. Ancak bu değişiklikler, önemli olmakla beraber, yeterli değildir. Yeni bir anayasanın, tamamen sivil bir irade tarafından hazırlanması ihtiyacı bugün çok açıktır. Anayasa konusuna, konuşmamın en son kısmında tekrar değineceğim.

Son dönem, ülkemizde halk iradesinin, kendi tercihlerini dikkate almayan ve demokrasi dışı yöntemlere tevessül eden odaklara karşı daha bilinçli duruşuna tanıklık etmiştir. Bu önemli bir gelişmedir. Milletin bu çatı altındaki temsilcileri, demokratik düzen ve ilkeler çerçevesinde milletin iradesinin tecellisi konusunda çok dikkatli olmalı ve milletin sesini bastıracak, iradesini askıya alacak girişimlere karşı durmalıdır. Demokrasimiz üzerinde her zaman tehdit teşkil etmiş olan demokrasi karşıtı plan ve programlara millet adına Türkiye Büyük Millet Meclisi tek bir ses olarak karşı çıkmalıdır. Bu çatı altında, bu iradenin varlığından kuşkum yoktur.

Açık toplumun, basın hürriyetinin olduğu bir ülkede yanlışlar hiçbir zaman saklanamaz. Anayasa ve kanunlarla verilen görevleri dışına taşanlar söz konusu olduğunda, bütün kurumlarımızın, bunlara derhâl müdahale etmeleri gerekir. Bu tip bireysel ve mevzi durumlar ortaya çıktığında ise, bunların istismar edilmesi, bunlar üzerinden kurumlara yönelik bilinçli veya bilinçsiz yıpratıcı tavırlar alınması bir başka büyük yanlıştır ve ülkemize çok büyük zarar verir. Söz konusu olan güvenlik güçleri ise, onların yıpratılmasının sonuçları daha da vahim olur. Bu konuda herkesin dikkatini çekmek isterim.

Ancak bu çerçevede önemli bir husus üzerinde özellikle durmayı gerekli görüyorum.

Geride bıraktığımız sürece baktığımızda en sert tartışmaların yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı etrafında sürdürülmüş olduğunu ve bu konuda bir saflaşmanın ortaya çıktığını gördük. Bu tartışma ortamının en büyük riski, “mülkün temeli” olduğuna inandığımız “adalet”in işleyişinde küçük de olsa bir sapma veya aksamanın ortaya çıkma ihtimalidir. Bu ihtimali, herkes tarafından fazlasıyla ciddiye alınması gereken bir tehlike olarak gördüğümü belirtmek istiyorum.

Bu konudaki hassasiyet, hükûmet edenlerden, muhalefetten ve genel olarak bütün siyasetçilerden beklendiği gibi, tarafsızlığını ve adalet konusundaki titizliğini beyanları ve tutumlarıyla da göstermek zorunda kalan yargı mensuplarından da beklenmektedir.

İnanıyorum ki, bu süreçte birey olarak hangi tarafta yer almış olurlarsa olsunlar, bütün yargı mensupları, hukukun üstünlüğüne ve adalete olan bağlılıklarını yeniden kuşanarak işlerini en adil ve tarafsız şekilde yapmaya devam edeceklerdir. Bundan şüphem yoktur.

Ayrıca, geçmiş tartışmaların en hararetli konularından birini teşkil eden “yargı bağımsızlığı” meselesinin, sadece bir yasal statü sorunu olmayıp, en az “tarafsızlık” kadar içselleştirilmesi gereken bir tutum ve duruş, en önemlisi de millete bağlılığın nişanesi olan vicdan meselesi olduğuna inanıyorum.

Diğer taraftan, bütün vatandaşlarımızın yargı sisteminin işleyişi ile ilgili ortak sorunları ve taleplerine de değinmeyi gerekli görüyorum.

Yargının iş yükünün fazlalığı ve bunun adaletin tecellisinde yol açtığı gecikmeler, bütün vatandaşlarımızı etkileyen en önemli sorunlar arasında yer almaktadır.

