Sezer'in Harp Akademileri Konuşması - 14 Nisan 2004

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Harp Akademileri Konuşması
(14 Nisan 2004)
Ahmet Necdet Sezer

Sayın Genelkurmay Başkanı,
Silahlı Kuvvetlerimizin Değerli Komutanları,
Harp Akademilerimizin Seçkin Mensupları,
Değerli Konuklar,

Ülkemizi yakından ilgilendiren askeri ve stratejik konuların tüm boyutlarıyla ele alınarak derinlemesine irdelendiği ve çözümlemeler yapıldığı bu seçkin eğitim kurumuna bu yıl da seslenmekten mutluluk duyuyorum. Harp Akademilerinin çalışma programı çerçevesinde Türkiye'nin de içinde bulunduğu çalkantılı coğrafyada, ülkemize doğrudan ya da dolaylı yansımalar yapan gelişmeler, bilimsel bir tartışma ortamı içinde ele alınmakta ve ulaşılan sonuçlar, ulusal stratejilerin belirlenmesi çabalarına değerli bir katkı oluşturmaktadır.

İki kutuplu dünya düzeninin yıkılmasından sonra ortaya çıkan belirsizlik ortamı, bu durumun oluşturduğu yeni risklerin doğru olarak saptanmasının önemini de bir kez daha gündeme getirmiştir. Çünkü, gelişmelere zamanlıca, doğru ve sağlıklı saptamalar yapılamaması, ulaşılan sonuçların da yanıltıcı ve yanlış yönlendirici olmasına yol açmaktadır. Tarih zincirinin son halkasında yer almadığımız akılda tutularak, sağduyulu ve gerçekçi bir biçimde gelecek ile ilgili plan ve stratejiler oluşturmak öncelikli konumuzdur. Dünya üzerinde sorunlu bir coğrafyada bulunan ülkemizde, bu gereksinim giderek artan biçimde kendini göstermektedir.

Geçen yılki konuşmamın ana noktalarına bakıldığında, aynı konuların bugün de bütün canlılığıyla gündemimizdeki yerini koruduğu, hatta kimi sorun ve risk alanlarında iyileşme yerine belirgin bir kötüye gidiş olduğu görülmektedir. Bölgemiz ve dünyamız, ne yazık ki, bugün bir yıl öncesinden daha huzurlu, daha istikrarlı ve daha güvenli bir konumda değildir. Barışa ve uluslararası ilişkilerin temel sistemine yönelik tehlikeler, riskler ve belirsizlikler, kaygı kaynağı olmayı sürdürmektedir.

Uluslararası terör, yediği darbelere ve uğradığı bölünmelere karşın, dünyanın her köşesine erişebilmiş, uygarlığa ve insanlığa verdiği zarar giderek büyümüştür. Ülkemize yıllarca acı çektiren ve tehlikesi dünya kamuoyu tarafından ancak 11 Eylül saldırıları sonrası kavranmaya başlanan terör sorununun yanısıra, mikro milliyetçilik, köktendincilik ve yaygınlaşma riski taşıyan kitle imha silahları da önemli küresel tehlikeler arasında yer almaktadır. Bunların da ötesinde, ekonomik gelişmişlik farklılıkları, hızlı nüfus artışı karşısında yetersiz kalan eğitim olanaklarına bağlı olarak yaygınlaşan bilgisizlik, giderek daha çok duyumsanan çevre sorunları, açlık gibi bireyin yaşam hakkını engelleyen ve birçok insanı etkileyen sorunlar, kimi bölgelerde bireysel, toplumsal ve devletlerarası çatışmaların yeni tohumlarını ekmektedir.

Uluslararası toplum, geçtiğimiz yıl içinde bu risk ve tehlikeleri göğüsleyecek, sorunları çözecek, hatta bu sorunların ağırlaşmasını ve derinleşerek kemikleşmesini önleyecek çözümleri üretmekte zorlanmıştır. Uluslararası planda çözüm olarak sunulan politikalar yeterli etkinlikte olamamış, bunlar kimi zaman sorun çözmek yerine, yeni sorunların ateşleyicisi olarak algılanmıştır. Günümüzde herşey hızla değişmekte, yeni bakış açılarını, olayları farklı boyutlardan görebilmeyi zorunlu kılmaktadır. Yirmibirinci yüzyılda hızla yol almakta olduğumuz bu dönemde, uluslararası ilişkilere ve bölgesel sorunlara çağın gelişmelerine ve gerçeklerine uygun politikalarla yaklaşmanın, çözümün birinci adımı olduğu kuşkusuzdur.

Değerli Konuklar,

Geçen yıl yaptığımız konuşmadan bu yana Irak'ta önemli gelişmeler yaşanmıştır. Irak'ın geleceğine ilişkin belirsizlikler ve şiddet sarmalının giderek artması bizleri olduğu kadar, uluslararası toplumu da kaygılandırmaktadır. Irak'a yönelik bir askeri müdahaleden kaçınılması amacıyla Türkiye'nin büyük çaba harcadığı herkesçe bilinmektedir. Burada hareket noktamız, müdahalenin çözmeye çalıştığından daha büyük sorunlara yol açabileceği olasılığı ve kaygısı idi. Gelişmelerin bizi haklı çıkardığını söylemek noktasında olmadığımızı ümit ederim. Ancak Irak'ın, bugün ne kendisi, ne komşuları, ne de uluslararası toplum yönünden daha iyi konumda bulunduğunu ileri sürmek güçtür.

Kuşkusuz, komşumuz Irak'taki gelişmeler ülkemizi yakından ilgilendirmeye devam etmektedir. Can kaybının sürmesinden ve artmasından derin üzüntü duyuyoruz. Irak'taki olası gelişmeler karşısında toplumumuz duyarlılığını sürdürmekte ve ilgili makamlarımız ulusal yararımızın en etkin biçimde korunmasını sağlayacak siyasaların uygulanması yönünde özenle çaba göstermektedir.

