İçeriğe atla

Tarih II: Ortazamanlar/İslâm Tarihi

Vikikaynak, özgür kütüphane

İSLÂM TARİHİ

A. İSLÂM DİNİ ARABİSTANDA KURULDU

MEMLEKET — Arabistan; garpta Kızıldeniz, cenupta Aden körfezi ve Hint Denizi, şarkta Umman Denizi ve Acem körfezi le kuşatılmış büyük bir yarımadadır. Şimalinde Suriye çölü bu yarımadayı Suriye ve Mezopotamyanın aşağı Fırat kısımlarile birleştirir.

Arabistanda üç dağ silsilesi vardır : Biri garpta Sinadan Adene kadar uzanan Hicaz ve Yemen dağlarıdır; Hicazda (2750), Yemende (3000) metre yüksekliğine kadar çıkar. Bu silsile ile Kızıldeniz arasındaki alçak kısma Tehame denir. Diğeri cenupta Hadramut kıt'asında Mahra dağlarıdır; bu silsile Ummana kadar uzar. Üçüncü silsile de Ummandan itibaren Fırata kadar yarımadanın şarkını kaplar.

Arabistanın bu silsileler ortasında kalan büyük bir kısmı tamamen kumlu çöldür; bu çöl başlıca şimalde Nufut , ortada Yemame ve cenupta Dehna çölleri adını alır (Harita. 17).

Arabistan kurak ve bilhassa şark kısmı yakıcı sıcaktır. Bol su ve ırmakları yoktur. Yazın şarktan esen sam yelleri insanları boğar, ve dalgalar halinde kum yığınları sürükler.

Arazinin cenup kısmının ve bilhassa Yemen mıntakasının mümbitliği şimal kısmından çok fazladır. Yemende her türlü mahsül yetişir ; kahvesi meşhurdur.

Şimalde Hicaz kısmında ise ekinlere çok az raslanır. Gerek şimal ve gerek çöl halkı göçebe olup deve, at, koyun, keçi gibi hayvanlar besliyerek geçinir. Necidin yetiştirdiği at ve develer hızda ve dayanıklılıkta çok ileridir. Deniz kıyıları halkı, balık ve inci avcılığı yaparlar; hurma fidanları yetiştirirler ve ticaretle de uğraşırlar. ARAPLAR, AHLÂK VE ÂDETLERİ — Araplar Samî ırktandırlar. Büyük kısmı bedevî denilen göçebelerden ibarettir. Arabistanın haşin iklim ve tabiati bu göçebelerin hayat ve âdetlerindeki iptidailiği devam ve muhafaza ettirmiştir. Bedeviler çadırlarda yaşarlar. Süt, bulgur, bulunan yerlerde hurma, külde pişmiş arpa ekmeği ile geçinirler. Kertenkele ve çekirge de yerler.

Bütün işleri kadınlar görür. Bedevî Arapların en büyük içtimaî teşekkülü kabiledir. Kabilenin irsî bir reisi bulunur. Bu reis her türlü davalara bakar. Kabileler arasında biribirlerini imhaya kadar varan kavgalar eksik değildir. Birkaç kabilenin harp maksadile birleşerek Kait, Emîr, Seyit namları verilen bir reisin idaresinde yaşadıkları da vakidir; fakat yine her kabile kendi istiklâlini muahafaza eyler. Araplarda kâhinler, şairler ve irsî şerifler vardır.

İSLÂMİYETTENEVEL ARAP DEVLETLERİ — Arabistanın büyük bir kısmı eski zamanlarda (M. E. 2600-2800) Sumere tâbi idi. Sumer hükümdarlarından Gudea Arabistanın her tarafile, deniz tarikile münasebette bulunurdu. Bu tarikle sumer medeniyeti Yemende ve Arabistanın şark ve şimalinde intişar etmiştir. Sumer Devletinin sukutundan sora da Sumer medeniyeti bir taraftan Mezopotamyadan Yemene göçen kabileler, diğer taraftan Sumere halef olan Babil vasıtasile tesirini devam ettirmiştir.

Eski zamanlarda Arabistanda teşekkül eden devletler şunlardır :

a) Arabistan cenubunda:

1 — Yemende Mina Devleti : Bu devlet, milâttan evel onuncu asırda Yemende kurulmuş, az zamanda bütün Kızıldenizin şark sahillerine hâkim olmuştur. Merkezleri evelce Main, sora da Karna şehri idi; Yemenden Gazzeye kadar olan kervan yolu ile Palestin ve daha şimaldeki memleketlerle münasebette bulunuyordu. Bu yol üzerinde ve Akabenin cenubunde Medyen şehri vardı. Burada Minaların Musran şubesi bulunuyordu. Musa gençliğinde uzun müddet Medyen de bulunmuş ve buradaki telâkkilerden mülhem olarak kendi dininin esaslarını koymuştur. Maka (Mekke) ve Yesrip (Medine) gibi ehemmiyetli kervan durakları da gene bu yol üzerinde bulunuyorlardı.

2 — Seba Devleti: evel sekizinci asırda Sebada teessüs eden bu devlet Mina Devletini yıkmıştır. İsimleri geçen bu iki devletin idaresi muhtelif kabilelerin birleşmesinden teşekkül etmiş müttehide şeklinde idi; siyasî ve içtimaî teşekkülleri Sumerlilerin ayni idi. Bu devletler Hint ve Afrikadan getirdikleri malları zikredilen kervan yolu ile Akdeniz havzasına sevkederlerdi.

Bu devirde İranlılar bütün Önasyaya, Palestin ve Mısıra hâkim olmuşlar ve Sebalılar da İranlılarla temasa girmişlerdir.

3 — Himyeriler Devleti: Himyeriler milâttan evel 115 senesinde Sebalıları mağlûp ederek Reydan ve Ma'rep te Himyeri Devletini kurdular. Roma, cihan siyasetine hâkim olduktan sora evelce Arabistandan geçen Hint ticaret yolu Romalıların eline geçti; bundan sora ticaret deniz yolu ile yapılmağa başlandı.

Minalılar ve Sebalılar zamanında Yemende yapılan büyük setler ve kanallar sayesinde ziraat pek çok inkişaf etmişti. Ticaret ve ziraatin terakkisi sayesinde halk zengin, memleket mamur idi.

Himyeriler devrinde Yemen ziraatini temin eden Ma'rep seddini büyük bir sel yıktı. Ticaret yolunun değişmesi ve Ma'rep seddinin yıkılması yüzünden Yemenliler fakir düştü, birçok halk cenuptan şimale hicrete başladı. Bunlardan Gassaniler Suriyeye, Hazreçler ve Uslar Medineye, Uslardan bir kısmı da Mekkeye gidip yerleştiler. Kendilerine Araplarca Huzaa denildi.

Yemenliler milâdî VI. asır sonuna kadar birkaç defa Romalıların Hıristiyan yapıp Yemene saldırdıkları habeşlilerle uğraşmağa mecbur oldular ; bu istilâlar karşısında Himyeriler İranlılardan yardım istediler. İranlılar gemilerle bir miktar asker gönderdiler. Habeşliler kovuldu; bundan sora Yemen İrana ilhak olundu; bir vilâyet halinde idare edildi. Müslümanlıktan evel Yemende İran Valisi Bazan idi. Bazan bilâhare Yemenlilerle beraber müslüman oldu.

b) Arabistanın şimalinde:

1 — Amalika Devleti : Bu devlet (M. E. 2000) tarihlerine doğru Şimalî Hicazda kurulmuştur. Sahası Sina Yarımadasına kadar uzayordu.

2 — Nabatlılar Devleti : Bu devlet, Palestinin cenubunda ve Sina Yarımadasında milâdın ikinci asrı iptidasına kadar devam etmiştir, merkezi Petra şehri idi ; Nabatlardan bazı kitabeler ve eserler kalmıştır.

3 — Suriye ve Irakta Arap Beylikleri : Bunların başlıcaları Iraktaki Hirelilerle Suriyedeki Gassaniler dir. Hireliler Sasanilere, Gassaniler şarkî Romalılara tâbi idiler. Hireliler VI. asrın sonlarında İranlılar tarafından ortadan kaldırılmıştır.

c) Orta Arabistan ve Hicaz.

Orta Arabistanda ve Hicazda yaşıyan ahalinin hemen hepsi göçebe idi ve kabile teşkilâtı fevkinde bir müesseseleri yoktu. Ancak diğer kavimlerle temaslar neticesinde Mekke, Medine ve Taif şehirlerinin ahalisi az çok medenileşmişlerdi. Medine vahası ziraate müsait idi (Harita. 18). Hurma ağaçları da vardı. Bu vahada çiftçilerle meskûn birkaç köy, mahalle ve Yesrip (Medine) şehri vardı. Medine şehrinin ahalisi on beş bin tahmin edilirdi. Diğer kavimler tarafından tazyik edilen birkaç yahudi kabilesi de Palestinden gelerek burada yerleşmişti. Yemenden hicret eden Hazreç ve Us [1] kabileleri Medine vahasında ziraatle geçinirlerdi. Arap kabileleri Yahudilere düşman oldukları gibi kendi aralarında da adavet ve muharebeler eksik olmazdı. Yahudiler Araplardan ayrı yaşarlardı. Araplaşmış olmak iddialarına rağmen Yahudiler ayrı bir lehçe ile konuşurlardı. Arapların dağınıklığı iktisadî işlerde de tesirini gösterirdi. Yahudiler okumak yazmak bilirlerdi. Şarap, zahire ve hurma ticareti ve kuyumculuk Yahudilere munhasırdı.

Yahudiler, Araplara faizle para verirler ve her cihetten arapları istismar ederlerdi. Düşmanlığa rağmen yahudi dininin bir rüknü olan vahdaniyet akidesi Medine vahasında intişar ediyordu. Bazı Araplar yahudiliği bile kabul etmişlerdi.

Mekke şehri (Res. 45), ayrı bir ehemmiyeti haizdi (Harita. 19) Mekkede başlıca Kureyş kabilesi yaşardı. Kureyşliler tüccar idiler. Onlar toplu olarak Suriye ve Yemene kervanlar sevketmek suretile Suriye ve Yemen arasındaki ticareti ellerine almışlardı. Mekkede aristokrat bir şehir cümhuriyeti tarzında bir hükûmet teşekkül etmişti. Siyaset ve idare işlerinin başında Kureyşlilerin bir ailesi olan Emeviler bulunuyordu.

Aristokratlardan mürekkep bir ekalliyet tarafından idare edilen Mekkenin kendine Mahsus bir müşavere meclisi ve meclis binası (Darünnedve) vardı. Elçilik, kumandanlık, Kâbe muhafızlığı, bayraktarlık gibi vazifeler büyük aileler arasında taksim edilmişti.

[1] Eski devirlerde Mezopotamyadan Yemene inen halktan olan Usların ismi bilâhare Araplarca “Evs„ şekline konmuştur. Sayfa:Tarih II Ortazamanlar.pdf/105 İSLÂMİYETTEN EVEL ARABİSTANIN DİNÎ VAZİYETİ — İslâmiyetten evel Arabistanda intişar eden din, türlü türlü putlara tapmaktan ibaret idi ki buna islâm dini “müşriklik„ tabir eder. Bu putların en meşhurları Lat, Menat ve Hübel idi. Ata dini de münteşir bulunuyordu. Vaktile Sumerler vasıtasile girmiş olan natürizm yani göke, yıldızlara, yere tapmak dini de mevcudiyetini muhafaza ediyordu. Sumerlerin İL ve BEL mabutları Yemenlilerce de mabut tanılırdı. Yemenlilerin sabah yıldızı olan Astarları, Sumerlerin İştar mabududur. Araplar, bilhassa göçebeleri, din hususunda pek kayıtsız ve alaycı idiler. Pervasızca putlarına söverler, hiddetlenince onları taşlarlardı.

Gerçi, Araplar bir Allahütaalâdan bahis ve Allah ismile yemin ederler, ilâhelerine Allahın kızları namını verirlerdi ; fakat birçok cinlere, putlara, ağaçlara ve taşlara ibadet eden Araplarda Allahütaalânın manası, o bir sürü ilâhların sıfatı idi; bu tabirle açık surette bütün mabutların fevkinde bir Allah kastolunmıyordu.

Dine karşı bu derece kayıtsız olan Araplar içinde, İbrahim dini hakkında müphem bazı fikirleri, nesilden nesile nakleden kimseler vardı; bunlar Hanif unvanını taşırlardı. Haniflerin İbrahim dininden nakledebildikleri Allah lâfzı, ve sünnet olmak; gusletmek, tırnak kesmek gibi bazı âdetlerle, tavaf gibi bazı ayinler idi.

Bizans himayesindeki Suriyede, Sina ve Mısırda, Habeşistan vasıtasile Yemende hıristiyanlık az çok intişar etmişti.

Arap Yarımadasının birçok yerlerindeki yahudi kolonileri vasıtasile Musa dini de Araplarca bilinmişti. Bir aralık yahudilik Yemende hâkim bir din olmuştu. Irak vasıtasile Araplar Zerdüşt dinini de öğrenmişlerdi.

KÂBE VE SAİR MABETLER VE KÂHİNLER — Arabistanın muhtelif yerlerinde insan heykellerinden ve nebat resim ve suretlerinden ibaret ağaçtan ve taştan putların muhafazasına mahsus yerler vardı. Muhammedin neş'et etmiş olduğu Mekkedeki Kâbe denilen mabet bu yerlerin en büyüklerinden idi. Her mabet kâhinler tarafından idare olunurdu. Kâhinler nezirleri, sadakaları kabul ve ayinler icra ederlerdi: Gûya kayıptan haber verirler, rüyaları tabir ederlerdi. Kâbe, mikâp yani tavla zarı şeklinde demektir. Filhakika, kâbe zar şeklinde, insan boyunda dört duvardan ibaretti; duvarlar harçsız, adi taştan yapılmıştı. Binanın çatısı da yoktu; dört köşesinde dört taş vardı; bunların en meşhuru Haceriesvet denilen bir Karataştı. Kâbe çok eskidir. Ne vakit ve kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor. Arap an'anesi kâbenin inşasını İbrahim Peygambere atfetmektedir.

Bu mukaddes karataş an'anesi aynen Friklerde de vardı. Friklerin mukaddes sayarak ihtiram ve ibadet ettikleri Karataş bugünkü Afyon Karahisar şimalinde kadîm Pessinüs şehrinde bulunuyordu. Bunun kutsiyeti an'anesi bu şehrin Romalılar tarafından zaptına kadar devam etmişti. Demek ki Kâbenin bir köşesindeki Karataşın kutsiyet almasından, ziyaret ve tavaf edilmesinden çok evel Friklerde karataşın mabet ve ziyaretgâh esası olması âdeti teessüs eylemiş bulunuyordu. Kâbe bidayette mahallî bir mabet iken Mekke ahalisi burasını bir millî mabet derecesine yükseltmişlerdi. Mekkeliler Arapları kendi mabetlerine celbedebilmek için Arap Yarımadasının muhtelif yerlerinde mabut tanılan 360 putu Kâbede yerleştirmişlerdi. Kâbenin kutsiyetini yahudi an'anelerine de raptetmişlerdi. Bu uydurmalara göre İbrahim, karısı Hacer ile oğlu İsmaili buraya getirmişti; Zemzem de onlar için fışkırmıştı; İbrahim, oğlu İsmail ile birlikte Kâbeyi bina etmişlerdi. Cebrail kendilerine o zaman beyaz ve mücellâ olan Haceriesvedi getirmişti; bu taş soradan günahkârların ellerini sürmelerinden dolayı kararmıştı. Bunların hepsi, bittabi, soradan uydurulmuş masallardır.

Kureyşliler Kâbenin teşkilâtına da ehemmiyet vermişlerdi; ayrı ayrı dinî vazifeler ihdas etmişlerdi; Kâbe kapıcılığı ve hacılara su temin etmek ve fakir hacılara meccanen yemek tevzi eylemek gibi Arapları celbedecek işleri görmeğe mahsus birtakım memuriyetler ihdas edilmişti. Bu itina neticesinde Kâbe bütün Arabistanın dinî ve millî bir merkezi oldu. Bundan başka Mekkede bir panayır tesis edildi. Ticaret Kureyşliler elinde olduğundan bu panayırdan çok istifade ederlerdi. Panayırda şiir ve hitabet müsabakaları açmak suretile de Mekke ve havalisinin ehemmiyeti büyütülmüştü. Ticaretlerinin inkişafı ve Kâbeyi ziyaret etmek üzere hacıların gelmesi için emniyet ve asayişin temini lâzım olduğundan Mekkenin etrafında muharebelerin men'i maksadile birtakım kaideler konmuştu. Bunların herbirine dinî şekiller verilmişti. Kâbenin İbrahim tarafından bina edilmiş olduğu söylenerek, dört ay, etrafında muharebe etmek menolunmuştu. Bu tedbirlerin herbiri Mekke ve Kâbenin ehemmiyet ve şerefini arttırmıştı. Arabistanda az çok hıristiyanlar da bulunduğundan diğer putlar arasına elinde çocuğu İsa olduğu halde Meryemin de resmi konulmuştu. İşte bu şerait içinde Kâbe Kureyşliler için iktisadî ve ticarî menfaatler teminine yarıyan bir vasıta oldu.

LİSAN VE EDEBİYAT

Arap lisanı, Samî lisanlar grupundandır. Arap lisanı birtakım lehçelere ayrılmıştır. Bu lehçeler arasında epey farklar vardır. Arabistan, Suriye, Elcezire ve Mısır lehçeleri de biribirinden farklıdır. Hali hazırda arap lehçelerile konuşanların adedi çoktur. Lâkin arap lisanile konuşan insanlar, ırk noktai nazarından bir vahdet teşkil etmezler.

Arapların yazı lisanı bir türlü, konuşma lisanları başka türlüdür. Arap lisanı, Sami lisanların en zenginidir. Bu da müslüman şairlerin ve hatiplerin bilhassa müslüman Türklerin arap lisanını işlemelerinden ileri gelmiştir. Arap lûgatini yapan bir Türktür. Şairlerin arap hayatı içtimaiyesinde büyük bir mevkileri vardı. Bu şairler Arapların Şamanı ve kâhini idiler. Muvaffakıyet kazanan şairlerin şiirleri ağızdan ağıza nakledilir ve heryerde ezberlenirdi.

Şairler şiirlerini panayırlarda inşat ettikleri zaman en yüksek şairler hakemlik ederler, birinciliği kazanan şiirler Kâbe duvarına asılıp bütün Arabistanda takdir edilirdi. Mualleka denilen bu şiirler yedi, yahut dokuzdur.

Muallekalardan başka Hamase namını taşıyan kahramanlık şarkıları da vardı. Arap edebiyatının Kurandan evelki eserleri bunlardan ibaret idi.

B. İSLÂMİYETİN ZUHÛRU ESNASINDA KOMŞU DEVLETLERİN VAZİYETİ

İRAN

İslâmiyetin zuhûru esnasında İranda Sasaniler hâkim idi. İranlıların şark ve şimaldeki komşuları Türkler ve garptaki komşuları Şarkî Romalılardı Önasyada biribirine rakip olan İran ve Bizans Devletleri arasında temadi eden mücadeleler III. asrın ortalarında hâd bir şekle girmişti. Sasanilerin en şevketli zamanları Nuşirevan devridir : Nüşirevan Bizansı mağlûp etti ve yıllık 30 bin altın vergiye bağladı; Yemeni İrana ilhak etti. Nuşirevanın vefatından sora İranda sukut devri başladı. Husrev Perviz Mısırı ve Suriyeyi zaptetmiş ise de sonunda Kayser Herakliyüse mağlûp oldu; İrana ricat etti. Pervizden sora başlıyan taht kavgaları İranda siyasî bir buhran vücuda getirdi. Bu siyasî buhrana Husrev Pervizin müsrifliği, tebaasının emval ve emlâkini musadere etmesi gibi haller de inzımam etti. İranda içtimaî nizam bozuldu. İslâmiyetin zuhûru esnasında iran ahalisi avam ve zadegân adlarile iki sınıfa ayrılmıştı. Avam sınıfı aristokratlar tarafından istismar edilmekte idi. Şahlığın resmî dini olan Zerdüşt mezhebinin ruhanileri hükümdarlardan ziyade nüfuz sahibi idiler. Hükûmet bunların elinde idi. Vilâyetlerin bazıları, bilhassa merkezden uzak bulunanları adeta müstakil idiler. Araplar İranda tahaddüs eden bu vaziyetten haberdar bulunuyorlardı. Muhammedin zuhûrundan evel Husrev Perviz, Fırat ırmağı havalisinde hüküm süren Hire Hükûmetini kendi nüfuzu altında bulundurduğu zaman bile serhatlerde yaşıyan arap kabileleri, aşağı Fırattaki iran askerini mağlûp etmişti.

BİZANS

VI. asırda Bizans şarkta İranla, Kafkasyada Hazar Türklerile, Balkanlarda ise Bulgar Türklerile komşu idi. Bizans sıhriyet ve birçok hediyeler neticesinde Hazar Türklerile ittifak aktetmemiş olsa idi, daha o zamanlar da İranlılarla Hazar ve Bulgar Türkleri ortasında ezilecek, münkariz olacaktı. Hıristiyanlığı kabulden sora Bizansta, eski zengin edebiyat yerine dinî edebiyat kaim olmuş, neticede maddî manevî sukut başlamıştı. Taht kavgaları da bu sukutu tesri etti. Bu buhranlardan istifade eden Bizansın Afrika Umumî Valisi Herakliyüs kuvvetli bir donanma ile İstanbula geldi. Ve tahta geçti. Herakliyüsün cülûsundan evel Nuşirevan da Kadıköy havalisine kadar ilerlemişti.

Herakliyüs Muhammedin Mekkeden Medineye hicret yılı olan 622 de kuvvetli bir ordu ile İranlıları Ninova civarında dehşetli bir mağlûbiyete uğrattı. Herakliyüs İranlıları yenip istirdat ettiği Kudüse girdiği zaman “Muhammet„ ten islâm dinine davet mektubu aldı. Fakat bu mektuba hiçbir ehemmiyet atfetmedi. Halbuki Herakliyüsa meçhul olan bu Hicaz Peygamberi tarafından harekete getirilen göçebe Araplar bu tarihten on yıl sora, Ecnadın muharebesinde Herakliyüsü ve ordusunu mağlûp ve perişan edecekler, Herakliyüs ta ağlaya ağlaya Suriyeyi terkedecekti.

MISIR

Tarihtenevelki devirlerde Asyadan Mısıra türk kavimlerinin gelmiş olduğu malûmdur. Tarihî devirlerde İkesuslar, İranlılar, İskender ve varisleri ve Romalılar Mısırı istilâ etmişlerdi. Romalılar milâttan 30 yıl evel Mısırı müstemleke edinmişlerdi. Roma valisinin merkezi iskenderiye şehri idi. Romalıların istilâsından sora Mısırda eskisi gibi büyük binalar, mabetler vücuda getirilmedi. Mısır ilim, sınaat ve iktisadî cihetlerden sukut etti. Mısırda gittikçe içtimaî nizam bozulduğundan 172 yılından itibaren bütün Mısır ahalisi Roma idaresine karşı isyanlara başladı. Evelden Yahudilerle Romalılar arasında İskenderiye havalisinde başlıyan kargaşalıklar artık bütün Mısıra sirayet etmişti. Roma zulmü tasavvufî cereyanlara yol açtığından Romalıların şiddetli tazyiklarına rağmen hıristiyanlıkta Mısırda süratle intişar ediyordu. Romalılar buna mâni olmak için hıristiyanları kılıçtan geçirmişler, aslanlar ağzına atmışlar, canavarlara parçalatmışlar ise de hıristiyanlık intişarında devam etmişti. Kostantin devrinden itibaren Roma hıristiyanlığın hamisi kesildikten sora, Mısırda birçok manastırlar yapılmış, rahipler çoğalmış, kiliselere, manastırlara birçok arazi tahsis edilmiş, o nispette devletin varidatı azaldığından vergiler arttırılmıştı. Bunun neticesinde Mısırlılar fakirleşmişlerdi. Mısırda mezhep ihtilâfları ve kavgaları çoktu. Kavmî ve mezhebî bir camia altında toplanmamış ve ağır vergilerden usanmış olan Mısırlılar islâm fatihlerini halâskârlar gibi karşılayacaklardı.

MUHAMMET VE HAYATI

Muhammet, 570 tarihinde dünyaya gelmiştir. Bu devirde, İranda Husrev Nuşirevan ve Bizans İmparatorluğunda Jüstin II. (565-578) bulunuyordu. Muhammedin babası Abdullah Muhammet doğmadan evel ölmüştür. Muhammet 6 yaşına geldiği zaman annesi Amine de öldü. Muhammet bu suretle babasından ve anasından yetim kaldı. Anasının ölümünden sora bu yetim çocuğu Ebutalip himayesine aldı.

Muhammet büyüdükten sora Kureyşlilerin medarı hayatı olan kervan ticaretine başlamıştır. Hatice isminde dul ve zengin bir kadının Suriyeye göndereceği bir kervanın idaresini almakla işe başlamıştı. Muhammedin idaresinden memnun kalan Hatice nihayet Muhammetle evlenmiştir (594) .

Muhammedin çocukluğuna ve gençliğine ait malûmata soradan katılmış çok uydurma şeyler vardır ; onun vatandaşlarını dine davete başladıktan soraki hayatı daha çok malûmdur.

MUHAMMEDİN DAVETİ

Muhammet Mekkede müşriklik muhitinde ve tesirinde büyümüş olmasına rağmen dinî meseleler ve dinî düşünceler pek derin bir surette, zihnini işgal ediyordu. Muhammet 40 yaşına geldiği zaman vatandaşlarını, kendinin bulduğu ve doğru olduğuna inandığı yeni bir dine davete başladı. Muhammedin davet ettiği bu dine o zamanın haniflerine imtisalen “İbrahim dini„ yahut inkıyat manasını ifade eden “islâm„ denilmiştir.

Muhammet, Mekkelileri on iki yıl mütemadiyen bu dine davet etmiş ise de, bu müddet içinde ancak 150 kadar adama kabul ettirebilmiştir. Mekke ahalisi tarafından tahkir ve istihza olunduktan başka Kureyşlilerin reisleri tarafından da tazyik edildi. Kureyşlilerin islâm dinini kabul etmemelerindeki iktisadî ve malî sebepler mühimdi. Kureyşlilerin hayatı Kâbe ve Mekke etrafındaki panayırla kaim idi. Eski din terkedildiği takdirde, Mekkelilerin iktisadî menfaatleri haleldar olacaktı.

Muhammedin davetine ilk defa icabet edenler ailesi efradından bazıları ve yakın dostlarıdır. Karısı Hatice, eşraftan ve tüccardan Ebubekir, Ebutalibin oğlu Ali, ilk iman edenler meyanında idiler. Muhammedin müdafaa ettiği içtimaî umdelerden biri içtimaî ve hukukî müsavat olduğundan iman edenler arasında kölelerin, azatlıların ve fakirlerin çokça bulunması tabiî idi. Ebutalip bu dini kabul etmediği halde hayatının son günlerine kadar Muhammedi himaye etmiş ve onu birçok felâketlerden kurtarmıştır. Davetinin beşinci yılında Ömerin islâmiyeti kabul eylemesi islâm tarihi noktai nazarından mühim bir vak'a teşkil eder. Ebubekir kuvvetli bir muhakeme sahibi idi. Ömer de pek faal ve cür'etlidi.

Muhammet Mekkelilerin hakaret ve istihzalarını sabırla karşılamış ve bütün muvaffakıyetsizliklere göğüs germiştir. Haticenin ve Ebutalibin vefatile iki büyük hamisini kaybetmiştir. Bunların vefatından sora Muhammet Mekkeyi terkederek yabancı ellere hicret etmek mecburiyetini hissetmiştir. Muhammet Mekkeye gelen arap kabilelerini ve bu meyanda Medinelileri de islâmiyete davet etmişti. Medinelilerin bir kısmı islâmiyeti kabul etti. Medineliler iktisadî cihetten Yahudi tesirinde idiler. Yahudiler ve Hanifler vasıtasile vahdaniyet dininin esaslarını biliyorlardı. Muhammet te bunları vahdaniyete davet ediyordu. Medine Arapları azlık idiler. Bundan başka aralarında bir bağlılık ta yoktu. Kendilerini bir araya toplayacak bir reise muhtaç olduklarını takdir ediyorlardı. Medinelilerle Mekkeliler arasında derin bir düşmanlık ta vardı. Medinelileri, Muhammedin davetine icabet etmiye sevkeden başlıca sebepler işte bunlardır. Şüphesiz en müessir sebep Muhammedin şahsiyetidir. Medineliler Muhammedi ve müslümanları himaye edeceklerine söz verdiler. Muhammet te Mekkeden kalkıp Medineye kaçtı (622); buna hicret denildi ve bu hicret islâm tarihine soradan başlangıç oldu.

KURAN VE VAHİY

Muhammedin koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kuran denir. Bu esasları ihtiva eden cümlelere Ayet, Ayetlerden mürekkep parçalara da Sure derler. İslâm an'anesinde bu ayetlerin Muhammede Cebrail adında bir melek vasıtasile Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur.

Tarihî noktai nazardan da mütalea edildiği zaman görülüyor ki: Muhammet birdenbire Allahın Resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlâk ve âdetlerinin pek fena ve pek iptidaî ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sora kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur. Vahiy, ilham fikri Muhammetten evel de Araplarca meçhul değildi. Bütün iptidaî kavimler gibi, Araplar da, şairlerin, akıl erdiremedikleri kuvvetlerden ilham aldıklarına inanırlardı. Bu kuvvetler Araplar için cinlerdi. Cinler, gûya, kâhinlere kayıptan haber vermek kudretini ilham ederlerdi. Bu nevi itikatlar Arabistanda herzaman o kadar canlı ve derin olmuştur ki Muhammet dahi cinlerin vücuduna samimî olarak inanmıştır. O, hakikaten cinlerin şairlere şiir ilham ettiğine kani idi. Araplar şairleri, bir kâhin gibi telâkki ederlerdi. Muhammedin Musa, İsa, dinlerine dair öğrendikleri de kendisinde bu itikadı kuvvetlendirmiştir. Bu Peygamberler de melekler vasıtasile ilham aldıklarını söylemişlerdi. O dinlerde de cin ve melek telâkkisi vardı. Dinler nazarında cinler, kötü ruhlar olduğundan peygamberler onlardan mülhem olamazlardı. Muhammet te diğer peygamberler gibi kendisine ilham eden kuvvetin insanları iğfal eden bir kuvvet olmayıp, onları hayır ve saadete irşat eden ilâhî bir kuvvet olduğuna samimî olarak inandı.

Muhammet başlangıçta her halde şedit bir heyecana maruz oldu. Birtakım dinî endişeler ve vicdanî mülâhazalarla samimî surette üzüldü. Muhammet namuskâr ve menfaat fikrinden ari olarak ortaya atıldı. Onun gayesi, muhitinin ahlâkını, dinini ve içtimaî hayatını ıslah etmekti.

İLK VAHİY

Muhammedin Peygamberliğinin başlangıcına dair birçok rivayetler vardır. Bunlar pek çok efsanelerle karışmıştır. Hakikatte Peygamberin ilk söylediği Kuran ayetlerinin ne olduğu katî surette malûm değildir. Muhammet uzun bir devirdeki tefekkürlerin mahsulü olan ayetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu. Bununla beraber kendisini tahrik eden kuvvetin tabiat fevkinde bir mevcudiyet olduğuna samimî surette kani idi. Muhammedi harekete getiren ilk amil bu samimî heyecanlar olmuştur. Muhammet bidayette irticalen dinî hitabette bulunan bir vaiz oldu. Vaizlikten Nebiliğe, Nebilikten nihayet Allahın Resulü haline geçti. Aralarında yaşadığı insanların manevî menfaati için ve büyük bir hakikat namına mücadeleye atıldı. sonunda cihanşümul bir dinin müessisi oldu. Muhammedin neşrettiği din, insanların kalbinde derin bir ihtizaz uyandırdı. O ölüp gittikten on dört asır sora bile islâmiyet, hâlâ kalplerde ihtizaz husule getirmektedir Bununla beraber içtimaî hayat, Muhammedin ilk telkinlerini bati bir tekâmül ile tadil ve tevsi etmektedir.

Kuranın içindekiler başlıca üç bahiste mütalea olunabilir.

Birincisi ve en mühimmi Allahın bir olduğuna ve ondan başka Allah olmadığına ve Muhammedin onun Resulü bulunduğuna inanmak;

İkincisi, hukukî hükümler ;

Üçüncüsü, tarihe ait malûmattır.

Hukukî hükümler zaman ve mekân içinde içtimaî heyetlerin uğradıkları değişikliklere göre değişegeldiğinden on dört asır evelki zaman ve mekânın ihtiyacına göre lüzumlu ve kâfi görülmüş olan esaslar yerine bugün birçok mütenevvi kanunlar ve usuller konulmak zarureti görülmüştür. Bunlar dahi ebedî olmayıp zamanla değişmeğe mahkûmdurlar.

Tarihe ait malûmata gelince: yeni fenler sayesinde meydana çıkarılan hakikatler en yakın tarih bilgilerini bile temellerinden sarsmaktadır.

İmana ait olan birinci esas, sadeliği itibarile hakikaten pek mühimdir. Bu esasın, her muhatabın kabiliyetine göre izahında güçlük çekilmez.

Muhammet sağ iken Kuranın ayetleri bazı adamlar tarafından derilere, kemiklere, çömlek parçalarına, hurma dallarına yazılmış ise de bir arada toplanmamış, ayrı ayrı parçalar halinde kalmış idi. Birinci defa Ebubekirin hilâfeti esnasında ve son defa olarak Halife Osman devrinde toplanmıştır. Kuranın bizim elimize vâsıl olanı Halife Osman (644-656) tarafından cemedilmiş nüshasıdır. Kuranın tertibinde yalnız surelerin uzunluğu ve kısalığı gözde tutularak uzun sureler baş tarafa, kısaları en nihayetine konulmuştur. Başlangıç olduğundan yalnız Fatiha Suresi bundan istisna edilmiştir. Kuran sureleri Mekkede ve Medinede söylenmiş olmak itibarile başlıca ikiye ayrılır. Birinci devreye ait ayetler az çok hissî ve edebîdir. Medinede söylenen ayetler ise muhteviyat itibarile daha ciddî olmakla beraber edebiyat noktai nazarından Mekke devri ayetlerinden dundur.

Muhammet davet ettiği dinin, kendinden evel, Musa, İsa ve sair peygamberler tarafından davet edilen İbrahim ve Tevhit dini olduğunu söylemiştir. MUHAMMET MEDİNEDE

Medine denilen yerin adı Yesrip tir. Muhammet oraya hicret ettikten sora onun oturduğu yer olmak itibarile Medine dendi.

Muhammet, islâm teşkilâtına Medinede başladı, orada islâm cemaatinin siyasî ve askerî reisi oldu ; Mekke müşriklerine karşı harp ilân etti.

Muhammet Medinede müslümanların ibadet etmeleri için bir cami (islâm cemaatinin toplanacağı yer) yaptı. Bu ilk cami damsız kerpiçten yapılmış dört duvardan ibaret idi. Caminin bir duvarına bitişik olmak üzere Muhammet ile karıları için kerpiçten yatacak odalar yapıldı. Soraları avlunun bir köşesinin üstü de hurma dallarile örtüldü. Caminin kıblesi Kudüs idi. Soraları Mekkeye döndürüldü.

Mekkeden gelen muhacirlere, Muhacirin, Medinelilere Ensar (yardımcı) denmiştir. Medinelilerden müslüman olanlar çok çabuk çoğaldı. Yalnız Us kabilesi kolaylıkla islâmiyeti kabul etmedi.

Muhammedin Yahudilerden gördüğü muhalefet daha şedit olmuştur.

