Yıldız Çocuk

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Balıkçı ile Ruhu Yıldız-Çocuk
Oscar Wilde
Çeviri: Roza Hakmen
Miss Margot Tennant’a

Evvel zaman içinde, iki yoksul oduncu, kış mevsiminde, soğuk mu soğuk bir gece vakti, büyük bir çam ormanından geçerek evlerine dönüyorlardı. Yerler, ağaç dallarının üstü, kalın bir kar örtüsüyle kaplıydı; geçerlerken iki yanlarında ince dallar buzun etkisiyle çıtırdıyordu; Dağ Şelalesi’ne geldiklerinde, havada kıpırtısız asılı olduğunu gördüler, çünkü Buz Kralı öpmüştü onu.

Hava o kadar soğuktu ki, hayvanlarla kuşlar bile bu duruma bir mana veremiyordu.

“Hırr!” diye hırladı Kurt, kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırmış, fundalıkların arasında topallayarak ilerlerken. “Feci bir hava. Hükümet niye ilgilenmiyor bu konuyla?”

“Ciik! Ciik! Ciik!” diye öttü yeşil ketenkuşları. “Yaşlı Toprak Ana ölmüş, beyaz kefenine sarmışlaronu.”

“Toprak Ana evlenecek, bu da onun gelinliği,” diye fısıldaştı kumrular. Minik pembe ayakları donmuştu, ama duruma romantik açıdan bakmayı görev biliyorlardı.

“Saçma!” diye homurdandı Kurt. “Söyledim ya size, Hükümet’in kabahati bu; bana inanmazsanız yerim sizi.” Kurt tam anlamıyla pratik bir zekâya sahipti ve fikirlerini savunurken asla güçlükçekmezdi.

“Benim fikrimi soracak olursanız,” dedi, doğuştan filozof olan Ağaçkakan, “ben açıklamalarla zerre kadar ilgilenmem. Ortada bir durum varsa vardır ve şu anda da hava feci soğuk.”

Havanın feci soğuk olduğu su götürmezdi. Yüksek köknar ağacının içinde yaşayan küçük sincaplar ısınmak için birbirlerinin burnunu ovalıyor, adatavşanları deliklerinde büzüşüp oturuyor, dışarıya bakmaya bile yeltenmiyorlardı. Görünüşe bakılırsa soğuktan bir tek koca puhukuşları hoşlanıyordu.Tüyleri kırağıdan kaskatı kesilmişti, ama onlar aldırmıyordu; iri sarı gözlerini devirip ormanın bir ucundan öbürüne, birbirlerine sesleniyorlardı: “Pu-hu! Pu-hu! Pu-hu! Pu-hu! Hava ne kadar dagüzel!”

İki oduncu, var güçleriyle parmaklarına hohlayarak, kocaman, demir ökçeli çizmeleriyle sıkışmış karların üstüne vura vura, yılmadan ilerliyorlardı. Bir ara derin, yumuşak bir kar birikintisine gömüldüler ve değirmenciler gibi beyaza bulanmış halde çıktılar; bir ara, donmuş bataklığın üstündeki katı, cam gibi buzda kaydılar, demet halinde bağlı odunlar yere düşüp saçıldı, toplayıp tekrar bağlamak zorunda kaldılar; bir ara da yollarını kaybeder gibi olup müthiş bir korkuya kapıldılar, çünkü Kar’ın, kucağında uyuyanlara karşı acımasız olduğunu biliyorlardı. Ama bütün seyyahları koruyan hamiyetli Aziz Martin’e güvenip geldikleri yoldan geri dönerek dikkatle ilerlediler ve nihayet ormanın sınırına vardılar; ta uzakta, altlarındaki vadinin dibinde, oturdukları köyün ışıklarını gördüler.

Kurtulduklarına o kadar sevindiler ki, yüksek sesle kahkahalar attılar; Toprak Ana gümüşten, Ay da altından bir çiçek gibi göründü gözlerine.

Ama biraz güldükten sonra, yoksulluklarını hatırlayıp hüzünlendiler; biri, “Niye böyle sevindik sanki; oysa hayat zenginlere göre, bizim gibilere göre değil. Ormanda soğuktan ölseydik ya da vahşi bir hayvan üstümüze atlayıp bizi öldürseydi daha iyi olurdu,” dedi.

“Doğru söylüyorsun,” diye cevap verdi arkadaşı; “kimine bol keseden verilmiş, kimine ise azıcık. Bu dünyada adalet yok, bir tek dertler eşit paylaştırılmış.”

Ama onlar böyle sefaletlerine ağlaşırken, garip bir şey oldu. Gökyüzünden çok parlak, çok güzel bir yıldız düştü. Diğer yıldızların arasından geçerek göğün kenarından aşağı kaydı; oduncular hayretler içinde onu seyrediyorlardı; yıldız, bir taş atımı uzaklıktaki küçük ağılın yakınına, söğütlüğün arkasına düşmüş gibi geldi onlara.