Irak'ta kalıcı bir istikrarın sağlanması, kamu düzeninin yeniden oluşturulması, tüm etnik grupların hakça temsil edildiği demokratik bir rejimin kurulması, Irak halkının ülkesi ve doğal kaynakları üzerinde tam denetime kavuşması en içten dileğimizdir.

Irak'ın toprak bütünlüğünün ve siyasal birliğinin korunması, Irak'ın ve bölgenin istikrarının vazgeçilmez ögesidir. Bu konudaki duyarlılığımız herkesçe bilinmektedir.

Devletler arasındaki ilişkilerde uluslararası hukukun üstünlüğüne inanan Türkiye, dış politikasını bu temel yaklaşıma dayandırmaktadır. Irak'la ilgili olarak geçen yıl attığımız ya da bundan sonra atabileceğimiz adımların uluslararası yasallık temelinde olması koşulunu aramamız, Irak'a yönelik politikamızın özünü oluşturmaktadır.

Öte yandan, adını KONGRA-GEL olarak değiştiren terör örgütü PKK/KADEK, Kuzey Irak'taki varlığını sürdürmektedir. Örgütün, Kuzey Irak'tan çıkarılması ve etkisizleştirilmesi konusunda Amerika Birleşik Devletleri ile fikir birliği içinde bulunmamıza koşut olarak, bu konuda somut ve inandırıcı adımların süratle atılmasına gereksinim duyulmaktadır. Türk kamuoyunun bu konudaki haklı duyarlılığı sürmektedir. Üzerinde önemle durulması gereken bir diğer nokta da, terörle savaşımda ayırımcılık yapıldığı izleniminin yaratılmamasıdır.

Bundan yaklaşık bir ay önce, 8 Mart 2004 tarihinde kabul edilen Geçici İdari Yasa, Irak Yönetim Konseyi'nin oluşumundaki yetersizlik ve dengesizliklerin bir yansımasıdır. Yasa'nın genel seçimlerle kurulacak Ulusal Meclis ve Geçiş Hükümeti'nin istencini de ipotek altına aldığı söylenebilir. Yasa'daki olumsuz ögelere karşın, Irak'ta siyasal geçiş döneminin dinamik bir süreç olacağı kuşkusuzdur.

Gerek Geçici Yasa'nın uygulanmasında, gerek Irak halkını temsil edecek seçilmiş Ulusal Meclis'in ortaya çıkmasında Irak'ı oluşturan tüm kesimlerin gerçek ağırlıklarıyla ülkenin yazgısını belirlemelerine olanak tanınması yaşamsal önem taşımaktadır.

Silahlı Kuvvetlerimizin Değerli Üyeleri,

Değerli Konuklar,

Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından, bir yandan Avrasya coğrafyasında oluşan "jeopolitik boşluk alanları" ile bunların sonucunda Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Ortadoğu'da yaşanan çatışma ve uyuşmazlıklar, diğer yandan da 11 Eylül ile 11 Mart terör eylemleri sonucunda sırasıyla Amerika ve Avrupa kıtalarını derinden sarsan "asimetrik tehditler", güvenlik kaygılarını dünya çapında artırmıştır.

Dünyada oluşan yeni güvenlik ortamı, geleneksel tehdit algılamalarının da değişmesine yol açmış, sınırların korunması ilkesine dayalı "Askeri Savunma" anlayışı, yerini ulusal çıkarların, sınırların ötesinde daha uzaktan korunmasını temel alan "Stratejik Güvenlik" anlayışına bırakmıştır.

Amerika Birleşik Devletleri tarafından ortaya atılan ve son dönemde uluslararası alanda giderek daha çok tartışılmaya başlanan "Büyük Ortadoğu" tasarısı, bu anlayışa bir örnek sayılabilir. Bugünlerde ülkemiz gündeminde de ağırlıklı biçimde yer almaya başlaması nedeniyle, sözkonusu tasarı üzerinde durmak istiyorum.

"Büyük Ortadoğu" tasarısı, kapsadığı coğrafya henüz kesinleşmeyen, ancak Kuzey Afrika'dan Ortadoğu'ya ve hatta Yakın Doğu'ya uzandığı söylenen geniş bir bölgede siyasal, toplumsal, ekonomik boyutlarla birlikte, güvenlik alanını da içeren kapsamlı ve uzun erimli bir dönüşüm tasarısı olarak sunulmaktadır.

Niteliği ve kapsamı henüz belirginleşmemiş olmakla birlikte, kimi ipuçlarına sahip olduğumuz sözkonusu tasarının düşünsel temellerinin Amerika Birleşik Devletleri'nde aslında doksanlı yıllarda atıldığı, ancak, uluslararası alanda ortaya çıkan gelişmelerin, Amerika Birleşik Devletleri'ni böylesine kapsamlı bir girişimi bir an önce uygulamaya koymaya yönlendirdiği anlaşılmaktadır. Bu gelişmelerin başında kuşkusuz 11 Eylül terör saldırıları gelmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri Yönetimi, bu tasarıyı ortaya koyarken, Büyük Ortadoğu coğrafyasında siyasal, toplumsal ve ekonomik haklarından yoksun bırakılmış, işsiz ve eğitimsiz kitlelerin nüfusunun artmasına bağlı olarak, aşırılık, terörizm, yasadışı göç gibi sorunların tehlikeli boyutlara ulaşacağına ve böyle bir durumun yalnızca Amerika Birleşik Devletleri'ne değil, uluslararası toplumun tümüne yönelik ciddi bir tehdit oluşturacağına dikkat çekmektedir. Çözüm olarak, bölge rejimleri için demokratikleşme ve iyi yönetişimi içerecek bir yeniden yapılanma sürecini özendiren, çok boyutlu ve uzun erimli bir strateji geliştirilmesi savunulmaktadır.

