Prenses'in Doğum Günü

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Genç Kral Prenses'in Doğum Günü
Oscar Wilde
Çeviri: Roza Hakmen
Balıkçı ile Ruhu
Taplow Court’lu Mrs. William H. Grenfell’e

Prenses’in doğum günüydü. Prenses henüz on iki yaşındaydı; Saray’ın bahçesinde güneş pırıl pırıl parlamaktaydı.

Gerçek bir prenses ve İspanya Kralı’yla Kraliçesi’nin en büyük kızı olduğu halde, tıpkı yoksul ailelerin çocukları gibi, onun da yılda tek bir doğum günü vardı; dolayısıyla doğum gününün çok güzel bir gün olması, bütün ülke için büyük önem taşıyordu. O gün de gerçekten çok güzel bir gündü doğrusu. Uzun boylu, çizgili laleler, sıra sıra askerler gibi saplarının üzerinde dimdik durup, çimenliğin karşı tarafındaki güllere meydan okurcasına bakıyor, “Biz de sizin kadar gözkamaştırıcıyız,” diyorlardı. Kanatlarına altın tozu serpilmiş mor kelebekler etrafta uçuşuyor, tek tek her çiçeği sırayla ziyaret ediyorlardı; küçük kertenkeleler duvardaki çatlaklardan çıkmış, parlak beyaz ışığın altına uzanmış güneşleniyorlardı; sıcaktan çatlayıp yarılan narlar, kanayan kırmızı kalplerini sergiliyorlardı. Küflü kafesten, loş sıra kemerlerden kucak kucak sarkan solgun sarı limonlar bile, bu harika güneşin altında daha koyu bir renge bürünmüş gibiydiler; manolyalar, kat kat fildişinden, iri yuvarlak çiçeklerini açmış, havaya tatlı, baygın bir koku yayıyorlardı.

Küçük Prenses de, arkadaşlarıyla bahçede geziniyor, taştan çiçekliklerin, üstü yosun bağlamış, eski heykellerin arasında saklambaç oynuyordu. Normal günlerde sadece kendi mevkiinden çocuklarla oynamasına izin verildiğinden, hep tek başına oynamak zorunda kalırdı, ama doğum günü istisnai birgün olduğu için, Kral emir vermiş, Prenses’in, istediği çocukları oyun oynamak üzere davet edebileceğini bildirmişti. Bütün bu narin İspanyol çocukları, muhteşem bir zarafetle, kayarcasına hareket ediyorlardı; oğlanların uzun tüylü şapkaları, kısa, bol kıvrımlı pelerinleri vardı; kızlar uzun brokar elbiselerinin kuyrukları yerlerde sürünmesin diye özen gösteriyor, güneşten korunmak için kocaman, simli siyah yelpazelerini gözlerine siper ediyorlardı. Ama aralarında en zarif ve dönemin oldukça hantal modasına uygun biçimde, en güzel giyinmiş olanı, Prenses’ti. Gri saten elbisesinin eteğinde ve kabarık karpuz kollarında ağır simli işlemeler, katı robasında dizi dizi inciler vardı.Yürürken eteğinin altından, iri pembe yapma güllerle süslü iki minik iskarpin görünüyordu. Kocaman, tülden yelpazesi, sedefli pembeydi ve küçük beyaz yüzünü bir hale gibi çevreleyen donukaltın rengi, kaskatı saçlarına harikulade bir beyaz gül takılmıştı.

Kederli Kral, Saray’ın bir penceresinden onları seyretmekteydi. Arkasında nefret ettiği kardeşi Don Pedro de Aragon duruyor, günah çıkardığı rahip, Granada Başengizisyoncusu ise, yanında oturuyordu. Kral her zamankinden de kederliydi, çünkü etrafına toplanan saraylıları çocuksu bir ciddiyetle, eğilerek selamlayan, kendisine her an eşlik eden asık yüzlü Albuquerque Düşesi’ne yelpazesinin arkasına gizlenip gülen Prenses’e baktıkça, Prenses’in annesini hatırlıyordu; genç Kraliçe, kısa bir süre önce (Kral’a öyle geliyordu) neşeli ülke Fransa’dan gelmiş ve İspanya Sarayı’nın kasvetli ihtişamında sararıp solmuş, kızını doğurduktan altı ay sonra, meyve bahçesindeki bademlerin açtığını ikinci kez göremeden, şimdi ot bürümüş olan avlunun ortasındaki yaşlı, boğum boğum incir ağacının meyvelerini ikinci kez toplayamadan ölmüştü. Kral genç karısını öyle büyük bir aşkla sevmişti ki, mezarın bile onu kendisinden ayırmasına dayanamamıştı. Kraliçe, Magripli bir hekim tarafindan mumyalanmıştı; söylentiye göre Engizisyon’un sapkınlık ve büyücülük suçuyla yargılayıp idam cezası verdiği hekime, bu hizmeti karşılığında hayatı bağışlanmıştı; Kraliçe’nin bedeni halen, Saray’ın siyah mermer şapelinde, yaklaşık on iki yıl önce, o rüzgârlı mart günü keşişlerin taşıdığı, goblen kaplı tabutunda durmaktaydı. Kral ayda bir kere, koyu renk bir pelerine bürünüp, eline kumaşa sarılı bir fener alarak şapele, Kraliçe’nin yanına gider, diz çöküp, “Mi reina! Mi reina!”[1]diye haykırırdı; bazen de, İspanya’da hayatın tek tek her eylemini düzenleyen ve bir kralın kederine bile belirli sınırlar koyan resmî teşrifat kurallarını çiğneyerek, çılgınca bir acıyla, mücevherlerle süslü o solgun elleri yakalar, o soğuk, boyalı çehreyi delice öperek uyandırmaya çalışırdı.

Kraliçe’yi bugün, Fontainebleau Şatosu’nda, kendisi henüz on beş yaşında, o daha da gençken, ilk kez gördüğü haliyle görür gibiydi. O gün Fransa Kralı’nın ve Saray erkânının huzurunda, Papalık Temsilcisi tarafından resmen nişanlanmışlardı; Kral El Escorial’e dönerken, beraberinde küçük sarı bir bukleyle, arabasına bindiği sırada eğilip elini öpen çocuksu dudakların hatırasını da götürmüştü. Daha sonra iki ülkenin sınırındaki küçük bir kentte, Burgos’ta alelacele bir düğün yapılmıştı; ardından şaşaalı bir törenle Madrid’e gitmişler ve geleneklere uygun şekilde La Atocha Kilisesi’nde Missa ayinine katılmışlardı; her zamankinden daha muhteşem bir auto-da-fé düzenlenmiş ve aralarında bir çok İngilizin de bulunduğu yaklaşık üç yüz sapkın, yakılmak üzere sivil güvenlik güçlerine teslim edilmişti.