Muhammet Arapları tatmin ve Yahudileri bertaraf etmek suretile adım adım muvaffak oldu. Fakat, islâmiyet ancak Arap Yarımadasının hudutlarını aştıktan ve Arap olmıyan kavimler, bilhassa Türkler tarafından kabul edildikten soradır ki, büyük bir din haline geldi.

Arap olmıyan kavimler islâmiyeti hırsla benimsediler, halbuki asıl Araplardan olan sınıflar islâmiyeti, tahakküm etmek için bir siyaset vasıtası olarak kullandılar. Nihayet nüfuz ve iktidar Arap olmıyan müslüman kavimlerin ellerine geçti. Araplar adeta çöllerine döndüler.

Muhammedi ve onun nasıl bir din müessisi ve dinî bir devlet reisi olduğunu anlıyabilmek için onun bilhassa askerî faaliyetlerini tetkik etmek lâzımdır. Aksi takdirde Muhammedi, her şeyi bir melekten alan ve aynen muhitine tebliğ eden ümmî, cahil, hissiz hareketsiz bir put derekesine indirmek hatasından kurtulmak mümkün olmaz. Halbuki Muhammet denilen şahsiyet bizatihi mütehassis, mütefekkir, müteşebbis ve muasırlarının en yükseği olduğunu yaptığı işlerle ispat etmiş bir varlıktı. C. MUHAMMEDİN BELLİBAŞLI SEFERLERİ

BEDİR MUHAREBESİ (624) Bedir muharebesi islâm tarihinde çok mühim vak'a sayılır. Muhammet Medinede yerleştikten ve az çok teşkilât yaptıktan sora Mekke ile Suriye arasında gelip giden tüccar kervanlarına tecavüzlere başlamıştı. Suriyeye ticaret için gitmiş bir kervan hepsi Kureyş kabilesine mensup 70 kadar süvari ile Mekkeye dönüyordu. Bunların başında Ebusüfyan vardı. Sahil yolu ile yürüyorlardı. Muhammet bunu haber aldı. Kervanın yanında nekadar servet olduğunu ve kuvvetlerinin azlığını da öğrenmişti.

Muhammet müslümanları topladı. Onlara vaziyeti anlattı ve bu kervanı vurmak üzere Medineden hareket olundu. Ebusüfyan Muhammedin kendi üzerine yürümekte olduğunu haber alınca Mekkeye Kureyşlilere adam saldırarak onları mallarını kurtarmağa davet etti. Bunun üzerine Mekke ahalisi silâha sarılarak bir sefer heyeti teşkil ettiler. Muhammet bundan vaktile haberdar olamadı. Ebusüfyan Bedir de pusuya uğramaktan korktuğu için Bedir mevkiinden uzaklaştı. Muhammet geldi. Bedir yakininde durdu (Harita. 20). Yalnız ufak bir müfrezeyi Bedir kuyusuna yolladı. Bu sırada Kureyşliler tarafından bazı kimseler su almak için kuyuya geldiler. Muhammedin adamları bunlardan bir köleyi esir ederek Muhammede gönderdiler. Bu esirin Ebusüfyan kafilesine mensup olduğu zannediliyordu. Halbuki köle Mekkeden gelen sefer heyetine mensuptu. Köle Ebusüfyana dair bir şey bilmiyordu. Fakat kervanı himaye etmek için gelen Kureyşliler hakkında verdiği malûmattan sefer heyetinin 900 den fazla olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine Muhammet derhal hareket ederek Kureyşlilerden evel kuyuyu tuttu ve başka su kuyularını doldurttu. Ondan sora Kureyşliler göründüler. Yapılan müsademede Muhammet muvaffak oldu. Muhammedin kuvveti 300 kişi kadar ve 70 deve idi.

Burada Muhammede muvaffakıyet temin eden, askerine eyi tertibat aldırması ve muharebeyi bizzat eyi idare etmesi oldu. Muhammet askerlerine daima birlikte sımsıkı durmalarını, düşman hücumlarına ok atarak mukabele etmeyi emretti. Kılıçlar ancak son dakidaka kullanılacaktı. Müslümanlar Muhammedin verdiği talimatı dikkatle takip ettiler. Kureyşliler yalınkılıç hücum ettikleri zaman bir ok yağmuru ile karşılandılar. İslâmlar intizamı muhafaza ettiler. Son safhada Muhammedin askerlerinden kılıcı kırılan biri, Muhammedin yanına koşarak kırılmış silâhını gösterdi. Muhammet ona bir sopa vererek "bununla vuruş" dedi.

Kureyşlilerin bozgunluğu çok seri ve hezimetleri tam oldu. Müsademe esnasında Muhammedin gösterdiği harikulâde cesaret müslümanları dehşet ve hayret içinde bıraktı; hiç kimse onun kadar cesur olmadı, ve düşmana onun kadar yaklaşamadı. Zaferden sora Muhammet yanında Ebubekir olduğu halde bütün muharebe meydanını dolaştı.

Birçok servet ve esir müslümanların eline düştü. Ebusüfyan ancak kafilesinin bir kısmile Mekkeye kaçabildi. Muhammet tarafından, okuyup yazma bilen esirlerin herbiri on Medineliye okuyup yazma gösterme vazifesile mükellef tutuldular.

Medineye dönüldüğü zaman müslümanlar arasında ganimetlerin taksimi yüzünden ihtilâf çıktı. Muhammet bu ihtilâfı teskin için Ganaim denilen ayetleri tebliğ etti.

Bu seferden sora Muhammet dinî, siyasî ve askerî mühim teşebbüslerde bulunmuş ve herbirinde muvaffak olarak mevkiini sağlamlaştırmıştır. Yahudiler aleyhinde şedit tatbikata bu zamanda başlamıştır.

UHUT MUHAREBESİ Bedir hezimeti Kureyşlileri Muhammet ve müslümanlardan esaslı intikam arzusuna sevketti. Bütün müttefikleri olan kabilelere müracaat ettiler, hazırlık için çok para tedarik eylediler. Ebusüfyanın kaçırıp Mekkeye getirdiği servet te başlıca memba oldu. Nihayet Muhammet aleyhine yürümek üzere 3000 kişi topladılar.

Muhammet bir suretle işten haberdar oldu. Kureyşliler, büyük süratle yürümediklerinden müdafaa tertibatı için vakit bulundu.

Kureyşliler Mekkeden şimaligarbî yolu ile yürüdüler. Bedir vahasını solda bıraktıktan sora Medinenin garbına döndüler. Oradan itibaren garptan Medinenin etrafını dolaşarak Medinenin şimalinde bulunan Uhut dağının eteklerine kadar ilerlediler (Harita. 21). Bu suretle Medineye cenuptan değil, şimalden yaklaşmış oldular. Bunun sebebi, bütün suları toplıyan büyük ve en zengin vadi orada idi. Kureyşliler bu vadide yerleşerek Medinelilerin kıymettar tarlalarını tahrip etmek suretile onları açık sahrada muharebeyi kabul etmiye mecbur eylemek istiyorlardı.

Mekke süvarileri ancak bu surette bütün kabiliyetlerini gösterebilirlerdi. Her halde Kureyşliler, Medinelilerin müstahkem evlerine kapanarak müdafaada kalmalarını kendileri için tehlikeli buluyorlardı.

Medineye cenuptan gelmelerinde bu düşündükleri faydalar temin olunamazdı.

Kureyşliler, bu bahsettiğimiz ovaya 10 gün yürüyüşten sora geldiler, orada karargâhlarını kurduktan sora bütün hayvanlarını mezru ve henüz yeşil bulunan tarlalara saldılar. Burada bekledikleri iki üç gün zarfında tahribat mühim oldu. Kureyşliler bu suretle rahat rahat tahribat yaparken, Medinede düşmanın yaklaşmış olması korku ve büyük heyecan uyandırdı. Muhammet kullandığı casuslar vasıtasile düşmanın hareketlerinden haberdar olmuştu. Fakat Kureyşlilerin yürümeleri devam ettiği müddetçe sükûnetini muhafaza ederek kemali ihtiyatla Medinede kalmıştı. Bütün Medineliler, müslüman olanlar ve olmıyanlar ve Yahudiler dahil olduğu halde şehrin evlerinde kalarak düşmanın hücumunu orada beklemek müraccah olduğunda müttefik idiler. Medinede o zaman her ev kümesi adeta küçük bir kale teşkil ediyordu. Sokakların dışarıya doğru olan ağızları da taş duvarlarla kapanmıştı. Bu suretle bütün şehir biribirine bağlı müstahkem evlerden mürekkep bir kale haline konulmuştu.

Muhammet, Medinenin ileri gelenlerini topladı. Onlarla konuştu, ve Medine içinde müdafaada kalmayı teklif etti. Bu teklif kabul olundu. Fakat bazı müfritler bilhassa Bedir muharebesinde bulunmıyan acemiler ne olursa olsun Medineden çıkarak Kureyşliler ile çarpışmak istiyorlardı. Tarlaları tahrip olunanlar da, bunlarla birleşerek yaygarayı ayyuka çıkardılar. Bunlar, camide toplandılar. Kılıçlarını havaya kaldırarak büyük nümayişe başladılar. Muhammet bu nümayişler karşısında Kureyşlilere hücum etmeye mecbur oldu.

Muhammet, tamamile silâhlanmış ve harekete hazır bir halde ortada görüldü. Bu manzara karşısında yaygaracılar, pişman olarak her şeyi Muhammede bırakmak teklifinde bulundular. Fakat şimdi de Muhammet fikrini değiştirmedi. Hareket emrini verdi. Kendisi ata bindi. Yayını omuzuna astı, mızrağını aldı ve yürüdü. 1000 kişi kadar olan Muhammedin küçük ordusu onu takip etti. Medineden uzaklaştıktan sora Muhammet, Medine ile Uhut arasında bir yerde durdu; askerini teftiş etti. Askerden bir kısmı ayrılmış, yanında 700 kişi kalmıştı. Bunlarla ilerlemeye devam etti. Gruptan biraz evel düşmanın bulunduğu ovayı kısmen saran volkanik kayalardan mürekkep bir mahalde durup ordugâhını kurdu. 50 kişi ile gece için emniyet tertibatı aldı. Kureyşlilerin keşif için gönderdikleri süvariler Muhammedin bulunduğu kayalıklarda beygirlerinin hareket edememelerinden pek yaklaşamadılar. Ertesi sabah Muhammet, Kureyşlilerle muharebeye hazırlandı ; kuvvetile beraber süratle ilerleyerek Uhut dağında münasip gördüğü noktaya kadar gitti. Kuvvetinin azlığını, yalçın Uhut dağına dayanarak telâfi etmeği düşünüyordu. Muhammet, cephesi Medineye olmak üzere arkasını Uhut dağına verdi. Sol yanını temin için, oraya, yerlerinden kıpırdamamaları emrile, okçu bir müfreze yerleştirdi. Sağ yanında böyle bir ihtiyata lüzum yoktu. Çünkü, bu yanı Uhut dağının ileriye çıkmış bir noktasına dayanıyordu. Muhammet, aldığı tertibatla düşman süvarilerini ehemmiyetsiz bir hale getiriyordu.

Kureyşliler, vadide, açıkta tertibat aldılar, arkaları Medineye çevrilmişti. Bu suretle Kureyşliler Medine şehri ile Muhammedin askerleri arasında kalmış bulunuyorlardı.

Muhammet, düşmanın ilerlemesini beklemek ve ona karşı yürümemek emrini verdi. Bu emir birçoklarının hoşuna gitmedi, itiraz olundu. Muhammet, bu itirazlara ehemmiyet vermedi, plânını takip etti. Nihayet Kureyşiler taarruza geçtiler, bunların sağ cenah kuvvetlerini idare eden Halit bin Velit idi (bunun büyük bir kumandan olduğu anlaşılacaktır). Sol cenahlarına Ebucehilin oğlu kumanda ediyordu. Muhammet, bu sırada askerinin safları arasında dolaşarak onları intizama sokuyor ve kısa emirlerle mutlak ve kat'î bir itaat, tam bir birlik istiyordu.

Kureyşliler, fasılasız ilerlediler, artık iki asker biribirine pek ziyade yaklaşmış bulunuyordu.

Kureyşlilerden biri bir miktar süvari ile daha ileri çıkarak müsademeden evel Medinelilere muharebeden vazgeçerek Muhammedi terketmelerini teşvik yolunda bağırdı; Müslümanlar buna kulak asmadı. Bilâkis Kureyşlilerin safları üzerine atıldılar ve merkezlerini parçaladılar. Kureyşliler cesurane muharebe etmekle beraber muharebe, Muhammede müsait surette cereyan ediyordu. Kureyşliler gerilemeğe ve kaçmağa başlamışlardı. Kadınlar, kaçanları güçlükle durdurabiliyorlardı.

Bu sırada Halit bin Velit, kumanda ettiği süvarilerle müslümanların sol yanını çevirmek üzere hücum etti. Muhammedin o yana yerleştirdiği okçular bu hücumu neticesiz bıraktı. Müslümanların galebesi tam bir hale gelmek üzere iken sol yandaki okçular artık galebenin temin edildiğine zahip olarak yağmaya iştirak etmek üzere yerlerini bıraktılar ve diğer müslümanların arkası sıra koştular.

Bu fırsatı kaçırmıyan Halit bin Velit şiddetli bir hücumla Müslümanların sol yanını çevirerek arkalarından hücum etti ve bir an içinde harp talihini değiştirdi. Arkadan hücuma uğrıyan Müslümanlar, gayet büyük bir kargaşalığa düştüler. O kadar karıştılar ki, düşman zannile biribirlerile döğüşüyorlardı. Bu bozgunluk esnasında öyle bir an oldu ki, Muhammet büyük bir tehlikeye maruz kaldı. Kendine birçok ok atılıyordu. Müslümanlar dağılmış, bir kısmı kaçmış bulunuyordu. Muhammedin etrafında 20-30 kişi kadar kalmıştı. Muhammet bunlarla beraber bizzat düşmana ok atarak muharebe etmek suretile yavaş yavaş dağa doğru çekildi. Muhammet müşkül anlar geçiriyordu. Kendisine isabet eden bir taş dişlerinden birini kırdı. Diğer bir taş zırhlı başlığının yüz kısmını parçaladı.

Muhammedin göğsüne kuvvetli bir kılıç darbesi de indirildi. Bu darbe o kadar şiddetli idi ki Muhammet bir hendeğe yuvarlandı. Tekrar ayağa kalktı ; fakat kendinde rahatsızlık hissetti. Ebubekirle Ebuubeydeye dayanmaya mecbur oldu.

Muharebenin en vahim bir anında kimin olduğu bilinmiyen bir ses "Muhammet öldü!" diye haykırdı. Bu haberin intişarı üzerine artık bütün müslümanlar her türlü galebe ümidini unutarak Uhut kayalıklarına doğru kaçmıya başladılar. Bu kayalıklar içinde Kureyşlilerin süvarileri kendilerini takip edemiyordu. Muhammedin ölmediği anlaşıldı. Fakat, telâş ve korku içinde kendilerini kaybeden müslümanlar canlarını kurtarmaktan başka bir şey düşünmüyorlardı. Muhammet bizzat firarilere "buraya geliniz! bana geliniz" diye bağırdı. Fakat, kendisini dinlemiyorlar, hiç durmadan dağa doğru kaçıyorlardı.

Muhammet te yanındakilerin yardımile Uhut dağı üzerindeki bir boğaza çekildi. Orada kayalara sığınarak müdafaa tertibatı alındı. Kaçan müslümanların birçoğu burada birleşmişlerdi. Fakat bazıları hiç durmaksızın Medineye kadar kaçmışlardı. Bazı Kureyşlileri müsait taraflardan dağa çıkmağa başladılar. Fakat, Muhammedin emrile oraya koşanlar bunları çekilmeğe mecbur etti.

Gece yaklaştığı sırada Kureyşliler karargâhlarında bir meclis kurdular.

Medineye hücum etmek münasip olup olmadığını müzakere ettiler, cesaret edemediler. Muhammede karşı kazanılan galebe ile iktifa ederek ertesi günün sabahı eşyalarını topladılar ve Mekke yolunu tuttular.

Muhammet, Medineye ertesi günü gruptan biraz evel döndü. Muharebeden dönenleri karşılamak için Medine haricine çıkanlar Muhammedi perişan bir halde at üzerinde gördüler. Yüzü şişmiş, alt dudağı morarmış, sarkmış ve kanamış idi. Evinin kapısının önünde yardım ile attan indi. İki kişinin omuzuna dayanarak odasına girdi. Medinede bütün müslümanların kuvvei maneviyeleri kırılmış idi. Münafıklar ve Yahudiler ise Muhammedi muaheze ve onunla alay ediyorlardı. Mütecavizane hareket edenler de vardı. Yorgun ve rahatsız olmasına rağmen Muhammet, o gece için icap eden tertip ve tedbirleri aldırdı. Bilhassa Us ve Hazreç reisleri bizzat geceyi Muhammedin kapısı önünde geçirdiler.

KUREYŞLİLERİN MUHAMMET TARAFINDAN TAKİBİ Her şeye rağmen bir gecelik istirahat Muhammede yeni ve mühim bir karar almaya kâfi geldi: Galip Kureyşlileri takip…

Bu kararın gayesi, müslümanlara cesaret vermek ve Kureyşilerin ricatinden mahirane istifade ederek son tefevvukun müslümanlarda kaldığını göstermek idi. Muhammet, sabah olur olmaz bütün Uhut muhariplerini topladı. Mekkeye doğru yürümekte olduklarını öğrendiği Kureyşlilerin takibine çıkılmasını emretti. İlk harekete geçen Muhammedin kendisi oldu. Yüzündeki yaralar görülüyordu, dizi sarılmıştı, omuzu kımıldamıyordu. Bunlara rağmen atına bindi ve yola çıktı. Onun bu hareketi gayet eyi bir tesir yaptı. Hiç vakit kaybetmeden harekete geçildi. Muhammedin ileri gönderdiği süvariler Kureyşlilerle temasa geldiler. Muhammet bir müddet yürüyüşten sora durdu. Orada dört gün kaldı. Geceleri birçok ateşler yaktırdı. Her tarafa Kureyşlileri takip ettiğini bildirdi. Ebusüfyan Kureyşlileri Muhammede karşı dönüp muharebe etmeğe teşvik etti. Kureyşliler bunu kabul etmedikten başka Mekkeye daha çabuk avdet için yürümekte istical gösterdiler. Muhammet aldığı bir iki esirle Medineye döndü.

UHUT MUHAREBESİNDEN SORA Bu takibin neticesi, müslümanların vaziyet ve şereflerini oldukça düzeltti. Fakat Uhut mağlûbiyeti Muhammedi karışık dahilî müşküllerle uğraşmak mecburiyetinde bıraktı. Maamafih bütün bu müşkülâta Muhammet yine birtakım tedbirlerle galebe çalmasını bildi. Bilhassa bizzat başına geçtiği veya diğer müslüman reisler emrinde yaptığı birtakım seferlerle vaziyeti idame etti.

MEDİNE MUHASARASI, HENDEK Muhammet Uhut muharebesinden sora birtakım Yahudileri Medineden tardetmişti. Bunlardan Haybere iltica edenler Muhammede karşı intikam için bir vesile bulmaya çalışıyorlardı. Bunlar Medineye karşı büyük bir sefer açmak ve yeni doğan islâmiyeti ezmek için Kureyşlilerle Muhammet aleyhinde tecavüzî bir muahede yaptılar. 10,000 kadar asker toplandı. Medine üzerine hareket olundu. Takip ettikleri yol Uhut seferinde takip olunan yolun ayni idi. Yani Medinenin garbından ve şimalinden dolaşarak geniş bir vadiye geldiler. Fakat bu defa müsait mevsim geçmişti. Medineliler mahsüllerini toplamışlardı.

Muhammet, aleyhine hazırlanan bu seferi vaktinde haber almıştı. İleri gelen reislerle istişare etti. Medinede müdafaada kalmaya karar verdiler. Fakat bu kadar çok kuvvete karşı müdafaa kolay değildi. Vakıâ evler bildiğimiz gibi müstahkem olduğundan yolları da duvarlarla kapayarak bir grup yapmak mümkün idi. Fakat şehrin sahraya doğru olan kısmında evler biribirinden uzaktı. Orasını kapatmak güçtü. Selmanı Farisî namında İranlı bir zat şehrin açık tarafını bir hendek ile çevirmeyi teklif etti. Muhammet teklifi kabul etti. Bu tedbir, Arapların bilmediği bir yenilik idi. Hendek kazıldı, müdafaa tertibatı alındı. Herkes çalışıyordu. Muhammet te herkesle beraber toprak dolu küfeleri taşıyarak çalıştı. Bazan yorulanların elinden kazmasını alarak bizzat kazıyordu. Altı gün devam eden hendek kazma esnasında Muhammet gece gündüz ameliyat yerinden ayrılmadı.

Kureyşliler, Medinenin şimalinde ve şehirden oldukça uzak bir mesafede ordugâhlarını kurmuşlardı. Süvari ve piyade muhariplerini arada sırada seyyar müfrezeler halinde hendeğin karşısına gönderiyorlar ve bazı tahripler yaptırıyorlardı. Bu müfrezeler nereye yaklaştılarsa orada müdafaaya hazır bir kuvvet karşısında bulundular. Kureyşlileri bu tanımadıkları hendek şaşırttı. Oraya hücumdan çekiniyorlardı. İki tarafın biribirine attığı oklar ve taşlar mühlik olmuyordu. Kureyşlilerin başında olan Ebusüfyan hücumun müşkülâtını görünce bir Yahudi vasıtasile Muhammedin müttefiki olan bir yahudi kabilesini Muhammetten ayırmaya muvaffak oldu. Muhammet buna rağmen kendi taraftarlarının şevk ve gayretini idameye ve müslümanlar üzerinde bütün hüküm ve nüfuzunu muhafazaya kadir oldu. Kendisinden ayrılanları da korkutucu vaziyetile rahat durmaya mecbur etti.

Muhammedin en çok ehemmiyet verdiği, düşmanların gece karanlığından istifade ederek hendeğin açık bir noktasından içeriye girmeleri ihtimali idi. Bunun için siperlerde münavebe ile gözcüler bulunduruyordu. Kendisi de bizzat gecenin büyük kısmını siper arkasında geçirerek diğerlerine nümune oluyordu.

Kureyşlilerde bir başkumandan yoktu. Mekkelilerin kumandasını her gün münavebe ile Kureyş reislerinden biri üzerine alıyordu. Bu münavebe Kureyş reisleri arasında büyük rekabetler ve şahsî münaferetler olduğunu gösteriyordu.

15, 20 gün kadar devam eden bu muhasara esnasında Kureyşlilerin en büyük taarruzları askerî bir nümayiş mahiyetini geçmemiştir. Hiçbir tehlikeye atılmamışlardır. Nihayet bir gece gayet şiddetli bir fırtına esnasında dağılmışlar ve memleketlerine dönmüşlerdir. Müslümanların tam birliğine mukabil Mekkelilerin birlikten uzak, teşkilâtsız kuvvetleri hiçbir tesir husule getirmemiştir. Bunlar ricat ederken o kadar istical göstermişlerdir ki kumandanlarından Ebusüfyan devesinin bir dizi bağlı olduğunu farketmeden ona binmişti. Burada da ricati himaye edenlerden biri bir kısım süvari ile Halit bin Velit olmuştur.

Kureyşlilerin bu ricatile müslümanların kazandığı vaziyet Muhammedin davasını galip kılmıştır.

MEDİNE MUHASARASINDA HIYANET EDEN YAHUDİLERİ TENKİL Mekke ordusunun çekildiği gün Muhammet elinden silâhı bırakmadan muharebe esnasında sözünü tutmayıp hıyanet eden Yahudiler üzerine yürüdü. Müslümanlara akşam üzeri Yahudilerin müstahkem ikametgâhları önünde toplanmalarını emretti.

Yahudiler müstahkem ikametgâhları önüne gelen müslümanlara türlü türlü fena sözler söylüyorlardı. Hücum eden müslümanların ilk saflarında Usların reisi bulunuyordu.

Muhammet, yakından hücum olunacak yerleri tetkik etti. İki taraf biribirine ok atmıya başladılar. Muhammet at üstünde muharebeyi takip ediyordu. Muharebe geceleyin geç vakte kadar sürdü. Müslümanlar karargâhlarına çekildiler. Ertesi sabah erkenden müslümanlar duvarların altına sokularak şiddetle ok ve taş atmıya başladılar. Akşama kadar bu hal devam etti. Yahudiler yirmi beş gün kadar müdafaada bulunduktan sora nihayet Muhammet tarafından kayıtsız, şartsız teslime mecbur edildiler ve haklarında diğer hainlere ibret teşkil edecek surette şedit ceza tatbik olundu.

YILLIK HAÇ Muhammet, bu muvaffakıyet senesindedir ki her müslüman için Mekkede haccın bir mecburiyet olduğunu ilân eylemiştir. Bundan pek güzel anlaşılıyordu ki, Muhammet artık Mekkeyi zaptetmeye, Kureyşileri hükmü altına almıya karar vermişti. Bu bir zaman meselesi idi. Muhammet artık bir kuvvet olmuştu. Ondan korkmıyan kimse kalmamıştı. O, bütün Arap Yarımadasının hayatında pek ciddî mevzu olmuştu. Hendek hâdisesinden sora her taraftan kendisile birleşmiye koşanlar çoğaldı. Geniş mikyasta siyasî muharebeler ve münasebetler başladı. Muhammet her şeyden ziyade daima askerî hareket ve faaliyete ehemmiyet vererek islâm kudret ve nüfuzunu yaymıya ve kökleştirmeye çalıştı. HUDEYBİYE MUSALÂHASI Muhammet, hicretin VI. senesi Kâbeyi ziyarete, yani haç etmiye karar verdi. Kureyşlilerin düşmanlığına ehemmiyet vermiyordu. Haç aylarında herkesin riayet ettiği mukaddes mütareke sayesinde, muharebesiz, Kâbeyi ziyaret edebileceğini ümit ediyordu.

Muhammet 1500 kişilik bir kafile ile Mekkeye hareket etti. Bundan haberdar olan Mekkeliler büyük heyecana kapıldılar. Muhammedin şehre hücum edeceğine hükmettiler; şehri muhafaza için tertibat aldılar. Bütün Mekkeliler şehir haricinde ordugâha çıktılar. Halit bin Velit bir süvari kuvvetile Mekke yolunu kapadı. Kureyşlilerin bu düşmanca vaziyetleri, Muhammedi cür'etli bir hareketle Mekkeye daha ziyade yaklaşmaya sevketti. Güneş batar batmaz, gece yürüyüşü ile, Mekkeden bir gün uzakta Hudeybiye kuyusuna kadar ilerledi, orada kondu. Muhammet, bu hareketle kureyş süvarilerinin bulunduğu yeri çevirmiş ve Mekkeye yaklaşmıştı. Muhammet, daha ziyade yaklaşarak, muharebeye girişmiyerek, maksadını siyasî vasıtalarla temin etmeyi tercih etti.

Mekke süvarileri geri çekilerek, yeni bir müdafaa hattı tutmaya mecbur oldu.

Bu vaziyette iki taraf arasında, müteaddit elçilerle, günlerce devam eden bir müzakere başladı.

Kureyşliler, kâmilen silâhlanmış ve bütün müttefik kabileleri çağırmışlardı; Muhammet, şehre girmiye kalkışırsa silâhla mukabeleye karar vermişlerdi.

Muhammet, maksadının gayet sulhperverane olduğunu, Kâbeyi ziyaret esnasında iki tarafın emniyeti için hususî bir mütareke yapmıya hazır bulunduğunu bildirdi.

Mekkeliler, müslümanların arkasını çevirmek için bir süvari müfrezesi göndermişlerdi. Bunu sezen Muhammet, derhal bir pusu kurdu ve düşman süvari müfrezesini tamamen esir etti. Fakat, maksadının, nekadar sulhperverane olduğunu göstermek için, esirleri bıraktı. Tekrar müzakere çaresini aradı.

Nihayet Kureyşliler bir itilâf yapmak münasip olacağına kani oldular. Süheyl namında birini, Muhammetle kat'î bir muahede yapmıya memur ettiler. Uzun ve münakaşalı müzakerelerden sora bir sulh muahedesi yazıldı. Müzakere açıkta, herkesin önünde oluyordu. Muhammet yere bağdaş kurarak oturmuştu. Mekke Sefiri Süheyl Muhammedin karşısına diz çökerek oturdu ; yüksek sesle konuşuyordu.

Muhammet damadı Aliyi çağırdı, muahedeyi yazmasını ve "besmele" ile başlamasını söyledi; Süheyl de bunu kabul etmedi, değiştirtti. Süheyl "Allahın Resulü Muhammet" ibaresine de itiraz etti ve "kendi adını yazdır!" dedi. Muhammet, bunda da ısrar etmedi. Yazılan muahede şöyle oldu:

"Bu, Abdullahın oğlu Muhammet ile Amrin oğlu Süheyl arasında aktolunan sulh muahedenamesidir: On sene müddetle biribirlerine karşı silâh kullanmamaya karar verdiler…"

"Kureyşlilerden bazıları, velilerinin izni olmaksızın Muhammet tarafına geçecek olursa, Muhammet onları geriverecektir; fakat müslümanlar, Muhammedin tarafını bırakırlarsa, Kureyşliler tarafından geriverilmiyeceklerdir.

Herkes, Muhammet ile bir ittifak muahedesi aktetmekte serbesttir. Kezalik, Kureyşliler de her istediklerile bir ittifak muahedesi yapabilirler.

Muhammet bu sene, Mekkeye girmemeyi kabul eder. Fakat, gelecek sene, Kureyşliler şehri terkedecekler ve Muhammede şehirde üç gün kalmıya müsaade edeceklerdir.

Muhammedin yanında yalnız bir kılıç bulunacak başka silâh olmıyacaktır."

Bu muahedenamedeki ağır şartlardan müslümanlar, hiç memnun olmadılar; en yakın sahabeler Muhammede itiraz ettiler ve ondan istizahta bulundular. Hakları vardı. Çünkü bu muahedenin inceliğini anlıyabilmek için, insanlar ve hadiseler hakkında yalnız uzun bir hayat tecrübesile kazanılabilecek nüfuzu nazar sahibi olmak lâzımdı. Hakikatte, islâmiyetin, o zamana kadar hiçbir zaferi; Hudeybiye Muahedesi kadar mühim olmamıştır.

Bu muahededen sora, Kureyşlilerle yakından ve samimî temas mümkün oldu; islâm telkinatı daha kolay ve daha tesirli yapılabildi. Mekke reislerinden Halit bin Velit ve Amr İbnülas gibi büyük kumandanlar, Muhammedin tarafına geçtiler. Yirmi iki ay içinde, yani muahede Mekkeliler tarafından bozuluncaya kadar, islâmiyete dahil olanların miktarı, Hudeybiyeden evel müslüman olanların miktarından fazla oldu. Hudeybiyede Muhammedin yanında 1500 kişi vardı; bundan iki sene sora, Muhammet, Mekkenin fethine 10,000 kişi ile yürüdü.

HAYBER SEFERİ Hayber, "Medine-Suriye" yolu üzerinde, Medineden takriben 150 kilometre uzakta bir havalinin ismidir. Bu havalide yedi hisar, birçok ekilmiş tarlalar ve pek çok hurmalıklar vardı. Mahsullerinin mebzuliyetile meşhur idi. Munhasıran Yahudilerle meskûn bulunuyordu. Bunların nüfusları 5,000 den fazla tahmin olunur. Bu Yahudiler biribirlerile itilâf halinde yaşamadıkları gibi bazan da biribirlerile kanlı kavgalar yaparlardı. Hiçbir siyasî teşkilâtları yoktu. Her aile yahut kabile kendi hesabına hareket ederdi.

Muhammet, Hayber ve ahalisi hakkında kâfi malûmat edinmişti. Yalnız 1600 kişi kadar küçük bir kuvvetle Haybere hareket etti. O kadar anî surette karar vermiş ve seri yürümüştü ki Yahudilerin haber almalarına vakit kalmadan müslümanlar Hayber hisarlarının önünde göründüler.

Yahudiler, vaziyetin farkında olmaksızın hergünkü gibi tarlalarına gitmek üzere hisarlarından çıktıkları zaman, birdenbire müslüman askerlerile karşılaştılar. Derhal içeri kaçtılar, ortalığı telâşa verdiler.

Muhammet, münasip bir yerde karargâhını kurduktan sora, muntazam bir usul dairesinde işe başladı. Yahudilerin müstahkem evlerine birer birer hücum etti. Bu hücumları gündüzleri yapıyor, geceleri karargâhına dönüyordu. Civardaki tarlaları tahrip ettiriyor, içilecek suları kestiriyor, Yahudilere, hayatı gayrimümkün bir hale getiriyordu. Oraya vâsıl olduktan sora başlıyan muharebeler bir buçuk ay kadar sürmüştü. Yahudiler, Muhammedin azim ve şiddeti karşısında birleşememişler ve tamamen atalet içinde kalmışlardır. İşte bu suretle Muhammet, Hayber hisarlarını birer birer zaptetti. Ahalinin bir kısmı, kendiliğinden teslim oldu, mukavemete yeltenenler muharebe ile esir edildiler. Neticede bütün Hayber hisarları, kadınları, çocukları ve servetleri ile bütün Yahudiler müslümanların eline geçti.

Yahudiler, Hayberde sadece çiftçi gibi oturmak ve buna mukabil sureti daimede mahsullerinin yarısını vermek teklifinde bulundular. Muhammet, Hayber arazisini beytülmal namına zaptetti. Yahudilerin, müstecir ve işçi sıfatını haiz olmak üzere Hayberde oturmalarına müsaade ve başlarına adamlarından bir vali tayin etti.

Bilâhare Arabistan havalisinde fethedilen yerlerde tatbik olunan malî ve siyasî idarenin bazı esaslı mefhumları bu Hayber fethinde konulan ahkâmdan çıkmıştır.

Muhammet, Hayberden Medineye avdetinden sora daha birtakım seferler icrasile meşgul olduktan başka bir sene evel Hudeybiye muahedesi mucibince kararlaştırılmış olan şerait dairesinde 2000 kişi ile, Mekkeye gidip haccetti ve döndü.

MEKKENİN ZAPTI Mekkenin zaptı, iki kabile arasında ehemmiyetsiz bir kavga yüzünden vukua gelmiştir. Bu kabilelerin biri (Huzzalar) Muhammedin diğeri (Beni Bekir) Kureyşlilerin müttefiki idi. Muhammet kendi müttefikine, Kureyşlilerin müttefikinin tecavüzünü ve Kureyşlilerin onlara muavenet etmelerini, Hudeybiye muahedesinin ihlâli mahiyetinde telâkki etti. Mekkeliler Muhammedin kudret ve satveti karşısında kendilerini artık âciz görüyorlardı; kendilerinin haksız olmadıklarını ve vaziyetin nasıl cereyan ettiğini izah için Ebusüfyanı Muhammet nezdine memur ettiler. Muhammedin müttefiki olan kabilelerin reisleri ise daha evel gelerek ondan imdat istemişlerdi. Muhammet, bunlara hiçbir teminat vermek istemedi; ne karar vereceğini belli etmemek için birdenbire evine çekildi.

Ebusüfyana gelince, o, Medineye geldi, Muhammetle görüştü, fakat hiçbir şey kararlaştırmaya muvaffak olamadı. Ebusüfyan Muhammedin karısı olan kendi kızını, Ebubekiri, Ömeri, Osmanı ve Ali ile Muhammedin kızı Fatmayı gördü, hiçbir semere temin edemedi; Muhammedin ne düşündüğü malûm olmadan evel, kimse bir harekette bulunmaya ve bir şey söylemiye cesaret gösteremedi.

Ebusüfyan muvaffakıyetsizlikten müteessir bir halde Mekkeye döndü ; Kureyşliler ise Muhammet ile Ebusüfyan arasında gizli bir itilâftan şüphelenmişlerdi.