Avrupa Birliği'nin, Büyük Ortadoğu tasarısının öngördüğü dönüşümü desteklediği anlaşılmakta, ancak, geçtiğimiz aylarda yapılan tartışmalar, Avrupa Birliği'nin yöntemsel olarak Amerika Birleşik Devletleri'nden farklı düşündüğünü ortaya çıkarmaktadır.

Yapılan tartışmalardan bu aşamada şu sonuçları çıkarmak olanaklıdır: Avrupa Birliği, Ortadoğu'ya ilişkin olarak Amerika Birleşik Devletleri'nden farklı, ancak "Büyük Ortadoğu" girişimini tamamlayıcı nitelikte bir strateji geliştirmeye doğru ilerlemektedir. İki yaklaşımı birleştiren nokta, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği gibi bölge dışı güçlerin yaklaşık sınırları tanımlanan bu coğrafyaya, deyim yerindeyse "çeki düzen vermek" hak ve yetkisini kendilerinde görmüş olmalarıdır.

Bölge ülkelerinde ise, herşeyden önce, Amerika Birleşik Devletleri'nin bu tasarıyı kendilerine danışmadan ortaya koymuş olmasından kaynaklanan duyarlılık ve kuşkular bulunmaktadır. Arap ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri'nin Avrupa ve diğer gelişmiş ülkelerle birlikte Ortadoğu'yu yeniden biçimlendirmek üzere başlattığı çabayı, Sovyetler Birliği'ni yıkmak üzere 1970'lerde sürdürülen çabalara benzetmekte ve kaygı duymaktadır. Girişimin, Arap ülkelerinde yeni bir sömürgeleştirme kuşkusu da yarattığı anlaşılmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri'nin son haftalarda bunları gidermek üzere bölgeye yönelik görüşmelerini artırmaya başladığını, söylemini bir ölçüde değiştirdiğini, yeniden yapılandırmaların dışarıdan dayatılacağı kaygısını ortadan kaldırmak amacıyla, bölgeden gelecek girişimleri özendirme boyutunu ön plana çıkardığını görmekteyiz.

Değerli Konuklar,

Uluslararası planda dikkatlerin bu tasarıya yöneldiği şu dönemde, Türkiye'nin tasarıya ilişkin tutumu, gerek Amerika Birleşik Devletleri, gerek Avrupa Birliği, gerekse bölge ülkeleri tarafından yakından izlenmektedir.

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, demokrasi, insan hakları, iyi yönetişim, kadın-erkek eşitliği gibi değerlerin Batı'ya özgü olduğu, Ortadoğu'nun ise, farklı bir kültürel, dinsel, toplumsal ve tarihsel deneyimi bulunması nedeniyle bu değerleri özümseyemeyeceği yolundaki görüşler temelsizdir.

Tarih boyunca Ortadoğu ile yoğun bir etkileşim içinde bulunan Türkiye'nin sergilediği örnek, bu düşüncenin geçersizliğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle, yanıtlanması gereken temel soru, Ortadoğu'da demokrasinin olanaklı olup olmadığı değil, demokrasi özlemlerinin nasıl karşılanabileceği, demokratikleşmenin nasıl yaşama geçirilebileceğidir.

Genel anlamda İslam coğrafyası ve özelde Ortadoğu ülkeleriyle yaptığımız görüşmelerde ve İslam Konferansı Örgütü platformlarında, kendi değerlerimizi yitirmeden çağın gerisinde kalmamanın, hatta çağı yönlendirebilmenin yöntemlerini birlikte bulmamız gerektiğini vurgulamaktayız.

Çağı yakalayabilmek, ancak ciddi bir yenilenme ve reform süreciyle sağlanabilir. Bu ise, daha özgür ve katılımcı demokratik yapıları, hukukun üstünlüğüne, insan haklarına, kadın-erkek eşitliğine dayanan, ayrıca kaynakların daha verimli kullanılmasını sağlayacak iyi yönetişim ilkelerini gözeten uygulamaların yaşama geçirilmesini gerektirmektedir. Bu konularda, bölge ülkelerine açık yüreklilikle bir özeleştiri görevi düştüğünü de bu fırsattan yararlanarak vurgulamak istiyorum.

Ortadoğu'nun çağdaş ve evrensel değerler doğrultusunda dönüşümden geçmesi, gönenç ve kalkınma düzeyinin yükselmesi ve bölgenin yol açtığı risklerin önlenmesi, ülkemizin de paylaştığı bir ülküdür.

Aslında, farklı boyutlarda da olsa, yeniden yapılanma rüzgarının bugün Ortadoğu bölgesinde estiğini görmekteyiz.

Bölgedeki demokrasi isteminin bir siyasal istence ve somut bir yeniden yapılanma sürecine dönüşmesine uluslararası toplumun da yardımcı olması bir dereceye kadar anlaşılabilir. Bununla birlikte, yanlış yöntemlerin uygulanması yüzünden Büyük Ortadoğu tasarısının bölgede önemli bir rahatsızlık yaratması durumunda, ülkemizi de etkileyebilecek yeni risklerle karşı karşıya kalabileceğimiz uyarısında bulunmak istiyorum.

Bu bağlamda, istikrar ve demokratikleşme arasındaki duyarlı dengeye özen gösterilmesi gerekmektedir. İstikrarsızlık ortamında sağlıklı bir demokratikleşme süreci yaşanacağını sanmak doğru bir yaklaşım değildir. İstikrarsızlığın, terör ve diğer asimetrik tehditleri körükleyebileceği unutulmamalıdır.

Bir diğer olgu da, Batı dünyasının Ortadoğu'da bir imaj ve güven sorunuyla karşı karşıya bulunmasıdır. Bu, dünya düzeninin hakça olmadığını düşünen, sürekli bir yoksulluk ve şiddet ortamında yaşayan kitlelerde daha da güçlü biçimde algılanmakta ve Batı'ya karşı güvensizliği, ezilmişlik duygusunu ve şiddeti körükleyen temel ögelerden birini oluşturmaktadır.