“Şu işe bak! Altından bir çömlek, kim bulursa onun olur,” diye haykırdılar ve hevesle koşmaya başladılar.

Odunculardan biri arkadaşından daha hızlı koşup onu geçti, söğütleri yararak ilerledi ve öteki tarafa geçti. İşte! Gerçekten de beyaz karın üstünde altın bir nesne vardı. Aceleyle yaklaşıp eğildi, elledi: Yaldızlı kumaştan bir pelerindi; üstünde garip yıldız desenleri vardı ve kat kat sarılmıştı. Oduncu arkadaşına seslenip gökten düşen hazineyi bulduğunu haber verdi; arkadaşı da gelince karın üstüne oturup altınları paylaşmak üzere pelerinin katlarını açtılar. Heyhat! İçinde ne altın vardı, ne gümüş, ne de başka bir hazine; sadece uyuyan bir bebek vardı.

Biri ötekine dedi ki: “Umudumuz pek acı sonuçlandı; talihimiz yokmuş, bir bebeğin insana ne faydası olabilir? Onu burada bırakıp yolumuza gidelim; biz yoksul adamlarız; kendi çocuklarımız var, onların ekmeğini başkasına veremeyiz.”

Ama arkadaşı şöyle cevap verdi: “Olmaz, bebeği karda ölüme terk etmek kötülük olur; ben de senin kadar yoksulum, evde besleyecek boğaz çok, tencere boş, ama yine de onu evime götüreceğim, karım bakar bebeğe.”

Bebeği usulca yerden alıp keskin soğuktan korumak için pelerine iyice sardı ve yamaçtan aşağı, köye doğru inmeye başladı; arkadaşı onun bu aptallığına, yufka yürekliliğine çok şaşırmıştı.

Köye geldiklerinde, arkadaşı, “Bebeği sen aldığına göre, pelerini bana ver, bulduğumuzu paylaşmış olalım,” dedi.

Ama o, “Hayır,” dedi, “bu pelerin ne benim, ne de senin, bebeğin pelerini o.” Sonra da yolun açık olsun deyip kendi evine gitti ve kapıyı çaldı.

Karısı kapıyı açıp kocasının sağ salim eve döndüğünü görünce kollarını boynuna dolayıp öptü, sırtındaki odunları aldı, çizmesindeki karları temizledi ve içeri girmesini söyledi.

Ama kocası, “Ormanda bir şey buldum, bakasın diye sana getirdim,” diyerek eşikte durmaya devam etti.

“Nedir o?” diye haykırdı kadın. “Göstersene, ev tamtakır, çok şeye ihtiyacımız var.” Adam pelerini açıp uyuyan bebeği karısına gösterdi.

“Eyvah!” diye mırıldandı karısı. “Be adam, bizim kendi çocuklarımız yok mu ki ocağın başında otursun diye bir de kimsesiz çocuk getiriyorsun? Ya uğursuzluk getirirse bize? Hem nasıl bakacağız buna?” Kocasına öfkeyle baktı.

“Ama bu bir yıldız-çocuk,” diye cevap verdi Oduncu; sonra da onu ne tuhaf bir şekilde bulduklarını anlattı.

Ama karısı sakinleşeceğine onunla alay etti, hiddetle haykırdı: “Kendi çocuklarımızın ekmeği yokken başkasının çocuğunu mu besleyeceğiz? Bizi düşünen mi var? Bizi besleyen mi var?”

“Serçeleri bile düşünen, besleyen Tanrı var,” diye cevap verdi Oduncu.

“Serçeler kış mevsiminde açlıktan ölmüyor mu?” dedi karısı. “Şimdi kış değil mi?” Adam ne bir cevap verdi, ne de eşikten kıpırdadı.

Ormandan esen dondurucu rüzgâr açık kapıdan içeri girdi; kadın tir tir titreyerek konuştu: “Kapıyı kapasana. Evin içine buz gibi rüzgâr giriyor, üşüyorum.”

“Katı bir yüreğin olduğu evde daima soğuk rüzgârlar esmez mi?” dedi adam. Karısı cevap vermeyip ateşe yaklaştı.

Bir süre sonra dönüp kocasına baktı, gözleri yaşardı. Oduncu hemen içeri girip bebeği karısının kucağına verdi; kadın bebeği öpüp en küçük çocuğunun yattığı küçük yatağa yatırdı. Ertesi gün Oduncu tuhaf, yaldızlı pelerini alıp büyük bir sandığa yerleştirdi; karısı da bebeğin boynundaki kehribar kolyeyi çıkarıp aynı sandığa koydu.

Yıldız-Çocuk, Oduncu’nun çocuklarıyla birlikte büyüdü, onlarla aynı sofraya oturup onlarla oynadı.