Kral’ın Kraliçe’yi çılgınca bir aşkla sevdiği su götürmezdi; birçoklarının nazarında bu aşk, o sıralar Yeni Dünya’nın hâkimiyetini ele geçirmek için İngiltere’yle savaşan ülkesi açısından çok zararlı olmuştu. Kral, karısının bir an bile gözünün önünden ayrılmasına izin vermemiş, onun yüzünden ciddi devlet meselelerini unutmuş veya unutur gibi görünmüş ve tutkunun kölesi olan herkes gibi körleşerek, Kraliçe’yi memnun etmek için özene bezene düzenlediği şaşaalı törenlerin, karısının tuhaf hastalığını daha da ağırlaştırdığını fark edememişti. Kraliçe öldüğünde, Kral bir süre aklını yitirmiş biri gibi dolaşmıştı ortalıkta. Hiç şüphesiz, tahtından resmen vazgeçip zaten fahri başrahibi olduğu büyük Granada Trappist Manastırı’na çekilmesini engelleyen tek şey, küçük Prenses’i kardeşine emanet etmekten korkması olmuştu; kardeşi, İspanya’da bile zalimliğiyle ün salmıştı ve birçok kişi, Aragon’daki şatosuna yaptığı ziyaret sırasında hediye ettiği zehirli eldivenlerle Kraliçe’yi onun öldürdüğünden şüpheleniyordu. Saltanat fermanıyla kraliyet topraklarının tamamında ilan ettiği üç yıllık genel yas sona erdikten sonra bile, vekillerinin yeni bir evlilikten söz etmelerine Kral’ın tahammülü yoktu; hattâ İmparator bizzat elçiler gönderip yeğeniyle, güzeller güzeli Bohemya Arşidüşesi’yle evlenmesini teklif ettiğinde, cevaben İspanya Kralı’nın Keder’le evli olduğunu ve kısır bir eş olduğu halde onu Güzellik’ten daha çok sevdiğini bildirmişti; bu cevabı yüzünden krallık zengin Felemenk eyaletlerini kaybetmiş, ret cevabından kısa bir süre sonra, Felemenk eyaletleri İmparator’un kışkırtmasıyla, Kalvenci fanatiklerin önderliğinde İspanya Kralı’na karşı ayaklanmışlardı.

İşte bugün, bahçede oynayan Prenses’i seyrederken, bütün evliliğini, vahşi, alevli mutluluklarını ve ani bitişinin korkunç ıstırabını yeniden yaşıyordu sanki. Ara sıra Kral’ın bulunduğu pencereye bir göz atan, vakur İspanyol asilzadelerine öpülmek üzere minik elini uzatan Prenses de Kraliçe’nin o alımlı huysuzluğuna sahipti, başını aynı inatçı tavırla arkaya atıyor, Kraliçe’ninkilerin eşi olan o gururlu, kıvrımlı, güzel dudakları, aynı harika tebessümle vrai sourire de France[2] aralanıyordu. Ama çocukların tiz kahkahaları Kral’ın kulağını tırmalıyor, parlak, acımasız güneş kederiyle alay ediyordu; duru sabah havasını, mumyacıların kullandığı türden garip baharatların ağır kokusu zehirliyordu sanki (yoksa ona mı öyle geliyordu?). Kral yüzünü avuçlarına gömdü; Prenses tekrar yukarı baktığında perdeler çekilmiş, Kral gözden kaybolmuştu.

Prenses hayal kırıklığıyla hafifçe dudak büktü, sonra da omuz silkti. Babası doğum gününde onunla birlikte olabilirdi pekâlâ. O saçma devlet işleri bu kadar önemli miydi? Yoksa mumların sürekli yandığı, kendisinin içeri girmesine asla izin verilmeyen o kasvetli şapele mi gitmişti? Güneş pırıl pırıl parlarken, herkes bu kadar mutluyken oraya gitmesi ne kadar saçmaydı! Üstelik o anda borazanların müjdelediği yalancı boğa güreşini, kukla gösterisini ve daha nice olağanüstü gösteriyide kaçıracaktı. Amcasıyla Engizisyon Başrahibi çok daha mantıklıydılar. Bahçeye çıkmışlar, kendisine tatlı tatlı iltifat ediyorlardı. Prenses de o güzel başını arkaya atıp Don Pedro’nun elinden tutarak ağır adımlarla basamakları indi ve bahçenin öbür ucuna kurulmuş olan, mor ipekten uzunçadıra doğru ilerledi; öteki çocuklar öncelik sırasına göre Prenses’i izliyor, en uzun isimli olanlar en önde gidiyordu.

Süslü püslü toreador[3] kıyafetleri giymiş olan soylu oğlan çocukları sıraya dizilip Prenses’i karşıladılar; on dört yaşlarında, müthiş yakışıklı bir delikanlı olan genç Tierra-Nueva Kontu da, tam bir İspanyol asilzadesi zarafeti sergileyerek şapkasını çıkarıp Prenses’i yerine, arenaya yukarıdan bakan yüksek bir platforma yerleştirilmiş yaldızlı fildişinden küçük koltuğa götürdü ciddiyetle. Etrafına toplanan çocuklar, iri yelpazelerini sallayıp aralarında fısıldaşıyorlar, Don Pedro’yla Engizisyon Başrahibi de girişte durmuş gülüyorlardı. Sarı kırmalı bir yaka takmış, zayıf, sert hatlı bir kadın olan Düşes Camerera Mayor[4] bile her zamanki kadar aksi görünmüyordu; soğuk bir tebessüm, kırışık çehresinde dolaşıp ince, kansız dudaklarını geriyordu.