Ortadoğu Barış Süreci'nin bugünkü şiddet sarmalından sıyrılarak olumlu bir yöne girmesi, bölge halklarını şiddete özendiren çevrelerin elini zayıflatacaktır. Böylece, yeniden yapılanmaya istekli olan, ancak değişimin köktendinci ve aşırı akımlara güç ve yasallık kazandırmasından çekinen yönetimler rahatlayabileceklerdir. Batı'nın bu uyuşmazlığın çözümü yolunda sergileyeceği içten çabalar da, uluslararası toplumun yeniden yapılanma sürecindeki yardımlarının bölge yönetimleri ve kamuoylarınca benimsenmesini ve sahiplenilmesini kolaylaştıracaktır.

Batı dünyasının bu noktayı gözden kaçırmaması ve bölgeye yönelik geçmişteki ve bugünkü politikalarını özeleştirel bir yaklaşımla derinliğine yeniden değerlendirmesi, varsa yetersizlik ve yanlışlıklarını düzeltmesine katkıda bulunacak adımları cesurca atması herkesin yararına olacaktır. Bir türlü çözüme kavuşturulamayan İsrail-Filistin uyuşmazlığı, bu güven sorununu giderek kemikleştiren somut ve çarpıcı bir örnektir.

Tersi bir gelişmenin bölgede direnç yaratması ve köktendinci ögeleri körüklemeyi sürdürmesi sözkonusu olacaktır. Demokratikleşmenin, anti-demokratik ve çağdışı başka bir yönetime geçiş yolunda araç olarak kullanılmaması büyük önem taşımaktadır.

Gerçek anlamda demokrasiden sözedebilmek için yalnızca parlamentoların ve seçimlerin varlığı yeterli olamaz. Amaçlanması gereken, hukukun üstünlüğünü ve güçler ayrılığını gözeten, katılımcı ve çoğulcu bir demokrasi anlayışıdır. Bu da, toplumsal uzlaşıyla olanaklıdır. Kısacası, demokrasi bir uzlaşı kültürüdür ve bu kültürün olgunlaşması süre gerektirmektedir.

Sonuç olarak, uluslararası toplumun bölgede demokratik dönüşümü özendiren politikalarının yarar sağlayabilmesi, bölge ülkelerinin iç etkenlerinden beslenen, zorlayıcı olmayan, her ülkenin koşullarına göre geliştirilen bir yaklaşım izlenmesini gerekli kılmaktadır.

Değerli Konuklar,

Büyük Ortadoğu tasarısı bağlamında Türkiye'nin konumu ve oynayabileceği rol konusunda son günlerde çeşitli yorumlar yapıldığını görmekteyiz. Bu bağlamda, şu noktayı özellikle vurgulamakta yarar görüyorum: Türkiye, Büyük Ortadoğu tasarısının hedef aldığı ülkeler arasında olamaz. Bunun tersini düşünenler varsa, onlara bu anlayışlarını değiştirmelerini öneririm. Laik Türkiye'ye sözde "İslam Cumhuriyeti" tanımlaması getirmek, ya da "Ilımlı İslam" gibi anlamsız nitelemelerle kimi modelleri bilinç altından benimsetmeye çalışmak yersizdir ve kabul edilemez.

Bu öngörünün ardındaki gerçeği saptayabilmek için, Yüce Atatürk'ün söylemiyle "ufku görmek yetmez, ufkun ötesini görebilmek gerekir".

"Ilımlı İslam" Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin rejimi olmadığına göre, önce devletimiz için yeni bir rejim öngörüldüğü anlaşılmaktadır.

"Ilımlı İslam" modeli, İslam dinini kabul eden diğer ülkeler için bir ilerleme sayılsa da, Türkiye Cumhuriyeti yönünden büyük bir geriye gidiş, daha açık söylemiyle "irticai" bir modeldir.

İşin ilginç yanı, bu modelin toplumları demokratikleştirmek için öngörüldüğünün ileri sürülmesidir. İster "ılımlı", ister "köktendinci" olsun, din devleti ile demokrasinin yanyana getirilmesi tarihe ve bilime ters düşen bir yaklaşımdır.

Türkiye, rejim seçimini Cumhuriyet'in kuruluşu ile birlikte 81 yıl önce yapmıştır. Bu rejim, Atatürk ilke ve devrimleriyle Atatürk Milliyetçiliği'ne bağlı, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti temelinde biçimlenen aydınlanmacı ve çağdaş bir rejimdir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesi, coğrafi yönden üniter devlet yapısını, yönetsel yönden laik, demokratik, sosyal, hukuk devletini, siyasal yönden tam bağımsızlık ilkesini, ekonomik, toplumsal, kültürel, sanatsal yönden de çağdaş bir Türkiye'yi hedeflemektedir.

Türk Devriminin genel amacı, aydınlanma çağını yakalamak ve Türk toplumunu çağdaşlaştırmaktır.

Devrimin temeli, amacına bağlı olarak laiklik ilkesidir. Laiklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti'ni oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır.

Cumhuriyete temel oluşturan laikliğin, kavram kargaşası yaratmadan Türkiye için ne anlama geldiğinin doğru biçimde ortaya konulması gerekir.

Bunun yolu, laiklik kavramının öznel ve kuramsal görüş ve önerilerle değil, anayasal değişmez kurallar ve yetkili organ kararları ile açıklanmasıdır.

Laiklik kavramının Türkiye yönünden ne anlama geldiğinin doğru algılanabilmesi için üç konunun önemle vurgulanması gerekir:

Birincisi, Anayasa Mahkemesi'nin çeşitli kararlarında da belirtildiği gibi, laiklik, ülkelerin içinde bulunduğu tarihsel, siyasal, toplumsal koşullara ve her dinin bünyesinin gerektirdiği istemlere bağlı olarak ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Dini ve anlayışı tümüyle farklı ülkelerde, laikliğin, aynı anlam ve düzeyde benimsenip uygulanması beklenemez.