Yargılama sürecindeki gecikmelerin, sebebi ne olursa olsun, tutukluluğu fiilî bir mahkûmiyet durumuna dönüştürmemesi gerekir. Bu tür aksaklıkların düzeltilmesi ve “geç tecelli eden adaletin adaletsizlikten farkı olmadığı” anlayışı ile gerekli yasal düzenlemelerin en kısa zamanda hayata geçirilmesi büyük önem taşımaktadır.

Bu sorunun sadece bir yasal düzenleme konusu olmadığı, adalet mekanizmalarının etkinliğinin artırılmasının da gerekli olduğu ve bu görevin de bizzat yargı sistemine düştüğü açıktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugünün Türkiye’sinde temel bazı konuları birbirimizi anlamaya çalışarak ve olgunlukla tartışmamız gerektiğine inanıyorum. Din, birey, toplum ve devlet ilişkisi, siyasetin sivilleşmesi ve demokratik çoğulculuğun korunması son yıllarda en fazla tartışılan temel konular arasında yer almaktadır.

Şu an saydığım ve sayamadığım bütün konularda bir ortak anlayış inşa etmek ilgili tüm tarafların sorumluluğudur. Siyasi tarihimiz ve tecrübemiz bu konularda muhtemel bir eksikliği giderecek güçtedir.

Ortak paydamız, daha fazla demokrasi, daha fazla siyaset ve çoğulculuktur. Bunun dışında kalan tüm yollar tükenmiştir, bitmiştir.

Açık ve net bir biçimde ifade etmek gerekirse, dünkü sorunlarımız zamanında çözülmediği için bugüne dek büyüyerek gelmiştir. Aynı şekilde, bugün çözemezsek, bunlar yarına miras kalacak ve çözümleri de giderek zorlaşacaktır. Bu bağlamda, demokrasimizin sürekli geliştirilmesi, reformların kesintisiz sürmesi elzemdir. Unutmayalım ki, bu süreç, ülkemizi her bakımdan daha güçlü hâle getirecektir.

Bu sorunların, cesaretle çözülmesi yerine siyaseten kullanılmasının ileride bize çok büyük maliyetler getireceğini bir kez daha hatırlatmak isterim. Bunun için, bu meseleleri göz ardı etmeden büyük bir sorumluluk bilinci ve samimiyet içinde çözümlenmesi için çaba göstermemiz gerekir. Ülkemizin artık bu sorunlarla daha fazla iç içe yaşamasının kimseye hiçbir faydasının olmadığını görmek mecburiyetindeyiz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepimiz iyi biliyoruz ki, milletimizin sağduyusu ve devletimizin siyasi aklı ve tecrübesi bu büyük sorunları çözebilecek kapasiteye sahiptir.

Gündemimizde yer alan temel bir sorun, tüm diğerlerinden bağımsız olarak kendine özgü dinamiklere sahiptir. O yüzden ayrı bir başlık altında değerlendirmeyi uygun görüyorum.

Uzun yılların bir realitesi olan demokratik standartlarımızın yetersizliğinden kaynaklanan Kürt sorununu, bölücü terörden ayrıştırarak çözmemiz gerekmektedir.

Bu konuda yaşanan acı tecrübeler, yapılan fedakârlıklar, çekilen acılar, konu hakkında konuşurken boğazımızın düğümlenmesine yol açıyor.

Bu sorun, bugün ne yazık ki terörle iç içe geçmiş bir vaziyettedir. Görevimiz, bu noktada, milletimizin ferasetine güvenerek sağduyulu davranmak ve makul bir çözüm için terörden kaynaklanan ile terörle irtibatsız konuları birbirinden ayırmaktır.

Yaşanan onca acıya rağmen, milletimizin bir bütün olarak sağduyusu, siyasi partilerimizin ve sivil toplum kuruluşlarımızın olgun tutumları sayesinde, bazı olumsuzluklara rağmen yine de büyük mesafeler katetmiş durumdayız.