Gerçekten şahane bir boğa güreşiydi; hattâ Prenses’e sorulursa, Parma Dükü babasını ziyarete geldiğinde Sevilla’ya gidip seyrettikleri gerçek boğa güreşinden çok daha güzeldi. Oğlanların bazıları, ellerinde rengârenk flamalar ve kurdelelerle süslü uzun kargılarla, allanıp pullanmış oyuncak atların üzerinde zıplayıp atlıyorlar, bazıları ellerindeki kızıl pelerinleri boğanın önünde sallayıp boğa saldırdığında çitin üzerine sıçrıyorlardı; boğaya gelince, örülmüş saz ve köseleden yapılmış olmasına rağmen gerçek bir boğadan farksızdı ve ara sıra, hiçbir canlı boğanın yapmayacağı şekilde, arka ayakları üzerinde arenayı çepeçevre dolanıyordu. Çok da muhteşem bir güreş çıkardı; çocuklar o kadar heyecanlandılar ki, sıraların üzerine çıkıp dantel mendillerini sallayarak, tıpkı yetişkinler gibi mantıklı bir biçimde, “Yaşasın boğa! Yaşasın boğa!” diye bağırdılar. Çok sayıda oyuncak atın delik deşik edilip binicilerinin yere düşürüldüğü uzun bir mücadelenin ardından, genç Tierra-Nueva Kontu boğaya diz çöktürdü ve nihai darbeyi indirmek için Prenses’ten izin aldıktan sonra, tahta kılıcını hayvanın boynuna öyle bir şiddetle sapladı ki, boğanın kafası yerinden fırladı ve Madrid’deki Fransız Büyükelçisi’nin oğlu küçük Mösyö de Lorraine’in gülen yüzü ortaya çıktı.

Dinmek bilmeyen alkışların arasında arena temizlendi, sarı-siyah üniforma giymiş iki Magripli paj, ölü oyuncak atları büyük bir ciddiyetle sürükleyerek götürdüler; Fransız yürüyüş hocasının ip üzerinde denge gösterisi yaptığı kısa bir aradan sonra, İtalyan kuklacılar, bu amaçla kurulmuş olanküçük tiyatroda, yarı-klasik Sophonisba trajedisini sahnelediler. Kuklalar o kadar güzel rol yapıyordu, hareketleri öylesine doğaldı ki, oyunun sonunda Prenses’in gözleri buğulandı. Hattâ bazı çocuklar enikonu ağladılar, gözyaşları ancak şekerlemelerle dindirilebildi; Engizisyon Başrahibi bile o kadar etkilendi ki, tahtadan ve boyalı balmumundan yapılmış, tellerle oynatılan nesnelerin böylesine bedbaht olmalarına, böyle felaketlerle karşılaşmalarına dayanamadığını söyledi Don Pedro’ya.

Ardından Afrikalı bir hokkabaz çıktı; kırmızı kumaşla örtülmüş iri bir seleyi arenanın ortasına koyup sarığının kıvrımları arasından kamıştan tuhaf bir kaval çıkardı ve çalmaya koyuldu. Bir iki dakika sonra kumaş kımıldamaya başladı; kavalın sesi giderek tizleşti ve sonunda yeşil-altın sarısı iki yılan, garip üçgen kafalarını dışarı çıkarıp ağır ağır doğruldular ve tıpkı suda dalgalanan bir bitki gibi, müzikle birlikte ileri geri sallanmaya başladılar. Ama çocuklar, yılanların şiştikçe beneklenen boyunlarından ve şimşek gibi hareket eden dillerinden korktular; hokkabazın kumun içinden çıkardığı minik portakal ağacı ve ağacın üstünde açan güzel beyaz çiçeklerle gerçek meyveler, daha çok hoşlarına gitti; hokkabaz son olarak, Las-Torres Markisi’nin küçük kızının yelpazesini alıp mavi bir kuşa dönüştürdüğünde ve kuş çadırın içinde uçup öttüğünde, çocukların şaşkınlığı ve coşkusu görülmeye değerdi. Ardından, Nuestra Señora del Pilar Kilisesi’nden dansçı oğlanların ciddi menüeti de çok beğenildi. Her sene Mayıs ayında Meryem Ana onuruna altarın önünde yapılan bu harika töreni Prenses daha önce hiç görmemişti; zaten birçok kişiye göre İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in hizmetinde olan deli bir rahibin, Asturias Prensi’ne zehirli kutsal ekmek yedirmegirişiminden beri, İspanya kraliyet ailesinden hiç kimse Saragossa Katedrali’ne ayak basmamıştı. Dolayısıyla Prenses “Meryem Ana Dansı”nı sadece işitmişti; gerçekten de çok güzel bir danstı. Oğlanlar beyaz kadifeden eski moda saray kıyafetleri giymişlerdi; tuhaf görünümlü, üç köşeli şapkaları simli püsküller ve upuzun devekuşu tüyleriyle süslenmişti; kostümlerinin, güneşin altında hareket ettikçe göz kamaştıran beyazlığı, esmer yüzleri ve uzun siyah saçlarıyla tam bir tezat teşkil ediyordu. Karmaşık dans figürlerinde sergiledikleri vakar, ağır hareketlerinin ve reveranslarının ölçülü zarafeti, bütün seyircileri büyüledi; gösteri sona erip de uzun tüylü şapkalarını çıkararak Prenses’i selamladıklarında, Prenses selamlarına büyük bir nezaketle karşılık verdi ve bu zevki kendisine bağışladığı için Pilar Meryemi Kilisesi’ne kocaman bir mum göndereceğine söz verdi.

Sonra arenaya bir grup yakışıklı Mısırlı (o dönemde çingenelere bu ad verilirdi) girdi; halka olup bağdaş kurdular ve tatlı tatlı zither çalmaya koyuldular; müziğe uygun olarak ağır ağır sallanıyorlar, pes tonda, hülyalı bir ezgi mırıldanıyorlardı. Don Pedro’yu görünce kaşlarını çattılar, bazılarının yüzüne bir dehşet ifadesi yerleşti, çünkü daha birkaç hafta önce, Don Pedro iki aşiret üyesini büyücülük yaptıkları iddiasıyla Sevilla pazar yerinde astırmıştı; ama arkasına yaslanıp yelpazesinin üzerinden iri mavi gözleriyle kendilerini seyreden güzel Prenses’e hayran oldular ve bu kadar güzel birinin asla kimseye zulmetmeyeceğine kanaat getirdiler. Zitherlerinin tellerine uzun, sivri tırnaklarıyla belli belirsiz dokunarak tatlı tatlı çalmaya devam ettiler; başları uykuya dalarmışçasına öne düşüyordu. Ansızın, bütün çocukları yerinden sıçratan ve Don Pedro’nun elini hançerinin akik kabzasına götürten keskin bir çığlık atıp ayağa fırladılar ve tef çalarak çılgınca dönüp o garip, gırtlaktan lisanlarıyla vahşi bir aşk şarkısı söylediler. Sonra bir işaret üzerine yine hep birlikte yere çöküp hiç kıpırdamadan yattılar; sessizliği bozan tek şey, zitherlerin tekdüze tıngırtısıydı. Bunu birkaç kere tekrarlayıp bir an gözden kayboldular ve sonra, zincire bağlanmış kahverengi, uzun tüylü bir ayı ve omuzlarında ufak tefek şebeklerle geri geldiler. Ayı büyük bir ciddiyetle amuda kalktı; kara kuru şebekler, görünüşe bakılırsa onları eğitmiş olan iki çingene çocuğuyla birlikte türlü çeşitli numaralar yaptılar; minik kılıçlarla çarpışıp silah attılar, tıpkı Kral’ın muhafız birliği gibi, asker talimi yaptılar. Çingeneler müthiş alkış topladı.