Her geçen yıl biraz daha güzelleşiyordu; köylüler şaşırıp kalıyorlardı; kendileri esmer, siyah saçlıydı, oysa Yıldız-Çocuk fildişi kadar beyaz tenli ve narindi, kıvırcık saçları sarı nergisleri hatırlatıyordu. Dudakları kırmızı çiçeklere, gözleri duru bir suyun kenarında biten menekşelere, vücudu hiç biçilmeyen bir tarladaki zerrinlere benziyordu.

Ne var ki güzelliği onun için zararlıydı. Yıldız-Çocuk kibirli, zalim ve bencil oldu. Oduncu’nun çocuklarıyla köyün diğer çocuklarını hakir görüyor, onların aşağı tabakadan, kendisininse, bir yıldızdan doğduğu için asil olduğunu söylüyordu; kendisini onların efendisi, onları da kul ilan etti.

Yoksullara, kör, sakat veya hasta kimselere hiç acımıyor, taş atıp yolda peşlerinden kovalıyor, ekmeklerini başka yerde dilenmelerini söylüyordu; kanun kaçaklarından başka hiç kimse, sadaka istemeye ikinci kez köye gelmiyordu. Güzelliğe âşıktı, hasta, çirkin insanlarla alay ediyordu; kendine âşıktı, yaz mevsiminin rüzgârsız günlerinde rahibin meyve bahçesindeki kuyunun yanına uzanır, mucize saydığı çehresine bakar ve keyfinden kahkahalar atardı.

Oduncu’yla karısı onu sık sık azarlar, “Biz sana, senin kimsesizlere, yardım edecek yakını olmayanlara davrandığın gibi davranmadık. Acınacak durumda olanlara karşı niye bu kadar zalimsin?” derlerdi.

Yaşlı rahip sık sık Yıldız-Çocuk’u çağırtıp ona canlıları sevmeyi öğretmeye çalışırdı. “Sinekler senin kardeşindir,” derdi. “Onları incitme. Ormanda gezinen yabani kuşların özgürlüğü var. Kendi zevkin için tuzağa düşürme onları. Kör kelerleri, köstebekleri yaratan da Tanrı’dır, her birinin dünyada bir yeri vardır. Sen Tanrı’nın âlemine acıyı nasıl sokarsın? Tarladaki inekler bile Tanrı’ya hamdeder.”

Ama Yıldız-Çocuk bütün bu sözlere aldırmayıp somurtur, dudak büker, sonra da arkadaşlarının yanına gidip onlara hükmederdi. Arkadaşları da, güzel ve çevik olduğu için, dans edip kaval çalabildiği için onu izlerlerdi. Yıldız-Çocuk onları nereye götürse gider, Yıldız-Çocuk ne yapmalarını emretse yaparlardı. Yıldız-Çocuk köstebeklerin donuk gözlerini sivri bir kamışla deldiğinde güler, cüzamlılara taş attığında yine gülerlerdi. Onlara her konuda hükmederdi, giderek öteki çocuklar da Yıldız-Çocuk gibi katı yürekli oldular. Günün birinde, köye yoksul bir dilenci kadın uğradı. Giysileri yırtık, paramparçaydı, ayakları taşlı yollarda yürümekten kanıyordu, feci bir haldeydi. Çok yorgundu, dinlenmek için bir kestane ağacının altına oturdu.

Ama Yıldız-Çocuk onu görünce, arkadaşlarına seslendi: “Bakın! Şu güzel, yeşil yapraklı ağacın altında iğrenç bir dilenci kadın oturuyor. Gelin kovalım onu buradan, hem çirkin, hem de sevimsiz.”

Yıldız-Çocuk dilenci kadına yaklaşıp taş attı, alay etti onunla; kadın korkuyla ona bakıyor, gözlerini ondan ayırmıyordu. Yakındaki bir samanlıkta odun kesmekte olan Oduncu, Yıldız-Çocuk’un ne yaptığını görünce koşup geldi, onu azarladı, “Sen ne kadar katı yüreklisin, merhamet nedir bilmiyorsun. Bu zavallı kadın sana ne kötülük etti ki ona böyle davranıyorsun?” dedi.

Yıldız-Çocuk öfkesinden kıpkırmızı kesilerek ayağını yere vurdu, “Sen kim oluyorsun da benim yaptıklarımı sorguluyorsun?” dedi. “Ben senin oğlun değilim, bana emir veremezsin.”

“Doğru söylüyorsun,” diye cevap verdi Oduncu, “ama ben seni ormanda bulduğum zaman sana merhamet etmiştim.”

Dilenci kadın bu sözleri duyunca bir çığlık atıp bayıldı. Oduncu onu evine kadar taşıdı, karısı da ilgilendi; kadın ayıldığında önüne et ve içecek koydular, rahat etmesini söylediler.

Ama kadın hiçbir şey yiyip içmedi, Oduncu’ya sordu: “O çocuğun ormanda bulunduğunu söyledin, değil mi? Bundan tam on yıl önceydi, değil mi?"