Bu konudaki temel yaklaşım, terörle mücadele ve demokratik sorunları birbirinden ayırmak konusunda hassas olunmasıdır. Artık terörle mücadele olayın yegâne boyutu olarak görülmemektedir. Bu konuda güvenlik güçlerimiz sorunun güvenlik boyutunun gereğini yapabilecek maksimum kapasiteye sahiptir. Terörde ısrar edenler, hiçbir şekilde amaçlarına ulaşamayacaklardır; bu artık herkes tarafından anlaşılmıştır. Güvenlik güçlerimizin etkisi ve gücü yanında, yüce Meclis ve demokratik düzenimiz terörün önündeki en büyük engeldir.

Başta şehit ve gazilerimiz olmak üzere, terörle mücadelede büyük fedakârlık gösteren bütün güvenlik güçlerimizi bu vesileyle bir kez daha minnet ve şükranla anıyorum.

Hangi şekilde tarif ederseniz edin, bu sorunun güvenlik boyutu yanında tarihî boyutları var; demokratik, sosyal, kültürel, ekonomik ve diğer boyutları var. Yanlış uygulamalardan kaynaklanan kırgınlıklar, küskünlükler ve şüpheler var.

Bugün geldiğimiz noktada, “Sorun var mıdır yok mudur?”, “Adı ya da sınıflandırılması nasıl olacak?” diye tartışmak yerine, sivil bir irade geliştirerek, yanlışlıklarla yüzleşmemiz ve sorunu, temel prensipler etrafında birleşerek, demokratik bir zeminde çözmemiz gerekmektedir.

Siyasete ve siyaset kurumuna düşen, stratejik bir vizyonla konuya yaklaşmak ve memleketin bütünlüğünü, insanlarımızın selametini hedefleyen çözümler üretmektir.

Konuyu fazla uzatacak değilim, bunun yerine, hepimizin üzerinde ittifak etmesi gereken bazı hususları belirtmekle yetineceğim. Öncelikle, güvenlik güçlerimize ve vatandaşlarımıza yöneltilen tek bir silah bile olduğu müddetçe bunun cevabı en sert şekilde verilecektir.

Sorunun demokratikleşmeyle ilgili boyutunun muhatabı da çözüm zemini de Türkiye Büyük Millet Meclisidir.

Toplumun bütün farklı kesimleri, sivil toplum kuruluşları, dernekler, siyasi gruplar ve meşru tüm muhataplar, sıfatlarına ve kimliklerine bakılmaksızın dâhil edilerek geniş kapsamlı bir sorun çözme yöntemi geliştirilmelidir. Daha fazla demokrasi, daha fazla çoğulculuk siyasi sorunların çözüm yöntemidir.

Devletin birliği ve bütünlüğü, temel siyasi perspektifimiz ve tartışmaya açık olmayan ilkemizdir.

Çare, etnik odaklı siyaset dili değil daha fazla demokrasidir.

Bir noktayı tekrar net bir şekilde ifade etmek istiyorum. Sorunların çözümünü ertelersek gelecek nesilleri çok daha çetrefilli bir sorunlar yumağıyla karşı karşıya bırakırız. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak konuyu tüm yönleriyle, tüm detaylarıyla, tüm arka planlarıyla bilerek konuşuyorum. Bu sorunu büyük bir kararlılıkla biz çözmeliyiz. Gücümüzün, potansiyelimizin, beraberliğimizin değerini hiçbir zaman unutmayalım. Farklılıklarımızdan korkulan dönemleri geride bıraktık. Uzlaşmanın yolunun zorlamadan geçtiğine de artık inanmıyoruz. Bu topraklara ve tarihimize duyduğumuz derin sevgi ve bağlılık, birlikte oluşturacağımız mutlu ve müreffeh geleceğe olan güvenimiz bizi birbirimize daha çok kenetleyecektir. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; halkının mutlu ve güvende olduğu bir dünya ülkesi hâline gelmenin en önemli koşullarından biri de güçlü bir ekonomiye sahip olmaktır. Reformcu, gerçekçi ve ilkeli bir ekonomi politikası başarılı bir ekonomik performans için elzemdir. Türkiye, istikrar programlarıyla ilerisini görebilen ve yönetebilen bir vizyon inşa etmek zorundadır. Unutmayalım ki güçlü, sürdürülebilir, sağlıklı bir ekonomi ülkemizin birinci önceliklerindendir. Ekonomisi sağlam olmayan, gelecek vadetmeyen bir ülkede istikrar sağlanamaz. Ancak şu da unutulmamalıdır ki sağlıklı bir ekonomi, sağlıklı bir sosyal sistem, işleyen demokratik kurumlar ve çağdaş bir hukuk sistemi ile el ele gidebilir.