Ebusüfyan Mekkeye döner dönmez, Muhammet, Mekke üzerine sefer hazırlığına başladı, fakat maksadını gizli tuttu. Bu sırra pek az kişi vâkıf idi. Ömer, Medinedeki hazırlıktan Mekkeye hiçbir haber gidememesi için Mekkeye giden bütün yolları nezaret altında tutmaya memur oldu; şüpheli hiç kimsenin geçmesine müsaade etmemek emrini aldı. Bir sefere hazırlık emri verilmişti. Fakat, hiç kimse ne tarafa gidileceğini bilmiyordu. Muhammet hakikî maksadını gizliyebilmek için küçük bir müfrezeyi Suriye istikametine gönderdi. Bütün bu ihtiyatlara rağmen çok geçmeden Mekkede, Muhammedin Mekkeye taarruz etmek fikrinde olduğu kanaati yayılmaya başladı. Muhammedin maksadı, Kureyşlilere müdafaayı düşünmiye vakit bırakmıyacak kadar bir süratle, büyük bir kuvveti apansız Mekkenin önünde bulundurmaktı. Müslüman olmuş bütün kabileleri Medineye davet etti. Nihayet Muhammet 10,000 kişilik bir ordu başında olduğu halde yola çıktı. Ramazan ayı idi. Sıcaktı. Muztarip oldu. Bizzat orucunu bozdu, ve hiçbir kimsenin oruç tutmamasını emretti. Artık Muhammedin Mekke üzerine ilerlemekte olduğu anlaşıldı. Yolda kendisine her taraftan ve hatta Mekkeden bile birtakım adamlar iltihak için geliyorlardı. Muhammet, ilerden yürüttüğü öncü kuvvetini ziyadeleştirerek onu Halit bin Velidin kumandasına verdi. Muhammet, Mekkeye yaklaştığı zaman birçok membalardan ve bilhassa Mekkelilerin gönderdiği sefirlerden Kureyşilerin zâf ve tereddüdünü anlamış olduğundan derhal muharebe tertibatı aldırdı ve Mekke üzerine yürümek emrini verdi. Ayni zamanda Kureyşlilerin Sefiri Ebusüfyan ile Mekkelilere teslim şartlarını bildirdi. Mekkelilerin bir kısmı teslim oldular. Bazıları evlerine kapandı, kimisi Ebusüfyanın evine iltica etti, bazıları Kâbenin etrafına toplandılar. Âciz bir ekalliyet te, mukavemet hazırlamaya kalktı. Bunların başında Hüdeybiye Muahedesini imzalıyan Süheyl ile Ebu Cehlin oğlu İkrime ve Safvan bulunuyordu. Fakat artık hiçbir şey Muhammedin keyfine münkat bir halde kalmış olan Mekkenin mukadderatını değiştiremezdi.

Muhammet, ertesi sabah arzu ettiği kansız muzafferiyeti temin etmek üzere icap eden emirlerini verdikten sora bütün ordusile ilerlemeğe başladı. Ordu dört kola ayrılmıştı. Herbiri bir noktadan Mekkeye girecekti. Bu kolların birine bizzat Muhammet kumanda ediyordu. Hiçbir mukavemete tesadüf olunmadı, yollar boştu. Yalnız bazı müfritler bir noktada mukavemet için toplanmışlardı. Bunlara tesadüf eden Halit bin Velit, bir kısmını öldürdükten sora hepsi perişan oldular. Nihayet silâhlarını atarak evlerine kapandılar.

Muhammet, Mekkeye bir hâkimi mutlak halinde girmiş ve orada deri çadırını kurdurmuş bulunuyordu.

Bundan sora Muhammet, baştan ayağa kadar silâhlanmış olduğu halde bir deveye bindi ve Kâbeye doğru ilerledi. Her taraf Muhammedin askerlerile dolu idi. Muhammet, Kâbenin yanına gelince devesinden inmeden elindeki uzun sopasile işaret ederek Kâbedeki bütün putları biribiri ardınca kırdırdı. Ondan sora Kâbenin anahtarlarını aldı, cebine koydu. Müteakıben de umum halka uzun bir hitabede bulundu. Bu beyanatile Mekkelileri affettiğini de bildirdi. Hitabesi bittikten sora bir kaya üzerine oturan Muhammede bütün Mekkeliler gelip hürmet ve itaatlerini arzettiler. Muhammet, Mekkede kaldığı günler zarfında şehirde ve havalisinde bazı icraat ve yeni esaslar koymakla meşgul oldu.

HUNEYN MUHAREBESİ Muhammet, fetih senesinde Mekkede pek az kaldı. Bu esnada, Mekke şarkındaki kabileler Huneyn vadisinde toplanarak Muhammede karşı vaziyet aldılar. Muhammet 12000 kişilik bir ordu ile bunların üzerine yürüdü ; bu orduda Mekke müşrikleri de vardı.

Dört gün yürüyüşten sora, Muhammet ordusu ile sabahleyin dar Huneyn vadisine daldı; henüz ortalık tamam aydınlanmamıştı. Öncü kuvvetler, pusu kurmuş düşman süvarilerinin şiddetli bir hücumuna uğradı; perişan oldu; karmakarışık geriden gelen ordunun büyük kısmı üzerine düştü; bütün orduda büyük karışıklık oldu ve kaçış başladı. Kaçanları takip eden düşman Muhammet üzerinde kolay ve tam muvaffakıyet kazanmak üzere idi. Vaziyetin fenalığını gören Muhammet, derhal hayvanını telâş içinde kaçan bu insan nehrinin haricinde bir noktaya sürdü ve orada durdu; yanında amcası Abbas vardı; Abbasın sesi çok gürdü; Muhammet, Abbası bağırtarak kaçanları yanına çağırdı; bir aralık Muhammet te bağırmıya başladı. Evvelâ 100 kişi kadar toplandı. Bu bir avuç kahramanın durup mukavemet etmesi sayesinde bütün kaçanlar geridöndüler ve Muhammedin etrafında toplandılar. Neticede düşman mağlûp olarak perişan bir surette kaçtı, şiddetle takip olundu, zafer tam ve kat'î olmuştu. TAİF SEFERİ VE MUHASARASI Muhammet, Huneyn muharebesini müteakıp ordusu ile Taif şehri üzerine yürüdü. Muhammet hicret etmeden evel yaya olarak bu şehre gitmiş, Taiflileri kendi inandığı hakikat yoluna sevketmeği düşünmüştü. Orada bazı yakınları da vardı. Fakat Taifliler Muhammedi eyi kabul etmemişlerdi. Şu sözlerle kendisini Taiften çekilip gitmeğe mecbur etmişlerdi: "Sen iddia ettiğin gibi Allahın bir Resulü isen bizim böyle bir zatla görüşmek haddimiz değildir. Sen iddia ettiğin adam değilsen, yalancısın, seninle görüşmeğe tenezzül etmeyiz." Fakat Taiflilerin Muhammede muamelesi bu kadarla kalmamıştı. Bütün çoluk ve çocukla beraber nekadar köle varsa üzerine göndermiş, kendisini onlara tahkir ettirmişlerdi. Muhammet bu masumların ve bedbahtların taş hücumuna maruz kalarak zedelenmiş, yaralanmış ve bin müşkülâtla Mekkeye dönebilmişti. Muhammet Huneyn muvaffakıyetinden sora Taife yürümek için şüphesiz bu acı hatıranın da tesirinde bulunuyordu.

Taif şehri bir kale ile çevrilmişti. Taif ahalisi muhasara makinalarına, muhasara kulelerine, mancınıklara malik olduktan başka, bir sene muhasaraya dayanacak kadar erzak ta toplamışlardı. Muhammet yaklaştı, surların yakininde ordugâhını kurdu. Kaleyi muhasara etti, şiddetli muharebeler oldu; Muhammet te mancınık kullandı; fakat surun metaneti, Taiflilerin ısrarla mukavemetleri, muvaffakıyetin az zamanda mümkün olamıyacağını gösteriyordu. 15-20 gün sora muhasarayı kaldırarak oradan çekilmeyi tercih etti.

Bundan sora Muhammet, İran Devleti hududunda yaşıyan kabilelerle ve Yemenle sıkı münasebetlere girişti ve o mıntakalarda yaşıyanlardan çoğu islâmiyete dahil oldu.

Mekke zaptolunduktan ve Kâbedeki putlar parçalandıktan sora da yıllık haccın müşrikler tarafından da eski müşriklik âdetleri dairesinde yapılmasına müsaade olundu. Onun için müslümanlarla müşrikler ayni zamanda haç ve ayni şenliklere iştirak ederlerdi. Bundan anlıyoruz ki, o zaman haç, dinî maksatla yapılan bir içtimadan ziyade her yıl kurulan büyük bir panayırdı.

TEBÜK SEFERİ IX. hicret senesinde Suriye hudutları üzerinde Tebük seferi yapıldı. Artık ihtiyarlamış olan Muhammedin iştirak ettiği son sefer budur. Bu seferin sebebi şöyle izah olunuyor: Bizans İmparatoru Herakliyüs İranlıları mağlûp ettikten sora bir müddet Humusta kaldı. Bu hal, tacirlerin ve serserilerin merakını tahrik ediyordu. Suriye ile Medine arasında ticaret yapan birtakım tacirler Humusta bulunan İmparator Herakliyüsün Arabistana karşı büyük bir sefer kuvveti hazırlamakta olduğuna, bir yıllık erzak toplandığına, İmparatorluğa tâbi bütün arap kabilelerinin toplanmakta olduğuna dair Medineye mubalâğalı haberler götürdüler. Gûya bütün bu kuvvetler arap çölü hududunda toplanıyorlardı. Bu haberleri duyanlar Herakliyüsün Muhammedi ezmek fikrinde olduğuna hükmediyorlardı.

Muhammet bu sözlere inandı. Herakliyüsün gelmesini beklemektense onun hazırlığını bitirmesine zaman bırakmadan harekete geçip üzerine taarruz etmeyi tercih etti.

Muhammede bu kararı verdiren başka bir sebep te vardı. O sebep şu idi: Muhammet, Mekkenin fethinden evel Suriye hudutlarına 3000 kişilik bir ordu göndermişti. Bu kuvvet Muta havalisinde vukubulan bir muharebede Bizansın himayesinde olan Gassanî kuvvetleri tarafından mağlûp ve perişan edilmişti.

İşte Muhammet, bu Muta felâketinin bu vesile ile intikamını almağı da düşündü. Muhammet, sefere karar verince yalnız düşman kuvveti mülâhazasile değil, mesafenin çokluğundan dolayı da büyük hazırlık görmek lüzumunu hissetti. Bu sebeple seferin gayesi ne olduğunu açıkça söyliyerek bütün müslümanları yalnız bedenen değil, malen de sefere davet etti. Bu davet, müslümanların bir kısmı tarafından büyük hoşnutsuzlukla karşılandı, Tebük seferinin şöhreti bu yüzdendir. Çünkü askerlik noktasından seferin bir tesiri ve bir ehemmiyeti olmamıştır. Muhammet, tasavvuratını tatbik için çok müşküllerle karşılaştı. Birçok kimseler bu sefere iştirak etmediler. Ali de bu meyandadır. Maamafih Muhammet, kararında ısrar etti; tedarikât bitti. 30000 den fazla bir ordu toplandı, bunun bini süvari idi. Suriye hududu istikametinde herekete geçildi. Yollarda sıcaktan, susuzluktan ve yorgunluktan usananlar, dedikoduya başladılar. Orduda birçok münafık ta vardı. Bunların muhalefeti şedit bir dereceyi buldu. Bunlar bu sefer aleyhinde durmaksızın tenkitler yapıyorlardı. Nihayet, Medineden 400 kilometre kadar uzak Tebük mevkiine varıldı, orada Herakliyüsün asker topladığı rivayetinin yanlış olduğu anlaşıldı. Muhammet Tebükte 10 gün kaldı, daha ileri gitmedi, ordusu ile Medineye döndü.

Muhammedin fikrinde Suriye hudutlarına kadar gitmek tasavvuru vardı. Fakat ortada düşman ordusunun bulunmadığı anlaşılınca, Ömer daha ileri gitmenin lüzumsuzluğunu izah etti ve dönmek teklifinde bulundu.

Muhammet, ordusundan yalnız küçük bir sefer heyeti ayırarak Şimalî Arabistan meliklerile anlaşmaya memur etti.

Herakliyüse gelince Muhammede karşı harbe girişmek onun hatırına hiç gelmemişti.

Muhammet Medineye döndükten sora bazı muhalif münafıklara karşı şedit tedbirler almak mecburiyetinde kaldı.

Tebük seferinden sora Muhammet, Yemenlilerden gelen birtakım sefaret heyetlerini kabul etti.

O zamana kadar islâmlığa yaklaşmıyan yakın, uzak birtakım kabileler de islâmiyeti kabul ettiler.

HALİT BİN VELİDİN YEMENE SEFERİ X. hicret senesinde Muhammet 400 kişi ile Halit bin Velidi Yemende bazı kabileler nezdine gönderdi. Ona verdiği talimat: evvelâ islâmiyete davet etmesi, kabul etmedikleri takdirde silâh kullanması yolunda idi. Halit aldığı talimatı muvaffakıyetle tatbik etti.

Muhammet, ayni sene içinde diğer birtakım zevatı da Cenubî Arabistanda islâmiyeti yaymak üzere Yemene gönderdi. Onlara verdiği talimatta başlıca şu noktaları zikretti: "Ahaliye karşı hasmane değil, dostane hissiyat besleyiniz; eyi yenilikler yapınız."

Muhammet, Aliyi de bir sefer heyetile Yemene gönderdi. Muhammet, Aliye verdiği talimatta, Yemende vaziyet tehlikeli bir şekil alırsa, Halit bin Velit ile birleşmesini ve bütün müslüman askerlerinin kumandasını Halidin almasını emretti.

ARABİSTANDA İSLÂMİYET ALEYHİNDE İLK KIYAMLAR - MÜSEYLEME Muhammet, ölmeden evel X. hicret senesi içinde Arabistanda ilk ayrılık hareketleri başlamıştır. Böyle bir harekete ilk kalkışan Müseyleme namında biri olmuştur. Müseyleme Yemenli bir kabilenin reisi idi. Bu adam, Muhammet gibi kendisinin de peygamber olduğunu ilân etmiş ve kabilesini arkası sıra sürüklemiştir. Müseyleme, taraftarlarının şarap içmelerine müsaade gösterdi. Müseylemeye imtisal eden başka adamlar da olmuştur. Müseyleme, başlangıçta muvaffak olur gibi oldu. Muhammede gönderdiği bir mektupta Araplar üzerinde hüküm ve nüfuzun paylaşılmasını teklif etti. Hakikatte Müseyleme de kıymetsiz sayılmıyacak ahlâkî ve dinî bir mezhep ortaya koymuştu, fakat bu mezhep islâmiyet seviyesinden pek aşağı idi. Nihayet Müseyleme ve onun gibiler birer suretle bertaraf edilmişlerdir.

VEDA HACCI VE MUHAMMEDİN ÖLÜMÜ Muhammet, hicretin IX. senesinde muhiti tetkik ve hacca gelen kalabalığın mizaç ve ahvali hakkında müşahedatta bulunmak üzere Ebubekiri Mekkeye göndermişti.

O günden sora artık hiçbir müşrikin Kâbeyi ziyaret edemiyeceği ilân edilmişti. Bu suretle Kâbe munhasıran bir müslüman ziyaretgâhı olmuştu.

Hicretin X. senesi içinde Muhammet, Mekkede büyük haçta bizzat bulunmak istedi. Bu haber, şayi olunca o sene hacca iştirak edenlerin miktarı herzamankinden fazla olmuştur. Birçokları Muhammet ile birlikte gitmek üzere Medineye geldiler. Bütün hazırlıklar ikmal olunduktan sora Medineden hareket edildi (22 Şubat 632).

Muhammet, deve üstünde en uzak yerlerden gelmiş birçok kalabalık arasında tantanalı ve muzaffer bir surette Mekkeye girdi.

Muhammet, Mekkede üç nutuk verdi, bu nutuklarda birçok nasihatlerde bulundu ve bu seneden sora haç münasebetile "sizi bir daha görüp görmiyeceğimi bilemem" dedi. Filhakika bu haç Muhammedin son veda haccı oldu. Muhammet, Medineye avdetinden üç ay sora 63 yaşında öldü.

MUHAMMEDİN ÖLÜMÜ (8 Haziran 632) Muhammet, Muta felâketini bir türlü unutamıyordu. Onun hatırası kendisini daima müteessir ediyordu. Bizanslılara anî bir taarruz yapmak için bir sefer heyeti teşkilini emretti. Muhammet, bu sefer heyetinin hazırlandığı sırada hastalandı. Hastalık şiddetlendi. Karılarından Ayşenin odasında yattı. Bu yüzden sefer heyetinin hazırlıkları gerikaldı. Bu heyet hazırlandıktan sora da Muhammedin ölümü üzerine hareketi tehir edildi. Muhammet, hastalığı şiddet kespettikten sora namazda islâm cemaatine imamlık etmesi için, Ebubekire emir vermişti.

Muhammet, son nefesinde yanında bulunanlardan yazı yazmak üzere levazım istemişti; fakat talep ettiği şeyler kendisine verilmedi.

Muhammedin öldüğü haberi şehirde büyük bir hayret uyandırdı; bazıları buna inanmak istemiyorlardı. Ömer de büyük hayret ve heyecan içinde bu habere inanmak istemiyordu. Ölüm haberini işiten Ebubekir, Ayşenin odasına koştu. Muhammedin bir harmaniye ile örtülmüş olduğu halde yerde yattığını gördü; odada kimse yoktu; Ayşe Muhammedin yaşamadığını farkeder etmez öteki kadınlara haber vermeğe koşmuştu. Ebubekir naşa yaklaşarak harmaniyenin bir köşesini kaldırdı, Muhammedin yüzünü öptükten sora tekrar harmaniye ile örterek ağır ağır odadan çıktı. Ömer, teessür ve heyecan içinde halka nutuk veriyordu. Ebubekir "yavaş! Ömer! beni dinle!" diyerek Ömerden sükûnet bulmasını rica etti. Ömer susmak ve dinlemek istemiyordu, Ebubekir hiç kendini bozmadı. O da söz söylemek istediğine dair işaret etti. Halk hürmetkâr bir halde ona döndüler, artık Ömere ehemmiyet vermediler. Bunun üzerine Ömer, nutuktan vazgeçti, sözü Ebubekire bıraktı. Ebubekir umumun sükût ve dikkati içinde nutka başladı ve dedi ki: "Ey insanlar, kim Muhammede tapıyorsa bilsin ki, Muhammet ölmüştür. Kim Allaha tapıyorsa bilsin ki, Allah daimdir." Ondan sora dinliyenler üzerinde matlup tesiri yapan güzel sözler söyledi.

EBUBEKİRİN İNTİHABI (8-9 Haziran 632) Muhammet, son nefesini verince Medineli müslümanlar (Ensar) bir evin avlusunda toplandılar. Bu sırada Ali, Talha ve Zübeyir Ayşenin odasına gittiler. Mekkeli muhacir müslümanlar (Muhacirin) yukarda söylediğimiz gibi halka nutuk vermekte olan Ebubekirin yanına geldiler. Bu sırada bir adam Ebubekir ile Ömerin yanına yaklaşarak Medinelilerin Saad ibni Ubade etrafında toplandıklarını ve onunla birleştiklerini haber verdi ve dedi ki, eğer iktidar makamını istiyorsanız iş daha ciddiyet kespetmeden evel onların yanına gidiniz. Muhammet, henüz defnolunmamış bir halde evinde duruyordu. Ömer ile Ebubekir Ebu Ubeydeyi de alarak Medinelilerin içtima ettikleri avluya doğru koştular. Bir münazaa çıkar korkusuyle, yolda kendilerini vazgeçirmeye çalışanlar oldu. Fakat onlar avluya gittiler ve orada toplanmış olanların ortasına cesurane girdiler, cemaatin ortasında bir harmaniyeye sarılmış gayet muztarip gibi görünen bir adam nazarı dikkatlerini celbetti. Bu güç anda hasta bulunan bu adam Medinelilerin namzedi Hazreçlilerden Saad ibni Ubade idi.

Ebubekir ile Ömer geldikleri zaman Medineli bir hatip söz söylüyordu. Saad hasta olduğundan ve sesi çıkmadığından hafif söylüyor ve bu Medineli hatip onun söylediklerini gür sesile tekrar ediyordu. Bu hatip çok şeyler arasında Mekke muhacirlerinin aleyhinde bulunuyor ve onları ittiham ediyordu. Daima ateşli olan Ömer hatibe cevap vermek ve ittihamatı şiddetle reddetmek istedi. Ebubekir Ömeri menetti. İhtiyatkâr ve mülâhazalı olan Ebubekir sakin ve itilâf arayan bir tarzda söze başladı. Medinelileri bol bol methetti. Galeyanda olan ruhları teskin etti. Sarih ve eyi fikirleri olan bir adam, yalnız bağıran, düşünmekten âciz, akıldan ziyade hissiyata tâbi bulunan kalabalığa ekseriya hâkim olur. Ebubekir baş intihabında yalnız Medinelileri veya muhacirini düşünmek kâfi olmadığı, bütün Arapların yalnız Kureyşilerden birinin hüküm ve nüfuzunu kabul ve teslim edebilecekleri fikri üzerinde metîn bir surette ısrar etti. Hazır olanları, o sırada yanında bulunan Ömer veya Ebuubeyde bin Cerrahtan birisine sadakat yemini etmeğe davet ederek nutkuna nihayet verdi.

Medinelilerden bir adam, biri Kureyşlilerden diğeri Medinelilerden olmak üzere iki reis intihap olunması teklifinde bulundu. Bunun üzerine şiddetli bir münakaşa başladı, hepsi birden bağrışıyorlardı. Ömer, gürültünün büyük bir kavgaya dönmesinden korktu, ileri atıldı; Ebubekirin elini tuttu; kendisine teklif olunan şereften vazgeçti ve Ebubekire ilk olarak sadakat ve itaat yemini etti. Onu Peygamberin halefi ilân etti. Hazır olanlardan birçoğu Ömer gibi yaptı; birçok Medineliler de başlarında Usların reisi Üseyyit olduğu halde onlarla birleşti. Bunun üzerine Ebubekir halife intihap edilmiştir diye ilân edildi.

İnsanlar gayet şedit bir heyecan halinde bulundukları sırada evelden tahmini kabil olmıyan nagehanî bir harekete ekseriya derhal iştirak ederler. Ömerin hareketi tam böyle bir anda vukubulmuştu.

Görülüyor ki, Ebubekirin intihabı, pek fırtınalı bir surette cereyan etmiştir; bu intihap, bütün müslümanların reylerine müracaat suretile vukua gelmemiş, bilâkis hususî bir evin avlusunda tesadüfen toplanmış küçük bir ekalliyetin gürültülü ve acele bir teşebbüsü neticesinde olmuştur. Bu intihabın muntazam ve meşru sayılamıyacağı hakkında ve hiçbir vekâlet sıfatını haiz olmıyan bir avuç adamın böyle bir şey yapmıya hakları olmıyacağı tarzında iddialar serdolunmuştur.

İntihapta hazır bulunmamış Mekkeli muhacirlerden bir kısmı ve bunlar arasında birinci derecede Ali, Zübeyir ve saire gibi nüfuz ve iktidar sahibi olanlar şiddetli bir teessür duydular.

Ebubekirin muvaffakıyeti, bilhassa Uslarla Hazreçlerin arasındaki eski husumetten ileri gelmiştir. Medineliler, Hazreçlilerin reisini namzet gösterdiklerinden, Uslar, buna karşı Kureyşlileri tercih ettiler; Ebubekir ve Ömer, içtima mahalline giderken, Usların reisi onlara kendilerine güvenebileceklerini söylemiş ve onlarla birlikte hareket etmiştir. Binaenaleyh Ebubekirin intihabı, ne Kureyşlilere, ne Medinelilere mensup olmıyan Us müslümanlarının eseridir.

Ayşenin evinde Muhammedin naşı yanında kapanıp kalmış olan Ali ile Talha ve Zübeyrin hareketleri dikkate şayandı. Bunlar siyasî dirayet ve metîn seciye gösteremediler. Zıyaın büyüklüğü altında ezildiler: Halbuki Ömer ve Ebubekir evlerine çekilip kapanmadılar, bilâkis fırtınaya cesurane göğüs verdiler, ve ona galebe çaldılar.

Nekadar ibrete şayan bir vaziyettir ki, daha Muhammedin öldüğü anda bütün eski nifaklar, ihtiraslar, hırsıcahlar, zincirden boşandılar; o derecede ki hakkında korku ve hürmet beslenen Peygamberin henüz ılık cesedi, son nefesini verdiği basit odada unutulmuş ve ihmal edilmişti.

Ali ve yakın akrabaları, Muhammedi terki hayat ettiği kerpiç odada kimseye haber vermeksizin açtıkları bir mezara acele gömdüler. Peygamberin karıları bile bundan haberdar edilmedi; onlar yalnız bitişik odada kazma sesleri işiterek az çok ne yapılmakta olduğunu anlamışlardı. Bu hareket o zamana kadar kabul olunan itiyadın hilâfında bir şeydi. Bunu Muhammet lehinde bir hürmet eseri olarak kabul etmeğe imkân yoktur. Çünkü hürmet gösterilmesi büyük Peygamberi mutat veçhile şehrin mezarlığına büyük merasimle gömmek suretile olmak lâzımdı.

Ebubekir ve Ömer de cenaze merasiminde bulunamamışlardı. Anlaşılıyor ki, o anda siyasî meşguliyetler o kadar mühim ve mücbir idi ki, kimse Arabistanın kudretli hâkim ve sahibinin cenazesile uğraşmıya ne vakit bulmuş ve ne de arzu duymuştur.

EBUBEKİRİN HİLÂFETE İNTİHABININ ERTESİ GÜNÜ Ebubekirin hilâfete intihabının ertesi günü müslümanlar mesçitte büyük bir içtima aktettiler; Ebubekir mimbere çıktı; orada söze başlamadan evel oturdu. Ömer aşağıda cemaat arasında ayağa kalkarak cemaate bir nutuk verdi. Onları Ebubekire biate davet etti. Herkes biat etti; ondan sora Ebubekir mimberde ayağa kalkarak, o da cemaate kısa bir nutuk verdi; halkın kendisine muzaharetini istedi; mücahede etmekten vazgeçmiş olan bütün kavimlerin umumî istihkara maruz kalmış olduklarını hatırlattı. İşte bu suretle Ebubekir, işe başlamış oldu.

HALİFELİĞİN HAKİKÎ MAHİYETİ Muhammedin tesis ettiği cemaatin birçok içtimaî, dinî ve siyasî ihtiyaçları vardı. Muhammet, hayatta olduğu müddetçe ashaptan hiçbiri Muhammedin ölümünü göz önüne alarak uzak istikbali ve onun tedbirlerini düşünmedi; bu husus, yalnız Allaha ve onun Resulüne terettüp eder bir iş telâkki olundu. Halbuki Medineye karşı siyasî bir inkıyat halinde yaşıyan kabilelerce iş böyle değildi. Çünkü bunlar dinî hislerden ziyade Muhammedin siyasî ve askerî satvetinden korktukları için ona tâbi olmuşlardı ve bu tebaiyeti esaret sayıyorlar ve bundan kurtulacakları günü bekliyorlardı. Bu sebeple Muhammedin birdenbire ve müslümanlara hiçbir şey nasihat etmeksizin ortadan kaybolması Medinede ashabın büyük şaşkınlığını mucip oldu. Bütün ruhlar derin bir surette sarsıldı; derhal niza zuhûr etti. Medinede başlıca üç fırkanın mevcudiyetini meydana çıkardı. Peygamber zamanında biribirlerile eyi geçinmiş olan bu fırkalar, şimdi yalnız kendi maddî ve manevî menfaatlerini muhafaza etmekten başka bir şey düşünmüyorlardı. Bu fırkalardan birincisi Muhacirin Fırkası. İkincisi Ensar Fırkası. Üçüncüsü de Arabistanın her tarafından gelip Muhammedin etrafında toplanmış olanların fırkası idi.

Bu fırkaların en eyi teşkilâtlısı Ensar Fırkası idi; en süratli hareket kabiliyeti bu fırkada idi. Diğer iki fırkada böyle kuvvetli teşkilât yoktu.

Bunların yegâne istinat ettikleri kuvvet Muhammedin şahsı idi; bu sebeple kendilerini bir arada tutan zat ortadan kalkınca teşkilâtsız, başsız, fikirsiz kaldılar; biribirlerinden şüphe ederek, biribirlerini kıskanarak evlerine kapandılar.

Muhammedin ölümünden Ebubekirin ölümüne kadar geçen kısa bir müddet zarfında bunlardan hiçbiri mevcudiyetini ihsas edemedi; bunlar tamamen alıklaşmışlardı.

Muhammedin ölümile derhal başgösteren buhranın mühim ve güç dakikasında kendilerini kaybetmiyen yalnız iki zat olmuştur: Ömer ve Ebubekir.

Büyük tarihî ameliyelerin meziyetlerini fertlere atfetmekten nekadar içtinap olunursa olunsun, neticesi itibarile o zaman müslüman cemaatini, acele bir felâketten kurtaran, bu iki zatin siyasî faziletleri olmuştur.

Muhammedin eserini muhafaza etmiş olan bunlardır. Ömer ile Ebubekirin iffetleri, maksatlarındaki mutlak namuskârlık, yalnız umumun menfaatinden mülhem olarak hareketleri, ayrılık ihtiraslarına ve hasis menfaatlere galebe çalmıştır.

Ebubekir, mahza ahlâkî meziyetleri ve liyakati hasebile Medinedeki müslümanlar tarafından müslüman cemaatinin reisi ve peygamberin halefi olarak kabul edilmişti. Bu intihapla Medine müslümanları Ebubekire verdikleri nüfuz ve salâhiyetle, farkına varmaksızın, tarihte Roma İmparatorluğu ve Papalık müessesesi gibi büyük bir siyasî ve dinî müessese vücuda getirmiş oldular.

Hakikatte, müntehipler bir kabilenin efradından birine sair efrada nispetle daha yüksek bir nüfuz ve salâhiyet vermiş oldukları zehabında idiler; yani Ebubekiri basit bir kabile reisi telâkki etmişlerdi. Halbuki, Ebubekir Arabistanın mühim bir havalisinin hükümdarı makamına oturmuştu. O ayni zamanda bir başkumandan, hükümleri itiraz kabul etmez bir hâkim ve yeni bir dinin en yüksek ruhanî reisi olmuştu. Müntehipler bunun asla farkında değillerdi. Ebubekir vazifelerinin mahiyeti, nüfuz ve salâhiyetlerinin hududu hiçbir suretle tayin edilmeden müslümanların reisi ilân olundu. Hilâfetin haklarını ve vazifelerini daha eyi tanzim eden vak'alar soradan olmuştur. Maamafih halifeliğin hakları ve vaziyeti, ihdas olunduğu günden altı asır sora Hulâgû tarafından halife çuvala sokulup süvarilerin nalları altında ezildiği güne kadar ve ondan sora da hiçbir zaman ayni halde kalmamıştır.

Ebubekir, idare umurunu deruhde ederken, yalnız bir vazifeye ehemmiyet verdi; o da her şeyde Muhammedin misalini takip etmek, onun koyduğu kanunları tatbik eylemek ve nihayet onun askerî ve siyasî düşüncelerini mevkii file koymaktı.

Ebubekir, bu hususları sadıkane ve şiddetle takip etti. İlk zamanlarda bu tarzı hareket müessir ve müfit olsa da, soraları islâmiyet sisteminin tekâmülüne karşı bir mania teşkil edebilirdi. Çünkü, Muhammet hayatında hergünün icabatına göre muvafık çare ve tedbirler tatbik ederek islâm cemaatini muvaffakıyetle idare ederdi. Eğer o Arabistan haricindeki kavimlerle temasa girseydi ihtimalki birçok yenilikler ve değişiklikler yapacaktı. Çünkü o, son derecede terakkiperver bir ruha malikti; sistemini daima muhitin icaplarına göre ıslah ve tatbik etmeye amade idi.

Muhammet, gerek dinî meselelerde, gerek içtimaî hususlarda bir ıslah yapmak lâzımgeldiği zaman, kendini hiçbir şeyle bağlı görmemiştir. Daima tekâmüle doğru yürümüştür. Ölüm, bu tekâmülü birdenbire kesti. Muhammetten sora islâm âleminde görülen durgunluk ve tedenni sebebi Muhammette değil, onun haleflerinin Muhammedin mesleğinin ruhunu değil, metnini almalarında aramalıdır. Bu büyük hakikat ancak Türkiye Cümhuriyeti devrinde hakkile idrak edilmiş ve icabatı yapılmıştır.

D. HULEFAİRAŞİDİN DEVRİ

Halife unvanı ile müslümanların ilk Emîri Ebubekir oldu. Ondan sora sıra ile Ömer, Osman ve Ali hilâfet makamına geçtiler. Bunların emîrlikleri bir nevi intihapla oldu. Bunlardan hiçbiri, devleti irsen elinde tutan sülâleler teşkil etmemişlerdir. Bu dört zat, Hulefairaşidin unvanı ile maruftur. EBUBEKİR (632—634) Muhammet ölür ölmez bütün Arabistanda Araplar isyan ettiler. Yahudilik ve hıristiyanlık baş kaldırdı. Münafıklar kendilerini meydana vurdular. Mekkede ahalinin çoğu islâmiyeti ret ve inkâr etmek istedi. Hiç kimse Ebubekire vergi vermek istemedi.

Ebubekir, bütün bu isyanları ve kıyamları bastırdı. Arabistanı tekrar islâm hakimiyetine aldı. Halit bin Velit bu mücadelelerde asileri dehşetli bir surette ezerek temayüz etti. Kendine, Allahın Kılıcı (Seyfullah) unvanı verildi.

Ebubekir, Arap Yarımadasında hakimiyetini tesis ettikten sora Bizans ve İran Devletlerine karşı seferler açtı.

Muhammedin son günlerinde hazırlanan Suriye sefer kuvvetini Üsamenin kumandasında Suriye hudutlarına sevketti. Bu kuvvet 3000 kişi ile 1000 beygirden ibaretti. Üsame, Suriye hudutlarında bazı muvaffakıyetli muharebeler yaptı. Birçok ganimetle Medineye döndü.

Ebubekir, bir sene sora iki ordu teşkil etti. Bunlardan birini Halit bin Velit kumandasında Iraka, İran Devleti aleyhine; diğerini Ebuubeyde bin Cerrah kumandasında Suriyeye gönderdi. İranda Sasaniler hüküm sürüyordu. Suriyeye hâkim olan Bizans İmparatoru Herakliyüs idi. Halit, Basra civarında vukua gelen bir muharebede (633) Sasanileri mağlûp ettikten sora müslümanlar Irakta yerleştiler.

Halit, Irakta muvaffak olduktan sora Ebuubeyde bin Cerrah ordusuna yardım etmek üzere Suriyeye döndü.

Herakliyüs kuvvetleri Şeria ırmağına dökülen Yermük çayı civarında vukubulan muharebede (634) büyük inhizama uğratıldı.

Bu muvaffakıyetten sora Gassaniler kâmilen müslüman oldular.

Ebubekir, bu sıralarda öldü. Hilâfeti, iki seneden biraz fazla sürdü.

KURANIN İLK TOPLANMASI Kuran ayetlerini bir cilt halinde toplıyarak Kuran denilen kitabı ilk vücuda getiren Ebubekirdir. Kullanılan yazının esası Summer Çivi yazısından alınmış hususî bir alfabe idi. Bu alfabe soraları muhtelif yerlerde yapılan şekillere göre muhtelif isimler almıştır. ÖMER (634-644) Ömer, Ebubekirin Suriye ve Mezopotamyada başladığı istilâları devam ettirdi. Suriye Ordusu Kumandanı Ebuubeyde Şam, Humus, Balebek, Halep ve Antakyayı zaptettikten sora Kudüsü muhasara etti. Kudüs Patriki "Sofranyüs" bizzat Ömerin kendisile müzakere etmek şartile şehrin teslim olunacağını bildirdi. Ömer, Medineden Kudüs pişgâhına geldi. Kan dökmeden şehre girdi (638), Hıristiyanları dinlerinde serbest bıraktı. Kiliselerine tecavüz etmedi. Süleyman mabedinin yerinde kendi adını verdiği camiyi yaptırdı (Camii Ömer: Renkli Res. 2). Ondan sora tekrar Medineye döndü.