Oduncu cevap verdi: “Evet, onu ormanda buldum; bundan tam on yıl önceydi.”

“Peki onun yanında bir işaret bulmadın mı?” diye haykırdı kadın. “Boynunda kehribar bir kolye yok muydu? Üstü yıldızlarla işlenmiş yaldızlı kumaştan bir pelerine sarılı değil miydi?”

“Evet,” dedi Oduncu, “aynen dediğin gibiydi.”

Sonra da pelerinle kehribar kolyeyi sandıktan çıkarıp gösterdi.

Dilenci kadın bu gördükleri karşısında sevinç gözyaşları dökerek, “O benim ormanda kaybettiğim küçük oğlum,” dedi. “Yalvarırım hemen çağırtın onu buraya, oğlumu bulmak için dünyayı bir baştan bir başa dolaştım.

”Bunun üzerine Oduncu’yla karısı dışarı çıkıp Yıldız-Çocuk’u çağırdılar, “Eve gir, orada seni bekleyen anneni bulacaksın,” dediler.Yıldız-Çocuk şaşkınlık ve sevinçle içeri koştu. Ama içeride bekleyen kadını görünce alaylı alaylı güldü, “Hani nerede annem? Ben burada bu pespaye dilenci kadından başka kimse görmüyorum,”dedi.

Kadın, “Ben senin annenim,” dedi.

“Sen delirmişsin!” diye öfkeyle haykırdı Yıldız-Çocuk. “Ben senin oğlun filan değilim; sen dilencisin, çirkinsin, paçavralar içindesin. Çek git buradan, o iğrenç yüzünü bir daha görmek istemiyorum."

“İnan bana, sen benim ormanda doğurduğum küçük oğlumsun,” diye haykırdı kadın ve dizüstü çöküp kollarını çocuğa uzattı. “Hırsızlar seni çalıp ölüme terk ettiler,” diye mırıldandı, “ama ben seni görünce tanıdım; işaretlerini, yaldızlı kumaştan pelerinle kehribar kolyeyi de tanıdım. Yalvarırım gel benimle, seni bulmak için bütün dünyayı dolaştım. Gel benimle evladım, senin sevgine ihtiyacım var.”

Ama Yıldız-Çocuk yerinden kıpırdamayıp kalbini kadına kapattı; dilenci kadının acı acı ağlaması dışında hiçbir ses durulmuyordu.

Sonunda Yıldız-Çocuk konuştu, sesi soğuk ve sertti: “Gerçekten annemsen eğer,” dedi, “benden uzak dursaydın, buraya gelip beni utanca boğmasaydın, daha iyi olurdu; ben kendimi senin dediğin gibi bir dilencinin değil, bir yıldızın doğurduğunu zannediyordum. Hadi git buradan, bir daha seni görmek istemiyorum.”

“Ah! Oğlum!” diye haykırdı kadın. “Gitmeden önce beni öpmeyecek misin? Seni buluncaya kadar ne acılar çektim!”

“Hayır,” dedi Yıldız-Çocuk. “O kadar çirkinsin ki, seni öpeceğime bir engereği veya kurbağayı öpmeyi tercih ederim.”

Bunun üzerine kadın kalkıp ağlaya ağlaya ormanın yolunu tuttu; Yıldız-Çocuk onun gittiğini görünce sevindi ve oyun oynamak üzere koşarak arkadaşlarının yanına döndü.

Ama arkadaşları onu görünce onunla alay ettiler, “Aa, sen kurbağa kadar çirkin, engerek kadar iğrenç olmuşsun,” dediler. “Hemen git buradan, bizimle oyun oynayamazsın,” deyip bahçeden dışarı attılar.

Yıldız-Çocuk kaşlarını çatıp kendi kendine, “Ne diyor bunlar? Kuyuya gidip bakayım da bana ne kadar güzel olduğumu söylesin,” dedi.

Kuyuya gidip baktı ki ne görsün! Yüzü kurbağa yüzü, vücudu da engerek gibi pul puldu. Kendini çimenlerin üstüne atıp ağladı, “Günah işlediğim için geldi bunlar başıma,” dedi kendi kendine.

“Çünkü annemi inkâr ettim, kovdum, hor gördüm, zulmettim ona. Gidip onun peşine düşeceğim, dünyanın her yerinde arayacağım onu, mutlaka bulacağım.”

O sırada Oduncu’nun küçük kızı Yıldız-Çocuk’un yanına geldi, elini omzuna koyup, “Güzelliğini kaybettinse ne olmuş? Bizim yanımızda kal, ben seninle alay etmem,” dedi.

Ama Yıldız-Çocuk, “Hayır,” dedi, “ben anneme zulmettim, ceza olarak geldi bu felaket başıma. Bu yüzden de buradan ayrılıp annemi buluncaya kadar dünyanın her yerini dolaşmam, bulunca ondan af dilemem lazım.”

