Sırrı Olmayan Sfenks

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Bir Gravür

Bir akşamüzeri Café de la Paix'nin dışarısında oturmuş, Paris hayatının ihtişam ve perişanlığını seyrediyor, Vermutumu içerken önümden geçen bu garip gurur ve yoksulluk panoramasına hayretler ediyordum ki, birinin adımı söylediğini duydum. Döndüm ve Lord Murchison'ı gördüm. Üniversiteden bu yana karşılaşmamıştık, nerdeyse on yıl oluyordu, bu yüzden ona yeniden rastladığıma sevinmiştim, muhabbetle el sıkıştık. Oxford'da çok iyi arkadaştık. Ona müthiş ısınmıştım, öylesine yakışıklı, öylesine hayat dolu, öylesine onurlu bir insandı ki. Onun hakkında, eğer bu kadar doğrucu olmasa, üniversite camiasında emsalsiz olacağını söylerdik, ama galiba açık sözlülüğü yüzünden daha da çok se erdik. Onu epey değişmiş gördüm. Gergin ve şaşkın bir hali vardı ve bir konuda şüpheler içinde gibiydi. Kanımca bu modern bir kuşkuculuk olamazdı, çünkü Murchison son derece inançlı bir Tory[1] idi ve Pentateuch'a, Lordlar Kamarası'na inandığı kadar yürekten inanırdı. O yüzden bir kadın meselesi olduğuna kanaat getirdim ve henüz evlenip evlenmediğini sordum.

"Kadınları yeterince anlayamıyorum," diye cevap verdi.

"Azizim Gerald,” dedim, "kadınlar sevilmek içindir. anlaşılmak için değil."

“Güvenemediğim şeyi sevemem," dedi.

“Galiba hayatınızda bir sır var, Gerald." diye bağırdım; "anlatın bana."

"Arabayla şöyle bir gezinelim de," cevabım verdi, “burası çok kalabalık. Hayır, sarı bir fayton olmasın, başka herhangi bir renk işte şuradaki koyu yeşil olabilir." Birkaç dakika sonra, rahvan rahvan, bulvardan Madeleine'e doğru yol almaktaydık.

"Nereye gidelim?” dedim.

"Ah. nereye isterseniz!" diye cevap verdi. “Bois'daki lokantaya, orada yemek yeriz. siz de bana kendinizle ilgili herşeyi anlatırsınız."

“Önce ben sizin söyleyeceklerinizi duymak istiyorum," dedim. “Bana sırrınızı anlatın."

Cebinden, gümüş çengelli küçük maroken bir kutu çıkarıp bana uzattı. Açtım. İçinde bir kadın fotoğrafı vardı. Kadın uzun boylu ve narindi, iri, hülyalı gözleri, açık saçlarıyla garip biçimde de güzel. Bir falcıya benziyordu ve kat kat kürklere bürünmüştü.

"Bu yüz hakkında ne düşünüyorsunuz?” dedi; “Gerçeği söylüyor mu?”

Resmi dikkatle inceledim. Bana sırrı olan birinin yüzüymüş gibi geldi, ama bu sırrın iyi mi kötü mü olduğunu çıkaramıyordum. Resimdeki güzellik birçok sırrın kalıbından dökülmüş bir güzellikti hattâ plastik değil, psikolojik olan bir güzellik ve dudaklarda gezinen hafif tebessüm de gerçekten gönül çekici denemeyecek kadar belirsizdi.

'Ee," diye bağırdı sabırsızca, “ne diyorsunuz?“

“Samurlar içinde La Gioconda," dedim. “bana onun hakkında her şeyi anlatın."

"Şimdi olmaz." dedi; “yemekten sonra" ve başka şeylerden bahsetıneye koyuldu.

Garson kahvelerimizi ve sigaralarımızı getirdiğinde Gerald'a verdiği sözü hatırlattım. Yerinden kalktı, odada iki üç kere aşağı yukarı gitti geldi ve bir koltuğa gömülerek, bana şu hikayeyi anlattı.