İRAN SEFERİ İranın Sasanî Hükümdarı Yezdicert Arapları Mezopotamyadan çıkarmak üzere oraya bir ordu gönderdi. Arap Ordusu kumandanı Saad İbni Ebivakkas İran ordusu ile Kadisiye (Bugünkü Kûfenin garbinde) civarında karşılaştı. Verilen muharebede İranlılar mağlûp oldu (635).

Araplar, Irakı kâmilen istilâ ederek İran içerilerine girmeğe başladılar. Yezdicert son mukavemetini Nihavent şehrinde göstermek istedi. Verilen muharebede (642) İranlıların inhizamı büyük oldu.

Yezdicert Türkler nezdine kaçtı. Ve Mervde onlara iltica etti. Bu suretle İranda Sasanî Devletine nihayet verilmiş ve Araplar Türkeline kadar şarkta ilerlemiş oldular.

Araplar, şimalde Kafkaslara doğru da ilerlediler. Fakat bu istikamette Türklerden Hazarların mukavemeti karşısında durmıya mecbur oldular.

MISIRIN ZAPTI Ömer, Amr İbnülası 4000 kişi ile Mısırın zaptına memur etti. Mısır, Roma Şark İmparatorluğunun bir eyaleti idi. Hiç mukavemet görülmeden Mısıra girildi. Bizans askerlerile yerli ahali tarafından işgal olunan Menfis şehrini kuşattılar. Yerli ahaliyi dinlerinde serbest bırakmak ve yalnız vergi almak vaitleri ile kazanarak şehri aldılar. Amir, Fustat adlı yeni bir şehir kurdu ve hükûmet merkezi yaptı. Ondan sora sahilde İskenderiyeyi zaptettiler. Bu suretle bütün Mısır fethedilmiş oldu (641).

Bundan sora Amr İbnülas, Bingaziye kadar Afrika Şimalindeki Berberler ülkesini istilâ etti. Fakat, Berberlere hâkim olmak, İranın Sasanilerini Suriye ve Mısırın Rumlarını mağlûp etmek kadar kolay olmadı. Çünkü, Berberler cesur ve muhariptiler. Arapları çok uğraştırdılar.

Arap kumandanları Suriye, Irak, Mısır ve İran kıt'alarında büyük zaferlerle Arap ismini ve hükmünü yerleştirirken Halife Ömer Medinede sade bir hayat yaşıyordu. Esir bir İran kumandanı Medineye getirildiği zaman Ömeri mesçidin merdivenlerinde uyurken görmüştü.

Ömerin hilâfeti on sene sürdü. Vergisinin azaltılmasını istiyen İranlı bir hıristiyan köle tarafından hançerle vuruldu. Aldığı yaradan öldü.

OSMAN (644-656) Ömer, son nefeslerinde hilâfet meselesinin hallini intihap ettiği altı kişilik bir heyete bıraktı. Bu heyet, Emevî ailesinden Muhammedin damadı Osmanı halife intihap etti. Emeviler, nüfusça en kuvvetli bir kabile idi. Fakat Mekkenin fethinden sora müslüman oldukları için Ebubekir bunların müslümanlığını zayıf görürdü. Onları mühim memuriyetlerden uzak bulundururdu. Emevilerden olan Osmanın Halife olması, Emevilerin iktidar mevkiine gelmesi demekti. Filhakika 80 yaşında bir ihtiyar olan halim, selim Osman bütün valilikleri ve ordu kumandanlıklarını, rütbe ve mansıpları meziyet aramaksızın hep mensuplarına verdi. Bu hal Emevilerle Kureyşlilerin diğer bir kolu olan Haşimiler arasında islâmiyetten evel mevcut olan derin adavetin uyanmasına sebep oldu.

Osman devrinde islâm hududu Afrika cihetinde Trabulusgarba kadar dayandı (647). Kafkaslar cihetinde hudut, Aras ırmağında idi. Şarkta da Horasan Türklerinin öncü kuvvetlerile karşılaşılmış ve Ceyhun boylarına dayanılmıştı (Harita. 22). Artık, arap-türk mücadelesi başlamış oluyordu. İrana gelince O, on, on beş yıl içinde tamamen islâmlaştı.

DAHİLÎ İSYANLAR Emevilerle Haşimiler arasında yeniden başgösteren eski düşmanlıktan yukarda bahsetmiştik. Bu düşmanlık dahilî bir isyanın için için kaynamasına sebep oldu. Her tarafta halk, Emevi valiler ve kumandanların zulmünden Halife Osmana şikâyetlere başladılar. Osman bu şikâyetler üzerine hiçbir tedbir almıyordu. Nihayet yapılan haksızlıklardan şikâyet etmek üzere Mısır, Kûfe ve Basra taraflarından ve daha birçok yerlerden halk namına toplanan birtakım heyetler Medineye geldiler. Medine şehrinde büyük bir galeyan oldu. Osmanın evi sarıldı, nihayet evin içine girdiler. Osmanın üzerine atılarak, onu hançerle öldürdüler.

Ebubekirin ilk defa olarak Kuran ayetlerini topladığını biliyoruz. Kuranın bize vâsıl olan şekilde tertip ve tanzimini Osman yaptı.

ALİ (656 - 661) Alinin zamanı dahilî ihtilâflarla geçti. O sırada Emevilerden Suriye Valisi bulunan Muaviye, Alinin hilâfetini tanımadı. Bilâkis onu Osmanı katlettirmekle itham etti. Bundan başka, Muhammedin ilk arkadaşlarından Zübeyir Kûfelilerden ve Talha Basralılardan mürekkep birer siyasî fırka teşkil etmişlerdi. Bunlar da hilâfet davasında idiler. Peygamberin zevcelerinden Ayşe, Muhammedin sağlığında Alinin, kendi iffeti aleyhinde şüphe ettiğini öğrenmiş olduğundan onun müthiş düşmanı idi. Ayşe onu bir türlü affetmiyordu. Bu karışıklıktan istifade ederek Alinin aleyhinde çalışıyordu. Ayşe, taraftarlarını toplıyarak Talha ile birleşmek üzere Basraya gitti. Basrada, Ayşenin etrafında muhalefet kuvvetleri gittikçe büyüyordu; bunlar, Zübeyir kuvvetleri de dahil olduğu halde Kûfe civarında toplandılar. Ali, büyük bir kuvvet topladı ve düşmanları üzerine yürüdü. Aralarında vukua gelen muharebede Zübeyir ve Talha öldürüldü. Ayşe esir edildi ve bunların taraftarları mağlûp ve tamamen perişan oldu. Ayşe, deve üstünde bizzat muharebeye iştirak etmişti. Muharebenin en kanlı safhası onun devesi etrafında cereyan etti. Bu sebeple bu muharebeye Cemel yani Deve vak'ası adı verildi.

Ali, devlet merkezini Medinden Kûfeye getirmiştir.

SİFFİN MUHAREBESİ Alinin Kûfe civarındaki muvaffakıyetine rağmen Şam Valisi Muaviye, birçok paralar sarfederek bütün Emevileri etrafında topladı ve Ali aleyhinde şiddetli propagandaya başlıyarak hilâfet iddiasına kalkıştı. Mısır fatihi Amr İbnülası da elde etti. Nihayet iki tarafın orduları Fıratın sağ sahilinde Raka yakınlarında Sıffin ovasında karşılaştı (657). Şiddetli bir muharebe başladı ve günlerce devam etti. Ali muzaffer olmak üzere idi. Amr İbnülas, firara kalkışmış olan Muaviyeyi tuttu ve Alinin kuvvetlerine karşı bir hileye müracaat etti. Bu hile, askerlere mızraklarının ucuna Kuran nüshaları asarak ihtilâfın halli için Kuranın hakem olmasını teklif etmek oldu.

Ali, mızrakların ucunda Kuranı görünce muharebeyi durdurdu. İki taraf ihtilâfı halletmek için birer hakem tayin ettiler. Muaviyenin hakemi Amr İbnülas oldu. Ali de gayet sâf ve ihtiyar bir adam olan Ebumusel Eş'arinin kendi hakemi olmasına muvafakat etti. İki hakem arasında uzun müzakere oldu. Amr İbnülas Ebumusel Eş'ariyi şu karara ikna etti.

Hem Aliyi hem Muaviyeyi haletmek, islâmları yeniden bir halife intihap etmekte serbest bırakmak.

Bu kararlarını ordular muvacehesinde alenen söyliyeceklerdi; ve evvelâ Ebumusel Eş'ari, ondan sora Amr İbnülas söyliyecekti.

Ebumusel Eş'ari alenen Aliyi halettiğini söyledi. Fakat Amr İbnülas, bilâkis Muaviyeyi Halife intihap ettim, dedi.

Amr İbnülas, Alinin vekilini aldatmış, hilekârlık etmişti. Bu hile büyük bir velveleyi mucip oldu. Alinin taraftarları bu kararı kabul etmedi. Nihayet Muaviye Şamda halifeliğini yaparken, Ali de Kûfede Halife sıfatını taşıyordu.

HARİCİLER VE ALİNİN ÖLDÜRÜLMESİ Sıffin muharebesinde hakeme müracaat teklifi karşısında Alinin taraftarlarından çoğu buna razı olmamıştı. Galibiyetin kendilerinde olduğunu, hakeme müracaatin lüzumsuz bulunduğunu ileri sürmüşlerdi. Hakem oyununun neticesinden müteessir olan bu zümre, Aliye gücendi. Bunlar, ne Muaviyenin ve ne de Alinin hilâfetlerini tanımadılar. Bunlara tarihte Aliden hariç kalmış olmaları itibarile "Hariciler" denir. Aliye sadık kalanlara da "Şiiler" denirdi. Bu suretle ilk din ve mezhep ihtilâfları başlamış oldu.

Ali, Haricileri yatıştırmak istedi. Muvaffak olamadı. Nihayet onlarla muharebe etmeğe mecbur oldu; ve onları mağlûp etti. Bundan sora Hariciler ayni zamanda ve ayni günde Aliyi, Muaviyeyi ve Amr İbnülası öldürmeğe karar verdiler. İçlerinden üç kişiyi memur ettiler. Şama giden haricî, Muaviyeyi ancak yaralıyabildi. Amr İbnülas hasta olduğundan evinden çıkmamış ve kurtulmuştur. Ali, Kûfede camide namaz kılarken vahim surette yaralandı ve öldü (661). ARAPLARIN İRAN, ŞARKÎ ROMA, TÜRK MEDENİYETLERİ İLE TEMASLARININ İLK DEVRELERİ Araplar, Hülefairaşidin devrinde türk, iran ve bizans medeniyetleri ile temas ettikleri halde bu medeniyetlerden pek az istifade etmişlerdir. Bunun sebebi şu idi: O devirde Araplar (İslâmiyet kendinden evel teessüs eden herşeyi iptal etmiştir. Kurandan başka şey okumak caiz değildir,) akidesinde idiler. İşte bu itikat saikasile İranı, Suriyeyi, Mısırı ve soradan Türkellerini istilâ ettikleri zaman dinî asar ve abidelerile birlikte türk, fars ve yunan lisanları ile yazılan eserleri yakmak ve tahrip etmekte bir beis görmemişlerdir.

SİYASÎ VE İÇTİMAÎ TEŞKİLÂT Muhammet zamanında pek sade olan devlet teşkilâtı dört halife devrinde ihtiyaç nispetinde genişletilmiş, yeni yeni müesseseler vücuda getirmeğe zaruret duyulmuştur. Muhammedin vefatından 29 yıl sora, hilâfet Emevilere geçtiği esnalarda devlet teşkilâtı şu tarzda idi: 1 — Devlet reisi olan halife, Arapların ruhanî ve cismanî reisi idi. Halifelik alâmetleri Muhammedin hırkası, mühür, hutpe idi. 2 — Vilâyetleri idare eden valiler vardı. Bunlar ayni zamanda imamlık vazifesini de görürlerdi. 3 — Davalara bakan kadılar: Ömer zamanına kadar halkın davalarını halife görürdü. Fakat memleket büyüyünce buna imkân kalmadı. İlk kadıyı Ömer tayin etti 4 — Devlet hazinesi: Osman zamanına kadar araplarda para nadirdi. Hazine yoktu. Paranın ehemmiyetini anlıyan ve para toplıyan Emeviler olmuştur. 5 — Ordu ve donanma: istilâ ordularının mühim kısmı arap ırkından gayrı ırktan müslüman olan kavimlerdi. Orduda kılıç, kargı, yay, ok ve muhasaralarda mancınık, koçbaşı ve müteharrik kuleler kullanılırdı. Araplar müslümanlıktan evel denizden ürkerlerdi; ilk deniz seferi Ömer zamanında yapıldı. Osman zamanında da Kıbrıs adası haraca bağlandı.

Bu devirde halifeler ve onlar tarafından tayin edilen kadılar, Kurana göre hükmederlerdi. Kuranı anlamakta, bir güçlüğe uğradıkları zaman, Peygamberin sözlerini ve işlerini örnek tutarlardı. Dört halife devrinde kabile sistemine dayanan içtimaî hayat yerine, arap ittihadı şekli teessüs etmeğe başladı. Muhtelif siyasî ve mezhebî hadiselerde hizmet derecelerine göre birtakım imtiyazlı sınıflar türedi. Ömer devrinde defterhane tesis edildiği zaman bu sınıflara göre müslümanlara maaşlar bağlandı. Bu devirde muharebelerde esir edilenlerden ayrı bir köle sınıfı meydana çıktı.

E. EMEVİ SALTANATI

Sıffin muharebesinden sora Şama çekilen Muaviye, filen halifeliğe başlamıştı. Fakat, Irak ahalisi, onu tanımıyarak Aliye tâbi kalmışlardı. Ali öldürüldükten sora da, Iraklılar Alinin oğullarından Hasana biat ettiler. Hasan, Muaviye ile başa çıkamıyacağını anladığından, onunla bazı şartlarla anlaşarak, halifelikten vazgeçmeyi tercih etti. O şartlar, şunlardı:

Kûfe hazinesindeki paralarla İrandan alınan verginin kendisine bırakılması; Muaviyenin kendisine bir veliaht tayin etmemesi ve ondan sora halife intihabının umumun reyine konulması.

Muaviye bu şartları kabul eder göründü. Bunun üzerine Hasan hukukan halifelikten vazgeçerek Medineye çekildi. Fakat, Muaviye Hasanın peşini bırakmadı. Onu kendi karısı vasıtasile zehirleterek ortadan kaldırdı. Bununla da iktifa etmiyerek ahaliyi Ali sülâlesinden ve umumiyetle Haşimilerden nefret ettirmek için her türlü hile ve tedbire müracaat etti. Taraftarlarını çoğalttı; Emevileri kuvvetlendirdi: oğlu Yezidi veliaht yaptı. Bu suretle, Muaviye, mensup olduğu Emevilere nispetle kendi sülâlesine verasetle intikal eder bir saltanat kurdu. Emevî saltanatı bir asır kadar sürdü (660 - 750).

MUAVİYE ZAMANI (660 - 680) Muaviye daha Suriyede vali iken iki defa Kıbrısa donanma göndermişti. Halifeliği zamanında da, Rodos ve Girit adaları sahillerini vurdurdu. Muaviye donanması, Ege Denizinden İstanbul üzerine yürüdü. Araplar Bizans kalesini denizden ve karadan kuşattılar. Fakat muvaffak olunamadı. Haliçte adına nispetle cami yapılmış olan Eyyup (Ebueyyubülensari - Halit) bu muhasara esnasında şehit olmuştur.

Muaviye 20 sene kadar hükûmet sürdükten sora öldü. Yerine oğlu Yezit Şamda halifeliğini ilân etti. YEZİT ZAMANI HÜSEYİN (680 - 683) Yezidin halifeliği, Iraklılar ve Hicazlılar tarafından tasdik olunmak istenmedi. Kûfeliler Medinede bulunan Alininin diğer oğlu Hüseyini, kendisine biat etmek üzere, Kûfeye davet ettiler. Hüseyin ailesi efradı ve taraftarları ile Iraka hareket etti. Bundan haberdar olan Yezit, Kûfe valisini değiştirerek yerine emniyet ettiği yakınlarından Ubeydullahı tayin etti ve onunla beraber Iraka mühim bir kuvvet gönderdi, Ubeydullah kuvvetleri Fırat sahillerinde Kerbela civarında Hüseyine tesadüf etti ve onu derhal kuşattılar. Hüseyin hilâfet hukukundan vazgeçtiğini bildirerek serbestçe Medineye dönmesine müsaade ricasında bulundu. Fakat Yezidin askerleri, Hüseyinin şartsız ve kayıtsız teslim olmasını istediler. Hüseyin bunu kabul etmedi; maiyetile beraber bütün bir gün mukavemet gösterdi; akşam üzeri yorgun bir halde su içmek için Fırat kenarına ilerlediği sırada üzerine hücum edilerek öldürüldü (10 Muharrem). Kerbela vak'ası islâm âleminde hâlâ devam etmekte olan büyük bir tefrikaya sebep oldu. 10 muharrem günü Alinin taraftarları için matem günü ittihaz edildi.

Hüseyin öldürüldükten sora Yezidin ve Emevi saltanatının mühim düşmanı Abdullah ibni Zübeyir oldu. Hicaz ahalisi umumiyetle bu adama biat etti. Yezit bu isyanı bastırmak için Hicaza asker gönderdi; Mekkeyi muhasara altına aldı; fakat muvaffak olamadı.

Yezit, bir taraftan da Ukbe ibni Nafii Afrikada fütuhata memur etmişti. Bu adam, Büyük Atlas Denizi sahillerine kadar ilerledi; fakat sora Berberler bu yerlerin çoğunu gerialdılar.

Yezit, ne Berberlere ve ne de Hicaza karşı muvaffak olamadan üç senelik saltanattan sora öldü.

Yezidin yerine oğlu Muaviye II. halife oldu. Bu zat üç ay sora kendiliğinden halifeliği terketti, yerine, Osmanın Kâtibi Mervan geçti.

MERVAN ZAMANI (683-685) Bu sırada Abdullah ibni Zübeyir Hicaza tamamen hâkim bulunuyordu. Yemen, Irak ve Mısır da onun hilâfetini tanımıştı. İhtiyar Mervan iktidar mevkiine geldiği zaman Muaviye taraftarlarını da kazanmak için Yezidin küçük oğlunu veliaht ilân etmiş, Yezidin bu oğlunun anası ile de evlenmişti. Mervan Mısırda ve Suriye hudutlarında Abdullah ibni Zübeyirin tarafını tutan kuvvetlerle muvaffakıyetli muharebeler yaptı; fakat kat'î netice alacağı sırada Yezitten olan oğlunun veliahtlıktan ıskat edilmiş olmasından müteessir olan karısı tarafından yatağında boğuldu. Yerine oğlu Abdülmelik geçti.

ABDÜLMELİK ZAMANI (685-705) Abdülmelik halife olduğu zaman yalnız Mısır ve Suriye halkı tarafından tanınmıştı; Hicaz Abdullah ibni Zübeyrin, Irakta Hüseyinin kan davasını güden Muhtarı Sakafinin idaresi altında bulunuyordu. Biribirine rakip olan bu iki adam Emevileri yıkmak için çalışıyorlardı. Bunlardan Abdullah, Muhtar aleyhine bir ordu göndermiş ve Kûfede Muhtarı muhasara etmişti. Muhtar, muhasarayı yarıp dışarı çıkmak istediği sırada telef oldu. Bu sayede Abdülmelikin karşısında yalnız Abdullah ibni Zübeyir kalmış bulunuyordu. Abdülmelik buna karşı bir ordu teşkil etti; bu orduya Zalim Haccaç diye meşhur olan bir adamı kumandan yaptı. Haccaç, Hicaza gitti; Mekkeyi muhasara etti; muhasara aylarca sürdü; Mekke ahalisi aç kaldı. Abdullah askerlerinden çoğu Haccaç tarafına kaçtı. Nihayet Haccaç Mekkeye hücum etti ve girdi. Bu esnada Kâbeye iltica eden Abdullah ibni Zübeyir kılıçla yaralandı; başı kesildi ve Abdülmelike gönderildi.

Bu muvaffakıyetten sora, artık Abdülmelik Emevi İmparatorluğuna tamamile sahip oldu. Mekke ve Medinenin siyasî hiçbir ehemmiyeti kalmadı. Bundan sora İslâm tarihinin siyasî ve medenî hayatı Arap Yarımadasının haricinde cereyan etti. Haccacın Horasan ve Seistana gönderdiği kumandanlar Türkellerinde birçok fütuhatta bulundular; garpta Kilikya mıntakasına sokulan Bizanslılar tenkil edildi. Afrikada Berberiler kıralıçası Elkâhine mağlûp edilerek Kayruvan istirdat, Kartaca tahrip edildi. Hudut Fasa kadar dayandı; Sicilya ve Sardinya adalarına akınlar yapıldı.

Abdülmelik, mühim bir sima oldu. Onun zamanına kadar zaptolunan memleketlerde resmî lisan yerli halkın lisanı idi. Bu sebepten idare de, yerli halk elinde idi. Abdülmelik, arapçayı bütün İslâm İmparatorluğunda zorla resmî dil yaptı. Gitgide muhtelif memleketlerin yerli ahalisinden bir kısmı ana dillerini unutarak araplaştılar; bir kısmı da dillerine birçok arapça kelimeler karıştırdılar.

Abdülmelik zamanına kadar Arapların kullandıkları altın ve gümüş paralar Bizans ve İran paraları idi; bir tarafı arapça, bir tarafı rumca para da bastırmışlardı. Üzerinde sırf arapça yazılı parayı ilk defa Abdülmelik bastırdı.

Abdülmelik, siyasî hayatında gayet maddî düşünürdü: din ve ahlâk hükümlerile kendini mukayyet tutmazdı.

Abdülmelik Haccacın muavenetinden çok istifade etti. Şarkta başlıyan Türk akınlarını Haccacın zalimane ve katilâne tedbirlerile durdurmıya çalıştı. Fakat muvaffak olamadı. Nihayet 20 senelik hilâfetten sora öldü.

ABDÜLMELİĞİN HALEFLERİ Abdülmelikten sora Emevi Saltanatının sukutuna kadar geçen 45 yıl içinde (705-750) Emevi Sülâlesinden 9 halife geldi. Gerek bunlar, gerek bunlardan evel gelen Emevi halifelerinden hemen hiçbiri islâmlığa karşı hürmet bilmezlerdi. Bunlar islâmlığı tahtlarını muhafaza edebilmek için ellerinde bir vasıta olarak kullanmışlardır. İçlerinde cemaate namaz kıldırmak üzere Muhammedin hırkasını cariyelere giydirerek camiye gönderenler ve Kuranla alay edenler eksik değildi. Böyle olmakla beraber Abdülmeliğin ilk halefleri zamanı, kazanılan zaferlerle tarihte parlak bir devir olmuştur.

Abdülmelikten sora yerine geçen oğlu Velit I. (705-715) zekâsız, irfansız bir adamdı. Fakat babası kendisine, rakipsiz bir taht, kuvvetli bir ordu, zengin bir hazine, kıymetli ve cebbar, devlet adamları bırakmış, ölürken, başta Haccaç olmak üzere, bu adamları vazifelerinden ayırmamasını ehemmiyetle vasiyet etmişti.

Velit babasının bu vasiyetini tuttu. Haccaç ve emsali ümera aleyhinde vukubulan şikâyet ve tezvirlere kulak asmadı. Büyük İmparatorluğu bu demir pençelerle tutabildi. Zamanında, Emevilerden hiçbirine nasip olmıyan büyük zaferler kazanıldı.

Horasan Valisi Kuteybe bin Müslim Türklerle giriştiği kanlı mücadelelere daha büyük bir şiddetle devam etti. Bir taraftan Seyhun boylarına, diğer taraflardan Sint kıyılarına, Efganistan içerlerine, Kâşgar hudutlarına kadar akınlar yaptı. Fakat bütün bu kanlı maceralara rağmen Türkellerini kat'î surette arap hakimiyeti altına alamadı.

Cezair ve Fas kıt'alarında Emevi hakimiyeti kat'î surette yerleşti. Buradan İberik Yarımadasına geçen ordular, İspanyayı fethettiler.

Bizans idaresinde bulunan, Anadoluya gönderilen bir ordu, Ankara civarına kadar yürüdü; buradan Amasya, Trabzon ve Üsküdara kadar giden akıncı kolları, geçtikleri yerleri talan ederek döndüler; Anadoluda yerleşilemedi.

Velitten sora halife olan kardeşi Süleyman (715-717) devrinde Bizans üzerine karadan ve denizden kuvvetler sevkolundu ve Bizans muhasara edildi. Bu defa da muvaffak olunamadı. Bundan sora halife olan Ömerin (717-720) pek az süren hilâfetini takip eden Yezit II. nin (720-724) halifeliği zamanında, Hazar Devleti orduları Kafkasların cenubuna geçerek Azerbaycanı istilâ ettiler (723). Bu halife zamanında Emeviler aleyhine her tarafta gizli faaliyet başladı. Haşimiler, biri Ali taraftarları, diğeri Muhammedin amcası Abbas sülâlesi taraftarları olmak üzere iki koldan çalışmıya ve propagandalarını genişletmiye ve Iraka, İrana, Horasana adamlar göndererek bir ihtilâl hazırlamıya başladılar. Her tarafta anarşi emareleri görülüyordu.

Hişam (724-743) böyle bir zamanda halife oldu. Şark hudutlarında Türklerin şiddetli darbeleri Arapları mağlûbiyetten mağlûbiyete uğratıyordu. Bu hudutlardaki türk - arap mücadelesi Hişamın bütün halifeliği zamanında devam etti. Kafkaslardan Azerbaycana inen Hazar orduları da Musula kadar geldiler. Arap kuvvetlerini tarumar ettiler.

Hişam, Hazar Türkleri çekildikten sora Anadoluya bir ordu gönderdi. Bu orduya iştirak eden Antakyalı meşhur Battalgazi muharebelerin birinde öldü, Seyitgazi kasabasında gömüldü.

Hişam bu Anadolu seferini dahildeki propagandacıları durdurmak için yapıyordu. Netice aksi oldu. Hariciler şimalî Afrikaya kadar yayılarak orada büyük ihtilâl çıkardılar. Bu ihtilâl Endülüse de sirayet etti. Çok kanlar döküldü. Irakta da birçok isyanlar oldu. Hişamdan sora halife olan Velit II. (743-744) zamanında, yeni ihtilâller, isyanlar her tarafı kan ve ateş içinde bıraktı. Velit I. in oğlu Yezit III. Velit II. yi öldürttü ve onun yerine halife oldu. Fakat kendisi de altı ay sora öldü. Bunun yerine geçen, kardeşi İbrahimi ordu kumandanlığında bulunan Mervan II. tanımadı, mağlûp etti. Şam tahtına kendi oturdu (744-750).

Şiiler, Hariciler, Emevi saltanatını yıkmıya uğraşırken, Emeviler de bu suretle biribirlerile, boğazlaşıyorlardı. Son Emevi hükümdarı olan Mervan II. ihtilâlleri bastırmak için altı sene çalıştı. Herkesi yıldırmak maksadile birçok vahşetlerde bulundu. Fakat Emevi saltanatını yıkmak için hazırlanan büyük ihtilâle mâni olamadı.

EMEVİLER DEVRİNDE ŞİMALÎ AFRİKADA MÜŞKÜLLERİN YENİLMESİ İSPANYANIN FETHİ Halife Osman, zamanında Mısırın idaresine memur bulunan Abdullah ibini Saad Şimalî Afrikayı zaptetmek üzere mühim bir islâm kuvvetile garba hareket etmişti (647). Berkada bulunan Ukbe bin Nafi de bir kısım müslümanlarla bu kuvvete iltihak etti. O tarihte Şarkî Roma İmparatorluğu idaresinde bulunan Şimalî Afrikada Trabulusgarptan Septe boğazında Tanca şehrine kadar olan mıntakanın filen hâkimi Çerçiz namında bir berber idi. Bunun emrinde çoğu süvari olmak üzere 100,000 den fazla asker vardı.

Abdullah ibni Saadın kumandasındaki islâm ordusu Trabulus civarında Çerçiz kuvvetlerile karşılaştı; 40 gün kadar devam eden birçok müsademelerle müslüman ordusu zayıf düştü ve durmıya mecbur oldu. Ancak geriden gelen mühim imdat kuvvetleri sayesinde kat'î muharebeyi kazandılar; Çerçizi harpte öldürdüler. Merkezi hükûmeti olan Subeytile ile Afrikiyeyi zaptettiler [1]. Bundan sora Afrikiyenin idaresi Ukbe bin Nafia verildi ve Abdullah bin Saad Mısırı idare etmek üzere oraya döndü.

Emevi saltanatı devrinde, Muaviye ve Yezit zamanlarında, Afrikiye valiliği gene Ukbe bin Nafia verildi. Ukbe bin nafi bu devirde Tunusa kadar istilâsını yürüttü ve orada Afrikiyenin hükûmet merkezi olmak üzere Kayruvan şehrini bina ettirdi (670). Ondan sora, Atlas dağları cenubundan garba yürüdü. Sus ırmağı boyunca kadîm Sus Hükûmeti memleketine girildi; ondan sora Kanarya adaları karşısında büyük

[1] Araplar, Bingazi ve Trabulusgarp mıntakasına Afrikiye, Tunus, Cezayir ve Fas kıt'alarına da Mağribiaksa diyorlardı. Atlas Denizi sahillerine varıldı; o asra göre bu sahiller karaların sonu addolunuyordu. Bunun için Ukbe bin Nafi altında bulunan atı veya bir rivayete göre deveyi denize sürdü ve şöyle dedi: "Yarap görüyorsun ki bu büyük derya yürümiye mâni olmasaydı büyük ismini daha ileriye götürürdüm."

Ukbe bin Nafi bu muvaffakıyetli hareketile Şarkî Romalıların elinde bulunan bütün Mağribiaksayı (Moritanya ülkesini) istilâ etmiş oldu.

Ukbe bin Nafiin bu muvaffakıyetleri, kendi tarafına celbeylediği Afrikiye ve Mağrip havalisindeki gayet cesur ve cenkçi Berber-Hazar kabilelerinin ve bilhassa bunlardan Tavariklerin yardımile olmuştu. Umumî olarak Berber denilen bu kabileler kendi ırklarını pek büyük tutarlardı. Kendi kendilerine âdemoğullarının en şereflisi gözü ile bakarlardı. Dilleri o zamanın mükemmel dili idi. Kendilerine mahsus rakamları, alfabeleri ve mütekâmil bir edebiyatları vardı. Berberler peygamberin adı Muhammedi tıpkı Türkler gibi "Mehmet" diye telâffuz ederlerdi. Natürist olan bu kahraman kavimler, islâmiyeti kolaylıkla kabul ve hazmedemediklerinden çok geçmedi, isyan ettiler. Ukbe bin Nafii ric'ate ve müstahkem olan Kayruvan şehrine sığınmağa mecbur eylediler. Orada mukavemete çalışan Ukbe bin Nafii ve askerlerinin çoğunu öldürdüler, sağ kalanlarını da esir ederek Kayruvan şehrini zaptettiler. Ve Berkaya kadar olan havaliye yeniden hâkim oldular. Bu mücadele esnasında Berberlerin başında Kâmramoğlu Kuseyle adlı bir reis bulunuyordu.

Emevi halifelerinden Abdülmelik zamanında Musa bin Nasir Mısıra vali tayin olundu; ve bütün Afrikiyeyi Mağribin nihayetlerine kadar zaptetmek vazifesini aldı.

Musa bin Nasir, Berberleri tekrar yavaş yavaş elde ederek ve aralarına müslümanlığı sokarak yine onların yardımile ve onlardan topladığı askerlerle Ukbe bin Nafiin gitmiş olduğu sahile kadar bütün Şimalî Afrikayı yeniden elde etti ve bizzat Tanca şehrine kadar gitti. Orada iken İspanyayı fethe karar vererek hazırlığa başladı.

İSPANYANIN FETHİ İspanya kıt'ası, Avrupanın garbı cenubisinde büyük bir yarımadadır. Avrupadan, Pirene dağlarile ve Afrikadan Septe boğazile ayrılır; şarkı Akdenizle, garbı ve garbışimalisi Büyük Atlas Denizile çevrilir.

Otokton ahalisi hakkında henüz ilmî malûmat kat'î değildir. Fakat, bu kıt'a muhtelif zamanlarda Hazar Denizi sahillerinden gelen ve yarımadaya kendi isimlerini veren İberlerin; İtalyayı, Fransayı işgal etmiş olan ve bugün dahi Korsika adasında ve Jeneve garbındaki Alp dağlarında tipleri görülmekte olan Ortaasyadan gelmiş Ligürlerin; Fransaya ismini vermiş olan Ortaasya kavimlerinden Keltlerin ve Ural dağlarından gelen Alan-Türklerile onların refakatinde bulunan Süev ve Vandalların biribiri ardınca istilâlarına uğramıştır. Ayni menşeden gelmiş olan bu kavimler biribiri üzerine yığılmış ve Otokton ahali de dahil olduğu halde biribirlerile karışmışlardır.

Alan-Türkleri kendi ırkından olan Süevleri, yarımadanın şimaligarbisindeki dağlık mıntakaya yerleştirdiler. Vandallar Septe boğazı havalisinde yerleşmişlerdi. Yarımadanın hepsinde ise hâkim unsur, Alan-Türkleri olmuştu.

Finikeliler de İspanyanın Akdeniz ve Atlas Denizi cenup sahillerine gelmişler ve birtakım şehirler bina ederek oralarda yerleşmişlerdi. (M. E. 1000 tarihinden mukaddem). Bu şehirlerden (Guvadilkıvir) ırmağı üzerinde İşbiliye (Seville) ve Kurtube (Cordaue) şehirleri bilhassa zikrolunabilir [1].

İyonyalılardan Foçalılar da İspanya sahillerinde birtakım şehirler yapmışlardır. Kartacalıların İspanyayı zaptettikleri ve oradan İtalyaya geçtikleri malûmdur. Ondan sora İspanyaya Romalılar hâkim oldu.

Ortaasyadan yeni gelen istilâ cereyanlarile Avrupada vukua geldiğini bildiğimiz muhaceretler yüzünden Garbî Roma İmparatorluğu yıkılırken, İspanya dahi yeni gelen insan kütleleri tarafından istilâya uğradı. Bu istilâyı yapan Got (Kot) kabilesi idi.

Gotlar, İspanyada yerleşerek, bir devlet kurdular. Bu devlet, İspanyanın müslümanlar tarafından zaptına kadar üç buçuk asır (472-710) yaşamıştır. Devletin son Kıralı Tuleytute (Tolede) de oturan Rodrikti.

[1] İber Yarımadasına İspanya adını verenlerin Fenikeliler olduğunu söyliyenler vardır.) İSPANYANIN FETHİ Gotlar, zamanla cengâverlik hassalarını kaybettiler. Tenperver oldular. Ahlâkları bozuldu. Hükümdarlık makamına geçenler halka zulme başladılar; fena idareden ve zulümden usanan halk, yer yer isyan hazırlığına başladı; Rodrik, dahi bir inkılâp neticesinde iktidar makamına gelmişti; fakat o da az zamanda selefi gibi harekete başladığından İşbiliye şehrinin büyük papazı ve sair müşteki ve muhalifler birleşerek İspanyanın cenup cihetlerinde alenî bir isyan hazırlığına giriştiler. İşte Musa bin Nasir İspanyayı fethe karar verdiği zaman Gotların hali böyle idi. Bu tarih (711), Emevi halifelerinden Velidin zamanı idi.