İkincisi, Anayasa Mahkemesi'nce de belirtildiği gibi, Türkiye için özellik taşıyan laiklik, içeriğini Anayasa'nın başlangıcı, 24. ve 174. maddelerdeki kurallarla doldurulan ve bu kurallarla anlamlandırılan laikliktir.

Üçüncüsü, Anayasa'yı resmen yorumlamaya yetkili tek organ olan ve kararları yasama, yürütme, yargı organları ile yönetimi, gerçek ve tüzel kişileri bağlayan Anayasa Mahkemesi'nin laiklikle ilgili yorumları, Türkiye yönünden laikliğin anlamının ortaya konulmasında vazgeçilmez kaynaktır.

Türkiye Cumhuriyeti'ne "Ilımlı İslam" modelini uygun görenler ile başkalarına bu izlenimi veren ya da vermeye çalışanlar içeriği Anayasa Mahkemesi kararları ile belirginleşmiş Anayasa'daki değiştirilmez laik devlet niteliğini görmezden gelmektedirler.

Kuşkusuz Türkiye Cumhuriyeti çağdaş nitelikleriyle sonsuza kadar yaşayacaktır. Onu yaşatmak görevi ve sorumluluğu tümüyle yurttaşlarımıza düşmektedir.

NATO'nun en eski üyelerinden biri olan, Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanan ve aynı zamanda Ortadoğu'ya da komşu konumundaki Türkiye, eğer içten amaç Ortadoğu'da demokratikleşmenin özendirilmesi ise, bu konuda kendi payına düşeni yapmaya ve amaçlanan tarihsel dönüşümü kolaylaştırıcı katkıda bulunmaya hazırdır.

Türkiye'nin yapabileceği en önemli katkı, kendi deneyimini paylaşmaktır. Türk demokrasisi, Avrupa ile Ortadoğu'nun kesiştiği noktada olgunluğunu kanıtlamış ileri bir demokrasi örneğidir. Avrupa ve Avrupa-Atlantik yapılarındaki uzun varlığımız, Batı ile sürdürdüğümüz etkileşim, hiç kuşkusuz bu sürece ivme kazandıracak en önemli ögeler arasında yer almaktadır.

Avrupa Birliği'nin Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlaması ve bu sürecin sonunda Türkiye'nin üyeliği, Ortadoğu bölgesine ve geniş anlamda, İslam Dünyası'na verilebilecek en önemli iletidir. Bu ileti, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü gibi değerlerin evrensel olduğunu, günümüzde toplumları ayıran fay hattının uygarlıklar ve dinler arasından değil, bu değerleri benimseyenlerle benimsemeyenler arasından geçtiğini, Batı ile İslam Dünyası'nın bu değerler temel alınarak kucaklaşabileceğini ortaya koyacaktır.

Değerli Konuklar,

Avrupa Birliği'yle ilişkilerimiz önemli bir döneme girmiştir. Bu süreçte, Türkiye'nin önceliği, bu yılın sonunda üyelik müzakerelerinin başlatılmasına ilişkin kararın alınmasını sağlamaktır. Dayanak noktamızı ülkemizin tarihsel gelişimi, laik ve demokratik kuruluş felsefesi ve temel yönelimleri oluşturmaktadır.

Avrupa Birliği üyeliği, evrensel değerleri ve yüksek yaşam standartlarını simgelemekte; Atatürk'ün amaçladığı "çağdaş uygarlık düzeyi"ne varma doğrultusundaki en önemli toplumsal tasarıyı gerçekleştirme anlamını taşımaktadır. Avrupa Birliği'ne üyeliğin aynı zamanda ülkemizin çok partili, laik ve demokratik siyasal yapısının ek güvencesi olacağını ve ülkemizin her türlü aşırılığa karşı korunmasını güçlendireceğini düşünüyoruz.

Son dönemde, ülkemizde temel hak ve özgürlükler, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları alanlarındaki düzenlemeleri güçlendiren ve güvence altına alan kapsamlı anayasa ve yasa değişiklikleri gerçekleştirilmiştir. Yine bu alanlarda, çeşitli uluslararası sözleşmeler imzalanmış ya da onaylanmıştır. Bu kapsamlı değişiklik sürecinde, bir yandan Türkiye'nin öncelikli hedefi olan Avrupa Birliği'yle üyelik görüşmelerinin başlaması için gerekli siyasal ölçütler yerine getirilirken, öte yandan, Türk ulusunun çağdaş ve modern bir toplum olma yolundaki beklentisi temel hareket noktamız olmuştur. Türk ulusunun büyük çoğunluğu Avrupa Birliği'ne üyelikten yanadır. Bu, aynı zamanda, insan haklarına ve hukuk devleti ilkesine dayalı çağdaş demokrasiye tüm kurum ve kurallarıyla sahip olma isteğini de ortaya koymaktadır.

Ülkemizle görüşmelere başlanması, Avrupa Birliği'nin gerçek niyetinin algılanabilmesi yönünden belirleyici bir öge olacaktır. Kopenhag siyasal ölçütleri yerine getirildiğinde, Türkiye'yle görüşmelerin başlaması kararının alınmaması için geçerli bir neden kalmayacağının Avrupa Birliği yetkilileri ve Avrupalı yöneticiler tarafından da her fırsatta vurgulandığını akılda tutuyoruz.

Türkiye, 40 yılı aşkın bir süredir tünelin ucundaki ışık doğrultusunda Avrupa Birliği üyeliği yönünde ilerlemektedir. Bu tünel, bizim için diğer adaylarla karşılaştırıldığında daha uzun ve yorucu olmuştur. Bu nedenle, Aralık 2004, Türk Ulusu için Avrupa Birliği'nin içtenliğinin sınanması anlamına gelmektedir. Avrupa Birliği'nin de, Aralık ayında atacağı ters yönde bir adımın birlikte getireceği siyasal ve stratejik kimi sonuçları kapsamlı biçimde değerlendireceğine inanıyoruz.