Sonra da ormana koşup annesine seslendi, ama bir cevap alamadı. Gün boyunca seslendi; güneş battığında uyumak üzere bir yaprak yığınının üzerine uzandı; kuşlar, hayvanlar, zalimliğini hatırlayıp ondan kaçtı; kendisini seyreden bir kurbağayla ağır ağır geçip giden engereği saymazsak, yapayalnızdı.

Sabah olunca kalktı, ağaçlardan birkaç acı çitlembik koparıp yedi ve ağlaya ağlaya koca ormanda yola koyuldu. Her karşılaştığına, annesini görüp görmediğini soruyordu.

Köstebek’e, “Sen toprağın altına girebiliyorsun. Söyle bana, annem orada mı?” dedi.

Köstebek cevap verdi: “Sen benim gözlerimi kör ettin. Nereden bileyim?”

Ketenkuşu’na, “Sen ulu ağaçların tepesinde uçar, bütün dünyayı görebilirsin. Söyle bana, annemi görüyor musun?” dedi.

Ketenkuşu cevap verdi: “Sen keyfin istedi diye kanatlarımı kırptın. Nasıl uçayım?”

Köknar ağacının içinde tek başına yaşayıp yalnızlık çeken küçük Sincap’a, “Annem nerede?” diyesordu.

Sincap cevap verdi: “Sen benim ailemi öldürdün. Kendi aileni de mi öldürmeye niyetlisin?”

Yıldız-Çocuk ağlayarak başını önüne eğdi. Tanrı’nın yaratıklarından af diledi ve ormanda yürüyerek dilenci kadını aramaya devam etti. Üçüncü gün, ormanın öbür tarafına ulaştı ve ovaya indi.

Köylere uğradığında, çocuklar onunla alay edip taş atıyor, köylüler, o iğrençliğiyle istiflenmiş mısırları küflendirir diye ahırlarda yatmasına bile izin vermiyor, işçiler kovuyordu; kimse acımıyordu ona. Gittiği hiçbir yerde, annesi olan dilenci kadının izini bulamıyordu; üç yıl boyunca dünyanın dört bir yanını dolaştı; zaman zaman yolda yürürken onu ileride görür gibi oluyor, sesleniyor, sivri taşlar ayaklarını kanatıncaya kadar peşinden koşuyordu. Ama bir türlü ona yetişemiyordu; yol kenarında oturanlar her defasında onu veya ona benzer birini gördüklerini inkâr ediyor, kederini alaya alıyorlardı.

Üç yıl boyunca dünyayı dolaştı; bu dünyada onun için ne sevgi vardı, ne iyilik, ne de merhamet; ama gururlu günlerinde kendisi için yarattığı dünya tıpatıp buydu.

Bir akşam vakti, nehir kenarında, surlarla çevrili bir kentin kapısına vardı; yorgundu, ayakları ağrıyordu, ama girmeye yeltendi. Fakat kapıda nöbet tutan askerler teberlerini uzatıp girişi kapadılarve sertçe sordular: “Kentte ne işin var?”

“Annemi arıyorum,” diye cevap verdi, “yalvarırım size, girmeme izin verin, annem bu kentte olabilir.”

Ama askerler onunla alay etti, biri siyah sakalını salladı, kalkanını indirip haykırdı: “Doğrusu annen seni görünce yüzü gülmeyecek, çünkü bataklıktaki kurbağadan, çayırda sürünen engerekten daha çirkinsin. Hadi git. Hadi git. Annen bu kentte oturmuyor.

”Elinde sarı sancak tutan başka bir asker, “Annen kim, niçin arıyorsun onu?” diye sordu.

Yıldız-Çocuk cevap verdi: “Annem de tıpkı benim gibi bir dilenci; ben ona kötü davrandım; yalvarırım size geçmeme izin verin ki bu kente uğramışsa onu bulup af dileyeyim.” Ama askerler izin vermeyip Yıldız-Çocuk’u mızraklarıyla dürttüler.

Yıldız-Çocuk ağlayarak döndüğünde, zırhı altın çiçek kakmalı, miğferinde kanatlı bir aslan yatan biri gelip kente girmek isteyenin kim olduğunu sordu. Onlar da, “Dilenciydi, annesi de dilenciymiş, kovduk onu,” dediler.

“Durun,” diye haykırdı adam, gülerek, “şu çirkin şeyi köle olarak satalım; fiyatı da bir çanak tatlı şarabın fiyatı olsun.”

Oradan geçmekte olan, fesat suratlı bir ihtiyar seslendi: “Dediğiniz fiyata alırım onu.” Fiyatını ödeyip Yıldız-Çocuk’un elinden tutarak kente soktu.

Birçok sokaktan geçtikten sonra, önü nar ağacıyla örtülü bir duvarda, küçük bir kapıya geldiler.