Abdülmelikin oğlu Velit, gayet korkak, değişik mizaçlı bir adamdı. Ömründe Şamdaki sarayından çıkmamış olduğu halde müslüman olduktan sora İslâm ordularının başına geçen kumandanlar onun adını garbın ve şarkın sonlarına kadar götürdüler. İslâm İmparatorluğu bu kumandanlar sayesinde şevket ve azamet kazandı.

İşaret ettiğimiz kumandanlardan biri de İspanyada Gotları mağlûp eden Ziyadın oğlu Tarıktır.

Yukarda söylediğimiz gibi Musa bin Nasir, Tancada İspanyayı fethe karar verdi. Kıral Rodrikin Septe şehri muhafızı "Kont Jülyanus" kendi kıralından gördüğü lâyıksız muamelelerden gücenerek, Gotların içinde bulundukları vaziyeti, Musa bin Nasire bildirmekle beraber Septe şehrini de teslim edeceğini vadetti ve teslim etti [1]. Bu, Musa bin Nasirin kararını tatbikte başlıca bir teşvik oldu.

TÜRK İSPANYADA Musa Berberilerden Tarık adlı bir kahramanı İspanyada istikşafa memur etti. Tarık ırkdaşlarından bir müfreze alarak kayıklarla karşı yakaya geçti, vaziyeti tahkik ve ordunun çıkacağı sahayı keşfetti. Septe ve Tanca limanlarında gemiler hazırlandı. Ayni zamanda Berber - Hazar kabilelerinin en cesur ve cengâver olanlarından bir ordu teşkil edildi; bu ordunun Başkumandanı Berber - Hazarların Tavarik kabilesinden [2] Müslüman olmuş olan Ziyat namında bir adamın oğlu Tarık diye şöh

[1] Septe şehri Musa bin Nasirin hâkim olduğu Tancanın şarkı şimalî ucunda ve Afrika toprağındadır. [2] Bugün dahi bu eski türk kabilesi Tarıkın arapça cemi olan Tevarrk adını taşımaktadır. ret alan kahraman bir Türktü. 12.000 kişi kadar olan bu Berber-Hazar ordusu içinde arap ırkından ancak ve yalnız 300 kişi vardı.

Tarık, ordusunu gemilerle Septe boğazından karşı sahile geçirdi (711). Boğazın şark methaline bakan bir koyun şarkını kapıyan bir dil üzerine çıkardı (Harita. 23). Bu dil üzerinde bulunan bir dağı işgal etti [1].

O havalinin got valisi topladığı faik bir kuvvetle Tarık ordusunu karadan kuşattı. Yalnız sahil serbest kalmıştı. Bu vaziyet karşısında Tarık, şu kararı verdi: Çekilmek ümidini kaldırarak behemehal muzaffer olmak, yahut ordusu ile son neferine kadar beraber ölmek. Bu kararını şöyle tatbik etti; derhal sahilde bulunan bütün gemileri yaktırdı ve ordusuna hitaben dedi ki: "Sabır ve sebat ederseniz muzaffer oluruz. Endülüsü fethederiz; aksi takdirde düşman hepimizi denize döker". Bundan sora ordusu ile düşmana saldırdı. Mağlûp ve perişan olan düşmanın ölümden kurtulanlarını takip ederek ilerledi. Şarktan garba doğru yayılarak Kadis civarına kadar olan yerleri zaptetti.

Got Kıralı Rodrik mümkün olan bütün vasıtalarını kullanarak 90,000 kişilik bir ordu topladı. Ve bu ordu ile Tarık üzerine yürüdü. Tarık ta etrafa yayılmış olan kuvvetlerini topladı. İki ordu Kadis cenubunda karşılaştı ve muharebe başladı.

KADİS MUHAREBESİ Muharebe sekiz gün devam etti. Tarık ordusunda zâf ve firar emareleri göründü. Bu manzara karşısında Tarık, atına atladı ve üzengileri üzerinde doğrularak yüksek sesle kaçanlara şu hitapta bulundu: "Ey Mağripli gaziler! Ey müslüman kahramanlar! Nereye gidiyorsunuz, gafilce hangi mahalle kaçmak istiyorsunuz? Düşününüz ki önünüz düşman, arkanız deryadır; sizin için çıkar yol fıtrî şecaatinize dayanarak ve güvenerek kavga meydanında durmak ve dayanmaktır. Ey süvariler!Bana bakın ve benim gibi yapın" dedi ve atını dörtnala kaldırarak düşman ordusu içine saldırdı, süvarileri kendisini takip ettiler. Tarik, düşman ordusunun sancağının dikili ol

[1] Bu dağa Cebelitarık dendi. Septe boğazına da buna nispetle Cebelitarık boğazı denmiştir. duğu yere hücum ediyordu; orada başında tacı olduğu halde fil dişinden yapılmış bir araba içinde Kıral Rodriki sezdi. Ve derhal üzerine atılarak onu kılıcı ile kalbinden vurdu ve öldürdü. Kendini takip eden askerleri de düşman askerlerini parça parça doğradılar. Kıralın ölmesi, ve ordusunun tam hezimeti, Got Devletinin dünya yüzünden kalkmasına bais oldu. Tarihte, Kadis muharebesi diye namalmış olan meydan muharebesi bu suretle bitti.

Bu zaferden haberdar olan Musa bin Nasir topladığı 10,000 süvari ve 8,000 piyade ile İspanyaya geçmeye karar verdi ve Başkumandan Tarıka da kendisi gelinceye kadar emrini aldığı yerden ileri yürümemesini bildirdi.

Fakat Tarık, mağlûp düşman ordusunun serbest firarına müsaade ederek onların tekrar birleşmelerine meydan vermenin tehlikeli olacağını takdir ettiğinden şiddetle takibe koyulmayı elzem gördü. Ordusunu üç kola ayırdı. Bir kola bizzat kumanda etti. Diğerlerini emniyet ettiği kumandanların emrine verdi. Her kol mühim bir hedef üzerine yürüdü. Kendisinin bulunduğu kol ortada idi.

Kurtuba ve o hizaya kadar birçok şehirler zaptolunduktan sora üç kol birleşti. Önleri sıra Rodrik ordusunun kılıçtan kurtulanlarını şimale doğru kovalıyarak Got Kırallığının payitahtı olan Taje ırmağı üzerindeki Tuleytule karşısına varıldı. Tarık, müstahkem olan bu şehri muhasara etti. Mahsurlar mukavemetsiz şehri teslim ettiler (712). Tarık, İspanyaya ayak bastığından bir sene sora, üç buçuk asırlık bir devletin o zamana göre en eyi teçhizatlı ve kendi ordusundan on misli kuvvetli ordularını mahıv ve perişan ederek payitahtına girmiş ve Got Devletinin taç ve tahtını ortadan kaldırmış bulunuyordu.

Tarık, Tuleytulede hükümdar sarayına girdiği zaman, yanyana dizilmiş 25 got kıralının murassa taçlarının sahibi oldu.

Musa bin Nasir, yukarda söylediğimiz gibi, topladığı berber ordusu ile Guvadilkıvir (Vadülkebir) ırmağının denize döküldüğü yer civarlarında İspanya sahiline çıktı. Tarık ordusunun yürüdüğü istikametin daha garbından yürüyerek İşbiliyeye vardı. Orada esaslı surette yerleştikten sora, garbışimalî istikametinde yürüyerek Luzitanya (Portekiz) kıt'asını istilâ etti. Bir aralık Guadiyana ırmağına doğru geridönerek bu ırmak kenarında bulunan Merida kalesine geldi. Bu şehir yüksek kuleli, gayet sağlam bir surla çevrilmiş müstahkem bir kale idi. Ölen Kıral Rodrikin karısı ve birçok got büyükleri bu kaleye sığınmıştı; orasını müdafaa ediyorlardı. Musa bin Nasirin teslim teklifi reddolunduğundan kale muhasara altına alındı. Muhasara uzun sürdü. Musa bin Nasir, bu kale karşısında bir türlü muvaffak olamıyordu. Afrikadan yeniden süvari ve okçu olmak üzere oğlu Abdülâziz kumandasında bir berber ordusu getirtti. Bunun üzerine kaledekiler bazı müsaadeli şartlarla teslim oldular.

Musa bin Nasir, rehin olarak kıralın karısını ve birkaç zadegânı beraber alıp Tuleytule şehrine hareket etti. Bu esnada Tarık, şimalde Kastil arazisini kâmilen zaptetmiş bulunuyordu. Musa bin Nasirin gelmekte olduğunu işitince, onu çok uzaktan karşılamak üzere gitti. Buluştuklarında, kendisinin evelce göndermiş olduğu emri ne için tatbik edemediğini, kemali tevazu ve ihtiram ile arzetti. Fakat Musa bin Nasir, Tarıkın, bunca muharebeler ve fetihlerle kazanmış olduğu nam ve şöhretin, kendi şöhretini gölgede bıraktığını düşünerek, haset hissine kapılmış olduğundan, Tarıka fena muamele etti. Tuleytuleye geldikleri zaman Tarıkın zaptettiği bir şehirden almış olduğu "Maidei Süleymanî" denilen meşhur ve gayet kıymetli tablayı halifeye göndermek üzere Tarıktan istedi. Bu tabla gayet büyük zümrütten yapılmış 36 ayaklı idi; gûya Süleyman zamanından kalmış ve soraları Kudüsten İspanyaya nasılsa intikal etmişti. Tarık tablayı verdi, fakat bir ayağını icabında tablayı alanın kendisi olduğunu ispat için gizledi. Musa bin Nasir bundan sora Tarıkı, başkumandanlıktan azletti. Bu hâdise Şama aksetti. Halife tarafından gelen bir tekdirname üzerine, Musa bir Nasir, Tarıka alenen tarziye verdi ve barıştılar.

Musa bin Nasirin, Tarıka, bu yolda muamele etmesi, onun şan ve şerefini çekememiş olduğundan başka daha mühim bir sebep vardı. O da, ırk davası idi. Filhakika Musa bin Nasir Arap, Tarık Türk idi.

Birlikte çalışma. — Tuleytule merkez olmak üzere muhtelif istikametlerde fetihlere devam olundu. Musa bin Nasirin oğlu Abdülâziz, şark ve şarkıcenubî cihetlerine memur oldu. Tarık şimalişarkî istikametinde yürüdü. Taje ırmağı kaynaklarına kadar, birçok geçilmesi güç dağları muvaffakıyetle aşarak İber ırmağı vadilerine vardı. O kıt'anın en büyük şehri olan Saragostayı muhasaraya başladı.

Musa bin Nasir dahi Saragosta önünde Tarıkla birleşmeyi kararlaştırdıktan sora, garbışimalî havalisinden dolaşarak istilâda bulunacaktı.

Musa bin Nasir ordusu ile Tarık orduları birleştikten sora Saragosta zaptolundu. Bundan sora tekrar iki kola ayrıldılar. Musa bin Nasir şimale yürüdü. Pirene dağlarını aşarak Fransanın Akdeniz sahiline yakın Narbon (Arbona) şehrine kadar ilerledikten sora tekrar Pirene dağlarından geriye döndü, Tarık ise henüz zaptolunmamış yerleri ve şehirleri zaptetmekle uğraştı

Bu hareketler neticesinde koskoca İspanya kıt'ası nüfusuna karşı, bir avuç berber kuvvetlerinin az zamanda temin ettikleri büyük muvaffakıyetler, cidden zikrolunmağa değer.

Tarıkın, islâmiyete yaptığı bu büyük hizmetlerine mukabil Musa bin Nasirin ona karşı takdir ve muhabbet hasıl etmesi lâzımgelirken, bilâkis ona daha ziyade kin ve kıskançlık peyda ediyordu.

Bu çirkin hisleri besleyen yeni sebepler de vardı.

Musa bin Nasir, hergün ziyadeleşen ihtiyarlık hırsile, muharebelerde alınan ganimetleri tamamile kendi şahsına hasrederdi.

Tarık ise bilâkis bu ganimetleri usulen halifeye gönderdiği beşte birinden maadasını kâmilen askerlere dağıtırdı. Bu sebeple bütün ordu, Tarıkın meclûbu idi. Musa bin Nasirin adeta idare ve ordu üzerinde hiçbir nüfuzu kalmamıştı.

İşte bu hal, Musa bin Nasiri çıldırtıyordu. Bu vaziyet Şamda duyuldu. Halife Velit, muhakeme etmek üzere her ikisini Şama getirtti. Fakat bu sırada Halife Velit öldü; yerine Süleyman geçti (715). Daha evel gelen Tarık, sorguya çekildi. Haklı olduğu teslim edildi. Musa bin Nasir çok sora geldi. Sebebi, Tuleytule, Kurtuba ve İşbiliyede toplamış olduğu malları beraber getiriyordu. Bu da sorguya çekildi. Musa bin Nasir yukarda bahsi geçen Maideyi kendi ele geçirmiş beyanile halifeye göndermişti. Bu mesele ortaya konuldu. Tarık Maidenin saklamış olduğu bir ayağını meydana çıkardı ve Maideyi kendisinin ele geçirmiş olduğunu ispat etti. Musa bin Nasirin yalancılığı meydana çıktı. Bunun üzerine tahkir olundu. Bundan meyus olan Musa bin Nasir Hicaza gitti ve orada öldü.

Tarık ve Musa bin Nasir, İspanyadan ayrıldıktan sora, orada kalan Musa bin Nasirin oğlu Abdülâziz Mağrip ve Endülüse emîr unvanile vali tayin olundu.

Abdülâziz, idare merkezini, Tuleytuleden İşbiliyeye nakletti; orada Kıral Rodrikin dul karısile evlendi; bu evlenme fena tesir yaptı.

Abdülâzizin karısına uyarak hıristiyanlarla anlaştığını ve onlara dayanarak yeniden Got Devletini ihya ve bizzat onun müstakil hükümdarı olmak niyetinde bulunduğu söylenmiye başlandı. Bunun üzerine gizli bir cemiyet teşekkül etti. Bu cemiyet, Abdülâzizi sarayında öldürdü. Bunun ölümü üzerine Halife tarafından vali gelmediğinden, Abdülâzizin amcası Eyup bin Habip halifenin tasdikine kadar, reisler ve şeyhler tarafından hükûmetin idaresine intihap olundu. Bu adam da idare merkezini İşbilyeden Kurtubeye nakletti. Bundan sora meşhur Abdürrahman bin Abdullahül Gafikiye kadar tayin olunan valiler zamanında Fransa istilâsına başlandı. Pirene dağları aşıldı. Garonna ırmağına kadar Tolosa (Tulus) Karassona, Narbon şehirleri zaptolundu. Oradan şarkı şimalî istikametinde yürünerek Ron ırmağı havzasına girildi. Liyon (Lugdumm) şehri alındıktan sora daha şimale Son (Sagunna) vadisine çıkıldı. Bundan sora Son ırmağile Luvar ırmağı arasında Sen ırmağının kolu üzerinde Otun şehri zaptolundu ve bu mıntakada daha ilerlere kadar gidildi. Bu son istilâyı yapan Vali "Anbese" zaptettiği memleketlerin tanzimi maksadile Otundan geridönerken bir muharebede yaralandı ve öldü.

Bundan sora birtakım valiler daha tayin olundu.

ABDÜRRAHMANÜL GAFİKİ (729) 729 tarihinde Abdürrahmanül Gafiki vali oldu. Bu zat evvelâ memleketleri bizzat dolaşarak idareyi tanzim etti. Orduyu takviye etti. Bu işlerle üç sene uğraştı. Ondan sora Pirene dağlarını geçerek Fransanın istilâsına girişti. Fransanın garbından şimale ilerledi. Bordoyu zaptetti. Mukavemet görmeden Gurun (Garona) Dordonya, Şarant ırmaklarını geçti. Luvar ırmağı havzasına vardı. Poatye şehrini aldı. Ondan sora Luvar ırmağının asıl kolu üzerinde Tur şehrine vardı ve şehri zaptetti. Şehre giren askerler Abdürrahmanın bütün tedbir ve gayretlerine rağmen yağmaya daldılar. Nizam ve intizam kalmadı; bu hal hezimet sebebi oldu. Çünkü tam bu esnada frank reislerinden Şarl Martel faik bir ordu ile göründü. Abdürrahman ordusuna intizam vermek üzere Puvatye şimaline çekildi; orada Şarl Martel ordusu ile muharebeyi kabul etti (732). Fakat kendisi şehit olduğundan ordusu, gece muharebe meydanını terkederek Narbon umumî istikametinde çekildi. Kumandansız kalmış olan bu ordu, Narbona kadar Şarl Martel tarafından takip olundu. Fakat Narbonu islâmların elinden almaya muvaffak olamadı. Bu muharebe ve bozgunluk tarihte Poatye muharebesi diye meşhurdur.

Abdürrahman Poatye muharebesinde muvaffak olsa idi müslüman orduları Fransayı tıpkı İspanya gibi kâmilen zaptetmiş olacaklardı. Ondan sora da Almanyayı zaptederek İstanbul üzerine yürüyeceklerdi. Ayni tarihlerde Bizansı tazyik eden şark müslümanlarile karşılaşacaklardı. Bu suretle bütün Avrupa, müslümanların hüküm ve nüfuzu altına girmiş olacaktı. Burada şayanı ibret bir vak'ayı hatırlatalım:

Büyük Türk Başbuğu Attilâ, bu tarihten 280 sene evel (451) ordusu ile Abdürrahmanın Luvar ırmağı üzerinde vâsıl olduğu Tur şehrine 100 kilometre şarkta yine Luvar ırmağı üzerinde Orleana gelmiş ve zaptetmişti. [1] Tıpkı Abdürrahmanın askerleri gibi Attilânın askerleri de Orlean şehri içinde yağmaya ve bol buldukları şarap fıçılarını boşaltmaya dalmışlar; tam bu sırada Aetiyüs, müttefik ordularının başında olarak şehir civarında görünmüştü. Attilâ ordusunu toplıyabilmek ve ona intizam verebilmek için Şalon civarında Katalon ovasına çekilmeye mecbur olmuş ve orada verdiği meydan muharebesinde muvaffak olamamıştı. Eğer böyle olmasaydı bütün Avrupa, Türklerin nüfuz ve hakimiyeti altına girebilirdi. 280 senelik fasıla ile Attilâ idaresindeki Hun - Türklerinin Orleanda, müslüman Berber-Hazar Türklerinin de Turdaki basit ihmalleri yüzünden büyük tarihî neticelerden

[1] Bu mesafe Eskişehirden Ankaraya doğru Sakaryaya olan mesafe kadardır. Sakarya meydan muharebesinde Türklerin Grekleri mağlûp ettiği muharebe cephesinden küçüktür. mahrum kalınmıştır. Bunun bir aynına da yağma sebebile değil fakat tedbirde müsamaha yüzünden Viyana kapılarında Osmanlı - Tüklerinden Kara Mustafa Paşa ordusunun inhizamında tesadüf edeceğiz.

İSPANYADA FENA İDARE Poatye bozgunluğundan sora Pirene şimalindeki memleketler birer birer elden çıktı. İspanya ahalisi de, Şamdan gönderilen valilerin idaresinden, memnun olmıyorlardı. Yer yer karışıklıklar çıkıyordu. Afrikiyede de sükûn ve intizam tam değildi. Muhtelif mıntakaların idaresine memur emîrler kendilerine göre keyfî birtakım idareler teşkiline sapıyorlardı. Asıl tehlikeli vaziyet, İspanyanın, bilhassa dağlık olan şimaligarbî mıntakasında, Asturiye ve Gallaçya memleketlerinde baş gösterdi. Malûmdur ki bu mıntakada Alan - Türkleri ile beraber gelen Süevler yerleşmişti. Müslümanlar gayet sarp olan ve Süevler tarafından cesurane müdafaa edilen mınatkada pek uğraşmak istemediler: adeta orasını İspanya haritasından hariç tuttular. Gotlar da bu kıt'adaki Süevleri itaat altına almamış ve serbest bırakmışlardı. İslâmların İspanyayı istilâsı zamanında, birçok yerli ahali de kaçıp bu mıntakaya iltica etmişlerdi. Süevler kendilerile birleşen bu halkla beraber müslümanlara taarruz için fırsat gözetiyorlardı. Puvatye bozgunluğu bu fırsatı hazırladı; bundan sora Süevler dağlarından çıkarak etrafa yayılmağa başladılar. Bunların başlarında ötedenberi Belay adında bir de reisleri vardı; daha soraları reislerine kıral unvanını verdiler. 745 te Belayın damadı Alfons Kıral oldu. Bir taraftan da müslüman emîrler, cenupta Kurtube havalisinde, şimalde Saragosta ve havalisinde istiklâllerini ilân ettiler. Bu vaziyetler karşısında ileri gelen memleket reisleri bir meclis topladılar ve meşhur Ukbe bin Nafiin hafitlerinden Yusuf bin Abdürrahman namında bir zati İspanya hâkimi intihap ettiler (747). Bu tarihe kadar İspanya valileri Şam halifeleri tarafındrn tayin olunuyordu; Gerçi halkın intihap ettiği bu hâkimi, halife tasdik etmiş ise de, artık İspanya idaresi müstakil olmuş, halifeye tâbi olmak manasız bir sözden ibaret kalmıştı. Zaten bu sıralarda, Şamda, Emevi saltanatı yıkılmış yerine Abbasî Hilâfeti kaim olmuş bulunuyordu. İspanyada Abbasiler tarafını tutanlar kuvvet toplıyarak Yusufun üzerine yürüdüler. Yusuf bunları mağlûp ederek vaziyete hâkim oldu. Bundan sora Abbasilerin katliamından kurtulup kaçan Emevilerden Abdürrahman, İspanyaya gelecek ve orada Endülüs İslâm Devletini teşkil edecektir. Bu devletten ayrıca bahsedilecektir.

TÜRK-ARAP MÜCADELESİ Halife Ömer zamanında (634 - 644) islâm orduları Nihavent muharebesinde (642), muvaffak olarak bütün İrana hâkim olmuşlardı. İranın son Sasanî hükümdarı Yezdicert, Merv şehrine kaçarak Türklere iltica etmişti. Araplar Yezdicerdi takiben şarkta Garbî Türk Devleti hudutlarına kadar ilerlemişler ve Türklerle temasa gelmişlerdi. Bu tarihlerde Garbî Türk Devleti, Çin entrikalarile son inkıraz günlerini yaşıyordu. Filhakika, 659 da bu Türk Devleti mahvolmuş ve türk memleketleri birtakım hanlar ve beyler elinde parçalanmış ve baştan başa anarşi içinde kalmıştı. Türk beyleri biribirlerile boğazlaşıyorlardı; garptan gelen arap istilâsına karşı birlik vücuda getirecek halden uzak bulunuyorlardı. Halbuki Araplar bütün İrana sahip olmuşlar, İranlıları 10: 15 sene zarfında müslüman yaparak kuvvetlenmişlerdi. İşte türk arap mücadelesi, bu hal ve şart içinde başlamıştır.

Araplar Halife Osman zamanında (644-656) ahalisinin büyük bir kısmı Türk olan Horasan mıntakasında kat'î surette yerleştiler ve şarka doğru ilerlemeye başladılar; Herat ve Belh şehirlerini zaptettiler, Ceyhun ırmağına dayandılar.

Muaviye zamanında Horasan, şarka yapılacak seferler için emniyetli bir hareket merkezi haline konuldu. Bu kıt'aya Basra ve Kûfeden 50,000 kadar arap muhaciri gönderilerek yerleştirildi. Türklerin üzerine atılmak için artık fırsat gözetleniyordu; bu fırsat gecikmedi; hakikaten türk beyleri ve hanları arasında biribirile vuruşmalar başladı. Bundan istifade eden Araplar derhal Toharistan ve Maveraünnehir gibi Türkellerine tecavüze başladılar. Bu suretle başlıyan mücadele Emevilerin inkırazına kadar devam etti. Bununla beraber Arapların türk memleketlerine olan tecavüzleri Abdülmelik devrine (685-705) - yani 30 sene - kadar adi çapulcu akınlarından ibaret kalmıştır.

ARAP TAARRUZUNA UĞRAYAN TÜRK MEDENİYETİ Maveraünnehir ve Toharistanda bu devirde büyük bir medeniyet yaşıyordu. Çin ve Hint ile İran ve şarkî Roma arasındaki ticaret tamamile bu memleketlerdeki Türkler elinde bulunuyordu. İnci ırmağının altın saçan kıyıları sayısız mamur köyler ve şehirlerle süslü idi. Buhara Hanlığı dahilinde 40 büyük şehirle, binden ziyade mamur köy vardı. Bu havalinin umranı, refahı dillerde destan olmuştu. Taşkent Hanlığında da elliden fazla şehir bulunuyordu. Her tarafta büyük ve zengin çiftlikler vardı. Ekilmemiş, işlenmemiş bir karış toprak yoktu. Semerkant, Buhara Baykent, Herat ve Belh gibi büyük şehirlerde, Çin, Hint, İran ve Şarkî Roma ile ticarî muameleler yapan büyük ve zengin tacirler çoktu. Bu tacirlerle büyük çiftlik sahipleri memleketin imarı hususunda rekabet ediyorlardı. Buhara mıntakasının (Sogdiyan) kâğıt fabrikaları, ipekli kumaşlar imal eden tezgâhları, altın gümüş avani ve ziynet eşyası yapan müesseseleri, kıymetli taşlar, mücevherler işleyen imalâthaneleri muttasıl çalışıyorlardı. Tekinlerin, beylerin büyük tacirlerin yüksek birer san'at eseri olan kâşaneleri, kıymettar eşyalarla dolu idi. Arap istilâsından birkaç sene evel bir türk beyinin çin imparatoruna gönderdiği hediyeler arasındaki halılarla mücevherli bileziklerdeki san'at ve incelik, çin sarayını hayretler içinde bırakmıştı.

Çinli bir müverrih, VII. asırda Buhara kıt'asının umranından bahsederken Kuşaniye şehrindeki bir köşkü, en bedi eserlerden biri olarak tasvir ediyordu: bir san'at harikası olan bu iki katlı muhteşem köşkteki büyük salonun duvarlarından birinde eski türk hakanlarının, diğerlerinde de Çinde ve Hintte hüküm süren türk imparatorlarının tasvirleri bulunuyordu. Kuşaniye beyi her sabah bu salonu ziyaretle tasvirler önünde iğiliyordu.

Çinli diğer bir müverrih te İştihandaki Tusi mabedinde bulunan altın heykellerden, altın ve gümüş ziynet eşyalarından pırlanta, zümrüt ve yakut gibi mücevherlerden üzerlerinde eski Hanların tuğraları bulunan altın avaniden hayret ve takdirle bahsetmektedir.

Ticaretle Çine, Hinde, İrana, Bizansa gidip gelen Suğdaklar (Maveraünnehir Türkleri) açıkgöz, cesur, gürbüz, çevik insanlardı. Askerlikteki meharetleri gibi ticaretteki kabiliyetleri de yüksekti. Kendilerine mahsus yazıları olan Suğdakların en küçük köylerinde bile bir mektep bulunuyordu. Maveraünnehir ve Toharistandaki fikrî hareket ve irfan, o asırda Asyanın her tarafından daha yüksekti. Buralardan Hinde, Çine İç Türkellerine giden âlimler, türk irfanını oralarda neşrediyorlardı.

719 tarihinde Saganyan Tekini Tiçe, Çine gönderdiği Tamuça isminde bir âlimi İmparatora şöyle tavsiye etmişti: "Tamuça, nüfuzu nazar sahibi büyük bir âlimdir. Kendisine sorulacak hiçbir mesele yoktur ki hal ve izah edemesin. Tamuça ile bizzat görüşerek dinler hakkındaki mütaleasını dinlemenizi rica ederim. Bu temas neticesinde bu zatin irfan ve malûmatının nekadar geniş olduğu tezahür edecektir".

730 tarihinde Nanto isminde diğer bir âlim; sefaretle Toharistandan Çine gitmiş, beraberinde çin âlim ve tabiplerinin hiç bilmedikleri birçok eczayı tıbbiye ve ispençiyariye götürmüştü. İşte Arabistan çöllerinden taşan bedevî seylâbeleri İran ovalarını geçtikten sora bu mamureleri silip süpürmeye gidiyordu.

Araplar, Türkellerindeki servet ve umranı görünce buralara sahip olmak için bütün hırslarile çalıştılar. Büyük ganimetler elde etmek ümidi onları tahrik eden kuvvetli bir amil oldu.

ABDÜLMELİK ZAMANINDA BAŞLIYAN MÜCADELE Abdülmelik zamanında (685-705) ilk seferler akim kaldı. Küçük beyler gerçi Araplara karşı birleşmediler. Fakat memleketlerini ayrı ayrı kahramanca müdafaa ettiler. Hatta bir aralık Ceyhunu geçmiş bulunan Arapları tekrar Ceyhun garbına attılar.

Abdülmelikin cülûsundan dört sene eveldir ki Asya Türk İmparatorluğu yerinde Türk Kutluk Devleti kuruluyordu (681). Kutluk Devletinin ikinci Hakanı Kapagan (691-719) Türk Devletini tensik ederek Türkeşleri, Karlukları hakimiyeti altına aldığı sıralarda kardaşı Kutluk Hanın oğlu Gül Tekini Suğdakları tanzim etmek üzere Maveraünnehire gönderdi.

Abdülmelik te Horasan valiliğini Irak valisi bulunan meşhur Haccacın uhdesinde bulunduruyordu. Türk - arap mücadelesi bütün şiddetile başlamış bulunuyordu. Haccaç, en meşhur kumandanlarını Türkler üzerine saldırdı. Fakat Türklerin cesaret ve kahramanlığı önünde bu kumandanların şahsî liyakatleri pek çabuk sönüyordu. Arap kumandanları ancak türk beyleri arasındaki rekabetten istifade etmek suretile bazı hareketlerde bulunabiliyorlardı. Nihayet Haccaç, meşhur Kuteybeyi Türkellerinin fethine memur etti (705).

Kanlı bir kumandan olan Kuteybe, maveraünnehir ve Toharistanın küçük beyleri arasındaki rekabetten ve Kutluk Devleti Hanlarının uzak olmalarından istifade ederek büyük askerî harekâta başladı. Aşağı Toharistanda bazı şehirleri aldı. Buharada o zaman Asyanın en büyük ve en zengin ticaret merkezi olan Baykent şehri üzerine yürüdü (707). İki ay uğraştıktan sora kale duvarlarını delerek şehir halkını musalâhaya mecbur etti. Araplar sulhan Baykende girdiler. Fakat şehrin zenginliğini görünce şaşırdılar. Talan edebilmek için bir karışıklık çıkardılar. Bu güzel ve mamur şehri birkaç gün yağma ettikten sora yaktılar, yıktılar. Şehirde eli silâh tutabilecek nekadar Türk varsa vahşiyane boğazladılar. Kadınları ve çocukları da esir ederek Horasana gönderdiler.

Katliamlar yapmak suretile tecavüze başlıyan Kuteybe, hayatının son günlerine kadar bu vahşette devam etti. Baykentten sora Talkan mamuresi de tahrip edildi. Burada da tüyler ürperten korkunç bir katliam yapıldı; Araplar, teslim olan Türkleri kılıçla doğramaktan yorulunca zavallıları sıra sıra ağaçlara astılar. Talkana giren yolun altı kilometre uzunluğundaki kısmı iki taraflı ağaçlara asılan insan cesetlerile korkunç bir koruluk şeklini aldı.

Kuteybe, on iki sene (705 - 717) zengin ve mamur Türkellerinin yağma ve tahribile uğraştı. İşitilmedik facialar yaptı. Birçok mamur ve zengin şehirleri yaktı, yıktı. Asırlardanberi zengin ve nurlu bir medeniyet yuvası olan bu güzel mamureler yerinde yanık harabelerden başka bir şey bırakmadı. Fakat bütün bu vahşetlere rağmen Türkleri kat'î surette arap boyunduruğuna sokamadı. O kadar ki Semerkant Türkleri Kuteybeye cizye vermeyi kabul eden hanları Tarhunu halettiler. Yerine Gurak Hanı geçirdiler (709). Ve mücadeleye devam ettiler. Kuteybe Semerkanda, altı sene uğraştıktan sora ancak 711 de girebildi.

Harzem kıt'asında da ayni facialar oldu: Kuteybe, zengin ve mamur Harzem şehirlerini yağma ettikten sora kardeşi Abdürrahmanın esir ettiği 4000 türk gencini boğazlattı.

Emevilere yaranmak için geçtiği mamurelerde yanmış harabeler ve parçalanmış türk cesetlerinden başka bir şey bırakmıyan Kuteybenin oynadığı bu dıram, kesik başının halife Süleymanın ayakları altına atıldığı zamana kadar devam etti (717). Bu vahşiyane tecavüzlere rağmen Kuteybe, Maveraünnehir ve Toharistanın kat'î surette Araplara geçmesini ve islâm dininin buralarda yayılmasını temin edemedi.

Kuteybe katledildikten sora Maveraünnehir ve Toharistandaki beyler birleşerek Arapları yurtlarından sürüp çıkardılar. Yalnız Buhara, Semerkant gibi Arapların ve müslüman olmuş Türklerle müslüman İranlıların yerleştikleri şehirlerde Araplarla müşterek bir idare kaldı.

Emevilerin Horasan Valisi Eşres, hiç olmazsa Buhara ve Semerkant mıntakasında tutunabilmek için islâm dinini kabul edecek olan Türklerden cizye alınmıyacağını ilâna mecbur oldu. Bu ilân, ayni zamanda müslüman olacak Türklere Araplarla müsavi hukuk verileceğini de ihtiva ediyordu. Tahammül edilmiyecek kadar ağır olan cizyeden kurtulmak için Buhara ve Semerkant Türklerinden birçoğu islâm dinini kabul ettiklerini söylediler. Fakat halkın mühim bir kısmının müslümanlık iddiasile cizye vermemesi varidatı birdenbire durdurdu. Buhara kıt'asını Emevilerin malikânesi addeden Şam sarayı telaşa düştü. Müslüman olan Türklerden de cizye alınmakta devem edilmesi emrini verdi. Fakat bu emir, yeni isyanlara sebep oldu.

Bu tarihlerde, Seyhun ırmağı boylarında Türkeş Devleti teşekkül etmiş bulunuyordu. Maveraünnehirde müslüman olan ve olmıyan Türkler birleşerek Türkeşler Hanı Sulu Handan yardım istediler. Sulu Han yardıma koşarak Arapları Maveraünnehirden sürüp çıkardı; Ceyhun boylarına kadar olan sahada arap kuvveti bırakmadı. Sulu Han, birkaç sene sora da Toharistanı temizledi. Sulu Han öldükten sora Türkeş Devletinin Kara Türkeşler ve Sarı Türkeşler diye ikiye bölündüğü malûmdur. Karalar ve sarılar mücadelesi her ikisini de zayıf düşürdü. Bundan istifade eden Araplar kovuldukları yerlere tekrar girebildiler. Bu defa da Türkler, müdafaadan ve Arapları hayli sıkıştırmaktan geridurmadılar. Gerçi Maveraünnehir ve Toharistanın küçük beylikleri müstevlilere karşı aralarında devamlı bir ittifak yapamadılar. Fakat İranlılar, Suriyeliler ve Mısırlılar gibi vatanlarını da kolayca teslim etmediler. Her beylik kendisini senelerce müdafaa etti. Sukut eden şehirler bile fırsat buldukça Emevilerin zalim idaresine karşı silâha sarıldılar. Çapulcuları kovdular. Bir asır kadar süren türk, arap mücadelesine ve Arapların Tibetlilerle ittifak eylemiş olmasına rağmen Emevilerin sukutunda Maveraünnehir ve Toharistandaki küçük beyliklerden hemen hepsi varlığını muhafaza ediyordu.

ARAPLARIN TÜRKLER ALEYHİNDE TATBİK ETTİĞİ SİYASET Arapların Türkler hakkında tatbik ettikleri siyaset zulüm ve tenkille hulâsa edilebilir. Arapçılık siyasetini takip eden Emeviler devrinde Araplar Türklere, islâm dinini kabul edenlerine dahi hakaret gözile bakmak istemişlerdi; halbuki Türkler kendilerini Araplardan çok yüksek görürlerdi. Araplar, Türklerin canını, malını kendileri için helâl sayarlardı. Arap halifeleri ve onların mümessilleri Türkler için hiçbir hak tanımak istemiyorlardı. Cizye ve haraç toplarken ve bütün muamelelerde her türlü eza ve cefa reva görülürdü.