Ama sabahki eğlenceler arasında en komik olanı, hiç şüphesiz, küçük Cüce’nin dansıydı. Cüce eğri bacaklarıyla paytak paytak yürüyerek, kocaman, biçimsiz kafasını iki yana sallayarak paldır küldür arenaya çıktığında, çocuklar neşeyle haykırdılar; Prenses bile o kadar çok güldü ki, Düşes, İspanya tarihinde bir kral kızının kendi mevkiinden kişilerin karşısında ağladığı vaki olmakla birlikte, kraliyet soyundan hiçbir prensesin, kendinden düşük mevkideki kişilerin karşısında bu kadar gülüp eğlenmediğini Prenses’e hatırlatmak zorunda kaldı. Ne var ki Cüce gerçekten de çok gülünçtü; öteden beri korkunç şeylere tutkusuyla ün salmış olan İspanya Sarayı’nda bile, böylesine olağanüstü bir yaratık daha önce hiç görülmemişti. İlk kez insan içine çıkıyordu. Bir önceki gün, kenti çevreleyen geniş mantarmeşesi ormanının ücra bir köşesinde avlanan iki asilzade, Cüce’yi vahşiler gibi ormanda dolaşırken bulmuşlar, Prenses’e sürpriz olsun diye alıp Saray’a getirmişlerdi; yoksul bir kömürcü olan Cüce’nin babası, böylesine çirkin, işe yaramaz bir evlattan kurtulduğuna pek sevinmişti. Cüce’nin belki de en eğlenceli yanı, gülünç görünümünün katiyen bilincinde olmamasıydı. Son derece mutlu ve neşeliydi. Çocuklar güldüğünde o da onlar kadar neşeyle, rahat rahat gülüyor, her dansın sonunda, sanki Doğa’nın, esprili bir ânında, başkaları alay etsin diye yarattığı biçimsiz bir şey değil de, onlardan biriymiş gibi, çocukların karşısında müthiş komik reveranslar yapıyor, gülümseyip selam veriyordu. Prenses’e gelince, Cüce’ yi tam anlamıyla büyülemişti. Gözlerini Prenses’ten alamıyor, sanki sadece onun için dans ediyordu; Kral’ın üzüntüsünü tatlı sesiyle dağıtsın diye alamıyor kendi şapelinden Madrid’e gönderdiği ünlü İtalyan soprano Caffarelli’ye Saray’daki soyla lamıyorrın çiçek buketleri attığını hatırlayan Prenses, Cüce’nin gösterisi sona erdiğinde saçındaki alamıyoryaz gülü çıkardı, biraz şaka olsun diye, biraz da Düşes’i kızdırmak için, en tatlı tebessümünü takınıp gülü arenanın ortasına, Cüce’ye fırlattı; Cüce olayı ciddiye aldı ve çiçeği kaba saba dudaklarına götürüp elini kalbine bastırarak, ağzı kulaklarında, minik gözleri zevkten ışıl ışıl, Prenses’in karşısında diz çöktü.

Bu hareketi Prenses’in ciddiyetini öyle bozdu ki, küçük Cüce koşarak arenadan çıktıktan sonra uzun müddet gülmeye devam etti ve dansın derhal tekrarlanmasını istediğini bildirdi amcasına. Ne var ki Düşes, güneşin tam tepede olması sebebiyle Prenses Hazretleri’nin vakit geçirmeden Saray’a dönmesinin daha iyi olacağına karar verdi; Saray’da Prenses’in onuruna muhteşem bir ziyafet hazırlanmıştı, gerçek bir doğum günü pastası da vardı; adının baş harfleri renkli şekerlerle pastanın üzerine yazılmış, tepesine de çok şirin gümüş bir bayrak kondurulmuştu. Prenses bunun üzerine ağırbaşlı bir tavırla yerinden kalktı, öğle uykusundan sonra küçük Cüce’nin tekrar dans etmesi için emir verdikten ve düzenlediği güzel tören için genç Tierra-Nueva Kontu’na teşekkür ettikten sonra dairesine döndü; çocuklar da, gelirken takip ettikleri sıraya uygun şekilde onu izlediler.

Küçük Cüce, bir kez daha dans etmesi için Prenses’in özel olarak emir verdiğini öğrenince o kadar gururlandı ki, hemen bahçeye koştu; gülünç bir mutlulukla kendinden geçerek beyaz gülü öpüyor, sevincinden görülmedik kabalıkta ve hantallıkta hareketler yapıyordu.

Çiçekler, Cüce’nin güzel evlerine girme küstahlığını göstermesine epeyce öfkelendiler; Cüce’nin bahçe yollarında hoplayıp zıpladığını, gülünç bir biçimde kollarını havada salladığını görünce, duygularını daha fazla bastıramadılar.

“Bizim bulunduğumuz bir yerde koşup oynamasına izin verilemeyecek kadar çirkin!” diye haykırdı laleler.

"Afyon suyu içip bin yıllık bir uykuya dalması uygun olur,” dedi iri kırmızı zambaklar ve öfkedeniyice kızardılar.

“Korkunç bir yaratık!” diye bağırdı Kaktüs. “Hem eğri büğrü, hem bodur; kafasıyla bacakları da tamamen orantısız. Tüylerim diken diken oldu, bana yaklaşacak olursa dikenlerimi batırıvereceğim.”

“Üstelik benim en güzel çiçeklerimden birini ele geçirmiş,” dedi beyaz Gül Ağacı. “O çiçeği bu sabah Prenses’e doğum günü armağanı olarak bizzat ben verdim, Prenses’ten çalmış onu.” Sonra da avazı çıktığı kadar, “Hırsız! Hırsız! Hırsız!” diye bağırdı.