Çeşitli vesilelerle ifade ettiğim gibi, ekonomimizin her yıl kayda değer bir büyüme performansı göstermesinin gerekli olduğu tartışılamaz, ancak ülkemiz için bu büyüme trendinin sürdürülebilirliğini sağlamanın temel şartlarından birinin mali disiplin anlayışından taviz verilmemesi olduğu da açıktır.

Ekonomide kaynak-ihtiyaç dengesini sağlamanın kalıcı bir güven ve istikrar ortamının tesisine bağlı olduğu düşünüldüğünde, Hükûmetin bu konuda kararlı davranmasının önemi daha da artar. Bütün yatırım ve tüketim kararlarının ve diğer ekonomik davranışların mali disiplin algısından doğrudan etkilendiği açıktır. Bu nedenle, mali disipline verilen önem, aslında ekonomiye yeni ve sürekli kaynak girişinin ve büyümenin finansmanının güvencesi olarak görülmeli ve önemsenmelidir. Bu konuya gerekli önemin verildiğinin bilinmesi, ayrıca ekonominin geleceğine yönelik olumlu beklentileri canlandırarak ekonomik birimlerin üretim, yatırım ve tüketim kararlarını daha cesaretle vermelerini sağlayacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; küresel krizin bütün öngörüleri aşan şiddeti ve derinliği istisnasız bütün ülkeleri etkilemiştir. Nitekim Türkiye de yıllar sonra ilk defa 2009 yılında negatif büyüme yaşamıştır. Büyük krizi tetikleyen ve şiddetini artıran ana faktörün finans sektöründeki dengesizlikler olduğunu biliyoruz. Türkiye, geçmişte büyük maliyetler ödeyerek yaşadığı benzer tecrübeden ders çıkarabilmeyi başarmış bir ülkedir. Bu durum, ülkemizin, finans sektörü küresel krizden etkilenmeyen nadir ülkeler arasında yer almasını sağlamış ve uluslararası ekonomi çevrelerinde önemli bir başarı olarak takdirle karşılanmıştır. Bu başarı, ekonomimizin krizden en az hasarla ve en hızlı şekilde çıkmasını sağlayan, hatta ülkemizi kriz sonrası yükselişe geçmesi beklenen ekonomiler arasında ön sıralara oturtan bir etki yaratmıştır. Nitekim, bu yılın ilk yarısında Türk ekonomisinin yaklaşık yüzde 11’lik büyüme oranı ile OECD ülkeleri arasında en hızlı büyüyen ekonomi olması takdir edilmesi gereken bir başarıdır. (AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Bu başarının sağlanmasına katkı yapan kurumsal altyapının düzenleme ve gözetleme sistemi ile objektif karar süreçlerinin titizlikle korunması ve geliştirilmesi başarının sürdürülebilirliği açısından büyük önem taşımaktadır.

Kriz sürecinin tüketim ve talep eğilimlerini aşağıya doğru çeken kaçınılmaz sonucu bildiğiniz gibi en çok istihdam göstergelerini olumsuz biçimde etkilemiştir. Ancak memnuniyetle görüyoruz ki alınan tedbirler sayesinde ekonominin yeniden istikrarlı bir büyüme trendine girmesi istihdam üzerinde de olumlu etkilerini göstermeye başlamıştır.