Arap kumandanları, Türkellerini kan seylâbelerine boğan tecavüzlerinde çöl Araplarının yağmagerlik hislerini tatminden başka bir gaye takip etmiyorlardı. Arap halifeleri Şam saraylarının israf ve eğlencelerini temin için kumandanlarını yağmacılığa teşvik ederlerdi. Bir asra yakın devam eden bu tahripçi arap istilâsının yegâne ve meş'um neticesi şu oldu: Türkellerindeki yüksek medeniyet bütün eserlerile beraber mahvoldu. Bunca mamur ve zengin şehirler birer birer harabe haline geldi.

Arapların istilâ maksatlarını islâmlığın neşri gibi dinî bir mefkûreye atfetmek kat'iyyen doğru değildir. Bilhassa Emevi halifelerine, inanmadıkları ve çok kere tahkir ettikleri Muhammet dininin neşri gibi bir maksat atfetmek, hakikatten çok uzaklaşmaktır. Onlar yalnız zengin ve mamur ülkeleri talan etmek, gittikçe genişliyen bütçelerine yeni yeni varidat membaları bulmak gibi hasis emeller arkasında koşmuşlardır.

Asırlardanberi hâkim yaşıyan Türkler, tabiatile bu çapulcuların hükmü altına giremezlerdi. İslâm dinini kabul ederek efendilikten mevaliliğe (köleliğe) inemezlerdi. Bunun içindir ki Emeviler bir asra yakın bir müddet uğraştıkları halde Türkler arasında islâm dinini yayamamış ve küçük türk beyliklerini bile hakimiyetleri altına alamamışlardır.

Türkler ancak kendilerini mevali yapmak istiyen Arapların efendisi olmıya karar verdikten soradır ki kütle halinde islâm dinine girmişlerdir.

EMEVİ SALTANATINI YIKAN FIRKALAR ARAP OLMIYANLARIN FIRKASI (ŞUUBİYE) Şiilerin, Haricilerin ve Abbas sülâlesine mensup olanların Emeviler aleyhinde çalıştıklarını biliyoruz. Bunlar ayni maksat için yani Emevileri ortadan kaldırmak üzere çalışan, dinî ve siyasî fırkalar haline geldi. Bu fırkaların Emevilere düşmanlığı, en nihayet Haşimî ve Emevi sülâlelerinin eski husumetlerine irca olunabilir. Acemler de Kerbelâ vak'asını esas tutarak Ali taraftarı oldular. Bu taraftarlık Acemler için bir perde mahiyetinde idi. Hakikatte onlar sevmedikleri Araplara ve islâmlığa düşmanlık duygusile hareket ediyorlardı.

Türklere gelince, onlar Arapların bunca zulümlerini görmüş olduklarından ve bilhassa çok bağlı oldukları istiklâllerine Arapların tecavüz ettiklerinden onlara açıktan düşman olmuşlardı. Emevilerin takip ettikleri siyaset Arap olmıyan kavimlerin kendi aleyhlerindeki düşmanlıklarını şiddetlendirmiştir.

Emevilerin dahilî siyaseti istisnasız bütün Arapların başka milletlere faik olduğu iddiasına istinat ediyordu. Bu iddia Araplardan kat kat yüksek olan başka milletlere çok ağır geliyordu. Araplar Arap olmıyanların arkasında namaz kılmazlardı. Onlarla bir arada dolaşmazlardı. Arap olmıyanlara mevali (köle) nazarile bakarlardı. Arap olmıyan analardan doğan prensler tahttan mahrum edilirlerdi. Zaptolunan memleket ahalisinin bütün servetleri ellerinden alınırdı. Asırlar zarfında tesis etmiş oldukları medeniyet esasları, kitabeler, abideler, şehirler, mamur köyler imha edilirdi.

İşte Emevilerin bu siyaseti neticesi olarak Türkler ve Acemler, Emeviler aleyhinde çalışan fırkalara yardım etmiye başladılar. Bu suretle Araplardan başka milletler kendi nam ve hesaplarına millî teşekküller vücuda getirdiler. Bu millî fırkalara islâm tarihinde, Şuubiye, derler.

Şuubiye mensupları Arapların hiçbir suretle diğer kavimlerden yüksek olmadıklarını iddia ederler ve onların bilâkis kusur ve noksanlarını sayarlardı. Bu hususta eserler bile yazmışlardı. Şuubiyecilerden bilhassa Türk olanlarının, Arapların manasız ve haksız gurur ve iddialarına karşı asabileşmekte çok hakları vardı.

Araplara, medeniyet sahasında ve askerlikte üstat olan Türklerdi. Araplar Semerkanda girdikten soradır ki Türklerden kâğıtçılık san'atini öğrenmişlerdi.

Araplar, askerlik san'at ve meziyetlerini de arap ordularına intisap eden Türklerden öğrenmişlerdir.

EMEVİ SALTANATININ YIKILMASI Emevi saltanatının son devirlerinde, Şamda ve başka müslüman memleketlerinde, müslüman Türkler çoğalmıştı. Birçok Türkler arap sarayında, islâm ordularında ve devlet işlerinde zekâ ve kabiliyetleri sayesinde yüksek mevkilere çıkmışlardı. Bunlar millî hislerini galeyana getiren arap gururunu kırmak, emevi saltanatını ortadan kaldırmak teşebbüsüne girmişlerdi. Bu Türkler, siyasî maksatta, Emeviler aleyhinde teşkilât yapan Abbasiler ve Şiilerle birleştiler. Her tarafa, teşkilât yapmak ve halkı ayaklandırmak için gönderilen adamlardan, şarka Türkellerine gidenler daha talili oldu.

Horasanda Ebumüslim namında bir türk genci, ihtilâl teşkilâtının başına geçti. Artık senelerdenberi Arapların kendi başlarına karar veremedikleri ve yapamadıkları iş olacak, büyük netice behemehal elde edilecekti.

Horasanlı Ebumüslim, Merv civarında, Sefideç köyünde açıktan açığa isyan etti. Etrafına topladığı Türklerle, Emevilerin en çok güvendikleri kumandanlarından Horasan Valisi Nasir bin Seyyarı mağlûp etti. İranlıların da iltihak ettiği kuvvetli bir türk ordusu ile Horasanı ve İranı kâmilen hakimiyeti altına aldı. Bir taraftan da ileri gönderdiği ihtilâlciler vasıtasil, Kûfede bir evde gizlenerek yaşamakta olan Abbasoğullarından "Ebulabbas Abdultah"ı gizlendiği yerden çıkartarak, halife ilân ettirdi. Son Emevi halifesi Mervan II. bir ordu ile, ihtilâl ordusunu karşılamak üzere Musul üzerine yürüyordu. İki ordu Musulun şarkında Büyük Zap suyu kenarında karşılaştı. Verilen büyük meydan muharebesinde Mervan II. mağlûp ve ordusu tarumar edildi (750).

Bu ağır hezimetten sora Mervan II. bir daha kendini toplıyamadı. Yıldırım süratile yürüyen Ebumüslimin ihtilâlci kuvvetleri önünde hiçbir yerde tutunamıyarak, Mısır hududuna kadar kaçtı. Fakat ihtilâlciler burada da kendisini buldular; gizlendiği bir mabette (Busır mabedi) yakalıyarak öldürdüler. İşte bu suretle Emevi hanedanı batırıldı (750).

Bundan sora islâm halifeliği Muhammedin amcası Abbasın sülâlesine verildi.

İhtilâlciler Emevilere mensup olanlar hakkında katliam tatbik ettiler. Onlardan hiçbir kimse bırakmıyarak, köklerini kazımak istiyorlardı. Fakat içlerinden, Halife Hişamın torunu Abdürrahman canını kurtarmıya muvavaffak oldu.

İspanyada, Endülüs İslâm Devleti, bunun hükümdarlığı ile başlıyacaktır.

F. ABBASİLER

İLK HALİFELER Abbasilerin ilk halifesi Ebülabbas Seffah (750 - 754) bütün Emevi hanedanını öldürmekle işe başladı. O kendi kendine Seffah (kan dökücü) lâkabını verdi. Seffah devlet merkezini Şamdan kaldırdı; Kûfenin hemen şimalindeki Haşimiyeye nakletti. Seffahın yerine geçen kardeşi Mansur (754 - 775) Bağdat şehrini kurdu ve merkezini oraya nakletti (762); Bağdat Abbasî Devletinin sonuna kadar payitaht kaldı. Mansurun ilk işi Abbas sülâlesine hilâfeti kazandırmış olan Ebumüslimi öldürmek oldu.

Mansurun en doğru yaptığı bir iş varsa o da Seffahın da hizmetinde bulunmuş olan Belh Türklerinden Halit ibni Bermeke, (Barmak) devlet idaresinde yüksek bir mevki vermek oldu. Bu sayede İslâm İmparatorluğunun idaresi tanzim ve maliye işleri ıslah edildi; vukua gelen alevî isyanları şiddetle bastırıldı.

Emevi sülâlesinden Abdürrahmanın, İspanyada müstakil Endülüs Emevi saltanatını vücuda getirmesi Mansur zamanında oldu.

Mansur öldükten sora yerine sıra ile Mehdi ve Hadi geçti.

Mehdi zamanında (775 - 785), dahilde Alevî isyanları bastırıldığı gibi, Bizans ta muhasara edildi. Mehdiye halef olan oğlu Hadiyi (785-786) bir sene içinde zehirliyerek öldürdüler, yerine Harun Reşit geçti. HARUN REŞİT 789 - 809 Harun Reşit 22 yaşında halife oldu. Halit ibni Bermekin oğlu Yahya Harun Reşidin muallimi, mürebbisi idi ve şehzadeliğinde hamisi oldu.

Harun Reşit, Yahyayı kendine vezir yaptı; bütün devlet nüfuz ve kudretini ona verdi, Yahya ve oğulları Cafer ile Fadıl, Harun Reşidin ilk devrinde İslâm İmparatorluğunun hakikî sahipleri oldular.

Bu Barmak ailesi sayesinde Harun Reşit zamanı Abbasî saltanatının ikbal devri oldu. Dahilde Alevî isyanları bastırıldı. Bizanslılarla Toroslarda yapılan muharebeler neticesinde onlardan alınması mutat olan vergiler temin olundu. Ahali huzur ve rahat içinde idi. Yalnız arap halifelerini ilk andan itibaren üzen iki halk vardı. Onlardan biri Şimalî Afrikada Berber - Hazarlar, diğeri de Şarkta Türkler idi. Bu iki kardeş kavimler mütemadi bir surette arap halifelerine isyan ediyorlardı.

Harun Reşit Berberlere karşı İbrahim ibni Aglep namında birini gönderdi. İbni Aglep Berberlerin isyanını bastırdı. Fakat yine Berberlere dayanarak merkezi Kayruvanda olmak üzere müstakil bir Aglebi Devleti teşkil etti.

Harun Reşit, devrinde Horasan Valisi Isa para toplamak hırsile kalka pek çok eza ettiğinden umumî bir isyan çıktı. Harunoğlu Memunu Horasana gönderdi, kendisi de bizzat büyük bir ordunun başında olarak şarka yürüdü. Fakat yolda öldü. Anası Türk olan Memun Türklerle anlaştı. Sükûnu temin etti.

Harun Reşit ilmi himayesi ile maruftur. Şöhreti bütün Avrupaya yayılmıştı. Frank İmparatoru Şarlman hıristiyan hacılarının Kudusü ziyaret etmeleri için kolaylık gösterilmesini rica etmek üzere Harun Reşide bir heyet yolladı. Nezaketle kabul olunan bu heyet vasıtasile Harun Reşidin Şarlmana gönderdiği hediyeler arasında bulunan bir çalar saat meşhurdur.

Lûtuf, merhamet ve adaletile şöhret bulmuş olan bu halifenin en büyük zulümleri yapmaktan çekindiği zannolunmasın. Harun Reşit birçok Alevileri kendi gözü önünde kollarını, bacaklarını kırdırarak boğdurmuştur. Bilhassa kendisini hilâfet makamına getirmiş olan ve ondan sora da 17 senelik mühim hizmetlerile onu bütün dünyaya tanıtmış bulunan Bermek (Barmak) ailesini bir vehim yüzünden cellâtlar elinde mahvetmiş olmasını tarih affetmiyecektir.

HARUN REŞİDİN OĞULLARI: EMİN, MEMUN, MUTASIM Harun Reşitten sora oğulları Emin, (809-813) Memun (813-833) ve Mutasım (833-842) sıra ile halife oldular. Bunlardan Memun âlim ve filozofları severdi. Kendisi de felsefe ile uğraşırdı. Memun, islâm dinini menkulâttan ziyade akla istinat ettirerek serbest düşünceyi terviç eden bir mezhebi Mutezile devletin resmî mezhebi olarak ilân etti. Bu mesleki Memunun biraderi Mutasım ve hafidi Vasıkta takip etti. Bu serbest düşünceli halifeler bu fikri kabul etmiyen hocaları kırbaçla dövdürürler ve hapse sokarlardı. Memun ve Mutasımın dahilî isyanları bastırmakta ve Bizanslılara karşı muvaffakıyetle harbetmekte dayandıkları ve güvendikleri yegâne millet Türklerdi.

Memun, kardeşi Emini Horasanda topladığı türk askerlerinden mürekkep bir ordu ile bertaraf ederek yerine geçmişti. Bu halifelerin serbest fikirlerine karşı gelenler de türk askerlerinin mukabelesine uğrarlardı. Memun gibi Mutasımında anası Türktü. Mutasımın hassa ordusu türk askerlerinden ibaret olduğu gibi en mühim siyasî ve idarî makamlar da Türklerin elinde bulunuyordu. Mutasım, Türkleri çok severdi. Türklere mahsus olmak üzere Bağdat yakınında Samra şehrini tesis etti. Şehri mahallelere taksim etti. Türkleri kabile kabile bu mahallelere yerleştirdi. Kendisi de hayatının sonuna kadar burada türk askerlerinin ortasında kaldı.

ABBSAÎ DEVLETİNİN SUKUTU Vasıktan (842-847) sora Abbasî Devleti sukuta yüz tutmuştur. Sukut devrinde 28 halife gelmiştir. Vasıktan sora gelen Mütevekkil, (847-861) mutezile ve serbest düşünce aleyhinde harekete başladı. Bu hareket Abbasî Devletinin sukutunu çabuklaştırdı. Mütevekkil, maiyetindeki türk askeri tarafından ıskat edildikten sora öldürüldü. Yerine oğlu Muntasır (861-862) getirildi. Bundan sora Türkler tarafından 10 yıl zarfında beş halife indirilmiş ve onların yerine başkaları çıkarılmıştır. Bu devirde türk kumandan ve askerleri Bağdat halifelerini kendilerinin tâbileri derecesine indirmişlerdir. Halifeler, serbest düşünceye karşı muhafazakâr mezhep ve cereyanlara istinat etmek suretile kuvvet edinmeğe çalışmışlardır. Bu menfi gayret, fikir faaliyetlerini durdurmak neticesine varmıştır. Fikir faaliyetinin durgunluğu hayatın bütün safhalarında tesirini göstermiş; bu da Abbasî Devletinin hayat kabiliyetini inhitata uğratmıştır.

ABBASÎ HALİFELERİNİN ORTADAN KALDIRILMASI Abbasî halifeliğinin akıbetini izah için, bu halifeliğin muhtelif devirlerinde vukua gelmiş mühim hâdiseleri hatırlatmak muvafık olur.

Halife Mansur zamanında İspanya, Abbasilerin hükmünden çıkmış, orada müstakil Endülüs Devleti teşekkül etmişti. Harun Reşit zamanında da Şimalî Afrikada müstakil Aglebi Devleti kurulmuştu.

Memun devrinde, Horasan ebedî olarak arap halifelerinin hakimiyetinden kurtuldu. Orada vali bulunan Horasanlı Hüseyinoğlu Tahir vatanında istiklâl ilân etti (821). Bu suretle müslüman Türkellerinde ve İranda soraları meydana çıkan hükûmetlerin birincisi kurulmuş oldu. Bundan yarım asır kadar sora bakırcılıktan yetişen Yakup bin Leys adında bir İranlı Seistan (Secistan) da isyan etti, Saffariye Devletini kurdu (868 - 908).

Abbasi İmparatorluğu artık süratle inhilâle doğru sürükleniyordu. Valiler merkezin emirlerine ehemmiyet vermiyorlar ve varidat namına merkeze bir şey göndermiyorlardı. Hazinede ordunun maaşını ve tayınlarını verecek para kalmamıştı. Türklerden ve Berberlerden mürekkep olan ordular isyana başladılar. Halifeleri istedikleri gibi indiriyorlar, hapsediyorlar. İstediklerini halife yapıyorlardı.

Hariciler, isyan ederek Musul havalisinde Irakın az çok varidat temin eden mıntakalarını da işgal ettiler. Bu hal sıkıntıyı arttırdı. Ayni devirdedir ki Mısırda vali bulunan Tolonoğlu Ahmet istiklâl ilân etti. Türk Tolonoğulları devletini kurdu (868 - 905).

Basra mıntakasında Zenciler İsyanı denilen büyük bir haydutluk başgösterdi. Haricilerden bir İranlı o mıntıkada çok miktarda toplanmış olan Zengibarlı esir zencileri kandırarak başlarına geçmiş ve iki sene zarfında Basrayı zaptetmişti. Bu asi zencilerle 13 sene uğraşıldı.

Halifeliğin türk ordularına kumanda eden Musanın halife yaptığı Mutemit devrinde (870-892) Samanoğulları, Maveraünnehirde kuvvetli bir Türk Devleti kurdular (874 - 999). Abbasî İmparatorluğu artık tamamen parçalanmıştı. Halife Muktedir (908-932) ilk defa emirülümeralığı icat etti. Bu tarihten sora Abbasî Devletinin askerî, mülkî ve idarî bütün kuvvet ve salâhiyeti ve Abbasoğullarının bütün hükümranlık hakları filen emirülümeralara geçti. Bu sırada Afrikada Fatimiler Devleti kuruldu (910). Fatimilerle Tolon Devleti arasında Akşit unvanlı Mehmet namında bir Türk Mısırda müstakil bir devlet teşkil etmişti (935 - 969). Fatimiler (910 - 1171) neslen Alinin karısı Fatmadan geldiğini iddia ederlerdi.

Ali evlâdından olmak üzere Fatimî Devletinin başına geçenler de halife unvanını takındılar. Bu suretle biri Bağdatta, biri Endülüste, üçüncüsü de Kahirede olmak üzere üç halifelik oldu. Bundan sora bir aralık muhtelif kumandanlar arasında emirülümeralık kavgaları başladı. İranda, şiî Büveyh ailesi (934-1055) bundan istifade etti. Bağdadı zaptederek Iraka hâkim oldu (945). Abbasî Devleti üzerinde türk emirülümeralarının hakimiyetini kırdı ve orada zalimane idaresile halkı inletti. Abbasî halifeleri Büveyhoğulları elinde esir gibi yaşıyorlardı.

Selçuk Türkleri Bağdadı zaptedinceye kadar bu hal devam etti. Ondan sora Abbasî İmparatorluğu üzerindeki hakimiyet tekrar Türklere geçti. Bir asır kadar bir müddet (1055 - 1152) abbasî halifeleri selçuk sultanlarının hakimiyeti altında yaşadılar. Fakat bu halifelere cismanî hiçbir nüfuz ve kuvvet verilmedi. Bunların vazifeleri türk sultanlarının isimlerini hutpelerde okutmaktan ibaretti.

Bir aralık Bağdat Selçukoğullarının hakimiyetinden çıktı (1152). Maamafih, bu devirde halifelerin (Muktefi ve Müstencit) bütün erkân ve ümerası Türktü. Bunların içinde Kümüş Tekin ve Kaymaz gibi güzide şahsiyetler vardı.

Cengizoğulları İrana hâkim olduktan sora Bağdattaki çürük halifelik müessesesinin ortadan kaldırılması bir gün meselesi olmuştu. Son Abbasî Halifesi Müstasım zamanında (1242-1258) Abbasoğullarına kıyamet koptu.

İrana hâkim olan Cengizoğullarından Hulâgû Bağdadı zapta karar verdi. Son halife, Hulâgûnun Hemedandan gönderdiği mektuba müteazzımane cevap vermişti. Hulâgû Bağdada yürüdü. Halifenin gönderdiği kuvvetleri perişan ettikten sora Bağdat şarkında ordugâhını kurdu. Halifeye kayıtsız ve şartsız teslim teklifinde bulundu. Bu teklif Müstasım tarafından Hulâgûyu kızdıracak bir lisanla reddolundu. 50 gün devam eden sıkı bir muhasaradan sora halife teslimden başka çare olmadığını anladı. Müstasım Hulâgûya emirülümeralık unvanını tevcih ederek yine makamında kalabileceği hulyasında idi. Bu hulya ile Hulâgûnun karargâhına gitti (1258). Şan ve mevkiinin yüksekliğini ve kutsiliğini göstermek düşüncesile peygambere ait olduğu iddia edilen hırkayı giymiş asayı da eline almıştı. Başına büyük ipekli sarık sarmıştı. Oğulları ve Abbas Hanedanı erkânı, Bağdat eşraf ve, âyanı büyük memurlar, fakihler, âlimler beraberinde bulunuyorlardı.

Mutantan bir alayla Bağdattan çıkan bu halife heyeti Hulâgûya emirülümeralık hil'ati giydirmek merasiminde bulunmak üzere gidiyordu. Fakat moğol karargâhına geldikleri zaman bütün hulyalar birden yıkıldı. Halife bir çadıra tıkıldı. Diğerleri de açıkta moğol askerlerinin kordonu altına alındılar. Halife senelerdenberi toplanan hazinelerin, malların yerini göstermeğe icbar edildi. Bir müfreze muhafazasında Bağdada gönderildi. Saraydaki gizli hazinelerin yerlerini gösterdikten sora tekrar karargâha getirildi. Sarığı boynuna dolandı, bir çuvala sokuldu, çuvalın ağzı bağlandı. Bu vaziyette bir süvari kıt'asının güzergâhına atıldı. Atların ayakları altında son nefesini verdi. Arkasındaki hırka ile elindeki asa da yakıldı. Heyetle beraber gelenler de takım takım öldürüldü. Bağdat 40 gün yağma edildi. Ahaliden eli silâh tutanlar öldürüldü, çocuklarla kadınlar da esir edildi. Bu suretle 508 senedenberi devam eden Abbasî Hanedanı münkariz oldu, tarihe gömüldü.

ABBASİLER DEVRİNDE TÜRKLER VE TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLMALARI Emevilerin son zamanlarda Seyhun ırmağı boylarile Kâşgar havalisi Çinlilerle Araplar arasında rekabet sahası olmuştu. Her iki taraf bu mıntakalara hâkim olmak istiyordu. Buraların hakikî sahibi olan Türkler ise her iki istilâcı kavmi de vatanlarından kovmak için kanlı ve devamlı bir mücadeleye atılmışlardı. Bu mücadele devam ederken Çin İmparatorluğunun Kâşgar Mıntakası Umumî Kumandanı Kao-Sien-Tche istilâ sahasını şimaligarbiye doğru tevsie kalkıştı. Seyhun havalisine kadar, ilerledi. Şaş (Taşkent) beyini tevkif ederek idam edilmek üzere Çine kadar gönderdi. Kaosiençe, Garbî Türkeli ile Seyhun boylarını vahşiyane mezalimle al kanlara boyarken Horasanla Toharistan ve Ceyhun boyu Türkleri de Ebamüslimin dailerile (propagandacı) birlikte Araplara karşı büyük bir ihtilâl hazırlıyorlardı. Çinde haksız yere idam edilen Şaş Beyinin oğlu, Ebamüslimin dailerine karıştı. O da Çinlilere karşı bir isyan hazırlamağa başladı. Türkler başlıca rolü oynadıkları Ebamüslim ihtilâlinde muvaffak olunca bu ihtilâlin yarattığı Abbasi Devletini benimsediler, Ebamüslimle birleştiler. Bu defa da Çinlileri vatanlarından atmak hazırlığına başladılar.

Ebamüslim tarafından tayin edilen Ziyat ibni Salihin kumandası altında toplandılar. Seyhun boylarına yerleşmeğe çalışan çin ordusu üzerine atıldılar. İki ordu Talas şehri civarında karşılaştı.

Talas suyu kenarında Türklerin müstakbel mukadderatını tayin edecek olan büyük meydan muharebesi başladı. Çin ordusunda bulunan Karluk Türkleri ırkdaşlarına karşı silâh kullanmak istemiyerek harp sahasından çekildiler. Beş gün devam eden meydan muharebesi çin ordusunun kat'î hezimeti ile neticelendi (751). Bu şerefli zafer, yarım asırdanberi Garbî Türkellerine tahakküm eden Çin İmparatorluğunu kat'î surette bu sahadan kovmuş oldu. Karabalgassun merkez olmak üzere 744 te bir hükûmet kuran Uygurlar, Talas hezimetinden sora Çinde zuhûr eden ihtilâllerden istifade ederek hudutlarını garba doğru genişlettiler. İslâm mıntakasındaki ırkdaşlarile temasa geldiler. Seyhunun şimalindeki Oğuzlarla bunların şarkına doğru ilerlemiş olan Karluklar da bu cihetten temasta bulunuyorlardı.

Türkler, Ebamüslim ihtilâlile Araplara, Talas suyu meydan muharebesile de Çinlilere galebe etmişlerdi. Tarihin ceryanı kendilerine iki yol açmıştı. Bunlardan biri asırlardanberi olduğu gibi, şimalden Çine inerek orada bir imparatorluk kurmak, diğeri de garba dönerek İslâm İmparatorluğuna hâkim olmaktı. Türkler ikinci yolu tercih ettiler. Ebamüslim ihtilâli esasen onları müslüman İran üzerinden Iraka doğru götürmüştü. İhtilâl harekâtına iştirak edenler, yüksek kabiliyetleri sayesinde yeni imparatorluğa hâkim olacaklarını anlamışlardı.

Horasanlı ve Toharistanlı Türkler, Abbas oğulları namına kurdukları devletin malî, idarî ve mülkî işlerini ellerine aldılar İhtilâl ordusunun başında bulunanlar ise daha evel askerî kuvvete hâkim bulunuyorlardı. İlk Abbasî halifelerinin en nüfuzlu müşavirleri Türklerdi. Toharistanlı Barmakoğulları, Şamdaki Emevi arap saltanatına karşı Bağdatta medenî bir devlet kurdular. Ulûm ve fünunun inkişafı esbabını hazırladılar. Nihayet Harun Reşit zamanında imparatorluğun müstakil hâkimi oldular. Askerî kumandanlar ise, daha ilk zamanlarda yüksek kabiliyetlerini göstermiş Avasım eyaleti [1] nin emaretine çıkmışlardı.

İslâm camiasına giren Türklerin Abbasî İmparatorluğunun en yüksek mevkilerini işgal etmeleri, Ceyhun ırmağı ötesinde tabiatile bu camiaya karşı bir alâka uyandırdı. Emeviler zamanında olduğu gibi müslüman olan Türkler artık mevali telâkki edilmiyor, bilâkis islâm camiasının azası oluyorlardı. Bu vaziyet karşısında, Fergana, Soğdiyan, Üşrusana ve Toharistandaki beyler Abbasî halifelerini metbu tanımakta artık bir zillet görmüyorlardı. Çünkü bu İmparatorlukta hâkim olanlar hakikati halde Araplar değil Türklerdi.

Bu sahaların müslüman Türklerile temasta bulunan Yedisu vilâyetile Seyhunun şark ve şimalindeki Karluklar, Seyhunun aşağı taraflarını işgal eden Oğuzlar, garba doğru başlıyan bu cereyana bigâne kalmadılar. Bilhassa anası Türk olan Memunun Horasan valiliği esnasında Türklere karşı takip ettiği şuurlu siyaset, bu cereyanı kuvvetlendirdi.

Abbasî halifeleri de devlet ve ordu işlerini Türklere tevdi etmeği siyasî menfaatlerine daha uygun buluyorlardı. Ebamüslime taraftar olan Türklerle İranlılar tarafından iktidar mevkiine getirilen Abbasilerin geniş imparatorluğu idare için Araplara istinat ve itimat edememeleri tabiî idi. İranlılar ise Abbasilerden ziyade Alevilere mütemayil bulunuyorlardı.

Emevilerle Haşimiler, Alevilerle Abbasiler arasındaki münazaalara arap batınları arasındaki mücadeleden başka bir mahiyet atfetmiyen Türkler, Alevilik, Abbasilik arkasından koşmuyorlardı. Onların tek bir hedefleri vardı: İslâm İmparatorluğuna hâkim olmak. Esasen fıtrî kabiliyet ve istidatları, bu hedefi kendilerine hazırlatıyordu. İlk Abbasî halifelerinin Horasanlılardan teşkil ettikleri ordudaki Türkler,

[1] Malatya ile Tarsus arasında Bizans İmparatorluğu ile hemhudut olan tahkim edilmiş sahada teşkil edilen eyalete (Avasım) adı veriliyordu. gerek askerlik, gerek idare ve inzibat itibarile diğer kavimlerden yüksek olduklarını ispat etmişlerdi. Yüksek seciyeleri, dürüst ve merdane hareketleri her hususta kendilerine istinat ve itimat edilebileceğini gösteriyordu. Bunun içindir ki daha Halife Mansur ve Mehdi zamanlarında temayüz eden Türkler Harun Reşit ve Memun devirlerinden itibaren en mühim mevkileri işgal ettiler. Bu halifeler, idarî, malî ve mülkî işleri daha ehliyetli gördükleri Türklere vermeği tercih ediyorlardı.

Bir türk ananın terbiyesile yetişen, çocukluğunu dayıları arasında geçiren Mutasım, riyaseti kendisine teveccüh eden büyük İmparatorluğu idare edebilecek anasırı ancak millî seciye ve kabiliyetlerini yakından tanıdığı Türklerde bulabileceğine kani idi. Halifelik makamına geçer geçmez Türklerden bir hassa ordusu teşkil etti. Türlü türlü vaitler ve iltifatlarla Fergana mıntakasından birçok türk gençlerini Bağdada topladı. Bunlardan Tekin (beyzade) leri divanda mühim mevkilere geçirdi. Tarhanları (rütbelileri) da hassa ordusu zabitliğine tayin etti. Diğeri türk gençlerile de hassa ordusunu teşkil etti. Tekinlere, tarhanlara zengin malikâneler, geniş topraklar verdi. Hassa ordusunu teşkil eden neferlere de dolgun maaşlar tahsis etti.

Hassa ordusu efrat ve zabitanı diğer unsurlara mensup olanlara nispetle daha mümtaz, kıyafet itibarile de daha gösterişli idiler. Büyük bir kısmı Fergana ve Üşrusana Türklerinden olan hassa ordusu efradının Bağdadın bin bir türlü levsiyatile bulaşmamaları için, Mutasım Samra şehrini kurdu; türk askerlerile birlikte buraya çekildi (835).

Türkler, yeni kurulan Samra şehrinde; memleketlerinde olduğu gibi boy boy, soy soy yerleştiler. Fergana Prenslerinden Yeltekin gibi beyzadelere de zengin çiftlikler verildi. Halife ordularında kumanda eden türk ümera arasında Afşin gibi bazıları eski dinlerine merbutiyetlerini muhafaza ediyorlardı.

Abbasiler zamanında yaşıyan Mesudi, Mutasım devrinde teşekkül eden türk ordusundan bahsederken şu satırları yazıyor: "Bu ordu genç, dinç, güzel ve levent efrattan teşekkül etmişti, ordu efradı ipekli elbiseleri, sırmalı kumaşları, sırmalı kılıç askılarile herkesin takdir ve hürmetini celbediyordu. Bu Türkler sayesindedir ki Abbasî Devletinin nüfuzu teessüs etti, islâm şevketi yükseldi". Türkler daha Mutasım devrinde, islâm âlemini tehdit eden iki müttefik düşmanı tenkil ettiler. Bunlardan biri, Azerbaycan ile Erran (Karabağ) arasındaki sahada zuhûr ve İranlılara istinat eden Hurremiye Fırkası, diğeri de Şarkî Roma İmparatorluğu idi.

Papak (Babek) adlı bir İranlının Azerbaycan havalisindeki Cavidaniye taifesi içinde tesis ettiği bu fırka, Sasaniler devrinde İranda zuhûr eden Mezdek mezhebinden mülhem bir nevi komünismin Hindin eski tenasuh ve hulûl akidesile karıştırılmasından husule gelen garip bir mezhebe inanıyorlardı. Hurremiyeler eski İranlılar gibi analarile, kızkardeşlerile ve kızlarile evlenebiliyorlardı. Bunların başına geçen Papak, Aras ile Gur ırmakları arasındaki Karabağ mıntakasında Bez denilen sarp bir kalede tahassun ederek yirmi sene kadar bir müddet ortalığı hercümerç etmiş, halifeler tarafından gönderilen orduları dağıtmıştı. Bu müddet zarfında öldürdüğü müslümanların adedi iki yüz elli bini tecavüz ediyordu. İranlılardan büyük bir kısım Papakla birleşti. Hemedana kadar olan sahayı zaptettiler. Papak Hemedanda topladığı kuvvetle Irakı tehdit etmiye başladı. Diğer taraftan da Bizans İmparatorluğu ile, müştereken Abbasiler üzerine yürümek maksadile bir ittifak aktetti.

Mutasım, Abbasî tahtına oturduğu zaman Papak tehlikesi Bağdat sarayını titretiyordu. Üşrusanalı Afşin ile Ferganalı Büyük buğa, Türklerden mürekkep güzide bir kuvvetle Papak üzerine gittiler. O zamana kadar yenilmez sayılan Hurremileri tarumar ettiler. Pakakın hükûmet merkezi olan müstahkem Bez kalesini aldılar. Papak, civardaki Ermeniler içine kaçtı. Afşin, Papakı saklandığı ermeni patrikinin evinde yakaladı. Kardeşi ve ordusunun kumandanı Abdullah ta beraberdi. Papak Samrada, Abdullah ta Bağdatta asıldılar. Afşin, Papakın hapishanesinde işkencelerle ölümlerini bekleyen on bin kadar adamı salıverdi. Senelerdenberi topladığı hesapsız hazineleri zaptetti. Bunlardan bir kısmını memleketi olan Üşrusanaya gönderdi.

Şarkî Roma İmparatorluğu, Suriye ve Palastini zaptetmek ümidile Papakla ittifak etmişti. Bu esnada Toros ve Antitoros silsilesi Abbasî Devletile Şarkî Roma İmparatorluğu arasındaki hududu ayırıyordu. Harun Reşit Malatyadan Tarsusa kadar imtidat ve bir sıra istihkâmları ihtiva eden mıntakada Avasım namile bir serhat eyaleti teşkil etmişti. Papak mücadelesi esnasında imparator Teofilos (829 - 842) yüz bini mütecaviz bir kuvvetle tecavüze başladı. Kapadokyayı istilâ etti. İslâm şehirlerini talan ve tahrip eyledi. Sora Suriyeye teveccühle Mutasımın doğduğu Zibatra (Zapetra) şehrini zaptetti. Ele geçen müslümanların - kadın ve çocuk ayırmaksızın - gözlerini oydurdu, vücutlarını kızgın demirlerle dağladı. Hepsini vahşiyane işkenceler altında öldürdü.

