İçeriğe atla

Sayfa:Ömrüm.pdf/41

Vikikaynak, özgür kütüphane
Bu sayfada istinsah sırasında bir sorun oluştu

O saika ile bende bir an evvel fransızcayı bihakkın öğrenmek, hatta mümkünse tahsil için Fransa'ya gitmek emeli peyda oldu. Gözümden mektep, matbuat bütün İstanbul düştü.

Filhakika Mekteb-i Mülkiye'de fransızca okunuyordu. Fakat o vasıta ile o lisanı öğrenmek muhal idi. Bir lisan-1 ecnebî ya çocuklukda lisan-ı maderzad gibi, ya gençlikte uzun uzadıya hiç değilse günde üç, dört saat bir ceht ile öğrenilir. Mekteplerimizde şimdi bile böyle yapamıyoruz, o zaman hiç yapamıyorduk.

Fransızca hocamız haftada üç dört kerre gelirdi. Bize şöyle böyle bir «gramer», bir de «müntahabat» okuturdu. Çok çalışınca. <<gramer»>i anlardık, «müntahabat» dan bazı parçalar tercüme edebilirdik. Fakat yine o lisanı bihakkın idrak etmiş olmazdık. Yine fransızca ciddî bir eseri anlamazdik. Bu hal beni yeise düşürürdü.

Fransızca muallimimiz. Gaetan Efendi idi. Tuhaf bir hoca idi. Bir kere az kaldı faka basıyordu. Talebeye Pelissier'nin ma- ruf «müntehabatı"nı89 aldırmıştı, okutuyordu. O asar-ı müntahabeden bir şiirin içinde bir köpekten bahs olunuyordu, fakat hayvana fransızların itiyadı veçhile Sultan» adı verilmişti. Biçare Gaetan Efendi o şiiri tesadüfen okurken işin farkına varınca birden bire sustu, sahifeyi çevirdi, başka bir fasla geçti. Fakat yine kızardı, bozardı. Nihayet dayanamadı. Mutaddan evvel dershaneyi terkederek doğru Müdür Bey'in yanında soluğu aldı.

Biz artık pür neş'e idik. O şiiri evire, çevire okuyorduk. Lakin paydos düdüğü çalmadan, Efendiler dışarı çıkmadan mubassırlar, muallimler geldiler, o kitabı topladılar.

Böyle vak'alar fevkelâde gözümüzü açıyordu, o idare-yi müstebidenin hakikatını fikir-i intibahımıza sokuyordu.

Biz bu sınıfda iken, bu sene içinde idi ki Ekrem Bey merhumun Chateaubriand'dan terceme ettiği Atala oyununu Şehzadebaşı'nda o gelişi güzel sahnelerden birinde bir gece temaşaya vaz eylediler. Esasen bu oyun sırf edebî bir eser idi. Ekrem Bey de öyle siyasiyat ile pek uğraşmazdı, zamaneye az çok uyardı. Mamafih biz, bazı Mekteb-i Mülkiye gençleri bu hadiseye lüzumundan fazla ehemmiyet verdikti. Zaten bir nümayiş-i ahraranede bulunmak için öyle fırsatları kaçırır mıydık? Sınıfca ekseriyetle ittifak ettik. O gece o tiyatroya gidecektik, o oyunda bulunacakdık, Ekrem Bey'i o münasebetle alkışlayacaktık. Fakat biz, bu kararı verenler leyli idik, hafta ortalarına tesadüf eden o gece böyle dışarı çıkabilmek için izin almağa mecbur idik. Velilerimizden birer tezkere getirttik. O gün ders saatlarını bitirir bitirmez birer birer Müdür-ü Sani Recai Bey'e müracaat eyledik, mezuniyet istedik. Recaî Bey birkaçımızın mes'ulunu is'af ettikten sonra işin farkına vardı, böyle bir cem-i gafir ile bu gece oraya gitmemize muhalefet eyledi, bize izin vermedi. Mektep kapıları kapandı, akşam oldu. Mamafih arkadaşlarımızın çoğu ya evvelce firar ederek, ya izin alarak gitmiş idiler, mesele başka bir şekil almıştı. Asıl müşevviklerden olduğumuz halde biz gitmezsek o rüfekaya karşı mahcup olacakdık. Bahusus mektep müdüriyeti onları cezalandırmağa da kalkışacakdı. Ezan vakti bu mülahazalarla bahçede dolaşırken camie namaza gideceğimiz sırada hatırıma bir çare geldi. Parmaklıkları tırmanarak Sultan Mahmud türbesine atladım. Türbe kapısı açıktı, türbedar kapıcı da meydanda yoktu. Oradan sokağa fırladığım gibi Şehzadebaşı'nda telaki mahallinde Şevki'nin kıraathanesinde soluğu aldımdı. Bütün arkadaşlar kıraathanenin bilyardo salonunda toplanmışlardı.. Ateşli ateşli meseleden bahsediyorlardı. Emirganlı Nuri «85» «Gördünüz mü? Hepimizi teşvik etti de kendi gelmedi» diyordu. Bir diğeri de, «Ne yapsın? İzin alamadı ise, kapılar da kapandı ise» diye ona cevap veriyordu. Yine Nuri: «Ne mi yapsın, bahçenin duvarından türbeye atlar, gelebilirdi» derken ben içeri girdim, «İşte öyle yaptım>> dedim. Bir alkışlar koptu. Biz orada bir parça daha eğlendikten sonra vakit geldi, tiyatroyu boyladık, sahnenin önündeki ilk safları doldurduk. Oyun tiyatrodan maada herşeye benziyordu. Zaten o eser bir eser-i temaşa değildi, sahne için yazılmamıştı. Ter- cüme de nakis idi. Mamafih biz bu hakikatlara vakıf değil idik. Ekrem Bey en ortadaki locada meşhur Baba Tahir'le beraber oturuyordu. Tahir daha o devirde maruf idi, eazım-1 üdebaya böyle hulul eylerdi. İlmen, edeben bir kıymeti haiz olmadığı halde bu sayede yarım yamalak bir şöhret kazanırdı. Bu oyunu böylece tertip eden de o idi. Perdeler indi, kalktı, temaşa ruhumuzu sıkdıkca sıkdı. Mümessiller fena, mevzu müz'iç idi. Chateaubriand' in esasen uslup, ruhiyat itibariyle temeyyüz eden o telifi türkçede gülünç bir şekle girmişti. Maamafih biz oralarda değil idik. Münasebetli, münasebetsiz alkışları basdık. Hatta oyun bitince Ekrem Bey'in locasına müteveccihen ufak bir nümayişte bile bulunmak istedik. Fakat o zavallı hoca herneden ise evvelâ locanın arka tarafına çekilmişti. Sonra daha manzara bitmeden galiba bu tezahürü hissederek sıvışmış gitmişti.


69