Bu noktada, toplumsal istikrarın ve esenliğin sağlanması yönünden önemli gördüğüm bir hususu da vurgulamadan geçemeyeceğim. Son yıllarda ekonominin içinden geçtiği yapısal dönüşüm sürecinin belli sosyoekonomik kesimlerin nispi durumu üzerinde birçok olumsuz etkiler yaptığı bilinmektedir. Bu çerçevede, küçük üretici, tüccar, esnaf, zanaatkâr ve benzeri geçimlik ekonomik ünitelerden oluşan sosyoekonomik yapının sancılı bir değişim sürecinden geçmesinin bütün ilgililer ve sorumlular tarafından önemsenmesi gerektiğine inanıyorum. Bugünün gelişmiş ülkelerinde çok zaman önce gerçekleşmiş olan bu dönüşüm sürecinin ülkemizde belli bir gecikme ile yaşandığını görüyoruz.

Sayın Başkan, Hükûmetin siyasi sorumluluğu altında oluşturulan ve uygulanan ekonomi politikalarının muhtelif ekonomik kesimler ve sektörler tarafından farklı değerlendirme ve tartışmalara konu olması çok doğaldır. Ekonomi yönetiminin görevinin bu tartışma ve eleştirileri önemsemek ve dikkate almakla birlikte ekonominin temel dengesini ve mali disiplini gözeterek selektif politikalar tasarlamak olduğu aşikârdır. Sektör temsilcilerinin de bu duyarlılığı dikkate alarak önerilerini oluşturmaları ve takip etmeleri, ayrıca kendi içlerinde verimlilik artırıcı ve rekabet gücünü yükseltici önlemler üzerinde de kafa yormaları, ekonominin genel sağlığı açısından büyük önem taşımaktadır.

Son yıllarda bilimsel ve sınai ARGE çalışmalarına verilen önem çerçevesinde ciddi kaynaklar ayrıldığını memnuniyetle müşahede ediyorum. Bu kaynakların düzenli bir şekilde artırılması ve iyi planlanarak dağıtılması büyük önem taşımaktadır. Zira, bugün başlatılan çalışmaların meyveleri ancak orta ve uzun vadede alınabilecektir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye’nin artan siyasi ve ekonomik gücü ile ilerleyen demokratik standartlarına paralel olarak uluslararası alandaki itibar, nüfuz ve kabiliyetleri de yükselmektedir. Geçen hafta New York’ta Birleşmiş Milletler 65’inci Genel Kurulu vesilesiyle yaptığımız pek çok faaliyet ve temas, doğrusu bu gerçeği en çarpıcı şekilde teyit etmiştir. Bu meyanda, 23 Eylül günü Başkanlık ettiğim Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Zirve Toplantısını dikkatinize sunmak istiyorum: Türkiye’nin çağrısıyla toplanan ve benim yönettiğim zirve Birleşmiş Milletlerin altmış beş yılık tarihinde 6’ncı zirve olmuştur.

Dış politika alanında yaşanan bu ciddi ve anlamlı sıçramanın altında, Türkiye’nin değişen dünyanın yeni dinamiklerini doğru okuması, tarihî tecrübesi ve jeostratejik avantajları ile artan imkân ve kabiliyetlerini aktif, yapıcı ve gerçekçi politika ve inisiyatiflere dönüştürmesi yatmaktadır.

Dış politika, aynı zamanda rasyonel davranmayı, makul ve ölçülebilir riskleri dikkate alarak atak olmayı da gerektiren bir alandır. Bu nedenle, tüm zorluklarına rağmen Türkiye’nin, gerek bölgesinde gerek dünyada ortaya çıkan sorunların çözümüne katkıda bulunmak istemesi tabiidir.

Ülkemizin üye olduğu pek çok bölgesel ve küresel örgüt ile tesis ettiği stratejik ortaklıklar Türkiye’yi dünya ile entegre olmuş, geniş ilişkiler ağı kurmuş bir ülke hâline getirmiştir. Bu yeni kabiliyet sayesinde Türkiye, sadece bölgesel misyon ve sorumluluklarını yerine getiren bir ülke değil, aynı zamanda insanlığın ortak sorunlarının çözümünde elini taşın altına koyan bir devlet olarak da takdir görmektedir.