Öte yandan, görüşmelerin başlaması için gerekli bir ölçüt olmamakla birlikte, Türkiye'nin çabaları ekonomi alanında da sürmüştür. Ülkemize Avrupa Birliği'yle bütünleşme yönünde net bir işaret verilmesi, ekonomi alanındaki ilerlemeleri daha da güçlendirebilir. Birliğe tam üyeliğimizin gerçekleşmesine kadar geçecek süre içinde, bugün yaşanan sorunların önemli bölümünün geride kalacağını herkes görecektir.

Türkiye'yle ilgili tartışmalarda din ve kültür farklılığı, coğrafi konum, büyüklük, nüfus, ekonomik sorunlar ve göç olasılığı gibi siyasal ölçütlerle ilgili olmayan kimi ögelerin zaman zaman ön plana çıktığını görüyoruz. Bu tartışmalarda, aslında Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne sağlayacağı yarar ve katkılara ağırlık verilmesinin daha uygun olacağı düşüncesindeyiz. Kaldı ki, bunlar Türkiye'nin önünde bir engel durumuna getirilirse, herşeyden önce, Türkiye'ye diğer adaylarla eşit davranma ilkesi öngörülen Helsinki kararlarıyla çelişecektir.

Türkiye, 11 Eylül 2001'de Amerika Birleşik Devletleri'nde, geçtiğimiz Kasım ayında İstanbul'da ve son olarak 11 Mart 2004'te İspanya'da gerçekleşen terörist saldırılarla ortaya çıkan tehdide karşın, başta insan hakları olmak üzere temel hak ve özgürlükler ile hukukun üstünlüğü ilkelerinden ve demokrasisinden vazgeçmeksizin Avrupa Birliği yolunda hızla ilerlemeyi sürdürmüştür. Daha önce de vurguladığımız gibi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliği, farklı kültürlerin Avrupa Birliği çatısı altında, ortak değerler ve yararlar temelinde, birlikte yaşayabileceklerini anlamlı bir biçimde ortaya koyacaktır. Bunu, bu kez dinler arasında yaratılmaya çalışılan yeni bir Soğuk Savaşın daha doğmadan önlenmesi bakımından çok önemli görüyoruz.

Bu fırsattan yararlanarak iki hafta sonra tanık olacağımız Avrupa Birliği'nin son genişlemesi konusuna da değinmek istiyorum.

1 Mayıs 2004 gününde gerçekleşecek olan, Avrupa Birliği'nin'nin eski Doğu Bloku ülkelerini de içeren genişleme dalgası, Avrupa'da İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan ayrım çizgilerinin ortadan kaldırılması yönünden tarihsel bir adımdır.

Avrupa Birliği'nin genişleme ve derinleşme süreciyle, Roma İmparatorluğunun dağılmasından beri Avrupa kıtasındaki en büyük siyasal ve ekonomik oluşum gerçekleşmektedir. Bunun ilk kez barışcı ve katılımcı bir biçimde gerçekleştirildiğinin önemi unutulmamalıdır.

Geçtiğimiz yüzyılda yaşanan iki dünya savaşının yaralarının sarılması yönünden kömür-çelik alanında başlayan işbirliği ve karşılıklı bağımlılık süreci, ekonomik işbirliği ve pazar aşamalarından geçerek bugünkü siyasal yönden derinleşmeyi ve ortak dış politika ve savunma kimliğini geliştirmeyi öngören, yirmibeş üyeli bir Avrupa Birliği'ne dönüşmüştür. Sırada Bulgaristan, Romanya ve Türkiye vardır.

Türkiye olarak, daha güçlü, siyasal ve güvenlik alanlarında da bütünleşmiş ve uluslararası gelişmeleri biçimlendirebilecek yeteneğe kavuşmuş bir Avrupa Birliği'nden yanayız. Bu yönde ilerlenmesini sağlayacak kurumsal yapılanmanın bir an önce yaşama geçirilmesini destekliyoruz.

Değerli Konuklar,

Yirmibirinci yüzyılın risk ve tehditlerine karşı varolan yeteneklerini geliştirme çabası içindeki NATO, tarihinin en büyük dönüşüm sürecinden geçmekte ve kendini Soğuk Savaş sonrası dönemin değişen ve farklılaşan güvenlik ortamına uyarlama çalışmalarını sürdürmektedir.

NATO'nun dönüşümü sürecinde, tehdide dayalı kuvvet bulundurma anlayışı bırakılarak güvenliğe dayalı bir yapılanmaya gidilmekte ve daha küçük, ancak modern, yüksek yetenekli, yer değiştirebilir ve uzun süre kendi kendine yeterli olabilir bir kuvvet yapılanması oluşturulması amaçlanmaktadır.

NATO'nun yeniden yapılandırılmasıyla birlikte, İttifak'ın Avrupa-Atlantik ekseninde istikrarın sürdürülmesine ve küresel güvenliğin sağlanmasına yönelik katkısının artması beklenmektedir.

Dönüşüm çerçevesinde, dünyanın çeşitli bölgelerinde ortaya çıkabilecek bunalımlara uluslararası yasallık içinde kısa sürede müdahale yeteneğinde ve yüksek vurucu gücü bulunan bir kuvvet oluşturma sürecinde ileri bir aşamaya ulaşılmış bulunulmaktadır. NATO Karşılık Kuvveti adı verilen ve NATO tarihinde örneği bulunmayan bu kuvvetin oluşmasına Türkiye de etkin katkıda bulunmaktadır. NATO Karşılık Kuvvetinin kara unsurunun önderliği, Ekim 2003Ğ Haziran 2004 dönemi için ülkemizce üstlenilmektedir.