İhtiyar, oyma jasptan bir yüzükle kapıya dokununca kapı açıldı; pirinçten yapılmış beş basamak inip siyah gelinciklerle ve pişmiş kilden, yeşil testilerle dolu bir bahçeye çıktılar. İhtiyar, sarığından desenli, ipek bir mendil çıkarıp Yıldız-Çocuk’un gözlerini bağladı ve önü sıra itti. Gözündeki mendil çözüldüğünde, Yıldız-Çocuk kendini boynuzdan bir fenerle aydınlatılan bir zindanda buldu.

İhtiyar, Yıldız-Çocuk’un önüne tahta tabakta bir parça küflü ekmek koyup, “Ye!”, acı suyla dolu bir kupa koyup, “İç!” dedi. Yıldız-Çocuk ekmeği yiyip suyu içtikten sonra, ihtiyar dışarı çıkıp kapıyı arkasından kilitledi ve demir zincirle bağladı.

Ertesi gün, sanatını Nil mezarlarında yaşayan bir ustadan öğrenmiş olan ve Libya’nın en hünerli sihirbazı kabul edilen ihtiyar içeri girip kaşlarını çatarak Yıldız-Çocuk’a baktı ve konuştu: “Bu gâvur kentinin kapısına yakın bir ormanda üç altın sikke var. Biri beyaz altından, biri sarı altından, üçüncüsü de kırmızı altından. Bugün gidip beyaz altından sikkeyi getireceksin bana; getirmezsen sana yüz kırbaç vuracağım. Çabuk yola koyul, güneş batarken bahçe kapısında seni bekleyeceğim. Beyaz altını getirmeye bak, yoksa başın belaya girer, çünkü sen benim kölemsin, bir çanak tatlı şarap fiyatına satın aldım seni.” Sonra da desenli ipek mendille Yıldız-Çocuk’un gözlerini bağladı ve onu önce evin içinden, sonra gelincik bahçesinden geçirip beş pirinç basamaktan yukarı çıkardı. Yüzüğüyle küçük kapıyı açıp sokağa bıraktı.

Yıldız-Çocuk kentin kapısından çıkıp Sihirbaz’ın sözünü ettiği ormana gitti.

Orman, dışarıdan bakınca, öten kuşlarla, hoş kokulu çiçeklerle dolu, çok güzel bir orman gibi görünüyordu; Yıldız-Çocuk sevinçle ormana daldı. Ama güzelliğinin bir faydasını göremedi, çünkü ne tarafa gitse yerden sert fundalar, dikenler fışkırıp etrafını sarıyor, feci ısırganlar her yanını dalıyor, devedikenleri hançerleriyle onu delik deşik ediyordu; Yıldız-Çocuk sefil bir haldeydi.

Sihirbaz’ın söylediği beyaz altından sikkeyi sabahtan öğleye, öğlenden akşama kadar aradı, ama hiçbir yerde bulamadı. Güneş batarken eve dönmek üzere yola koyuldu; kendisini bekleyen akıbeti bildiği için acı acı ağlıyordu.

Ama ormanın kıyısına vardığında, sık bir çalılığın içinden, acıyla inleyen birinin çığlıklarını duydu. Kendi derdini unutup geri dönerek çalılığa koştu ve bir avcının kurduğu kapana kısılmış, küçük bir tavşan gördü.

Yıldız-Çocuk Tavşan’a acıyıp kapandan kurtardı, “Ben köleyim ama seni özgürlüğüne kavuşturabilirim,” dedi.

Tavşan, “Gerçekten de beni özgürlüğüme kavuşturdun,” dedi; “buna karşılık ne verebilirim sana?”

Yıldız-Çocuk, “Beyaz altından bir sikke arıyorum,” dedi; “hiçbir yerde bulamadım; o sikkeyi efendime götürmezsem beni dövecek.”

“Benimle gel,” dedi Tavşan, “sikkenin olduğu yere götüreyim seni; nerede ve niçin saklı olduğunu biliyorum.”

Yıldız-Çocuk Tavşan’ın peşine düştü; ulu bir meşenin kovuğunda aradığı beyaz altından sikkeyi buldu. Sevinç içinde alıp Tavşan’a, “Benim sana yardımıma sen yüz katıyla cevap verdin, iyiliğime yüz katıyla karşılık verdin,” dedi.

Tavşan, “Hayır, sen bana nasıl davrandıysan, ben de sana öyle davrandım,” deyip süratle uzaklaştı, Yıldız-Çocuk da kente yöneldi.

Kentin kapısında bir cüzamlı oturmaktaydı. Yüzü gri ketenden bir kukuletayla örtülüydü ve göz deliklerinde gözleri kor gibi parlıyordu. Yıldız-Çocuk’u görünce elindeki tahta çanağa vurup çıngırağını sallayarak seslendi, “Bana para ver, yoksa açlıktan öleceğim. Beni kentten dışarı attılar, kimse bana acımıyor,” dedi.