Söz konusu küresel sorumluluk bilincimizin bir başka göstergesi ise, diğerlerine ilaveten, Afrika ülkeleri ve en az gelişmiş ülkelerle olan münasebetlerimizde yakalanan ivmedir. Başta tüm komşularımız olmak üzere yakın çevremizle ilişkilerimizi her alanda geliştirmek dış politikamızın temel unsurlarından biri hâline gelmiştir. Ayrıca, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere tüm müttefiklerimizle ilişkilerimize büyük değer verdiğimizin bilinmesini de isterim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizi ve milletimizi yakından ilgilendiren önemli dış politika konularındaki görüş ve temennilerimi kayda geçirmek bağlamında ilk olarak Avrupa Birliği ile ilişkilerimize değinmek istiyorum.

Ülkemizin Batı’ya yönelimi nesiller üstü bir politika olup köklü bir tarihî geçmişi ve esaslı bir stratejik gerekçesi vardır. Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik hedefi işte bu tarihî temel üzerine bina edilen stratejik bir tercihtir. Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde yaşanan sıkıntılar konusunda Avrupa Birliğinin tutumundan kaynaklanan eleştirilerimi açık sözlülükle çeşitli Avrupa başkentlerinde dile getirdiğim için burada tekrarlamayacağım. Burada kendi yapacaklarımıza odaklanmak istiyorum.

Bu süreçte karamsarlık ve yılgınlığa düşmeden yolumuza devam etmeli, ülkemiz ve milletimizin hayrına olan tüm reformları gerçekleştirmeliyiz.

Sizlere tavsiyem, Avrupa Birliği katılım süreci çerçevesinde öncelikli çıkarılması gereken yasaların diğer yasa çalışmalarından ayrılarak daha süratli bir şekilde, el birliğiyle Meclisten geçirilmesinin yollarının bulunmasıdır. Bugüne kadar yaptığımız pek çok reformun ülkemize nasıl bir dinamizm ve avantaj sağladığını en iyi sizler bilmektesiniz.

Elbette, bu tek taraflı bir süreç değildir. Birliğin de ahdî yükümlülüklerini ivedilikle ve eksiksiz yerine getirmesine yönelik haklı beklentilerimiz ısrarla takip edilmeli ve muhataplarımıza hatırlatılmalıdır.

Diğer yandan, yakın bölgemizde cereyan eden önemli gelişmelere kayıtsız kalamayız. Ulusal güvenlik ve çıkarlarımızı doğrudan ilgilendiren ve halklarıyla yakın soydaşlık, akrabalık, kardeşlik ve dostluk bağlarımız bulunan bu bölgelere sırtımızı dönemeyiz. Bilakis, milletimizin samimi beklentisi ve tarihî sorumluluğumuz, bu geniş coğrafyada aktif ve yapıcı politikalar izlememizi zorunlu kılmaktadır.

Bu bağlamda, bizi en ziyade üzen bölgesel meselelerin başında Orta Doğu’da barışın hâlâ tesis edilememesi gelmektedir. Orta Doğu’da kalıcı barışın tesisi, dünyada barış içinde istikrarlı bir geleceğin sağlanmasının anahtarıdır. Bölgenin barışa kavuşamamış olması, maalesef, dünyanın diğer bölgelerinde de vahim ve olumsuz stratejik sonuçlara kaynak teşkil etmektedir.

Orta Doğu’da kapsamlı barışa ulaşılması için her türlü çabayı desteklediğimizi belirtmek isterim. Filistin ile İsrail arasında başlayan doğrudan görüşmeler ihtiyatlı bir iyimserlik oluşturmuştur. Müzakerelerin selametini İsrail’in yerleşim faaliyetlerini durdurup durdurmayacağı belirleyecektir.