Genellikle büyüklük taslamayan ve çok sayıda yoksul akrabaları olduğu bilinen kırmızı sardunyalar bile Cüce’yi görünce tiksintiyle dudak büktüler ve mütevazı menekşeler, çok çirkin olmakla birlikte bu konuda yapabileceği bir şey olmadığını söylediklerinde, sardunyalar çok haklı olarak zaten en büyük kusurunun bu olduğu, tedavisi mümkün değil diye bir insanı takdir etmek gerekmediği cevabını yapıştırdılar. Doğrusu bazı menekşeler bile, küçük Cüce’nin çirkinliğinin neredeyse gösterişe kaçtığı kanısındaydılar; neşeyle hoplayıp zıplayacağına, böyle gülünç ve salakça tavırlar takınacağına kederli, en azından düşünceli görünse, çok daha iyi edeceğini düşünüyorlardı.

Son derece seçkin bir şahsiyet olan ve vaktiyle koskoca İmparator Şarlken’e saati bildirmiş olan yaşlı Güneş Saati’ne gelince, küçük Cüce’nin görünümüne o kadar şaşırdı ki, uzun gölgeli parmağıyla tam iki dakikayı göstermeyi unuttu neredeyse ve kendini tutamayıp, parmaklıkta güneşlenmekte olan iri süt beyazı Tavuskuşu’na, kral evlatlarının kral, kömürcü evlatlarının da kömürcü olduğunu herkesin bildiğini ve bunun böyle olmadığını iddia etmenin de saçmalık olduğunu söyledi; Tavuskuşu kendisine yüzde yüz katıldı ve o kadar yüksek, sert bir tonda, “Elbette, elbette!” diye bağırdı ki, serin sular fışkırtan fıskıyenin havuzunda yaşayan japon balıkları kafalarını sudan dışarı çıkartıp taştan dev Triton’lara ne olup bittiğini sordular.

Ama nasıl olduysa, kuşlar Cüce’den hoşlandılar. Onu ormanda birçok kez görmüşlerdi; anafora kapılmışçasına dönerek uçuşan yaprakların peşinde cinler gibi hoplayıp zıplar, yaşlı bir meşeağacının kovuğuna büzülüp, cevizlerini sincaplarla paylaşırdı. Çirkin olması kuşların hiç umurunda değildi. Aslına bakılırsa, geceleri portakal bahçesinde tatlı ötüşüyle bazen Ay’ı bile aşağı indiren Bülbül’ün de pek ahım şahım bir görünüşü yoktu; üstelik Cüce kendilerine çok iyi davranmış, ağaçlarda tek bir meyvenin bulunmadığı, toprağın demir gibi kaskatı olduğu, aç kurtların yiyecek bulmak için kentin kapılarına indiği o zorlu kış mevsiminde, bir kez olsun onları unutmamış, bir parçacık kara ekmeğinin kırıntılarını onlara vermiş, iki lokma kahvaltısını onlarla paylaşmıştı hep.

İşte bu yüzden, Cüce’nin etrafında uçuşuyor, geçerken kanatlarını yanağına şöyle bir dokunduruyor ve kendi aralarında gevezelik ediyorlardı; küçük Cüce o kadar memnun oldu ki, dayanamayıp onlara güzel beyaz gülü gösterdi ve bu gülü, kendisini sevdiği için bizzat Prenses’in verdiğini söyledi onlara.

Kuşlar Cüce’nin söylediklerinin tek kelimesini dahi anlamadılar, ama bunun hiç önemi yoktu, çünkü başlarını yana yatırıp bilmiş bir tavır takındılar, bu da bir şeyi anlamak kadar işe yarar ve çok daha kolaydır.

Kertenkeleler de Cüce’yi çok sevdiler; Cüce koşuşturmaktan yorulup dinlenmek üzere çimenlere uzandığında kertenkeleler üstünde sıçrayıp oynadılar ve ellerinden geldiğince onu eğlendirmeye çalıştılar. “Herkes bir kertenkele kadar güzel olamaz ki!” diye haykırdılar. “Bu kadarını beklemek haksızlık olur. Hem kulağa saçma gelse de, aslında pek o kadar çirkin sayılmaz; gözünü kapatıp ona bakmazsın, olur biter.” Kertenkeleler doğuştan filozoftular; yapacak başka şey bulamadıklarında veya çok yağmur yağdığı için dışarı çıkamadıklarında, bir arada oturup saatlerce düşünürlerdi.

Ne var ki Çiçekler, hem kertenkelelerin, hem de kuşların tutumuna müthiş öfkeleniyorlardı. “İşte,” dediler, “devamlı koşuşturup uçuşmanın sonu böyle bayağılığa varır. Terbiye görmüş kişiler bizim gibi daima aynı noktada dururlar. Bizim bahçe yollarında hoplayıp zıpladığımızı, çimenlerde deli gibi koşarak kızböceklerini kovaladığımızı gören olmuş mudur? Biz bir hava değişimine ihtiyaç duyduğumuzda bahçıvanı çağırtırız, bizi başka bir tarha taşır. Böylesi daha ağırbaşlıdır, doğrusu budur. Oysa kuşlarla kertenkeleler huzur nedir bilmezler, hattâ kuşların sürekli bir adresi bile yoktur. Onlar çingeneler gibi serseridirler ve çingenelerle tıpatıp aynı muameleyi görmeleri gerekir.” Sonrada burunlarını havaya dikip mağrur bir edaya büründüler; bir süre sonra, çimenlerin üstünde yatan küçük Cüce’nin toparlanıp kalktığını ve bahçeyi geçerek Saray’a girdiğini görünce pek memnun oldular.

“Ömrünün sonuna kadar içeride kapalı tutulması gerekir kesinlikle,” dediler. “Şu kambur sırtına, çarpık bacaklarına baksanıza.” Sonra da kıkırdamaya başladılar.