“Tüh!” dedi Yıldız-Çocuk. “Cüzdanımda bir tek sikke var, onu da efendime götürmezsem beni dövecek, çünkü ben onun kölesiyim.”

Ama cüzamlı yalvarıp yakardı, sonunda Yıldız-Çocuk ona acıdı ve beyaz altından sikkeyi verdi.

Sihirbaz’ın evine vardığında Sihirbaz kapıyı açtı, onu içeri aldı ve sordu: “Beyaz altından sikkeyi getirdin mi?” Yıldız-Çocuk cevap verdi: “Getirmedim.” Bunun üzerine Sihirbaz Yıldız-Çocuk’un üstüne çullanıp dövdü, önüne boş bir tahta çanak koyup, “Ye!”, boş bir kupa koyup, “İç!” dedi ve tekrar zindana kapattı.

Ertesi gün Sihirbaz gelip, “Bugün bana sarı altından sikkeyi getirmezsen kölem olmaya devam edeceksin ve üç yüz kırbaç yiyeceksin,” dedi.

Yıldız-Çocuk ormana gidip bütün gün sarı altından sikkeyi aradı, ama hiçbir yerde bulamadı.

Güneş batarken oturup ağlamaya başladı; ağlarken, kapandan kurtardığı küçük Tavşan yanına geldi.

“Niye ağlıyorsun? Ormanda ne arıyorsun?” diye sordu Tavşan.

Yıldız-Çocuk cevap verdi: “Ormanda saklı sarı altından bir sikke arıyorum, bulamazsam efendim beni dövecek ve kölesi olmaya devam edeceğim.”

“Beni takip et!” diye haykırdı Tavşan ve ağaçların arasında koşmaya başladı; ufak bir göle geldiğinde durdu. Gölcüğün dibinde sarı altından sikke duruyordu.

“Sana nasıl teşekkür edeceğim?” dedi Yıldız-Çocuk. “Baksana! İkinci kez imdadıma yetiştin.”

“Ama önce sen bana acımıştın,” dedi Tavşan ve süratle kaçıp gitti.

Yıldız-Çocuk sarı altından sikkeyi alıp cüzdanına koydu ve oyalanmadan kente döndü. Ama cüzamlı onun geldiğini görünce koşarak yoluna çıktı, önünde diz çöküp yalvardı: “Bana para ver, yoksa açlıktan öleceğim.

”Yıldız-Çocuk cevap verdi: “Cüzdanımda tek bir sarı altından sikke var; onu efendime götürmezsem beni dövecek, kölesi olmaya devam edeceğim.”

Ama cüzamlı ısrarla yalvarıp yakardı, Yıldız-Çocuk da haline acıyıp sarı altından sikkeyi ona verdi.

Sihirbaz’ın evine vardığında, Sihirbaz kapıyı açıp onu içeri aldı ve sordu: “Sarı altından sikkeyi getirdin mi?” “Getirmedim,” dedi Yıldız-Çocuk. Bunun üzerine Sihirbaz üstüne çullanıp Yıldız-Çocuk’u dövdü, zincire vurdu ve tekrar zindana kapadı.

Ertesi gün Sihirbaz gelip, “Bugün bana kırmızı altından sikkeyi getirirsen sana özgürlüğünü geri vereceğim; getirmezsen öldüreceğim, bilmiş ol,” dedi.

Bunun üzerine Yıldız-Çocuk ormana gidip gün boyunca kırmızı altından sikkeyi aradı, ama hiçbir yerde bulamadı. Akşam olunca oturup ağlamaya başladı; ağlarken küçük Tavşan yanına geldi.

Tavşan, “Aradığın kırmızı altından sikke arkandaki mağarada,” dedi. “Gözyaşlarını sil de sevin.”

“Sana nasıl teşekkür edeceğim?” diye haykırdı Yıldız-Çocuk. “Baksana! Üçüncü kez imdadıma yetiştin.”

“Ama önce sen bana acımıştın,” dedi Tavşan ve süratle kaçıp gitti.

Yıldız-Çocuk mağaraya girdi ve en uzak köşede kırmızı altından sikkeyi buldu. Sikkeyi cüzdanına koyup aceleyle kente döndü. Onu gören cüzamlı yolun ortasında durup seslendi: “Kırmızı altından sikkeyi bana ver, yoksa öleceğim.” Yıldız-Çocuk yine ona acıyıp sikkeyi verdi, “Senin benden çok ihtiyacın var,” dedi. Ama kederliydi, çünkü kendisini bekleyen akıbeti biliyordu.