Mutasım, bu müthiş seylâbeye karşı Türklerin kahramanlığına müracaat etti. İşnas, İtah ve Afşin gibi büyük kumandanlar idaresinde Türklerden müteşekkil bir ordu gönderdi. Bu ordu Anadoluya çekilen Teofilosu Ankara önünde müthiş bir hezimete uğrattı. Ankarayı zaptetti. Teofilos Haymana ovasının garbında ve Sakarya ırmağı üzerinde Şarkî Romanın en müstahkem ve mamur bir beldesi olan Amoryuma (Amuriye) çekildi. Celbettiği yeni kuvvetlerle burada tahassun etti. Türkler, Amoriumu muhasara altına aldılar. Hendekleri doldurmak, duvarları delmek suretile kaleyi zaptettiler. Bu felâketten sora Teofilos ta kederinden öldü. Bu hareket, Türklerin Anadoluyu istilâsı idi.

Abbasî ordusunun en meşhuar kumandanları Afşin, Karabuğa, Ferganalı Ömer, Semerkantlı Haris, İtah, Mehmet Aşnas Vasıf ve Zirek isminde Türklerdi. Azerbaycanın varidatı Afşine tahsis olunmuştu. Vasıf (863) te Anadolunun bazı kısımlarını istilâ etmişti. 872 de Asatekin Musulda emîr idi. Tarsus ve Adana bidayeti teşekküllerinden itibaren Tolonoğullarının idaresi altında idi. IX. asırda Amacur, Şam emîri idi. Emîr Tekin 880 de Irakı idare ediyordu. Bundan anlaşıldığına göre müslüman Türkler Abbasi Devletinin teessüsü ile Anadoluyu istilâ etmeğe ve bu devirden itibaren Romalılar elinden alınan serhatlerdeki ülkelerde yerleşmeye başlamışlardır. Türklerin Anadoluyu istilâları Selçukluların teessüsüne kadar fasılasız denilebilecek bir şekilde devam etmiştir. Oğuzlar XI. asrın başlarında reisleri Kızıl Buğa ve Göktaş idaresinde Azerbaycanı, Diyaribekir havalisini ve Musulu istilâ etmişler ve serhatlerde yerleşmişlerdi.

Türkler, yalnız harp sahasındaki şanlı zaferlerile değil medenî, ilmî sahadaki yüksek kabiliyetleri, malî ve idarî hususlardaki parlak muvaffakıyetlerile de Abbasi İmparatorluğuna hâkim olmuşlardı. Mutasım asrında Bağdatta yaşayan meşhur bir mütefekkir arap edibi Samrada yakından tetkik ettiği Türkler hakkındaki intibaını şu cümlelerle hulâsa ediyor: "Türkler her işte basiretkâr, zekâ ve ferasetleri galip, inandıklarını müdafaa hususunda son derece fedakâr insanlardır. Tab'an halim ve sabırlıdırlar. Sözlerine sadık, vaitlerine vefakârdırlar. Yalan söylemekten şiddetle içtinap ederler. Fakat harp meydanlarında, hiddet ve gazap zamanlarında bir ateşparei celâdet kesilirler."

O asrın diğer bir arap şairi de türk askerini şu suretle tasvir ediyor: "Türk süvarileri çalâk bir süratle düşman askerini çevirerek tarumar ve saç gibi perişan eder. Türk, muharebelerde başka hayvanlara baş vermeyen mağrur atını yanından ayırmaz. Atına bizzat kendisi bakar, silâhını kendisi yapar, hayvanını kendisi nallar, binicilikteki meharetile dünyayı hayretlere düşürür. Her Türk sanayide başkasına muhtaç olmıyacak kadar meharetlidir. Türk askeri kaçanı, uçanı tutmak için sağa sola koşar. Dağların tepesine çıkar. Vadilerin diplerini altüst eder. Türk süvarisi kendisini aslan, atını ceylan, düşmanını da av telâkki eder. Türk yılmaz, korkutur. Kendisine hücum edilmedikçe başkasına hücum etmez. Azmettiği şeyi elde etmedikçe rahat yüzü görmez. Son derece yorgun olmadıkça uykuya dalmaz. Uykusu ağır değildir. Daima kuşkulu bir halde uyur."

Bu asır şairlerinden Ebu İshak Bizanslılara karşı Abbasî İmparatorluğunu koruyan Türkleri tebcil için yazdığı bir kaside de duygularını "naraları yıldırımın gürültüsünü bastıran kahraman Türkler, öyle bir kavimdir ki görüştükleri zaman melekler gibi güzel, güleştikleri vakit te ejderler kadar biaman olurlar" sözlerile ifade etmektedir.

Mutasım, hassa ordusu üzerine titriyordu. Efradın millî seciye ve salâbetleri bozulmamak için esaslı nizamlar koydu. Bu nizamlara göre hassa ordusuna mensup neferler ancak türk kızlarile evlenebileceklerdi. Bir türk neferi evlendiği türk kızını hiçbir suretle boşayamıyacaktı. Türk askerlerile evlenecek türk kızlarına hazineden muayyen maaşlar verilecekti. Bu maaşlar evlendikten sora da kesilmiyecekti.

Abbasî İmparatorluğunda, Mutasım zamanında pek çok artan türk nüfuzu, oğlu ve halefi Vasık devrinde bir kat daha inkişaf etti. Abbasî Halifeliğinde vicdan ve fikir hürriyetinin en parlak devri olan bu zamanlarda Türkler, fikrî hareketleri büyük bir alâka ile himaye ediyorlardı. Seyhun boylarından Iraka doğru bir türk akını başlamıştı. Türkler Mütevekkilin katlinden sora İmparatorluğun mukadderatına tamamile hâkim oldular. Halifeleri istedikleri gibi azil ve tayin ediyorlardı. İranlı Büveyhlilerin Bağdadı istilâsına kadar emirülümeralık Türklerin elinde bulunuyordu. Büveyhoğullarının istilâsından sora da bir aralık Sevüktekin isminde bir Türk Emirülümeralığı Büveyhi Bahtiyarın elinden aldı.

Türkler Bağdatta hâkimi mutlak oldukları devirlerde, vilâyetlerin başındaki valilerin ekseriyetini de yine Türkler teşkil ediyordu. Bunlardan bazıları bilâhare müstakillen harekete başladılar. Mısırda Tolonoğulları, Maveraünnehirde Samanoğulları bu suretle birer devlet kurdular. Hilâfet merkezi olan Bağdatta bütün hükûmet kuvvetlerinin Türklerin elinde bulunması Mısırda ve Maveraünnehirde birer türk - islâm devletlerinin zuhûru türk dünyası ile islâm âlemini biribirine yaklaştırdı. Araplar bir asırdan ziyade uğraştıkları halde islâm dinine sokamadıkları Türkler, kendi arzularile, hâkim oldukları İmparatorluğun dinini kabul ettiler. Müslüman Samanoğullarile müslüman Karahanlılar ırkdaşlarını mensup oldukları din camiasına soktular. X. asırda müslümanlık, Seyhun ve Kâşgar maverasına kadar yayılmış, Karluklar, Oğuzlar arasında intişar etmeye başlamıştı. Bu hususta en mühim rolü Maveraünnehirli müslüman türk tacirler oynamışlardı. 1048 tarihinde Taşkent ve Farap mıntakalarının ötelerinde sakin olan 200,000 aile hep birden müslüman oldular.

Şarkî Türkelinde de Karahanlıların, Afgan ve şimalî Hint te Sevüktekinoğullarının birer hükûmet kurmaları muhtelif türk zümrelerinin mütemadiyen islâm memleketlerine akmalarını ve islâmlaşmalarını intaç etti. Selçuklular bütün Abbasi İmparatorluğuna varis olduktan sora Türkler islâm dinini artık benimsemişlerdi.

Emeviler zamanında Kafkas maverasındaki Hazar Türklerile vukubulan mücadele, Abbasiler devrinde şiddetini kaybetmekle beraber yine devam etti. Hazarlar Halife Harun Reşit zamanında Musula kadar indiler. Hilâfet merkezi olan Bağdadı tehdit ettiler. Araplar, islâm dinini Hazarlılara da cebren kabul ettiremediler. Hazar hanları bütün dinlere karşı müsamahalı hareket ediyorlardı. Kendileri Musa dinini kabul ettikten sora da bu siyaseti terketmediler. Hazar hanları Bizanslılarla aktettikleri ittifak neticesinde hıristiyanlığın Hazarlar arasında yayılmasına karşı lâkayit kaldıkları gibi, Harzemde zuhûr eden bir ihtilâli müteakip memleketlerine sığınan müslüman Harzemlilerin islâm dinini yaymalarına da göz yumdular. Bu siyaset neticesi olarak hanlığın son zamanlarına doğru Hazarlar arasında yahudilik, hıristiyanlık ve müslümanlık eski şamanilikle beraber çarpışmaksızın yaşayabiliyorlardı. Abbasiler devrinde Hazarlar arasında çok taammüm edemiyen islâm dini, onların şimalinde İtil ırmağı boylarında oturan Bulgar Türkleri arasında çok yayıldı. Harzemle İtil boyları arasındaki geniş ticaret faaliyeti bu hususta mühim amil oldu. Harzemli müslüman tacirler Bulgarlar arasında dinlerini kuvvetle neşrettiler. Bulgar Hanı Elmassilki, Abbasî Halifesi Muktedir ile muhabere ederek 921 tarihinde bütün tebaasile beraber müslüman oldu. Bu suretle X. asırda türk dünyasının büyük bir kısmı islâm camiasına girmiş bulunuyordu. Gerçi, Karahanlılar devrinde Kâşgarın öte taraflarındaki Uygurlar henüz Budayı takdis ediyorlardı. Daha sora Harzemşahların ordusundaki Türkler arasında eski samanlığa merbut olanlar vardı. Fakat umumiyet itibarile X. asırdan itibaren türk dünyasının geniş bir sahası islâmlaşmış bulunuyordu. Bu asırdan sora da Türklerin islâmlaşması devam etti. Timur zamanına kadar Elmalık havalisinde yaşayabilen nesturilik te yerini islâmlığa bıraktıktan sora bütün Türkellerinde hâkim din artık müslümanlık olmuştu.

Abbasî İmparatorluğu inkısama başladıktan sora Türkler Mısırda Tolonoğulları (868 - 905), Akşitoğulları (935 - 969), Maveraünnehirde Samanoğulları (874 - 999) Türkelinde Karahanlılar (932-1212), Afgan ve şimalî Hintte Gazneliler (962 - 1183), Gorlular (1148-1215) adlarile birer devlet kurmuşlardı. Bilâhare Selçuklular Mısır ve Hindistan hariç olmak üzere bütün Abbasî İmparatorluğunu hakimiyetleri altında birleştirdiler. Fazla olarak Anadoluyu da fethederek Büyük İmparatorluğa ilhak ettiler. Büyük Selçuk İmparatorluğu parçalandıktan sora bütün bu İmparatorluğu ihtiva eden ülkelerde yine birtakım türk hükûmetleri teşekkül etti. Bu hükûmetler İranda, Irakta, Suriyede, Anadoluda selçuk şubeleri, Atabeyler namlarını aldılar. Bu saha haricinde kalan Maveraünnehir ve Türkistanla Horasanda Harzemşahlar (1077-1231), Hindistanda ise Delhi türk sultanları (1206-1555) isimlerile yaşardılar.

ABBASÎ DEVRİNDE İSLÂM MEDENİYETİ VE BU MEDENİYETTE TÜRKLERİN TESİRİ İslâmiyet devrinde ulûm ve maarifle iştigal edenlerin en çoğu arap olmıyan kavimlere mensup idi. İslâm medeniyeti kendi teessüsünü diğer milletlere, bilhassa Türklere ve İranlılara medyundur. İslâmiyetin zuhûru esnasında yüksek bir seviye ve eski bir medeniyet sahibi olan Türklerin islâmiyeti kabul ettikten sora islâmiyetin teessüs ve inkişafında pek mühim bir amil olmaları tabiî idi. Bilâistisna islâm medeniyetinin her şubesinde Türklerin büyük hizmetleri oldu. Müslümanlarca Kurandan sora en mevsuk bir hadis mecmuası olan "Sahih Buharî" Mehmet İsmail isminde Buharalı bir türk âlimi tarafından telif edildi. O devrin hukuku olan fıkıha dair eserlerin birçoğu türk âlimleri tarafından vücuda getirildi. Bugün bile islân dünyasının her tarafında eldenele dolaşan "Hidaye" Merginanlı bir türk âliminin eseridir. Usul kitaplarının en mühimleri yine Türkler tarafından yazılmıştır. Türkler bilhassa felsefî ve müspet ilimler sahasında vukuf ve ihata göstermişlerdir. Türklerin meşgul olmadığı ilim sahası yoktur. Eski yunan usulünde ilk coğrafya kitabı yazan "Belhli Ebu Zeyit" tir. Hint ulûm ve felsefesini islâm dünyasına ve Avrupaya tanıtan Eburreyhanibirunî Harzemli bir Türktür. İslâm dünyasının Aristosu İbni Sina Buhara yakininde Afşine kariyesinde doğmuş bir Türktür. İslâm dünyasının en büyük filozofu Farabî türkmen elinde Farapta (Faryap) doğmuştur. Memun tarafından ilk defa olarak tesis edilen rasatanenin en yüksek mütehassısı Mervli Halit İbni Abdülmeliktir. Bağdattaki "Darülhikme"nin azaları arasında en mühim sima ve en meşhur riyazıyatçı "Harzemli Musanın oğlu Mehmet te bir Türktür. Bu âlim hint - yunan usullerini cami olan Zayiçenin mucididir. Araplara kendi dillerinin en mükemmel lûgat kitabını hediye eden Cevherî Türktür.

Farabinin Essiyasetülmedeniye nam eseri iktisadî siyasete dairdir. İslâm medeniyetinde bu mevzua dair ilk yazılan kitap bu eser olduğundan iktisadî siyaset ilmini islâmlar arasında tesis etmek şerefi de Türklere aittir. Abbasiler devrinde teşekkül eden müslüman türk devletlerinin merkezleri ayni zamanda birer ilim ve medeniyet merkezi olmuşlardır. Samanlılar devrinde Buhara, asrın en büyük ilim merkezi sayılan Bağdadı gölgede bırakmıştır. O zamanın en mühim eserleri Buharada yazılmıştır. İbni Sina gibi beynelmilel ilim âlemince tanılan âlimler ve filozoflar orada yetişmiştir. Samanilerden Nuhun tesis ve İbni Sinanın da istifade etmiş olduğu kütüphane islâm dünyasının en mühim bir kütüphanesi idi. Kütüphanede tabiî ilimlere dair ayrı bir kısım vardı. Samaniler Devletinin enkazı üzerinde Gazneviler Devleti teessüs edince Gazne, Asyanın en mühim ilim merkezlerinden biri oldu. Mahmut Gaznevî zamanında Gaznede o devrin en yüksek akademisi sayılabilecek bir ilim muhiti vücuda geldi. Gaznede zamanın en meşhur türk âlimleri ve mütehassısları toplandı. Eburreyhanibiruninin eserleri ve Firdevsinin bütün cihanda tanınmış Şehnamesi Gazne sarayında yazıldı. Gazne kütüphanesi en zengin kütüphanelerden biri idi. Gaznelilere, Gurlular halef olduktan sora ilim ve medeniyet merkezi değişti. Bütün diğer safhalarda olduğu gibi medreseler, kütüphaneler, hastaneler, köprüler, hanlar, hamamlar, camiler gibi umumî müesseselerce de zengin olan bu devirde irfan merkezi Herat oldu. Meşhur Fahrüddini Razî Bamyandan Herata geldiği zaman Gur hükümdarı Giyasüddin ona mahsus bir medrese bina ettirdi. Her taraftan gelen talebe ve âlimler burada Razinin etrafında toplandılar. Heratta pek mühim bir ilim muhiti yaratıldı.

Dokuz Oğuz Türklerinden inen ve Mısırda hâkim olan Tolonoğullarının ve Fergana Türklerinden inen ve Fergana Hükümdarlarının unvanını alan Akşit Türklerinin de Abbasî devri medeniyetine tesirleri pek büyük olmuştur.

İslâm dünyasının idaresini Abbasî halifelerinin elinden alan ve islâmlığı inhilâlden kurtaran Selçukluların islâm medeniyetine hizmetleri çok büyüktür. Ortazamanların en mühim darülfünunları bunlar devrinde açılmıştı. Bağdat, Neysabur, Herat, Isfahan ve daha birçok şehirlerde Nizamiye medreseleri namile tesis ettikleri darülfünunlarda o devrin en büyük salâhiyet sahibi türk üstatları toplanmıştır. İslâm ilim kütüphanesinin en mühim eserlerinden büyük bir kısmı buralarda yazılmıştır. Tanınmış Selçuk Veziri Nizamülmülk ilim ve fikir hareketleri için hazineden yılda yüz binlerce altın sarfederdi. Konya Selçukları da bu ilim ve medeniyet yolunda seleflerinden gerikalmamışlardı. Bunların devrinde Anadolu baştanbaşa camiler, saraylar, kütüphaneler, medreseler, hastaneler, köprüler, hanlar, bedestenler, çeşmeler ve sair müesseselerle doldu, zenginleşti ve süslendi.

Endülüs tarihi dahi ince bir tetkikten geçirildiği takdirde orada da bütün Avrupayı irşat eden yüksek medeniyet kurucularının ve ilim saçan büyük âlimlerinin Şarktan giden türk âlimleri ve türk ırkından, müslüman olmuş, tıpkı bugünkü müslüman Türkler gibi arap isimleri takınmış Berber - Hazarlar olduğu kolaylıkla anlaşılır.

Tarih vesikalarile edinilen bilgilere istinaden kat'î olarak denilebilir ki islâmdan evel bir arap medeniyeti olmamıştır. İslâm devrinde de medeniyet yaratan araplar değil, onlardan başka ırktan olanlar ve bilhassa Türklerdir.

EMEVİ VE ABBASÎ DEVİRLERİNİN İDARE TARZI Emevi ve Abbasî devirlerinin her ikisinde idare mutlakıyet şeklindedir. Başta halife namile mes'uliyetsiz, arzuları kanun yerine geçen bir hükümdar vardı. Valiler, ordu kumandanları, kadılar ve devletin sair büyük memurları halife tarafından tayin olunurdu. Hükümdarlık ve halifelik irsen intikal eder, hükümdar sağlığında halife olacak veliahtını tayin eylerdi. Emevilerin idare tarzı istibdat ve mutlakiyet şeklinin ve mes'uliyetsizliğin en ileri nümunelerinden biridir, Bunların zamanında hatta vezirlik makamı bile yoktu. Hükümdar ancak müşkülâta uğradığı zamanlarda yakın adamları ile istişarelerde bulunurdu. Vezaret diğer tabirle sadrazamlık Abbasiler devrinin icadıdır. Vezarete bir de "Muhasebat Divanı" ve "Muhabere Divanı" namile iki müessese ilâve edilmişti. Biri maliye işlerile diğeri de halifenin muhabere işleril uğraşırdı. Ordu ayrı bir daire tarafından idare olunurdu. Hazinede devletin varidatı toplanır ve devlet masrafları buradan tesviye olunurdu. Muhabereleri temin vazifesi posta ve istihbarat dairesi tarafından ifa edilirdi. Halifelik dahi bu dairenin vazifesi cümlesindendi. Nizam ve asayiş ve umumî emniyet ayrı bir polis teşkilâtı ile temin olunurdu. Davalar kadılar tarafından halledilirdi. Ayrıca bir bahriye teşkilâtı da vardı. İlk dört halife devrinin siyaseti islâm birliği, Emevilerin siyaseti arapçılık, Abbasilerin siyaseti Arap olmıyan milletlerle itilâf esaslarına istinat ederdi.

İÇTİMAÎ HAYAT İdare ve siyaset merkezi Emevilerle Medineden Şama intikal edince Araplar medeniyet muhitlerile daha yakından temasa girmiş oldular. Daha soraları fütuhat devrinde artan bu temas arap içtimaî hayatında değişiklikler husule getirdi. Yine ayni tesirle yeni yeni sınıflar teşekkül etti. Başlıca müslümanlar ve müslüman olmıyanlar diye ikiye ayrılan halk gitgide Araplar ve Arap olmıyanlar, köleler, azatlılar, devlet memurları gibi birtakım zümrelere bölündü. Bununla beraber Emeviler Devleti bedevî hükûmeti olduğundan henüz temerküz etmiş bir içtimaî hayat şekli teessüs etmemişti. Emeviler bedevilik halinde olduklarından diğer milletlerden ancak en çok muhtaç oldukları şeyleri iktibas ederlerdi. Bu sebeple arap içtimaî hayatında esaslı bir tebeddül husule gelmemişti. Aile ve cemiyet eski teşekkülünü muhafaza ediyordu.

Abbasiler devrinde ise havas ve avam sınıfı olmak üzere teşekkül etmiş iki sınıf vardı. Havas sınıfı: 1) halife, 2) akraba ve taallûkatı, 3) hükûmet ricali, 4) eşraf ve âyan olmak üzere dörde ayrılırdı. Havas sınıfı mensuplarının evlerinde servet ve kudretlerine göre az veya çok sayıda köleler, cariyeler, hadımağaları bulunurdu.

Türkler tarafından ilim ve irfan vadisinde ve muhtelif san'at sahasında yüksek inkişaflar vücuda getirildikçe ilim ve san'at zümreleri çoğaldı. Bu sayede ihtisas ve iş erbabının kendi sahalarında çalışmaları neticesinde islâm medeniyeti, islâm san'atkârlığı inkişaf etti.

Hulâsa, islâm medeniyeti bütün islâm kavimlerin müşterek malı olan bir medeniyettir. Bu medeniyetin teessüsünde her milletten ziyade Türklerin hizmetleri olmuştur. Arap olmıyan milletler islâmlaştıktan sora her sahada bir kaynaşma husule geldi. İslâmlaşmış olan her kavim, medeniyet sahasına kendi gayret ve kabiliyetini aşıladı. İlim ve fennin her sahasında birçok eserler vücuda getirildi. Arap lisanının taammümü neticesinde, muhtelif milletler arasında bir kültür iştiraki oldu. Ticaret, seyahat, orduların ve milletlerin hareketleri, akidelerin, âdetlerin intişarı, islâm milletlerinin yekdiğerine olan tesirini çoğalttı. Semerkant, Buhara, Herat, Gazne, Isfahan, Rey, Bağdat, Şam, Kahire, Kurtuba ve saire birer ilim ve medeniyet merkezi oldu (Res. 46-50). İslâm âlimleri biribirile müsabaka ve rekabet edercesine ilim ve fennin her sahasında çalıştılar; islâm medeniyeti işte bu suretle vücut buldu.

Ziraat, sanayi, ticaret, edebiyat, fen ve felsefe inkişaf ve terakki etti. Ziraate dair eserler telif olundu. Sebze, çiçek, yetiştirmek, güzel bağlar ve bahçeler yapmak için ilmî bir surette çalışıldı. Ağaçların cinsini ve tohumları ıslah etmek için büyük gayretler sarfolundu. İcap eden heryerde fennî kanallar açıldı, su bentleri vücuda getirildi. Sanayi de zamanına nispetle çok terakki etmişti. Harp silâhları, vazolar, ibrikler (Res. 51), tepsiler, siniler, kandiller (Res. 52), şamdanlar (Res. 53) lâmbalar, ve bütün eşya ve aletler yapmıya mahsus imalâthaneler pek ziyade çoğalmıştı. Servetin artması nispetinde altın, gümüş eşya imalâtında ileri gidilmişti. Heryerde kumaş dokumahaneleri, şeker fabrikaları ve saire tesis olunmuştu. Reçel, şarap, konserve ve saire de yaparlardı. Heryerde kâğıt fabrikaları tesis edilmişti. Ticaret te terakki etmişti. Her şehrin bir ticaret mahallesi, pazar yeri vardı.

Riyazıye ilimleri ve heyet ilmi inkişaf etti. İslâm seyyahları türk hükümdarlarının himayelerile coğrafyada büyük bir terakki vücuda getirdiler. Terbiye ilmi âlimleri Aristonun eserlerine birçok yeni bilgiler ilâve ettiler. Hastalıkların daha müspet tetkik ve müşahedeye müstenit olarak mütaleasını ve eczacılığı ileri götürdüler, birçok yeni ilâçlar buldular. Cerrahlığı da terakki ve inkişaf ettirdiler. Felsefede bütün cihanca tanınmış büyük filozoflar yetişti. Bu devirlerde mimarî de çok inkişaf etti. Türk mimarları bilhassa muhteşem mabetler ve saraylar binasında, yüksek san'at kudreti göstermiştir.

G. İSPANYADA ENDÜLÜS İSLÂM DEVLETİ (756—1031)

Abbasilerin birinci halifesi olan Seffahın Emevi ailesini katliam ettirdiği sırada Emevi halifelerinden Hişamın torunlarından Abdürrahman, adını ve kıyafetini değiştirerek arap kabileleri içine kaçtı ve kendini kurtardı. 20 yaşında bulunan Abdürrahman Araplar içinde kendini emniyette göremedi. Birçok güçlüklerle Afrikaya kaçtı. Orada Berberlere iltica etti. Berber Zenate kabilesi arasında Caferülmansur adı ile beş altı sene kaldı. Fakat Seffah kendisini oralarda da araştırmıya başladığından Abdürrahman İspanyaya kaçmağa karar verdi. O tarihlerde İspanyada rüesa arasında iktidar mevkii kavgası memleketi karışık ve halkı rahatsız bir hale getirmişti. Bazı doğru düşünceli kimseler şöhretli bir zati başlarına geçirerek dahilî anarşiye nihayet vermek için bir gizli cemiyet kurmuşlardı. Abdürrahman bu cemiyetle irtibat ve münasebet tesis etti, ve kendini İspanyaya davet ettirdi. Abdürrahman, nezdinde bulunduğu Berber Zenate kabilesinden aldığı birkaç yüz berber süvarisi ile beraber İspanya sahiline çıktı. İşbiliye şehri ahalisi dahi 20,000 askerle Abdürrahmanı istikbal etti. Abdürrahman, bundan sora kendisini tanımıyan ve kuvvetlerle kendi üzerine yürüyen islâm reislerile birçok muharebeler yapmıya mecbur oldu. Her tarafta galebe ve muvaffakıyet kendi tarafında kaldı. Muhalif rüesadan bazıları hıristiyan kırallara iltica ettiler.

Abdürrahman, Bağdat halifelerinin Kayruvandaki valileri vasıtasile kendi aleyhine İspanyaya çıkardıkları kuvvetleri de mağlûp etti. Afrikadan gelecek tecavüzlere karşı İspanya sahillerini muhafaza etmek üzere Septe boğazı kıyılarındaki limanlarda yaptırdığı gemilerden bir donanma tesis etti.

Dahilî karışıklıktan istifade eden şimaldeki hıristiyan kırallar da tecavüze ve çapulculuğa başlamışlardı. O zaman Fransa Kıralı bulunan Kısa Pepen de müdafaasız bırakılmış olan Norbona ve havalisini işgal etmişti. Abdürrahman evvelâ şimal hıristiyan kırallarının tecavüzlerini bertaraf etti. Kıral Pepen ile de bir musalâha yaptı. Fakat bu kıraldan sora meşhur Şarlman nezdine kaçan bir arap emîrinin teşvikile İspanya üzerine yürüdü (777). Pirene dağlarını geçti, Sarakosta şehrine kadar geldi. Bu şehirde bulunan müslüman askerler eyi bir sevk ve idare altında Sarakosta valisi tarafından Şarlman, ordusuna taarruz ettirildi. Şarlman mağlûp ve Pirene dağlarından ricate mecbur edildi. Şarlman ordusunun büyük kısmı bu dağlarda bire kadar mahvedildi.

Abdürrahman dahilde ve hariçte muvaffak olduktan ve emniyet kazandıktan sora İspanyada üç asra yakın bir müddet süren müstakil yeni bir devlet teşkil etmiş oldu. Kendi adına hutpe okuttu ve Kurtubada adına para bastırdı. Fakat halife ve emirülmüminin unvanını almadı. Yalnız emîr veya melik unvanile kanaat etti. Halife olarak emirülmüminin unvanını takınan bundan çok sora gelen Üçüncü Abdürrahmandır. Abdürrahmanın kurduğu devlete Endülüs Emevileri Devleti veya Kurtuba Emevileri Devleti de denir.

ABDÜRRAHMANIN MEMLEKETİ TESKİN, İMAR VE İDARESİ Abdürrahman Kurtubayı payitaht yaptı. Bütün memleketi Kurtubadan başka altı eyalete ayırdı (Harita.24,25). Her eyaleti de dörder sancağa böldü. Eyaletleri ve sancakları emniyetli ve kıymetli adamlarla idare ettirdi. Müslüman ve hıristiyan tebaanın vergilerini tespit ve tanzim, rahatlarını temin etti. Memleket sahillerinin birçok noktalarında yeni limanlar, dahilde birçok yollar ve kanallar yaptırdı. Heryerde çeşmeler, hamamlar inşa ettirdi. Zaten çoktan İspanya müslümanlarının elinde bulunan Sardinya ve Sicilya adalarının tasarruf ve idaresini kuvvetlendirdi. Bu adalar vasıtasile İspanya Bizans arasında deniz ticaretini genişletti. Abdürrahman, müslüman ve hıristiyan halk arasında, ırk ve din mücadelelerini bertaraf ederek bütün halkı her noktai nazardan çalışmıya sevketti. Ziraate çok ehemmiyet verdi. Bu sayede memleketin çöl ve çıplak olan yerleri bile tarlalar, bağlar, bostanlar ve bahçelerle süslendi.

Abdürrahman, idare, siyaset ve askerlikte olduğu kadar ilim ve fen yolunda da mümtaz olmuştur. Heryerde mektepler, hastaneler, camiler yaptırdı. Bundan başka Ispanyanın büyük şehirlerinde büyük kütüphaneler vücuda getirdi. Kurtubadaki sarayında âlimlerden, hakimlerden, şairleden mürekkep bir bilgi meclisi kurdu. Abdürrahman, bu tarzda ömrünün sonuna kadar, memleketi imar ve halkı talim ve terbiye ile meşgul oldu. Mekteplerin çoğu meccanî idi. Abdürrahman 32 sene (756-788) saltanattan sora 60 yaşında iken öldü. Yerine, kendi hayatında iken hükümdarlığı tevcih ettiği küçük oğlu Hişam geçti.

HİŞAM (788-796) Abdürrahmanın Hişamdan büyük daha iki oğlu vardı: Süleyman ve Abdullah. Bunlar Şamda dünyaya gelmişlerdi.

Hişam, Abdürrahmanın, Zenata kabilesi yanında iken evlendiği Hore adında bir berber kızından olmuştu. Hişamın saltanata getirilmesi büyük kardeşlerinin isyanına sebep oldu.

Süleyman Meridada, Abdullah, Tuleytulede vali bulunuyorlardı.

Hişam, isyan eden kardeşlerinin her ikisini mağlûp ve teslime mecbur etti. Hişam bunları affetti. Yalnız daha tehlikeli gördüğü Süleymanı İspanyadan çıkardı, Tancada oturttu.

Şarlmanın ricatinden sora şimal mıntakasında sükûn takarrür etmişti. Fakat Hişamın kardeşlerile olan mücadelelerini fırsat sayan Franklar şimalden tecavüze başladılar. Şimal mıntakasındaki hıristiyanlar Franklarla birleştiler. Hişam bunlara karşı iki ordu tertip etti. Bu ordulardan birini Asturiye mıntakasına, diğer orduyu da Pirene dağları şimaline gönderdi. Pirene dağlarını aşan ordu Fransa cenubunda muvaffakıyetli birçok hareketlerden sora büyük ganimetle geridöndü (1). Asturiyede tedibat yapan ordu ise geriye dönerken bir pusuya uğradı ve bozuldu.

Hişam arapçayı çok tamim etti. Açtığı pek çok mekteplerde hıristiyanlar dahi arapça tahsil ediyorlardı. Lâtin lisanı ortadan kalkmış gibi idi. Tevrat ve İncil kitapları arapçaya tercüme edilmişti.

Hişam devrinde Medine imamı Malik bin Enesin ortaya koyduğu bir mezhep Endülüse de intikal ve orada intişara başladı. Hicaz çöllerindeki hayat şartlarına göre kurulmuş olan bu mezhep Endülüs mamurelerinde yaşayanların hayat şartlarına hiç te uygun değildi. Bu uygunsuzluk Hişamın halefleri zamanında hükûmetle hocaların arasını açmağa sebep oldu.

HAKEM I. (796 - 822) Hişam öldükten sora yerine oğlu Birinci Hakem geçti. Hakem amcaları Süleyman ve Abdullahın isyanlarile karşılandı. Babası zamanında da isyan çıkaran bu iki kardeşten Abdullah Tuleytuleye vali yapılmıştı. Orada istiklâlini ilân etti. Tancada bulunan Süleyman da Mağripte topladığı Berberlerle Valansiya havalisine çıktı; orada emîrliğini ilân etti. Tuleytule valisi olan Abdullah Franklarla da anlaşmıştı. Franklar Pi

(1) Ganimet parasının beşte biri Abdürrahmanın inşasına başlattığı caminin ikmaline kâfi geldi. Müslümanlar Endülüsten çıkarıldıktan sora kilise yapılan bu cami hâlâ bakidir. rene dağlarını geçerek Navar ve Katalonya mıntakalarını istilâ ettiler. Hakem evvelâ Franklar üzerine yürüdü, onları mağlûp ederek şimale attı. Ondan sora Valansiya - Tuleytule hattının cenubundaki Mursiye ovasında birleşmiş olan amcaları üzerine yürüdü. Mursiye meydan muharebesinde amcalarını mağlûp etti. Süleyman muharebede maktul düştü, Abdullah ta Tancaya kaçtı. Hakem, Abdullahı affetti. Fakat onun iki oğlunu rehine olarak yanına aldı.

Hişam devrinde Endülüse dolan Malikî hocaları memlekette koyu bir taassup havası yaratmışlardı. Her vesile ile hükûmet işlerine karışıyor, her hareketi şeriate muhalif görüyor, camilerde Hakemin dine karşı lâübaliliğinden bahsederek halkı ihtilâle teşvik ediyorlardı. Endülüs mamurelerinde bir çöl hayatı yaşatmak istiyen bu güruhun, memleketi frank istilâsından, müslümanları katliamlardan kurtaran Hakeme isnat ettikleri lâübalilik, arasıra avlanması, bazan da musiki dinlemesi idi. Bütün bunlar, cahil halkı tahrik etmek için ileri sürülen maskaralıklardı. Hakikî sebep, Hakemin bunlara yüz vermemesi, devlet işlerine müdahale ettirmemesi, memleketin inkişafına engel olan fıkıhlarına bir kıymet atfetmemesi idi.

Hakem kazandığı son zaferlerden sora, memlekette huzur ve sükûnu temin için Asturiye ve frank kırallarile sulh müzakeresine başladı. Memleket için faydalı bir musalâha aktetti. Fakat mutaassıp hocalar nazarında bu da kendisi için affedilmez bir kabahat oldu. Bunlar müslümanların hıristiyanlarla musalâha etmesini küfür addediyorlardı. Mutaassıp hocalar, Hakemi öldürmek için bir suikast tertip ettiler. Cuma günü namaz kılarken camide öldüreceklerdi. Fakat Hakem keyfiyetten haberdar oldu. O gece suikastı tertip edenlerden 300 kişiyi tevkif ederek kafalarını kestirdi. Saçlarından caddelerdeki ağaçlara astırdı. Bu müthiş darbe hocaları sındırdı.

Bu defa gizliden gizliye başka sahada tahrikâta koyuldular. Yeniden vazedilen oktruva rüsumunu vesile edinerek halkı ihtilâle sevkettiler. Kurtubanın Kıble mahallesi halkı oktruva resmini vermediler. Tahsil memurlarını dövüp kovdular. Hakem hâdisede elebaşı olan yedi kişinin tevkif ve idam edilmelerini emretti. Bu adamlar tutuldular. Fakat halk hücum ederek kendilerini zabıta memurlarının elinden aldılar Affedilmelerini istirham için cemmigafir halinde sarayın önünde toplandılar. Bu toplanış, hocaların tahrikile bir hücum mahiyetini aldı. Kıyam bütün şehre sirayet etti. Hakem sarayı ihata edenleri kâmilen ateş altına aldı. Kaçanlardan ele geçenleri de ırmak kenarına diktirdiği kazıklara oturtmak suretile öldürttü. İsyanın başladığı Kıble mahallesini yağma ettirdi Halkını Endülüsten sürüp çıkarttı [1]. Mahalleyi de hak ile yeksan eyledi.