NATO'ya yedi yeni üyenin daha katılmasıyla Baltıklar'dan Karadeniz'e kadar uzanan sürekli bir güvenlik alanı yaratılması mutluluk vericidir.

NATO-Rusya işbirliği, Soğuk Savaş anlaşmazlıklarını artık tarihe mal etmiştir. Ayrıca Ukrayna ile özel bir ortaklık yürütülmektedir. Barış İçin Ortaklık girişimi üyesi olan ülkelerle yoğun bir işbirliği programı uygulanmaktadır. Kafkaslar ve Orta Asya ülkeleri ile geleneksel yakın bağları nedeniyle Türkiye, bu süreçte kilit bir rol oynamaktadır.

Türkiye, bu yıl Haziran ayında İstanbul'da düzenlenecek NATO Doruğuna evsahipliği yapacaktır. Dorukta, NATO-Avrupa Birliği ilişkileri de gündemin üst sıralarında yer alacaktır. İttifak, bugün de Avrupa-Atlantik bölgesinin güvenliğinin temel taşlarından biri olan NATO-Avrupa Birliği stratejik ortaklığını genişletmekte kararlıdır.

NATO'nun güvenlik rolü çoğaldıkça ve İttifak daha geniş sorumluluklar üstlendikçe, Türkiye'nin NATO'daki etkinliğinin daha da artması doğal olacaktır.

Avrupa Birliği, ekonomi alanındaki bütünleşme yönünde sağlamış olduğu ilerlemeye koşut olarak siyasal alanda da uluslararası bir güç oluşturabilmek, NATO'nun bir bütün olarak yer almayacağı bunalımlarda müdahale edebilmek amacıyla, "Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası" adı altında ortak bir güvenlik sistemini geliştirmektedir.

Önümüzdeki dönemde, "Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası"nın olgunlaştırılmasında, Avrupa Birliği'nin siyasal bütünleşme sürecini tamamlamasıyla birlikte, NATO'nun yeniden yapılandırılmasına ilişkin gelişmelerin ve NATO-Avrupa Birliği ilişkilerinin belirleyici ögeler olması beklenmektedir.

Türkiye'nin Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası içinde daha belirgin bir yer almasının, bölgesel güvenlik ortamının olumlu yönde geliştirilmesine ve Avrupa Birliğine üyelik sürecine ek katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Değerli Konuklar,

Böyle bir konferansta ve böyle bir konjonktürde, Kıbrıs konusuna değinmek zorunlu görünüyor.

Ulusal dava olarak benimseyegeldiğimiz Kıbrıs'ta, bu kez gerçek bir dönüm noktasına gelmiş bulunuyoruz. Bu noktaya nereden ve nasıl geldiğimizi bir kere daha anımsatmaya gerek görmüyorum. Gelişmeler, kamuoyunun yakın ilgisi altında ve bu konuda şimdiye dek tanık olmadığımız kapsamlı ve canlı bir tartışma ortamı içinde gerçekleşmektedir.

Tartışmalar yararlı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin belki de en büyük, en önemli ve en yaşamsal dış politika sorunu konusunda dile getirilen görüşler, ulusun belleğindeki yerini almış, gelecekte tarihin bu konudaki değerlendirmesine bırakılmıştır. Unutulmamalıdır ki, tarihin yargısı kesin, belirleyici ve belki de acımasız olacaktır.

Tartışmalar sırasında toplumumuzdaki farklılık çizgilerinin derinleşmesinden ve karşılıklı olarak zaman zaman incitici boyutlara gelmiş olmasından üzüntü duyduğumu belirtmek istiyorum. Ulusumuzun her bireyinin ve her kesiminin Kıbrıs'ta hakça ve kalıcı bir çözümü içtenlikle istediğinden kuşku duymuyorum. Farklılık, bizi bu çözüme ulaştıracak yöntem, daha açık bir deyimle "Annan Planı" olarak adlandırılan belge üzerinedir. Ülkede bu yöntemi ve bu yöntemin en önemli ögesi Annan Planı'nı benimseyenler olduğu gibi, bu konuda kuşku ve kaygı açıklayanlar da vardır. İki tarafın da hareket noktasının iyiniyetten kaynaklandığını varsaymak doğru olacaktır.

Kıbrıs konusunda, tıpkı 1878, 1960 ve 1974 yıllarında olduğu gibi, önemli bir karar öncesindeyiz. Gelinen aşamanın önemini ve hepimize yüklediği sorumluluğun ağırlığını gözardı edemeyiz. Verilecek kararlar ve atılacak adımlar, yalnız bizi değil, gelecek kuşakları da geri dönülmez bir biçimde etkileyecektir. Bu bakımdan, önümüze konulan metinlere kuşkucu ve eleştirel yaklaşılması doğal karşılanmalıdır. Bu eleştiri ve kuşkular sayesinde Plan'da birkaç kez iyileştirmeler sağlanmış olduğu unutulmamalıdır.

Bugün ulaşılan noktada, Plan'da Türk tarafını tatmin etmeyen kimi ögelerin hala varolduğu, Plan'ın savunucuları tarafından bile kabul edilmektedir. Bir görüşme süreci çerçevesinde, hedeflenen her amacın ve sonucun elde edilemeyebileceği, görüşme kavramının içeriğinde varolmakla birlikte, bu sonuca her durum ve koşul altında rıza göstermenin akılcı ve ulusal yarar kavramına uygun olup olmadığı, geçerli bir sorudur ve tartışılmalıdır. Bunun yanısıra, elde edildiği belirtilen kazanımların, ileride çeşitli uluslararası yargı sistemleri kanalıyla aşındırılması ya da tümüyle kaybedilmesi olasılığının, ciddi biçimde irdelenmeye gereksinim gösterdiği açıktır.