Ama küçük Cüce bütün bunlardan habersizdi. Kuşları ve kertenkeleleri çok sever, çiçeklerin, dünyanın en harika yaratıkları olduğunu düşünürdü; Prenses’i ayrı tutuyordu elbette, ne de olsa Prenses kendisine o güzel beyaz gülü vermişti ve onu seviyordu, bu da çok önemli bir şeydi. Keşke Prenses’le birlikte Saray’a dönmüş olsaydı! Prenses onu sağına oturtur, ona gülümserdi; o da Prenses’in yanından hiç ayrılmayıp onun oyun arkadaşı olur, ona türlü çeşitli eğlenceli numaralar öğretirdi. Küçük Cüce daha önce hiç Saray’a girmemişti, ama neler neler bilirdi. Çekirgelerin içinde şarkı söyleyebileceği, sazdan minik kafesler yapar, boğumları aralıklı bambuları şekillendirip Pan’ın dinlemeyi çok sevdiği flütlerden imal ederdi. Her kuşun ötüşünü bilir, ağacın tepesindeki sığırcıkları, göldeki balıkçılları çağırırdı. Her hayvanın izlerini tanır, incecik ayak izlerinden tavşanların, ezilmiş yapraklardan yaban domuzlarının izini sürerdi. Bütün vahşi dansları bilirdi: kızıl kostümlü çılgın sonbahar dansı, mısırların üstünde mavi pabuçlarla yapılan ışık dansı, beyaz kar çelenkleriyle yapılan kış dansı ve baharda meyve bahçelerindeki tomurcuk dansı. Tahtalı güvercinlerin yuvalarını nerelere yaptıklarını bilirdi; bir keresinde, annesiyle babası bir avcının tuzağına düşmüş olan yavru güvercinleri kendi büyütmüş, budanmış bir karaağacın oyuğuna onlar için küçük bir güvercinlik yapmıştı. Güvercinler evcil sayılırdı, her sabah yemlerini küçük Cüce’nin elinden yerlerdi. Prenses de tahtalıgüvercinleri, uzun eğreltiotlarının arasında telaşlı telaşlı koşuşan tavşanları, çeliği andıran tüyleri ve siyah gagalarıyla alakargaları, dertop olup dikenli yumaklara dönüşebilen kirpileri ve başlarını sallayıp körpe yaprakları kemirerek ağır ağır sürünen bilge kaplumbağaları sevecekti. Evet, Prenses’in onunla birlikte ormana gelip oynaması şarttı. Ona kendi küçük yatağını verecek, pencerenin önünde şafağa kadar nöbet tutacak, iri boynuzlu vahşi sığırların Prenses’i incitmesine, zayıf düşmüş kurtların kulübeye sokulmasına mâni olacaktı. Şafak söktüğünde panjurları tıklatıp Prenses’i uyandıracaktı; sonra bütün gün birlikte dolaşıp dans edeceklerdi. Aslında ormanda insan hiç yalnızlık çekmezdi. Ara sıra bir piskopos, elindeki resimli kitabı okuya okuya, beyaz katırıyla ormandan geçerdi. Bazen de, bileklerinde gözü bağlı şahinlerle, geyik derisinden yelekler giymiş, yeşil kadife bereli doğancılar geçerdi. Bağbozumu mevsiminde, elleri ayakları mora boyanmış, parlak sarmaşıklardan çelenkler takmış üzüm ezicileri gelirdi, ellerindeki tulumlardan şarapdamlardı; kömürcüler geceleri koca mangallarının etrafında oturup kuru odunların ateşte ağır ağır yanışını seyreder, külde kestane kavururlardı; hırsızlar inlerinden çıkıp kömürcülerle gülüp eğlenirdi. Bir keresinde de, harikulade bir tören alayının Toledo’ya giden uzun, tozlu yolu kıvrıla kıvrıla çıkışını görmüştü. En önde keşişler tatlı sesleriyle ilahiler söyleyerek, ellerinde rengârenk sancaklar ve altından haçlarla yürüyor, onların ardından, gümüş zırhlar içinde, fitilli tüfekler ve mızraklarla askerler geliyordu; aralarında da, baştan aşağı harika desenlerle bezenmiş garip sarı giysiler içinde, ellerinde yanan mumlar taşıyan yalınayak üç adam vardı. Ormanda seyredilecek çok şey vardı kesinlikle; Prenses yorulduğu zaman da ona yosundan yumuşak bir yatak bulur veya kucağında taşırdı; küçük Cüce uzun boylu değildi, ama çok kuvvetliydi. Prenses’e, elbisesinin üzerine taktığı minikbeyaz meyveler kadar güzel, kırmızı şeytan şalgamı meyvelerinden bir kolye yapardı; Prenses kolyesinden sıkılınca çıkarıp atar, o da başka meyveler bulurdu. Prenses’e meşepalamutları, üzeri çiyle kaplı dağlaleleri, açık altın sarısı saçlarında yıldız gibi parlasınlar diye minnacık ateşböcekleri getirirdi.

Peki ama Prenses neredeydi? Beyaz güle sordu, hiçbir cevap alamadı. Bütün Saray uykudaydı sanki; panjurları kapalı olmayan pencereler bile, çiğ ışıktan korunmak için, ağır perdelerle örtülmüştü. İçeri girebileceği bir kapı bulmak için her tarafı dolaştı, sonunda açık duran küçük bir kapı gördü. Hemen kapıdan içeri girdi ve kendini muhteşem bir salonda buldu; burası maalesef ormandan çok daha muhteşemdi, her yer yaldızlıydı, yerler bile geometrik şekiller oluşturan iri renkli taşlarla döşenmişti. Ama küçük Prenses yoktu; sadece yeşimtaşından kaidelerinin üzerinden, hüzünlü, boş gözlerle kendisini seyrederek garip garip gülümseyen harika beyaz heykeller vardı.

Salonun karşı duvarında, Kral’ın en sevdiği renk olan siyah renkte, üzerine yine Kral’ın en sevdiği şekiller olan güneş ve yıldızlar serpiştirilmiş, ağır işlemeli bir kadife perde asılıydı. Acaba Prenses o perdenin arkasına mı gizlenmişti? Denemeye değerdi.

Sessizce ilerleyip perdeyi kenara çekti. Hayır, perdenin arkasında bir oda daha vardı sadece, ama bir öncekinden daha güzel bir odaydı. Duvarlar kalabalık bir av partisini temsil eden, yeşil nakışlı duvar halılarıyla kaplıydı; bu duvar halıları, Flaman sanatçılar tarafından, yedi yılda tamamlanmıştı. Burası bir zamanlar Deli Juan diye anılan av tutkunu Kral’ın odasıydı; deli Kral çılgınlık nöbetleri sırasında duvar halısındaki şahlanan iri atlara binmeye, iri av köpeklerinin saldırısına uğrayan geyiği yere devirmeye çalışmış, av borusunu öttürüp elindeki hançeri havada uçan solgun geyiğe saplamıştı. Bu oda şimdi Meclis salonu olarak kullanılıyordu; ortadaki masanın üzerinde, İspanya’yı temsil eden altın lalelerle ve Habsburg Hanedanı’nın arma ve amblemleriyle damgalanmış kırmızı bakan dosyaları durmaktaydı.