Uluslararası gündemi meşgul eden önemli konulardan bir diğeri ise İran’ın nükleer programına ilişkin gelişmelerdir. Sorunun, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması yükümlülüklerine uygun bir şekilde çözülmesini arzu ediyoruz. Bununla birlikte İran’ın nükleer enerjisinin barışçıl amaçlarla kullanım hakkına saygı gösterilmesini de bekliyoruz.

İran’ın nükleer programı etrafındaki sorunun çözülmesi yönünde sergilediğimiz çabalarda 1990 yılından beri Irak'ta yaşanan olayların ülkemiz için getirdiği maliyetleri hep hatırda tutuyoruz. Benzer bir kötü tecrübeyi, bir kez daha, doğu sınırlarımızda yaşamak istemiyoruz. Müttefiklerimizin ve uluslararası camianın bu hassasiyetimizi anlayışla karşılaması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye, müttefikleri arasında bu sorunun çözümüne katkı sağlama kapasitesine sahip tek ülkedir. Çabalarımız diplomatik çözüme şans tanımaktadır. Bunun takdir edilmesini de bekliyoruz.

Ülkemiz, Irak'tan Afganistan'a, Balkanlardan Kafkaslara kadar bağları bulunan geniş coğrafyada barış ve istikrarın sağlanmasına, iş birliği atmosferi oluşturarak bölgede bulunan tüm halkların refah ve mutluluğuna katkıda bulunmaya çalışmaktadır. Bu, bizim bölgesel temel politika anlayışımızdır.

Bu çerçevede, bir yandan tüm kesimlerini kucakladığımız Irak'ta yeni hükûmet kurma çalışmalarına katkıda bulunurken, diğer yandan Belgrat'a yaptığım tarihî ziyaretle başlayan süreç, Balkanlarda yeni bir yakınlaşma ve çözüm ortamına zemin oluşturmuştur. Balkan ülkeleriyle başlayan üçlü diyalog mekanizmaları bu yeni anlayışın somut bir tezahürüdür. Yapıcı ve sonuç odaklı girişimlerimize Afganistan ve Pakistan'la birlikte düzenlemekte olduğumuz üçlü zirveleri de ilave etmek yerinde olacaktır.

Öte yandan, Kafkaslardaki defacto durum kimsenin menfaatine değildir. Bu nedenle Türkiye, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki mevcut sorunları adil bir çözüme ulaştırma noktasındaki irademizi devam ettirmeliyiz.

Cumhurbaşkanı olarak çok önem verdiğim bir başka husus ise, kardeş Türk devletleri arasındaki münasebetlerin her açıdan geliştirilmesi ve derinleştirilmesi olmuştur. Bu istikamette geçen ay İstanbul'da yapılan Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi'nde on sekiz yıllık bir rüya gerçek olmuştur. Geçen yıl Nahçivan Zirvesi'nde alınan karar doğrultusunda Türk İşbirliği Konseyi kurulmuştur. Merkezi İstanbul'da olacak Konsey’in, kardeş Türk cumhuriyetleri arasındaki iş birliğinin kurumsallaştırılması bakımından önemli bir kilometre taşı olduğu aşikârdır.

Millî davamız olan Kıbrıs meselesinde kalıcı bir çözümün sağlanması konusunda irademiz tamdır. Bu konuda Cumhurbaşkanı Sayın Mehmet Ali Talat tarafından başlatılan ve şimdi Cumhurbaşkanı Sayın Derviş Eroğlu tarafından samimiyet ve sebatla devam ettirilen müzakereleri sonuna kadar destekliyoruz. Müzakereler ve çözüm konusunda aynı iyi niyet ve kararlılığı karşı taraftan da bekliyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; soğuk savaşın sona ermesinin ardından bir türlü dengeye ulaşamayan uluslararası sistemin, 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde, Amerika Birleşik Devletleri liderliğinde, Avrupa Birliği, Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya gibi büyük güçlerin uyumuna dayanan bir düzene doğru evrilmesi kuvvetle muhtemeldir.