"Bir akşam," dedi. “Bond Sokağı'ndan aşağı doğru yürüyordum. Korkunç bir fayton kalabalığı vardı ve trafik nerdeyse durmuş gibiydi. Yaya kaldırımının bitişiğinde küçük, sarı bir kupa arabası bekliyordu, nedense ilgimi çekti. Ben arabanın yanından geçerken size bugün akşamüzeri gösterdiğim yüz belirdi. Bir anda büyülendim. Bütün gece o yüzü düşünüp durdum, ertesi gün de. Gün boyu Allahın cezası Rowl boyunca bir aşağı yürüyüp durdum, her faytonun içine göz atıyor, sarı kupa arabasını bekliyordum; ama bir türlü ma belle inconnue'ye[2] rastlayamadım, sonunda onun bir düşten başka bir şey olmadığını düşünmeye başladım. Bu olaydan bir hafta sonra Madam de Rastail'da akşam yemeğine davetliydim. Yemek saat sekizdeydi; ama sekiz buçukta hâlâ salonda beklemekteydik. Sonunda hizmetkar kapıyı açtı ve Lady Alroy'u takdim etti. Bu aramakta olduğum kadındı. Lady Alroy ağır ağır içeri girdi, gri danteller içinde bir ay ışığı huzmesi gibiydi ve ona yemek salonuna giderken eşlik etmem istenince son derece memnun oldum. Masaya oturduktan sonra, masumane, 'Sizi birkaç gün önce Bond Sokağı'nda şöyle bir gördüm sanıyorum.' dedim. Benzi attı ve alçak sesle, 'Rica ederim yüksek sesle konuşmayınız, bir duyan olabilir.' dedi. Bu kadar kötü bir girizgâh yaptığım için kendimi pek fena hissettim ve fütursuzca Fransız piyesleri mevzuuna daldım. Çok az, daima aynı abenkli sesle konuşuyordu ve sanki birilerinin dinlediğinden korkuyor gibiydi. Tutkuyla, kürkütük âşık olduğumu hissettim ve onu saran tanımlaması güç esrar atmosferi en yoğun merak duygularımı harekete geçirdi. Yemekten hemen sonra kalkıp gitmeye davrandığında, kendisini evinde ziyaret edip edemeyeceğimi sordum. Bir an tereddüt etti, kimse var mı diye etrafa bakındı ve sonra, 'Evet, yarın saat beşe çeyrek kala,' dedi. Madam de Rastail'a bana ondan bahsetmesi için yalvardım; ama sadece Park Lane'de güzel bir evde oturan bir dul olduğunu öğrenebildim. 0 sırada, sıkıcı bilimsel bir karakter dullar hakkında söyleve girişti, evlilikte en sağlam olanların hayatta kaldığının delili imişler, ben de kalkıp eve gittim.

Ertesi gün tam saatinde Park Lane'deydim, ama kâhya Lady Alroy'un biraz evvel dışarı çıktığım söyledi. Oldukça mutsuz ve çok şaşkın bir halde kulübe indim ve uzun uzun düşündükten sonra ona bir mektup yazdım, başka bir akşamüzeri şansımı denememe izin verilip verilmeyeceğini sordum. Birkaç gün cevap almadım, fakat sonunda pazar günü saat dörtte evde olacağını bildiren bir not geldi, alışılmamış bir hamişle birlikte: 'Lütfen bir daha bana bu adrese yazmayınız; görüştüğümüzde izah edeceğim.' Pazar günü beni kabul etti, son derecede hoştu; ama tam kalkıp giderken benden, eğer kendisine bir daha yazacak olursam mektubunu, 'Mrs. Knox, Green Sokağı, Whittaker Kitabevi aracılığıyla' şeklinde yollamamı rica etti. 'Birtakım sebeplerden dolayı,' dedi. 'kendi evimde mektup kabul edemiyorum.'

O mevsim boyu onunla epeyi görüştüm, esrar havası her seferinde üzerindeydi. Kimi zaman onun bir erkeğin avcunda olduğunu düşündüm ama o kadar ulaşılmaz görünüyordu ki buna aklım yatmıyordu. Benim için bir sonuca varmak gerçekten çok zordu çünkü o, müzelerde gördüğünüz kah berrak, kâh bulutlu kristaller gibiydi. Sonunda ondan karım olmasını istemeyi aklıma koydum; ziyaretlerime ve ona yolladığım bir iki mektuba yüklediği bitmez tükenmez gizli saklılıktan yorulmuş, bezmiştim. Kitapçıya yazıp benimle önümüzdeki pazartesi günü saat altıda buluşup buluşamayacağını sordum. Evet cevabını verdi, dünyalar benim oldu, tutulmuştum ona; esrarengizliğine rağmen, diye düşünüyordum o sıralar tam da o yüzden, sonra anladım ki, hayır; sevdiğim kadının kendisi değildi. Esrarengizliği aklımı karıştırıyor, delirtiyordu beni. Neden talih bu sırrı benim yoluma çıkarmıştı?"

“Çözdünüz sonunda, öyle mi?' diye bağırdım.