Küçük Cüce etrafına hayretler içinde baktı ve ilerlemeye çekindi. Hiç ses çıkarmadan uzun orman yolunda süratle dörtnala ilerleyen bu garip, sessiz atlılar, kömürcülerin bahsettiği o korkunç hayaletlere, yalnız geceleri avlanan ve bir insana rastladıklarında onu dişi geyiğe dönüştürüp kovalayan Compracho’lara benziyordu. Ama güzel Prenses’i düşününce, küçük Cüce’nin cesareti yerine geldi. Prenses’i yalnızken bulup konuşmak, kendisinin de onu sevdiğini bildirmek istiyordu. Belki de bir sonraki odadaydı.

Yumuşak Fas halılarının üzerinde koşarak ilerleyip kapıyı açtı. Hayır! Prenses burada da değildi. Oda bomboştu.

Burası Taht Salonu’ydu; Kral’ın huzuruna çıkma izni alabilmiş (son zamanlarda pek sık görülmeyen bir şeydi bu) yabancı elçiler burada kabul edilirdi; yıllar önce aynı salonda İngiliz elçiler, o dönemde Katolik Avrupa hükümdarlarından biri olan İngiltere Kraliçesi’ni İmparator’un en büyük oğluyla evlendirmek üzere görüşmeler yapmışlardı. Duvarlar yaldızlı sahtiyanla kaplıydı; siyah beyaz tavana, üç yüz mumluk, dallı budaklı, ağır, yaldızlı bir avize asılıydı. Üzerine küçük incilerle Kastilya aslanları ve kuleleri işlenmiş yaldızlı kumaştan koskoca bir sayvanın altında da taht duruyordu; taht, gümüş lalelerle bezenmiş, saçakları sim ve incilerle ince ince işlenmiş siyah kadifeden ağır bir örtüyle kaplanmıştı. Tahtın ikinci basamağına, Prenses’in diz çökmesi için, minderi simli kumaştan, alçak bir tabure yerleştirilmişti; onun da altında, sayvanın dışında kalan kısımda, Papalık Temsilcisi’nin iskemlesi vardı; herhangi bir resmî törende Kral’ın huzurunda oturma hakkına sahip tek kişi olan Papalık Temsilcisi’nin kırmızı püskülleri birbirine dolanmış kardinal başlığı, iskemlenin önündeki mor bir taburenin üstüne konmuştu. Tahtın karşısındaki duvarda Şarlken’in av giysileri içinde, yanında iri bir mastıyla, doğal ölçülerindeki portresi asılıydı; öteki duvarın ortasındaki büyük tabloda II. Felipe, Felemenk’in bağlılık yeminini kabul ederken resmedilmişti. İki pencerenin arasında duran fildişi kakmalı, raflı abanoz dolabın üzerine Holbein’ın Ölüm Dansı’ndan figürler oyulmuştu bu oymaların, ünlü ustanın kendi elinden çıktığı söyleniyordu.

Ama bütün bu ihtişam, küçük Cüce’nin umurunda bile değildi. O kendi gülünü sayvanın bütün incilerine, gülünün tek bir beyaz yaprağını tahta değişmezdi. Küçük Cüce’nin istediği, Prenses çadıra gitmeden önce onunla görüşmek ve kendisi dansını bitirdikten sonra birlikte ormana gitmeyi teklif etmekti. Saray havasızdı, boğucuydu, oysa ormanda rüzgâr keyfince eser, güneş o oynak altın parmaklarıyla titrek yaprakları aralardı. Ormanda çiçekler de vardı; Saray’ın bahçesindeki çiçekler kadar gösterişli değillerdi belki, ama daha güzel kokuluydular: bahar başında serin vadileri ve çimenlik tepeleri dalga dalga mora boğan sümbüller; meşe ağaçlarının boğum boğum köklerinin etrafında küçük kümeler halinde birbirine sokulan sarı çuhaçiçekleri; parlak kırlangıçotu çiçekleri, mavi veronikalar, eflatun ve altın sarısı süsenler. Fındık ağaçlarının başak biçiminde boz çiçekleri vardı, yüksükotları, arıların hiç boş bırakmadığı, benekli salkımlarının ağırlığıyla eğilirlerdi. Kestanenin beyaz yıldızlardan sivri kuleleri, alıçların da güzel solgun ayları vardı. Evet, Prenses kesinlikle gelecekti, yeter ki onu bulabilsin! Onunla birlikte güzel ormana gelecek, o da gün boyu dans edip Prenses’i eğlendirecekti. Bunu düşününce gözleri bir tebessümle aydınlandı ve bir sonraki odaya geçti.

Bu oda en ışıklı ve en güzel odaydı. Duvarlar pembe çiçekli, kuş desenli, zarif simli tomurcuklar serpiştirilmiş Lucca damaskosuyla kaplıydı; som gümüşten mobilyalar, cicili bicili kırlentlerle, sallanan Cupido’larla bezenmişti; iki büyük şöminenin önünde papağan ve tavuskuşu işlemeli büyük kafesler vardı; su yeşili oniksle kaplı yer döşemesi, ta uzaklara uzanır gibiydi. Üstelik küçük Cüce odada yalnız değildi. Odanın karşı tarafında, kapının gölgesinin altında ufak tefek birinin kendisini seyrettiğini gördü. Yüreği pır pır etti, dudaklarından bir sevinç çığlığı yükseldi ve küçük Cüce gün ışığına doğru ilerledi. O ilerleyince, ufak tefek şahıs da öne doğru çıktı ve işte o zaman, onu açıkça gördü.

Ne Prensesi! Karşısındaki bir hilkat garibesiydi, hayatta gördüğü en acayip yaratıktı. Bedeni diğer insanlar gibi biçimli değildi, kamburdu, kolları, bacakları eğri büğrüydü, iki yana sallanan kocaman bir kafası ve yele gibi siyah saçları vardı. Küçük Cüce kaşlarını çattı, yaratık da kaşlarını çattı. Küçük Cüce güldü, yaratık da onunla birlikte güldü, tıpkı kendisi gibi ellerini beline dayıyordu. Küçük Cüce alaylı bir reverans yaptı, yaratık da yerlere kadar eğildi. Küçük Cüce ona doğru ilerleyince o da kendisine yaklaştı; her adımını taklit ediyor, kendisi durunca yaratık da duruyordu. Küçük Cüce neşeyle haykırıp öne doğru koşarak elini uzattı ve eli yaratığın eline değdi, buz gibi soğuktu. Küçük Cüce korkup elini geri çekti, yaratığın eli de derhal geri çekildi. Küçük Cüce daha ileri gitmeye çalıştı, ama düz, sert bir şey ona engel oldu. Yaratığın yüzü şimdi kendi yüzüne çok yakındı ve korku içindeydi. Küçük Cüce gözüne dökülen saçlarını kenara itti. Yaratık da aynısını yaptı. Küçük Cüce ona vurdu, o da aynen karşılık verdi. Küçük Cüce ondan tiksiniyor, yaratığın yüzü korkunç şekillere bürünüyordu. Küçük Cüce geri çekildi, yaratık da geriledi.