Milli Güvenlik Kurulu, 23 Ocak 2004 gününde yaptığı toplantı sonrasında yayımlanan bildirisinde; Kıbrıs'taki görüşme sürecinin yeniden canlandırılması yönünde girişimlere başlanmasının yararı ve gereği konusunda görüş birliğine vardığını açıklamış, Annan Planı "da" referans alınarak Ada'nın gerçeklerine dayalı bir çözüme görüşmeler yoluyla hızla ulaşılması konusundaki kararlılığını yinelemiştir.

Toplantıda, iki tarafın anlaşamaması sonucu doğacak boşlukların Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nce doldurulup metnin bu durumuyla iki toplumun onayına sunulması benimsenmemişken; 24 Ocak 2004'de Davos'ta Genel Sekreter'le yapılan görüşmede bu hususun Türkiye tarafından kabul edildiği, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin görüşmelere davet mektubundan ve bunu doğrulayan Davos tutanağından öğrenilmiştir. Böylece, Kıbrıs konusunda taraflar geri dönüşü olmayan bir süreç içerisine girmişlerdir.

Annan Planı'nın halk oylamasına sunulacak son biçiminde, Türk tarafı yararına kabul edilen; Rumlar'ın Türk tarafına seyahat, yerleşme ve taşınmaz mal edinme haklarına kimi sınırlamalar (derogasyonlar) getirilmiştir. Ancak bu sınırlamalar (derogasyonlar) süresiz değildir. Sınırlamalar (derogasyonlar), Plan'da öngörülen süreçlerin bitiminde kendiliklerinden ortadan kalkacağı gibi, halk oylamalarında her iki tarafca Plan'a "evet" denilerek Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Avrupa Birliği üyesi olmasından sonra da, Rumların kişisel başvuruları sonucu Avrupa Birliği temel hukukuna ya da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kurallarına aykırılıkları nedeniyle Avrupa Birliği Adalet Divanınca ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince iptal edilebilme olasılığı bulunmaktadır.

Sınırlamaların (derogasyonların) Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyesi olmasından sonra yürürlükte kalabilmeleri için bunların Avrupa Birliği'nin temel kurallarından sayılmaları zorunludur. Bunun dışında Avrupa Komisyonu tarafından verilen taahhütlerin, uyum senedinin ve güvencelerin yasal geçerliğinden söz edilebilmesi güçtür.

Girilen süreçte, Plan'ın her iki kesimce de kabulü durumunda, Anlaşma'nın, sınırlamalara (derogasyonlara) Avrupa Birliği üyesi ülkelerin parlamentolarından geçirilerek temel hukuk ya da birincil hukuk niteliği kazandırıldıktan sonra uygulamaya geçilmesi uygun olacaktır.

Böylece Avrupa Birliği üyesi ülkeler, Kıbrıs sorununun çözümünü içtenlikle isteyip istemedikleri konusunda gerekli bir sınavdan da geçmiş olacaklardır.

Adada yıllardır türlü sıkıntılar içinde yaşayan Kıbrıs Türk halkının çözüme yönelik beklentileri olduğunu biliyoruz. Bunlar haklı ve geçerli beklentilerdir ve Anavatandaki halkımız tarafından da paylaşılmakta ve desteklenmektedir. Önümüzden hızla akıp gidecek kısa bir zaman süresi sonunda karşımıza çıkacak tablonun, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti halkı ve Türkiye Cumhuriyeti bakımından en yararlı sonucu vermesi dileğimizdir.

Değerli Konuklar,

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Değerli Mensupları,

İnsan hakları, temel özgürlükler ve çağdaş hukukun ana ilkelerine dayalı demokratik, laik, parlamenter sistemler, çağdaş toplumlarda birey mutluluğunun en önemli aracı ve güvencesidir. Ülkelerin bu sistemi sağlıklı ve verimli bir biçimde sürdürmeleri de, hiç kuşkusuz, ülke sınırlarının güvenilir ellerde olduğu duygusunun belleklerde yerleşmesiyle yakından bağlantılıdır.

Türkiye, bu bakımdan şanslı bir ülkedir. İçinde yer aldığı coğrafyada, günümüzün hızla değişen ortam ve koşullarını yakından izleyen, bu koşulların gerektirdiği uyumu gecikmeden sağlayabilen, mensuplarının yüreği özveri ve yurt sevgisiyle dolu, iyi eğitilmiş, esin kaynağını Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk'ten alan bir silahlı kuvvetlere sahiptir.

Türk Silahlı Kuvvetleri, Cumhuriyet tarihinde her zaman çağdaşlığın ve ilericiliğin simgesi olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu gücü yakalayıp sürdürmesinde en büyük rol, kuşkusuz, Türk Silahlı Kuvvetlerinin siz mensuplarına ilişkindir. Sizlerin güç kaynağı ve dayanağınız ise, Türk ulusunun sizlere duyduğu sevgi ve haklı güvende yatmaktadır.

Değerli Konuklar,

Geçen yılki konuşmamızda, Cumhuriyetimizin 80. yılına gönderme yapmıştım. Atatürk'ün 10. Yıl Söylevi'ndeki anlatımla, "bir on yılın daha sonsuzluğa akıp gittiğini" belirtmiştim. Bundan sonraki hedefimiz, artık Cumhuriyetimizin 100. yıldönümü olmalıdır. Atatürk'ün Türkiye için öngördüğü "çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak" ülkü ve yönergesini, Cumhuriyet kuşakları olarak tam anlamıyla gerçekleştirebildiğimizi söyleyemeyiz. Önümüzde daha yapılması gerekenler vardır. Ancak, bunları yapmak kararlılığımızdan kimse kuşku duymamalıdır. Geçici sıkıntılar olabilir, ama bunları hep birlikte aşarız. Atatürk devrimlerinin getirdiği kazanımlardan geriye dönüş yoktur. Türk ulusunun önü açıktır, geleceği aydınlıktır. Bunu engellemeye kimsenin gücü yetmeyecektir.

Hepinize esenlik dilerim.


(15 NİSAN 2004)