Mutlu Prens ve Diğer Hikayeler/Harika Fişek

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Vefalı Dost Harika Fişek
Oscar Wilde
Çeviri: Roza Hakmen

Kral’ın oğlu evlenecekti, büyük şenlikler düzenlenmişti. Prens müstakbel gelini tam bir sene beklemiş, en sonunda gelin gelmişti. Bir Rus prensesiydi ve ta Finlandiya’dan, altı ren geyiğinin çektiği bir kızakla gelmişti. Kızak, kocaman, altın renkli bir kuğu biçimindeydi ve genç Prenses, kuğunun kanatlarının arasına uzanmıştı. Uzun ermin pelerini ayaklarına kadar iniyordu, başında simden dokunmuş minik bir bere vardı ve bütün ömrünü geçirdiği Kar Sarayı gibi bembeyazdı. Teni o kadar beyazdı ki, sokaklardan geçerken herkes hayretle onu seyrediyordu. “Beyaz bir güle benziyor!” diye bağırıyorlar, balkonlardan aşağı çiçekler atıyorlardı. Prens, Şato’nun kapısında onu beklemekteydi. Prens’in hülyalı, menekşe mavisi gözleri ve incecik altın telli saçları vardı. Prenses’i görünce diz çöküp elini öptü. “Resminiz çok güzeldi,” diye mırıldandı, “ama siz resminizden de güzelsiniz.” Genç Prenses’in yüzü kızardı. Genç bir şövalye adayı, yanındakine, “Daha önce beyaz güle benziyordu, şimdi kırmızı gül oldu,” dedi ve Saray erkânı bu benzetmeye bayıldı. Sonraki üç gün boyunca, herkes, “Beyaz Gül, Kırmızı Gül, Kırmızı Gül, Beyaz Gül,” diye dolaştı; Kral da, Şövalye Adayı’nın maaşının iki katına çıkarılmasını emretti. Şövalye Adayı hiç maaş almadığı için, bunun kendisine pek bir yararı olmadı, ama büyük bir şeref sayıldığı için, haber Saray Gazetesi’nde yayımlandı.Üç gün sonra, düğün töreni yapıldı. Muhteşem bir törendi; gelinle damat, küçük incilerle işlenmiş mor kadifeden bir sayvanın altından, el ele tutuşup geçtiler. Sonra beş saat süren bir resmî ziyafet verildi. Prens’le Prenses, Büyük Kabul Salonu’nun en üst kısmında oturup pırıl pırıl, şeffaf billurdan bir kadehi paylaştılar. Bu kadehi ancak gerçek âşıklar kullanabilirdi, çünkü riyakâr dudaklar kadehe değdiği anda, billur kararır, bulanır, matlaşırdı. Genç Şövalye Adayı, “İşte saf ve temiz aşk,” dedi, “billur gibi bir aşk!” Bunun üzerine Kral, maaşını tekrar iki katına çıkardı. “Ne büyük şeref!” diye haykırdı bütün Saraylılar. Ziyafetin ardından bir balo verilecekti. Programda gelinle damadın Gül Dansı vardı, ayrıca Kral da söz vermişti, flüt çalacaktı. Kral çok kötü flüt çalardı, ama bunu kendisine söylemeye kimse cesaret edemezdi, çünkü o Kral’dı. Sadece iki şarkı bilir, hangisini çaldığını kendi de karıştırırdı; ama hiç önemi yoktu, çünkü o ne yapsa, herkes, “Fevkalade! Fevkalade!” diye haykırırdı. Programda son olarak, tam gece yarısı başlayacak, muhteşem bir havai fişek gösterisi yer alıyordu. Genç Prenses hayatında hiç havai fişek görmediğinden, Kral emir vermişti: Düğün günü Saray Fişekçisi hazır bulunacaktı. Prenses bir sabah bahçede dolaşırken, “Havai fişek nasıl bir şey?” diye sormuştu Prens’e. Daima başkalarına sorulan sorulara kendi cevap veren Kral, “Kutup Işıkları gibidir,” demişti, “ama çok daha doğaldır. Şahsen ben havai fişekleri yıldızlara tercih ederim, çünkü ne zaman görünecekleri daima bellidir, ayrıca benim flüt çalışım kadar da güzeldirler. Mutlaka bir havai fişek gösterisi görmelisin.” Böylece, Kral’ın bahçesinin bir köşesine koskoca bir platform kurulmuştu; Saray Fişekçisi her şeyi yerli yerine koyduktan sonra, maytaplar kendi aralarında konuşmaya başladılar. “Dünya gerçekten de çok güzelmiş,” diye haykırdı küçük bir patlangaç. “Şu sarı lalelere bakın. Gerçek çatapatlar kadar güzeller! Seyahat ettiğime çok memnunum. Seyahat insanın zihnini geliştiriyor, bütün önyargılardan kurtarıyor.” “Kral’ın bahçesi dünya değil ki, salak Patlangaç,” dedi iri bir Roma kandili; “dünya çok büyük