“Korkarım," diye cevap yerdi. “Takdiri size bırakıyorum. Pazartesi geldiğinde amcamla öğle yemeğine çıktım ve saat dört civarında kendimi Marylebone Road'da buldum. Amcam biliyorsunuz, Regenfs Park'ta oturur. Piccadilly'ye çıkmak istiyordum, bir dolu döküntü küçük sokaktan geçerek kestirmeden gittim. Birden önümde Lady Alroy'u gördüm, kalın bir peçeye bürünmüş, hızlı hızlı yürüyordu. Sokağın son evine gelince, merdivenlerden çıktı, bir kapı anahtarı çıkardı ve kilidi açıp içeri girdi. 'İşte sır burada,' dedim kendi kendime; hemen gidip evi inceledim. Oda oda kiralanan yerlerden birine benziyordu. Eşikte, yerde mendili duruyordu, düşürmüştü. Alıp cebime koydum. Sonra ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım. Onu izlemeye hakkım olmadığı sonucuna vardım, kalkıp kulübe geçtim. Saat altıda randevuya gittim. Divanın üzerine uzanmıştı, üzerinde her zaman giydiği, garip aytaşlarıyla pliler halinde tutturulmuş gümüşsü tül gibi bir kumaştan bir çay elbisesi vardı. Çok güzel görünüyordu. 'Sizi gördüğüme çok memnun oldum.' dedi: 'bütün gün evdeydim.' Ona hayretle baktım ve cebimden mendili çıkarıp verdim. 'Bunu bugün öğleden sonra Cumnor Sokağı'nda düşürdünüz, Lady Alroy,' dedim son derece sakin bir sesle. Dehşet içinde bana baktı ama mendili almaya yeltenmedi. 'Ne yapıyordunuz orada?' diye sordum. 'Beni sorguya çekmeye ne hakkınız var?' cevabını verdi. 'Sizi seven bir erkek olarak hakkım var,' karşılığını verdim; 'buraya sizden karım olmanızı istemeye geldim.' Yüzünü ellerinin arasına gizleyerek gözyaşlarına boğuldu. 'Bana anlatmalısınız,' diye sözümü sürdürdüm. Ayağa kalktı ve dimdik yüzüme bakarak, 'Size anlatacak bir şey yok Lord Murchison,' dedi. 'Biriyle buluşmaya gittiniz.' diye bağırdım; 'sırrınız bu işte.' Kireç gibi bembeyaz kesildi ve 'Kimseyle buluşmaya gitmedim,' dedi. 'Gerçeği söyleyemez misiniz?' diye haykırdım. 'Söyledim,' diye cevap verdi. Delirmiştim. gözüm dönmüştü; ne dedim bilmiyorum, ama ona korkunç şeyler söyledim. Sonunda koşarak çıktım gittim oradan. Ertesi gün mektup yazdı; açmadan geri yolladım ve kalkıp Alan Colville'le Norveç'e gittim. Bir ay sonra geri döndüm. Morning Post'ta ilk gördüğüm haber Lady Alroy'un ölümü oldu. Operada soğuk almış, ciğerleri su toplamış ve beş gün içinde ölmüştü. Eve kapandım, kimseyle görüşmedim. Onu o kadar çok sevmiştim, ona deli gibi âşıktım. Ulu Tanrım! Nasıl da sevmiştim o kadını!“

"Sokağa gittiniz, o evin bulunduğu sokağa gittiniz?" dedim.

"Evet" dedi. "Günün birinde gittim Cumnor Sokağı'na. Başka türlüsü elimden gelrnedi; şüphe bana işkenceler ediyordu. Kapıyı çaldım, saygın görünüşlü bir kadın açtı. Kiralık oda var mı diye sordum. 'Bakın beyefendi,' dedi. 'oturma odaları kiralandı aslında; ama onları kiralayan hanım üç aydır görünmedi, kira borcu da var, bu yüzden o odaları kiralayabilirsiniz.' 'O hanım şu mu?' diye sordum, fotoğrafı göstererek. 'Evet tastamam o,' diye haykırdı kadın; 'ne zaman geri geliyor beyefendi?' 'Hanım öldü.' diye cevapladım. 'Ah beyefendi, demeyiniz!' dedi kadın: 'o en iyi kiracimdı. Sadece ara sıra gelip oturma odamda oturmak için bana ayda üç altın verirdi.' 'Burada biriyle buluşuyor muydu?' dedim; ama kadın bunun hiçbir zaman sözkonusu olmadığına, onun her zaman yalnız başına geldiğine ve kimseyle görüşmediğine dair bana teminat verdi. 'Ne yapıyordu burada Allah aşkına?' diye haykırdım. 'Sadece odada oturuyordu, beyim, kitap okuyor, bazen çay içiyordu,' diye cevap verdi kadın. Ne diyeceğimi bilemedim, o yüzden ona bir altın verip oradan ayrıldım. E, ne dersiniz bütün bunlara? Kadının gerçeği söylediğini düşünmüyorsunuz değil mi?"

"Düşünüyorum."

"O zaman Lady Alroy neden gidiyordu oraya?"

"Azim Gerald," diye cevapladım. "Lady Alroy sadece delicesine gizlilik meraklısı bir kadındı. Bu odaları, sırf peçelere bürünüp kendini bir roman kahramanı gibi hissederek oraya gitmek için tutmuştu. Gizlilik tutkusu vardı ama kendisi sırrı olmayan sfenksten başka bir şey değildi."

"Gerçekten öyle mi düşünüyorsunuz?"

"Bundan eminim," dedim.

Maroken kutuyu aldı, açtı, resme baktı. "Acaba?" dedi sonunda.

Dipnotlar[değiştir]

  1. Muhafazakâr
  2. Benim güzel yabancım