ABDÜRRAHMAN II. (822 - 857) Hakemin halefi ve oğlu Abdürrrahman II. Endülüste ulûm ve fünunun inkişafına çalıştı. Bermekoğullarının mesaisile Bağdatta parlıyan medeniyet ışığından istifade için, hiçbir fırsatı kaçırmadı. Bol paralar sarfederek Bağdattan birçok âlimler getirtti. Edebiyata, musikiye, güzel san'atlere ehemmiyet verdi. Meşhur musikişinaslardan Ali bin Zeryabı Iraktan Kurtubaya getirtti. Kurtubayı Memunun Bağdadına rakip olacak bir hale koydu. Kurtubada şarkı andıran debdebeli bir saray hayatı başladı. Bizans İmparatoru Mihail III. (842 - 865) tarafından Abbasilere karşı tedafüî ve tecavüzî bir ittifak teklifine memur edilen heyeti, hüsnü suretle kabul etti. Kendisi de meşhur Yahya bin Hakemi sefaretle İstanbula gönderdi. Kıymetli bir devlet recülü olan Yahya, Abdürrahman devrini parlatan simalardan biri idi.

Abdürrahman II. cülûsunu müteakip dedesi Hişamın kardeşi Abdullah doksanlık bir ihtiyar olduğu halde para ile Afrikadan toplattığı askerlere güvenerek tekrar isyan etti, hükümdarlık davasına kalkışmıştı. Abdürrahman bu ihtiyarı sıkıştırdı. Bir şeye muvaffak olamıyacağını anlıyan Abdullah teslim olmağa mecbur oldu.

Bir aralık Franklar da Pireneyi aşarak Barsilonayı zaptettiler. Fakat tutunamadılar. Maamafih, Franklar, Endülüste kuvvetli bir propaganda şebekesi vücuda getirmişlerdi. Endülüsün şimal mıntakası halkının ekseriyeti hıristiyandı. Abdürrahmanın âdil idaresi sayesinde müreffeh bir hayat sürmeye

(1) Endülüsten çıkarılan halktan 8000 kadarı Fas Hükümdarı İdris Sağire iltica ettiler, on beş, yirmi bin kadarı da Ömer bin Şuayip isminde birini kendilerine başbuğ yaparak Mısıra kadar gittiler. Bir fırsat düşürerek İskenderiyeyi zaptettiler. Abbasî Halifesi Memun bunlara birçok para ve mühimmat vererek Giride gönderdi. Ömer bin Şuayip Giridi zabıt ve maiyetile beraber orada yerleşti. başlıyan bu hıristiyanlar arasında, papazların tahriki, Frankların telkini ile islâm idaresine karşı kuvvetli bir cereyan başlamıştı. Bu mıntakaların cahil müslümanları da Frankların sureti haktan görünen tezvirlerine kapılıyor, hükûmetleri aleyhine feveran ediyorlardı. Bu telkinler altında Merida şehri halkı vergilerin çokluğundan bahis ile isyan ettiler. Hakem zamanında burada tahsildar iken hırsızlığından dolayı azledilmiş olan Mehmet İbnülkebir adlı bir serseri de başlarına geçti. Asiler valiyi ve memurları kestiler. Depolara hücum ederek silâhları aldılar. Tuleytulenin hıristiyan ve yahudi sekenesi de ihtilâle iştirak etti. Abdürrahmanın itidalle hareket etmesi hıristiyanların cür'etini arttırıyor, müslümanların dinlerine, peygamberlerine alenen sövüp sayıyorlardı. Bu hal Tuleytulede islâmlarla hıristiyanların çarpışmasını intaç etti.

Abdürrahman, bu vak'ada methaldar olan hıristiyanları muhakeme ve tecziye etmek için, hıristiyanlardan mürekkep bir heyet teşkil etti. Bu heyetin teşkili hıristiyanları büsbütün şımarttı. Nihayet Abdürrahman, şiddet istimaline mecbur kaldı. İsyanları bastırdı. Bu isyan henüz bastırılmıştı ki Normanlar Portekiz sahillerine çıkarak tahribata başladılar. Abdürrahman birçok mücadeleden sora Normanları buralardan tarda muvaffak oldu. Abdürrahmanın mühim muvaffakıyetlerinden biri de muntazam bir posta teşkilâtı yapmasıdır. Bu teşkilât Fransada Abdürrahmandan 500 sene sora kurulabilmiştir.

ABDÜRRAHMAN II. NİN HALEFLERİ Abdürrahman II. nin vefatından Abdürrahman III. ün cülûsuna kadar üç melik zamanında geçen 55 sene, Endülüsün iğtişaşlarla dolu buhranlı bir devridir. Bu iğtişaşlar başlıca iki sebepten neş'et ediyordu. Endülüs fethedildiği zaman yerli hıristiyanlar tamamile memlekette bırakılmışlardı. Bunlar arkalarında bulunan geniş hıristiyan âlemile daimî temasta bulunuyorlardı. Pirene etekleri, Asturiye mıntakası Papanın ve Frankların gönderdiği propagandacıları şevkle karşılayan hıristiyanlarla meskûndu. Din kahramanı şövaliyeler, kâfirlere (müslümanlara) karşı açılacak mukaddes cihada iştirak etmek üzere sürü sürü buralara taşınıyorlardı.

İkinci sebep te işlerin başında bulunan Arapların kabileci, tefrikacı ve isyankâr ruhundan doğuyordu. Tek bayrak altında toplanarak millî birlik yapmak kabiliyetinden mahrum olan Arapların başına geçen ve şahsî ihtiras ve menfaatleri uğrunda her şeyi feda etmekten çekinmiyen ümeranın her fırsatta isyan bayrağını açmaları, memleketi anarşi içinde bırakıyor, hükûmet nüfuzunu temelinden sarsıyordu.

Abdürrahman II. ye halef olan Mehmet I. (857 — 886) iktidar mevkiine geçtiği zaman hıristiyanlar propagandacıların telkini neticesi olarak müthiş bir ihtilâl unsuru olmuşlardı. Hıristiyan dönmelerinden Sarakosta Valisi Musa ile Tuleytule Valiliğinde bulunan oğlunun azli, hıristiyanların umumî isyanına vesile hazırladı. Musa, ehemmiyetli bir kaleyi İspanyollara terkettiğinden hem kendisi, hem de oğlu azledilmişti. Musanın oğlu yerli hıristiyanların başına geçerek isyan etti. Asturiye kıralı ile birleşti. Müttefikler müslümanlara ait köylere, şehirlere hücum ettiler. Kıtal ve yağma birkaç sene devam etti.

Bu haile bertaraf edildikten sora şimalden Frankların hücumu başladı. 60 kadar gemi ile Malaga havalisine gelen Normanlar da bu mıntakadan ilerlediler. Asturiyeliler de bu hareketlere iştirak ettiler.

Mehmet, Franklarla, Normanları tarda muvaffak oldu. Fakat, Asturiye kıralına karşı gönderdiği ordu, perişan oldu. Birçok mühim şehirler Asturiye kıralının eline geçti. Mehmet, kaybedilen yerleri kurtarmak için bir iki sene uğraştı. Amribni Hafs adlı bir sergerdenin çıkardığı isyan daha acıklı bir devir açtı.

Felâketler artık tevali ediyordu. Büyük bir fırtına Akdenizde dolaşan donanmayı mahvetti. Korkunç bir kıtlık, heryeri kasıp kavurdu. Bunu takip eden veba, binlerce insanı alıp götürdü. Arkadan çıkan zelzele de mamur şehirleri harabeye çevirdi.

Azimli bir adam olan Mehmet, bütün bu felâketlere göğüs gerdi. Memleket ıstırabını azaltmak için gecegündüz çalıştı. Esaslı kanunlar koyarak inzıbatı temin etti; Navar prensile birleşerek tekrar Endülüse giren Amribni Hafsı mağlûp etti. Amirle Navar prensi harp meydanında maktul düştüler.

Mehmede halef olan oğlu Münzer (886 - 888) memleketi harap bir halde bulmuştu. Maktul düşen Amribni Hafsın yerine geçen oğlu Galip, gayrimemnunların iltihakile daha ziyade kuvvetlenmiş, Sarakosta ve Tuleytule gibi mühim şehirleri zaptetmişti. Galip, üzerine gönderilen orduyu mahvetti. Münzer, bizzat asilere karşı çıkmak mecburiyetinde kaldı. Fakat, muharebe meydanında öldürüldü.

Münzer veliaht tayin etmemişti. Devlet erkânı kardaşı Abdullahı iktidar mevkiine çıkardılar (888 - 912), asi Galip Kastil ve Aragon havalisini almıştı. Memleket anarşi içinde bulunuyordu. Abdullah, Galibe karşı gitmek üzere hazırlanırken Kasım ve Özbek adlı kardeşleri de hükümdarlık iddiasına kalkıştılar. Valilerden bazıları ve kendi oğlu Memet te bunlarla birleştiler. Memleket bir kat daha karıştı. Kurtubada bile ihtilâl emareleri başgösterdi. Vaziyet Emevi saltanatının inhilâli gibi görünüyordu. Fakat Abdullah şaşırmadı. Serbestçe dahilî mücadelelerle uğraşabilmek için, mücavir hıristiyan devletlerle anlaşmak teşebbüsüne girişti. Galibin başına toplanan serserilerin Asturiye hudutlarında yağmagerliğe başlamaları Kıral Alfons III. ü (866 - 910) de sulha yaklaştırdı. Kıral Alfonsla Galip aleyhine tedafüî ve tecavüzî bir muahede yaptı. Fakat memlekette de kıyamet koptu. Mutaassıp hocalar, Galiple birleşerek müşriklerden intikam almak farz iken Abdullahın bilâkis hıristiyan bir hükümdarla ittifak yapması şer'i şerif ahkâmına mugayir olduğunu iddiaya başladılar; cahil halkı Abdullah aleyhine tahrike koyuldular. Hocaları bu hususta vecde getiren amil, din gayretinden ziyade Galibin gizlice gönderdiği paralardı. Bu paraların füsunkâr tesirile fakihler İşbilye camilerinde dinden çıktığına hükmettikleri Abdullahın ismini hutpelerden bile çıkardılar. Umumî bir galeyan uyandırmaya sâyeden bu heriflere kat'î bir darbe indirmek zamanı gelmişti. Abdullah onları tevkif ve Afrikaya nefyetti. Sora da Galibi, bir meydan muharebesinde inhizama uğrattı. Saltanat zamanını ihtilâller, iğtişaşlar içinde geçiren Abdullaha torunu Abdürrahman III. halef oldu.

ABDÜRRAHMAN III. DEVRİ (912 - 961) Abdürrahman III. devri, Endülüs Emevilerinin en parlak zamanıdır. Dedesi Abdullah, kendisine dahilen anarşi içinde, haricen tehlikelere maruz bir devlet bırakmıştı. Fakat, 22 yaşındaki bu genç, eyi bir tahsil görmüştü. Yüksek seciyelerle muttasıftı. Çok geçmeden başlarında istiklâl rüzgârı esen valileri itaat altına aldı. Amcası Abdürrahmanülmuzaffer idaresinde sevkettiği ordu, Galibi Şukar meydan muharebesinde tarumar etti. Galibin elindeki şehirlerden birçoğu istirdat edildi. Galip, Pirene dağlarının sarp mıntakalarına çekildi. Endülüsü aralarında taksim etmek esasına göre bir sulh teklifi yaptı. Abdürrahman, bu teklifi reddetti. Mücadele devam ediyordu. Fakat bu maceralardan sora Galip çok yaşamadı, öldü. Oğlu Cafer Tuleytulede tahassun etmişti, o da burada tazyik edildi. Şehri bırakarak kaçmıya mecbur kaldı. Asturiyeye iltica etti. Leon Kıralı Ordonno II. (913-923) ile bir muahede aktetti.

Son karışıklık senelerinde Asturiye kıralları memleketlerini çok genişletmişlerdi; payitahtlarını Leiona kaldırtmış, Leon Kırallığını teşkil etmiş, Portekiz içerlerine seferler yapmışlardı. Oviedoyu terkederek Leonda yerleşen Ordonno II. büyük zaferler peşinde koşan bir adamdı.

Caferin kendisini metbu tanıyacağını ihtiva eden bu muahedenin imzasından sora Endülüse tecavüze başladı. Bütün şimalî İspanyayı istilâ etti. Fakat Abdürrahman III. ün amcası Abdürrahmanülmuzaffer müttefikleri dağıttı. Leon kıralını memleketine dönmiye mecbur etti.

Abdürrahman III., üzücü bir gayretle dahildeki isyancıları sındırmıştı. Son hareket ile haricî tecavüzler de durdurulmuş oldu. Memlekette nisbî bir sükûn ve inkişaf devresi açıldı.

Abdürrahman, son tecrübelerden sora tehlike zamanlarında mürai Araplara istinat edilemiyeceğini anlamıştı. Venedik ve Ceneviz korsanlarının getirdikleri çocuklardan bir hassa ordusu vücuda getirdi. Ekserisi kendisini bilecek bir yaşta gelen bu çocuklar, islâm dinine sokuluyor, müslüman terbiyesile yetiştiriliyorlardı. İçlerinden kabiliyet ve zekâları müsait olanlara devletin bütün mansıpları açık bulunuyordu. Bunlar, orduda ve idarî işlerde mevki kazandıktan sora, Endülüs fatihlerinin oğulları olmakla iftihar eden zadegânla araları açıldı; zadegân köle ve esir dedikleri bunların kumandası altına girmek istemediler. Hatta muharebelerin birinde bunlara kızarak harp sahasından çekilip gittiler.

Bu hal, ötedenberi Endülüsteki muhtelif arap kabilelerinin hem kendi aralarında ve hem de Berber-Hazarlarla olan rekabet ve münaferete yeni unsurlar soktu. Yabancı esir çocukların Endülüsün içtimaî heyeti içinde, yüksek mevki kazanmaları ayni zamanda hükümdarların keyfî idarelerine daha ziyade bir inkişaf verecekti. Kendilerini Emevilerle ayni seviyede gören fatihlerin yani Berber - Hazarların oğulları, hükümdarların keyfî idarelerine karşı daimî surette mücadele ediyorlardı. Yeni zuhûr eden zümre ise; esirlikten yetişme olmak itibarile, yükselmek için riya ve tabasbus yoluna giriyor; bu suretle hükümdarları insanlık fevkine çıkarıyorlardı. Ayni hal dört asır sora Şarkta Osmanlı İmparatorluğunda da görülecektir.

X. asır iptidalarında Afrikada zuhûr eden büyük hâdiseler nihayet Abdürrahman III. ü müdahaleye mecbur etti. Fatimî dailerinden Ebu Abdullah, Mağripte Kettame Berberlerine istinaden Aglebileri kaldırmış, İsmaililerden Übeydullahı halife ilân etmişti (910). Bu suretle tsşekkül eden Fatimiler, Fastaki İdrisileri de tazyika başladılar. Hükümdarları Yahya bin İdris IV. (904 — 922) acıklı bir vaziyete düştü. Bu yüzden Fasta zuhûr eden ihtilâller, İdrisileri iktidar mevkiinden uzaklaştırdı. Emevilere Endülüs tacını kazandıran Zenata kabilesi İdrisileri iltizam ediyorlardı. Abdürrahman III. ten istimdat ettiler. Abdürrahmanın kuvvetli bir donanma himayesinde gönderdiği kuvvetler İdrisileri tekrar iktidar mevkiine getirdi. Fakat bu tebeddül, Fatımilerin müdahalesini intaç etti. Abdürrahmanın kuvvetleri Fatimilerle de muharebeye mecbur kaldı. Fatimî - Emevi mücadelesi uzayacaktı. Dahilî tanzimatla meşgul olmak istiyen Abdurrahman, Afrikada yeni maceralar peşinde koşmayı münasip görmedi. Kuvvetlerini geriçekti. Bunun neticesi olarak Fatimiler Şimali Afrikada kuvvetle yerleştiler. Yalnız Tanca Emevilerin elinde kaldı.

Abdürrahman, dahilî asayişi temin ettikten sora memleketin imarına çalıştı. Kurtubaya üç saat mesafede, Medinetüzzehra namile yeni bir şehir kurdu. Burada muazzam bir saray yaptırdı. Enkazı hayret ve takdirle temaşa edilen bu saray, 4300 somaki mermer sütun üzerine kurulmuş ve 25 senede bitmiştir. Duvarları, mermer ve çinilerle kaplı idi. Tavanları altın nakışlarla süslenmişti. Üst katta, Abdürrahmanın vükelâsını kabul ettiği salon, bir san'at abidesi idi. Ortada büyük bir havuz vardı. Havuzun ortasında da başında büyük bir beyaz inci bulunan altın bir kuş bulunuyordu. Havuza akan sular, bu kuşun ağzından fıskıye halinde dökülüyordu Sarayın etrafı şirin bahçelerle muhattı. Bu bahçeler arasında mermer sütunlar üzerine yapılmış, musanna bir köşk bulunuyordu. Köşkün salonunda istiridye şeklinde cıva ile dolu bir havuz vardı. Saray civarında hassa ordusuna mahsus kışlalarla vükelâ konakları bulunuyordu. Abdürrahman, burada büyük bir cami ile zengin bir kütüphane de yaptırmıştı.

Memleketin her tarafında Medinetüzzehrayı takliden binalar yapılmıya başladı. Memleketin servet membaı ziraatle san'at olduğunu takdir eden Abdürrahman, Endülüste sürülmedik bir karış yer kalmamasına çok itina ediyordu. Kanallar açtı, ticaret donanmaları vücuda getirdi. Akdeniz ticaretini eline aldı. Endülüs sahillerinden kalkan ticaret gemileri İskenderiyeye, İtalya sahillerine, hatta İstanbula kadar Endülüs mamulâtından eşyalar taşıyorlardı.

Abdürrahmanın medeniyet ve umran faaliyeti engelsiz kalmıyordu. Kardeşinin idamından müteessir olan Santarem Valisi İshak bin Ümmiye, Leon Kıralı Ramiro II. ye (927-950) müracaatle Endülüs üzerine yürüdüğü takdirde idaresinde bulunan vilâyeti kendisine teslim edeceğini bildirdi. Ramiro, Endülüse girdi. İshak bin Ümmiyenin kuvvetlerile birleşti. Bütün şimal mıntakası yağma ve tahrip edildi, islâmlar görülmemiş bir vahşetle doğrandı. Madrit (Mecrit) te Ramironun eline geçti (932). Abdürrahman umumî seferberlik ilânına mecbur oldu. Çetin ve uzun muharebelerden sora istilâ edilen memleketleri kurtardı. Senelerdenberi Endülüsü, bir mareke haline sokan (Amribni Hafs) sülâlesini de ortadan kaldırdı.

Abdürrahman, oğlu Hakemi veliaht tayin etmişti. Fakat diğer oğlu Abdullah, bu tayini kabul etmiyerek babasına karşı isyan etti. Yakalanarak idam olundu. Yarım asır, hükümdarlık eden Abdürrahman III. halefine mamur, asayişi muntazam bir memleket bırakarak ebediyete çekildi. Abdürrahmana kadar Endülüs Emevileri Melik ve Emîr unvanile iktifa etmişlerdi. Abdürrahman Emirülmüminin ve Halife unvanlarını aldı.

HAKEM II. DEVRİ (961-976) Hakem II. ihtiyar babasının son devirlerinde idareyi filen eline almış, yüksek meziyetlerile kendisini herkese sevdirmişti. Çocukluğundanberi ilmî tetebbülere düşkün olan Hakem, yüksek vasıflarile mümtaz bir şahsiyetti. Herhangi bir harbe meydan vermemek, zamanını tarihe bir irfan devresi olarak geçirtmek istiyordu. Fakat hadisat, kendi arzusu gibi cereyan etmedi. Memleketin şimal mıntakasını istilâ eden Leon Kıralı Sanşe I. (955 - 967) kendisini harbe icbar eyledi. Hakem ilmî ve medenî faaliyetleri durdurmamak için prensliğinde tesis ettiği büyük kütüphanenin idaresini kardeşi Abdülâzize, ilmî heyetlerin faaliyetlerine nezaret vazifesini de diğer kardeşi Münzere havale etti. Kendisi de harp işlerile uğraşarak Leon kıralını musalâha aktine mecbur etti. Bu musalâhayı diğer küçük kontluklarla olan muahedeler takip etti. Hakem, Endülüs ticaretine zarar veren Fas havalisini elde etmeyi faydalı gördü. Sevkettiği ordu Fası işgal altına aldı. Fas ve Cezayirde Emevi melikini hükümdar tanıdılar.

Hakemin, hayatını kitaplara ve ilme hasretmesi, Endülüste ilmî bir faaliyet devresi açtı. Vezirler, yüksek memurlar bütün gayretlerile ilmin himaye ve neşrine çalıştılar. Hakem, islâm dünyasının her tarafında yazılan kıymetli kitapları, birçok paralar sarfile; Kurtubaya topladı. Kurtuba medreseleri İbnirrüşt gibi yüksek âlimler yetiştirecek derecede inkişaf etti. Avrupanın muhtelif yerlerinden birçok gençler, fen ve felsefe tahsili için Endülüs medreselerine geliyorlardı. Bunlar arasında bilâhare papalığa kadar yükselen şahsiyetler bulunuyordu. Hakem zamanında Kurtubada küçük çocuklara mahsus 33 mektep bulunuyordu. Başta Tuleytule olmak üzere Endülüsün diğer şehirleri ilmî faaliyette Kurtuba ile rekabet ediyorlardı. Tuleytuledeki ilim heyeti Kurtubaya tefevvuk ediyordu.

Hakem, Endülüste umumî tahriri nüfus yaptırdı. Ziraat istatistikleri tanzim ettirdi. Zeriyatın nüfusu mevcudeye nispetle beş misli olması için tertipler aldı. Fazla mahsul memleket haricine gönderiliyordu. İstanbul pazarlarında bile bol bol Endülüs mahsulâtı satılıyordu. İhracattan alınan para 12 milyon altına baliğ oluyordu.

Hakem devrinde Endülüs kadınları arasında da ilmî bir faaliyet başladı. Lisan, edebiyat ve riyazıyatta tanınmış simalar yetişti. Kurtubalı Ayşe ile Lebine ve Hatice ismindeki hanımlar, ilm faaliyetin başında bulunuyorlardı. HAKEM II. DEN SORA ENDÜLÜS EMEVİLERİ Hakem devri, Endülüs Emevilerinin en parlak zamanı idi. Hakemden sora seri bir inhitat başladı. Oğlu Hişam II. (976-1009) iktidar mevkiine geldiği zaman henüz bir çocuktu. Devlet işlerini vesayeten anası Sabiha tedvire başladı. Dirayetli bir hanım olan Sabiha Hacip Ebu Caferülmansuru vezaret mevkiine getirdi. Bu kıymetli şahsiyet, Hakem devrinde başlıyan ilmî, medenî faaliyeti idameye muvaffak oldu. Hıristiyan hükûmetlerin müşterek hücumlarına karşı olan mücadeleyi parlak bir surette idare etti. Mansur, şimalden inen akınlara Araplarla mukavemet edemiyeceğini anlıyarak Afrikalı Berber-Hazarlardan muntazam bir ordu vücuda getirmişti. Bu ordu sayesinde Pirene dağlarını geçerek hayli zaferler kazandı. Fakat kendisinin ve Sabihanın vefatından sora umuru idare çığırından çıktı. Sefih Hişam müşkülât içinde şaşırdı kaldı. Her tarafta isyanlar, ihtilâller başgösterdi. Hişam ıskat edildi. Emevi prensleri de biribirlerile mücadeleye başladılar. İnhitat süratle ilerliyordu. Hişama halef olan Mehmet te tutunamadı. O da ıskat edildi. Hişam, Mehmet, Süleyman ikişer defa tahta çıktılar. Berberlerin isyanı, mevcut müşkülâtı büsbütün arttırdı; Emevi prensleri, ihtirasları uğrunda halkı biribirlerine boğazlatıyorlardı. Bunlar biribirlerini ezmek için hıristiyan prenslerle birleşiyor, memleketi harabeye çeviriyorlardı. Kurtuba bile birkaç defa yağmaya uğradı. Medreseler, mektepler yıkıldı. Kütüphaneler tarumar edildi. Ezzehra sarayının bir kısmı yandı. Meyus kalan Endülüs halkı Septe boğazına hâkim olan "Ali bin Hammut"u davete mecbur kaldılar.

Ali bin Hammut, isyan ve ihtilâlleri az çok teskin etti. Kendisini Endülüs hükümdarı ilân eyledi. Fakat bir müddet sora onu da hamamda boğdular (1018).

Emevilerden Abdürrahmanülmurtaza iktidar mevkiine geldi. Bunu da Ali bin Hammudun kardeşi Kasım düşürdü. (1018). Gaddar bir adam olan Kasım, ortalığı kasıp kavurdu. Birçok hanümanları söndürdü. Nihayet Kurtubalılar, Emevilerden Abdürrahman V. i iktidar mevkiine getirdiler (1023). Eyi bir adam olan Abdürrahman V. asayişi tanzim için çok didindi. Fakat inzıbatı bozulan ordu, asayişsizliğin membaı idi. Emevilerden Mehmet Müstekfi orduyu tahrik ederek Abdürrahmanı katlettirdi (1024), yerine geçti. Fakat müşkülât karşısında bu mevkide duramadı. Payitahtı bırakarak Tuleytuleye kaçmıya mecbur oldu. Beni Hammuttan Yahya ikinci defa olarak Kurtuba tahtına çıktı (1025). Fakat her vilâyet artık başlıbaşına hareket ediyordu. Hiçbiri Kurtubayı dinlemiyordu. Yahya bunlarla mücadele ederken maktul düştü (1027). Valilerin itaatini temin etmek üzere Emevilerden birinin iktidar mevkiine getirilmesi düşünüldü. Münzeviyane yaşamakta olan Hişam bin Mehmet zorla Kurtubada hükümdar ilân olundu (1027). Fakat devam eden anarşi yüzünden şimaldeki hıristiyan hükûmetler birçok yerleri zaptetmiş, müslümanları dar bir sahaya sıkıştırmışlardı. Valiler kimseyi dinlemiyor, biribirlerile harbediyorlardı. Hişam, bir beyanname ile feci vaziyeti umuma anlattı. Fakat, hiçbir tesiri olmadı. Mukadder akıbet yaklaşıyordu. Meyus olan Hişam, bir gün halkı toplıyarak arzusu hilâfına geldiği bu mevkiden istifa etti. Ailesini alarak inzivaya çekildi (1031). Altı sene sora da eceli mev'udile öldü. Vefatile Endülüste iki asırdan fazla hüküm süren Emevi Hanedanı da münkariz oldu.

ENDÜLÜSTE TAVAİFİ MÜLÛK Endülüste Hişam II. devrinde başlıyan inhitat, müslümanları nihayet dar bir sahaya sıkıştırmıştı. Kurtubanın nüfuzu sarsıldıkça bu sahadaki valiler müstakillen harekete başlamışlardı. Hişam III. memleketi idaresi altında toplamaya muvaffak olamıyacağını görerek Kurtuba tahtından çekilince Endülüste Tavaifi Mülûk devri başladı (Harita. 26).

Bunlardan Beni Hammut (1016-1057) Malakada, Beni Abbat, (1023 - 1091) İşbiliyede, Beniziri (1012 - 1090) Gırnatada, Beni Eftas (1027 - 1094) Batlabusta, Beni Sumadih (1041 - 1091) Meriyede, Beni Cevher (1031 - 1068) Kurtubada, Beni Zünnun (1009 - 1085) Tuleytulede, Beni Âmir (1021 - 1085) Belensiyede, Beni Tücip ve Beni Hut (1019 - 1141) Sarakostada hüküm sürdüler. Bunlardan başka Danya (1017 - 1087), Tartuşe (1039 - 1058), Miyorka (1076 - 1097), Elbunt (1025 - 1092), Mersiye (1145 - 1147) mıntakalarında da birer hükûmet teşekkül etti.

Fakat Leon, Asturiye ve Navar kıralları dar bir sahaya sıkışan müslümanları buralarda da boğmak istiyorlardı. Leon Kıralı Alfonsun tecavüzlerine karşı âciz kalan Abbadiler, Afrikada kuvvetli bir hükûmet kurmuş olan Murabıtları imdada çağırdılar. XI. asır ortasında Fas ile Cezayirin bir kısmında teşekkül eden Murabıtin Devletinin başında bu esnada Yusuf bin Taşfin bulunuyordu. Yusuf (1061 - 1107) bu davet üzerine 1086 tarihinde kuvvetli bir ordu ile Endülüse geçti. Bu devirde Galis, Leon ve Kastil Kıralı olan Alfons VI. (1065-1109) Şimalî İspanyayı istilâ etmiş ve Tuleytuleyi zaptederek hükûmet merkezi yapmıştı (1085). Yusuf bin Taşfin Zelaka meydan muharebesinde Kıral Alfonsu büyük bir hezimete uğrattı (Teşrinievel 1086). Şimalî İspanyayı kurtardı. Tekrar Afrikaya döndü. Fakat bir müddet sora hıristiyanlar İşbiliyeyi tazyika başladılar. İşbiliye hükümdarının istirhamı üzerine Yusuf bin Taşfin (1090) tarihinde tekrar Endülüse geçti. Hıristiyanları tenkil etti. Ayni zamanda Endülüsteki Tavaifi Mülûkten birçoğunu da kaldırdı, Endülüsü bir vilâyet halinde hükûmetine ilhak etti.

Ebu Abdullah Mehmet adlı biri tarafından temeli atılan Muvahhidin Devleti (1130-1269), Şimalî Afrikada Murabıtların yerine kaim olunca, Endülüs te bunların hakimiyeti altına girdi (1145). Muvahhitler Endülüste hıristiyanlara karşı büyük bir mücadele açtılar. Fakat 1235 te hıristiyanlara karşı Lasnavas muharebesini kaybettiler. Muvahhidin Devleti zamanında Mersiyede beni Hut (1228 - 1269), Gırnatada da Beni Ahmer denilen Beni Nasır Hükûmetleri teşekkül etti. Fakat Muvahhidin Devletinin inkırazından sora (1269), Endülüste islâm hükûmeti olarak yalnız 1232 tarihindenberi Gırnata ve havalisinde hüküm süren Beni Ahmer (Beni Nasır) Devleti kalmıştı.

Bunlar, iki buçuk asır kadar Gırnatada parlak bir medeniyet yaşattılar. Gırnatada hâlâ mevcut olan Elhamra sarayı (Res. 54-57) gibi yüksek san'at eserleri vücuda getirdiler. Beni Ahmer yaşadığı müddetçe, gittikçe daralan hıristiyan çemberinden kurtulmak için çarpıştılar. Nihayet Kastil ve Aragon Kıralı Katolik Ferdinant ile zevcesi İzabel, hakimiyetleri Gırnata şehrine inhisar eden müslümanları burada şiddetli bir muhasara altına aldılar. Beni Ahmerin son hükümdarı olan Ebu Abdullah Mehmet (Abdullahüssağir) şehri teslim ettikten sora verilen müsaade üzerine bir müddet kendine tahsis olunan yerde kaldı ve sora Fas emirine iltica etti.

İslâmlar elinde kalan bu son şehir de hıristiyan hakimiyeti altına düştü. Koyu bir katolik taassubile hareket eden Ferdinant - İzabel, müslümanların imhası için her şeyi yaptılar. İspanyollaşan enkazı bile 1609 tarihinde sürüp çıkardılar. 800 sene kadar İspanyada hâkim yaşayan bir medeniyetten Elhamra sarayı ile kiliseye çevrilen Kurtuba camiinin harabelerinden başka bir iz bırakılmadı.

HATIRDA TUTULACAK HULÂSA İspanya Emeviler devrinde fetholundu (711). Araplar İspanyaya Endülüs derlerdi. Endülüse ilk geçen ve fethe başlıyan Berber kumandanlarından Tarıktır. Tarıkın ordusu da Berberlerden ibaretti.

Endülüs 138 sene kadar Emevi halifeleri tarafından gönderilen valiler vasıtasile idare edilmiştir.

Abbasilerin birinci Halifesi Seffah tarafından yapılan katliamlar esnasında, Emevi ailesinden canını kurtarabilenler arasında Onuncu Emevi Halifesi Hişamın torunu Abdürrahman dahi bulunuyordu. Abdürrahman birkaç seneler Mağrıpta Berberler yanında kaldıktan sora İspanyadaki karışıklıktan istifade ederek oraya geçti ve hükümdar tanındı (756). Abbasilerin gönderdikleri orduyu mağlûp ve tardetti; bu suretle Endülüs Emevi Devleti teşekkül etti.

Abdürrahmanın halefleri zamanında memleketin şimalindeki dağlık mıntakalarda itaat altına alınmıyan hıristiyanların daima tecavüzlerine maruz kaldı. Kendi tebaası arasında da birçok ihtilâflar ve isyanlar oldu; bütün bunlara rağmen Endülüs Emevileri iki buçuk asır yaşadı; payitahtları Kurtuba şehri idi.

Endülüs Emeviye Devletinin en ziyade kudret sahibi olan hükümdarı Abdürrahman III. tür. Bu zat memlekete tam istiklâlle hâkim oldu. Leon ve Kastilya ve Navar kırallarının hücumlarına ve Afrikadan gelen istilâya karşı memleketi müdafaa etti. Akdenizde hakimiyetini kuvvetli bir donanma ile temin eyledi. Adalet ve feraset ile iş gördü. İlim ve san'ate çok itibar ederdi.

Abdürrahman III. öldükten sora hiç kimse onun izini takip edemedi. Endülüs memleketleri birtakım serserilerin elinde oyuncak oldu; en nihayet Tavaifi Mülûk denilen birtakım küçük küçük devletler peyda oldu. Bunların içinde en kuvvetlisi İşbiliye melikleri Abbat ailesidir. Bütün Tavaifi Mülûk gibi İşbiliye melikleri de hıristiyanların şiddetli taarruzlarına dayanamadılar. Mağripten Murabıtları çağırdılar. Murabıtlardan sora Muvahhidin Devleti Endülüsü istilâ etti.

Nihayet Gırnatada Beni Nasır (Beni Ahmer) Devleti teşekkül etti, bu devlet iki buçuk asırdan ziyade payidar oldu. Bu devletin de Ferdinant ve İzabel tarafından mahvedilmesi üzerine İspanyada sekiz asırdanberi mevcut olan islâm hüküm ve idaresi ortadan kaldırılmış oldu. İspanyadaki islâmların da büyük bir kısmı imha ve bir kısmı da tardolundu.

Kaynak: Dizin:Tarih II Ortazamanlar.pdf
Telif durumu:

Yayımlanırken sahibi belirtilmeyen veya sahibi bir tüzel kişi olan bu eser, yayımlanma tarihinin üzerinden 70 yıl geçmesinden dolayı Türkiye'de kamu malı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun 12. maddesine göre:

  • Yayımlanmış olan bir eserin sahibi 11 inci maddeye göre belli olmadıkça, yayımlıyan ve o da belli değilse çoğaltan, eser sahibine ait hak ve salahiyetleri kendi namına kullanabilir.
  • Bu salahiyetler, 11 inci maddenin 2 nci fıkrasındaki karine ile eser sahibinin belli olmadığı hallerde konferansı verene veya temsili icra ettirene aittir.

Aynı kanunun 27. maddesine göre:

  • 12 nci maddenin birinci fıkrasındaki hallerde koruma süresi, eserin aleniyet tarihinden sonra 70 yıldır; meğer ki eser sahibi bu sürenin bitmesinden önce adını açıklamış bulunsun,
  • İlk eser sahibi tüzelkişi ise, koruma süresi aleniyet tarihinden itibaren 70 yıldır.