Fakat o da ne! Kent kapısından geçerken, nöbetçiler önünde yerlere kadar eğildiler, “Efendimiz ne kadar güzel!” dediler. Peşinden bir kalabalık geliyor, “Yeryüzünde bundan güzel bir varlık olamaz!” diye bağırıyorlardı. Yıldız-Çocuk ağlayarak, “Benimle alay ediyorlar, sefaletimle eğleniyorlar,” dedi kendi kendine. O kadar büyük bir kalabalık toplandı ki, Yıldız-Çocuk yolunu şaşırdı ve nihayet büyük bir meydana, Kral’ın sarayının önüne geldi.

Sarayın kapısı açıldı, rahipler ve kentin yüksek rütbeli subayları onu karşılamaya koştular, karşısında yerlere kadar eğilip, “Sen beklediğimiz efendimizsin, Kralımızın oğlusun,” dediler.

Yıldız-Çocuk cevap verdi: “Ben bir kralın değil, yoksul bir dilenci kadının oğluyum. Hem niye güzel olduğumu söylüyorsunuz? Yüzüne bakılamayacak kadar çirkin olduğumu biliyorum.”

Bunun üzerine, zırhı yaldız çiçek kakmalı, miğferinde kanatlı aslan yatan adam, kalkanını kaldırıp, “Efendimiz nasıl güzel olmadığını söyleyebilir?” diye haykırdı.

Yıldız-Çocuk baktı, bir de ne görsün! Yüzü tıpkı eski yüzüydü, eski güzelliğine kavuşmuştu; gözlerinde, daha önce mevcut olmayan bir şey gördü.

Rahipler ve yüksek rütbeli subaylar, önünde diz çöküp konuştular: “Eski bir kehanet, bizi yönetecek olan kişinin bugün geleceğini bildirmişti. Buna uygun olarak, efendimiz bu tacı ve bu asayı alıp bizim adaletli ve mağfiretli Kralımız olsun.”

Ama Yıldız-Çocuk, “Ben buna layık değilim,” dedi, “çünkü beni doğuran anayı inkâr ettim; annemi bulup af dilemeden rahat yüzü göremem. Bana izin verin, gideyim, yine dünyayı dolaşmam gerek, bana krallık tacı ve asası sunduğunuz halde burada oyalanamam.”

Yıldız-Çocuk konuşurken yüzünü rahiplerle subaylardan kent kapısına giden sokağa çevirdi. Bir de ne görsün! Askerlerin zor zaptettiği kalabalığın içinde, annesi olan dilenci kadın ve yanında da, yol kenarındaki cüzamlı duruyordu.

Yıldız-Çocuk’un dudaklarından bir sevinç çığlığı koptu; hemen koşup gitti ve diz çökerek annesinin ayaklarındaki yaraları öptü, onları göz yaşlarıyla yıkadı. Başını tozlu yere eğdi, kalbi parçalanırmışçasına hıçkırarak konuştu: “Anne, gurur ânında ben seni inkâr ettim. Tevazu ânımda sen beni kabul et. Anne, ben sana nefret sundum. Sen bana sevgi sun. Anne, ben seni reddettim. Sen şimdi evladını bağrına bas.” Ama dilenci kadın tek kelime söylemedi.

Yıldız-Çocuk kollarını uzatıp cüzamlının beyaz ayaklarına sarıldı, “Ben sana üç kez merhamet ettim. Anneme söyle, bir kelime de olsa, konuşsun benimle,” dedi. Ama cüzamlı tek kelime söylemedi.

Yıldız-Çocuk tekrar hıçkırarak, “Anne, ıstırabım dayanılır gibi değil. Beni affet, izin ver ormana döneyim,” dedi. Bunun üzerine dilenci kadın elini Yıldız-Çocuk’un başının üstüne koyup, “Ayağa kalk,” dedi; cüzamlı da elini Yıldız-Çocuk’un başına koyup, “Ayağa kalk,” dedi.

Yıldız-Çocuk ayağa kalkıp ikisine baktı ve karşısında bir kral ve bir kraliçe gördü!

Kraliçe, “İmdadına yetiştiğin bu adam, babandır,” dedi.

Kral da, “Ayaklarını gözyaşlarınla yıkadığın bu kadın, annendir,” dedi.

Sonra da boynuna sarılıp onu öptüler, saraya götürüp giydirdiler, başına tacını, eline asasını yerleştirdiler; o da nehir kenarındaki kenti yönetti, efendisi oldu. Herkese adaletli ve mağfiretli davrandı; kötü yürekli Sihirbaz’ı sürgüne gönderdi, Oduncu’yla karısına çeşitli değerli hediyeler yollayıp çocuklarına yüksek mevkiler bahşetti. Hiç kimsenin kuşlara, hayvanlara zulmetmesine izin vermedi, sevgiyi, iyiliği, merhameti öğretti; yoksullara ekmek, çıplaklara giysi dağıttı; kentte barış ve bolluk hüküm sürdü.

Ama saltanatı uzun süreli olmadı, çok ıstırap çekmiş, çok zor bir sınav vermişti, üç yıl sonra öldü.

Ondan sonraki hükümdar, kenti zulümle yönetti.