Binlerce yıllık devlet geleneğine ve büyük imparatorlukların tecrübe, hafıza ve refleks mirasına sahip Türk milleti, bu yeni uluslararası düzende hak ettiği yeri alacaktır. Zengin insan kaynağımız, gelişen ekonomik gücümüz, köklü kültürümüz ve demokrasimizin erdemleri bu süreçte temel itici gücümüz olacaktır.

Bu amaca ulaşmak için önümüzdeki on-on beş yıllık süreçte, bilimsel, teknolojik, askerî ve ekonomik açıdan ciddi bir yakalama ve öne geçme çabası içine girmeli ve toplum olarak bu hedef etrafında kenetlenmeliyiz.

Gerekli irade, azim, vizyon ve cesareti gösterdiğimiz takdirde Türkiye'nin, yeni dünya düzeninde değişimi takip eden değil, talep eden ve şekillenmesine katkıda bulunan bir ülke olacağına inancım tamdır.

Sayın Başkan, Türkiye'nin uluslararası arenadaki mevcut durumuna ilişkin bu değerlendirmemi sona erdirmeden, bir gözlemimi de sizlerle kısaca paylaşmak istiyorum. Yurt dışına her çıkışta Türkiye'nin dışarıda kazandığı itibar ve ağırlığı gördükçe gururlanıyorum. Ama ne yazık ki Türkiye'ye döndüğüm zaman, dış dünyada kazandığımız bu ağırlığın içeride yeteri kadar fark edilmemesine de üzülüyorum. Daha önce de söyledim, gücümüzün, potansiyelimizin, birlik ve beraberliğimizin ülkemize yaratacağı katma değerin bilincinde olmalıyız.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; konuşmamın başında yeni yasama yılının son derece anlamlı ve önemli bir döneme denk geldiğini söylemiştim. Bu anlama ve öneme binaen Yüce Meclisin, seçim atmosferinden etkilenmeden gündemindeki reform çalışmalarını tüm kararlılığı ile sürdürmesi önemlidir. Önümüzde ticaret yasalarından AB uyum yasalarına, adalet reformlarından usul yasalarına kadar pek çok önemli gündem maddesi bulunmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; anayasalar yazıldıkları dönemin ruhundan ve koşullarından etkilenirler. 1982 Anayasası o yılların Türkiye'sinin anayasasıdır. Dahası, millet iradesine kısıtlama getiren bir müdahalenin ardından o dönemin şartlarının oluşturduğu kadrolar tarafından hazırlanmıştır. O günden beri hem iç hem de dış siyasette muazzam gelişmeler oldu. Yaşanan gelişmelere Türkiye'nin ayak uydurabilmesi için bugüne dek yapılan değişiklikler maalesef Türkiye'nin ihtiyacı olan yeni anayasa talebini tam olarak karşılamamaktadır.

Bugünün Türkiye'si sivil, demokratik ve çoğulcu bir anayasaya ihtiyaç duymaktadır. Kuşkusuz, bunun zamanlamasına siyaset kurumu karar verecektir. Fakat Cumhurbaşkanı olarak bu ihtiyacı tekrar hatırlatmak, yapılacak yeni anayasanın toplumun bütününün beklentilerine yer verecek bir katılım ve ortak anlayışla çıkarılması gerektiğini belirtmek istiyorum. Bu çerçevede yeni yasama yılının yeni anayasa tartışmalarına yer vermesini, sivil toplum kuruluşlarından siyasi partilere geniş bir tartışma imkânı ve alanı oluşturması gerektiğini düşünüyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerime burada son verirken başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Yüce Meclisin milletimize hizmet etmiş tüm üyelerini rahmetle anıyorum. Önümüzdeki dönemin milletimiz ve devletimiz için hayırlar getirmesini Cenabıallah'tan niyaz ediyorum.

Sizleri ve şahsınızda aziz milletimizi saygıyla selamlıyorum.

Teşekkür ederim. (AK PARTİ ve BDP sıralarından ayakta alkışlar, CHP ve MHP sıralarından ayağa kalkmalar)