Neydi bu? Biraz düşündü, etrafına baktı. Çok tuhaftı, ama bu berrak sudan, görünmez duvarda, herşeyin bir ikizi vardı sanki. Evet, her resim, her koltuk tekrarlanıyordu. Kapının yanındaki girintide yatan Faunus’un uyuyan bir ikizi vardı, güneşin aydınlattığı gümüş Venüs de, kendisi kadar güzel ikinci bir Venüs’e kollarını uzatmıştı.

Yoksa bu, Ekho muydu? Küçük Cüce bir keresinde vadide Ekho’ya seslenmiş, o da kelimesi kelimesine karşılık vermişti. Acaba sesi taklit ettiği gibi görüntüyü de mi taklit edebiliyordu? Gerçek dünyaya tıpatıp benzer taklit bir dünya mı yaratıyordu? Bir nesnenin gölgesi renkli, canlı olabilir miydi, hareket edebilir miydi? Acaba...?

Küçük Cüce irkilerek göğsündeki güzel beyaz gülü çıkardı, dönüp çiçeği öptü. Yaratığın da bir gülü vardı ve tek tek her yaprağıyla kendi gülünün eşiydi! Yaratık da kendi gülünü aynı şekilde öpüp, korkunç jestlerle kalbine bastırdı.

Küçük Cüce gerçeği anlayınca umutsuzlukla vahşi bir çığlık atıp hıçkırarak yere kapandı. Demek biçimsiz ve kambur olan, çirkin ve acayip olan, kendisiydi. O hilkat garibesi kendisiydi; bütün çocuklar ona gülüyorlardı demek ki; kendisini sevdiğini sandığı Prenses de aslında onun çirkinliğiyle alay etmiş, çarpık bacaklarına gülmüştü. Onu niçin ormanda bırakmamışlardı sanki? Ormanda ne kadar iğrenç olduğunu kendisine söyleyecek aynalar yoktu. Babası onu satacağına öldürseydi keşke. Gözünden sıcak yaşlar fışkırıyordu, beyaz gülü yolup parçaladı. Yerde debelenen yaratık da aynı şeyi yapıp donuk yaprakları havaya saçtı. Yaratık yerde sürünüyor, küçük Cüce ona bakınca, kendisini seyreden, acıyla çarpılmış bir yüz görüyordu. Onu görmemek için sürünerek uzaklaştı, elleriyle gözlerini kapadı. Yaralı bir hayvan gibi emekleyerek gölgeye sığındı ve orada inleyerek yattı.

Tam o anda, bahçeye açılan kapıdan içeri Prenses ve arkadaşları girdiler; yere yatmış, abartılı, acayip hareketlerle döşemeyi yumruklayan çirkin Cüce’yi görünce neşeyle, çığlık çığlığa gülmeye başladılar, etrafına toplanıp onu seyrettiler.

“Dansı komikti,” dedi Prenses, “ama oyunculuğu daha da komikmiş. Neredeyse kuklalar kadar başarılı, ama o kadar doğal değil tabii.” Sonra da iri yelpazesini sallayıp alkışladı.

Ama küçük Cüce bir kez olsun başını kaldırıp bakmadı; hıçkırıkları giderek hafifledi ve ansızınnefesi tıkanırmış gibi çırpınıp elini göğsüne bastırdı. Sonra yine uzanıp kıpırtısız kaldı.

Kısa bir sessizlikten sonra, “Harika,” dedi Prenses, “şimdi de dansını izlemek istiyorum.”

“Evet, evet,” diye bağırdı bütün çocuklar, “kalk dans et; sen şebekler kadar zekisin, hem de onlardan çok daha gülünçsün.”

Ama küçük Cüce cevap vermedi.

Prenses ayağını öfkeyle yere vurup amcasına seslendi; amcası Başmabeyinci’yle birlikte bahçede yürümekteydi, Engizisyon’un yeni kurulduğu Meksika’dan az önce gelen mektupları okuyordu. “Benim komik Cücem küstü,” diye haykırdı Prenses, “onu uyandırın, benim için dans etmesini söyleyin.”

Don Pedro’yla Başmabeyinci birbirlerine bakıp gülümsediler ve bahçeden içeri girdiler; Don Pedro yere eğilip işlemeli eldiveniyle Cüce’nin yanağına vurdu. “Dans et küçük yaratık,” dedi. “Kalk dans et. İspanya ve Hint Adaları Prensesi eğlenmek istiyor.”

Ama küçük Cüce hiç kıpırdamadı.

“Bir kırbaç ustası çağırtın,” dedi Don Pedro bıkkınlıkla ve bahçeye döndü. Ama Başmabeyinci’nin yüzü ciddiydi, küçük Cüce’nin yanına diz çöküp elini kalbinin üzerine koydu. Biraz sonra omuz silkip ayağa kalktı ve Prenses’in karşısında yerlere kadar eğilerek konuştu:

“Mi bella Princesa,[5] komik Cüceniz bir daha asla dans edemeyecek. Yazık oldu, bu çirkinliğiyle Kral’ı bile güldürebilirdi belki.”

“Peki ama niye bir daha dans etmeyecek?" diye sordu Prenses gülerek.

“Çünkü kalbi kırıldı,” diye cevap verdi Başmabeyinci.

Prenses kaşlarını çattı, çıtı pıtı, gül yaprağı dudakları tatlı bir küçümsemeyle büküldü. “Bundan böyle benimle oyun oynamaya gelenler kalpsiz olsun!” diye haykırıp, koşarak bahçeye çıktı.

Dipnotlar[değiştir]

  1. Kraliçem! Kraliçem!
  2. Fransa'nın gerçek tebessümü
  3. Boğa güreşçisi
  4. Kraliçenin kıyafet sorumlusu
  5. Güzel Prensesim