biryer, her tarafını görmen üç gün sürer.” “Nereyi seversen orası senin dünyandır,” diye atıldı, hüzünlü bir çarkıfelek; gençliğinde eski bir köknar kutuya bağlanmıştı; kalbi kırıktı ve bununla gurur duyardı. "Ama aşkın modası geçti artık, şairler öldürdü aşkı. Aşk hakkında o kadar çok şey yazdılar ki, kimse onlara inanmaz oldu; bence çok normal. Gerçek âşık acı çeker ve susar. Hatırlıyorum da, ben bir zamanlar... Ama artık önemi kalmadı. Sevda maziye karıştı.” “Ne münasebet!” dedi Roma Kandili. “Sevda ölümsüzdür. Ay gibidir, sonsuza dek yaşar. Mesela gelinle damat birbirlerini büyük bir aşkla seviyorlar. Bu sabah bir kâğıt kartuştan dinledim; aynı çekmecede kalıyorduk, Saray dedikodularının hepsini biliyordu.” Ama Çarkıfelek başını iki yana salladı. “Sevda öldü, Sevda öldü, Sevda öldü,” diye mırıldandı. Bir şeyi kırk kere söylerse olacağına inananlardandı. Birdenbire kısa, kuru bir öksürük sesi duyuldu, herkes dönüp baktı. Öksüren, uzun boylu, kibirli bir fişekti, uzun bir sopanın ucuna bağlıydı. Bir şey söylemeden önce, dikkati üzerine çekmek için mutlaka öksürürdü. “Öhö! Öhö!” dedi; herkes dinlemeye başladı; bir tek zavallı Çarkıfelek, hâlâ başını sallayıp, “Sevda öldü,” diye mırıldanmaya devam ediyordu. “Oturum başlamıştır!” diye bağırdı bir çatapat. Biraz siyasetçiliği vardı, yerel seçimlerde hep önemli bir rol oynamıştı, bu yüzden Parlamento terimlerini bilirdi. “Kesinlikle öldü,” diye fısıldadı Çarkıfelek ve uykuya daldı. Sessizlik tam olarak sağlanınca Fişek üçüncü defa öksürdü ve konuşmaya başladı. Sanki hatıratını yazdırıyormuş gibi çok yavaş ve tane tane konuşuyor, hitap ettiği kişinin omzunun üstünden, öteye bakıyordu. Doğruyu söylemek gerekirse, çok seçkin bir havası vardı. “Kral’ın oğlu çok talihli,” dedi, “tam benim patlatılacağım gün evleniyor. Önceden ayarlansa, bu kadar denk düşmezdi; zaten prensler hep şanslıdır.” “Ne tuhaf!” dedi küçük Patlangaç. “Ben tam tersine, biz Prens’in şerefine patlatılacağız sanıyordum.” “Senin için durum öyle olabilir,” diye cevap verdi Fişek; “hattâ öyle olduğundan eminim, ama benim durumum farklı. Ben harika bir fişeğim, harika bir anne babanın evladıyım. Annem, döneminin en meşhur çarkıfeleğiydi ve zarif dansıyla ün salmıştı. Müthiş gösterisine çıktığında, sönmeden önce on dokuz kere döndü ve her dönüşünde havaya yedişer pembe yıldız saçtı. Çapı doksan santimdi ve en iyi kalite baruttan yapılmıştı. Babamsa, benim gibi bir fişekti ve Fransız kökenliydi. O kadar yükseğe uçtu ki, insanlar aşağıya hiç inmeyeceğini zannettiler. Ama müşfik bir mizacı olduğu için indi ve bir altın yağmuru halinde, çok parlak bir iniş gerçekleştirdi. Gazeteler gösterisini göklere çıkardı. Hattâ Saray Gazetesi onu, ‘havalı fişek sanatının doruk noktası’ diye tarif etti.” “Havai, havai fişek demek istiyorsun,” dedi bir Bengal ışığı; “havai fişek olduğunu biliyorum, çünkü kendi kutumun üzerinde yazıyordu, gördüm.” “Olabilir, ben havalı fişek dedim,” diye cevap verdi Fişek sert bir sesle; Bengal Işığı bu lafın altında öylesine ezildi ki, her şeye rağmen önemli biri olduğunu göstermek için derhal küçük patlangaçları itip kakmaya koyuldu. “Dediğim gibi,” diye devam etti Fişek, “dediğim gibi... Ne diyordum ben?” “Kendinden söz ediyordun,” diye cevap verdi Roma Kandili. “Elbette; sözüm böylesine kabaca kesilmeden önce ilginç bir konuyu irdelediğimi biliyordum. Ben her türlü kabalıktan, terbiyesizlikten nefret ederim, çünkü çok hassasımdır. Yeryüzünde benim kadar hassas mizaçlı biri daha yoktur, bundan eminim. ”Çatapat, Roma Kandili’ne sordu: “Hassas mizaçlı ne demek?” “Kendi ayağında nasır olduğu için hep başkalarının ayağına basan kişiye hassas mizaçlı denir,” diye fısıldadı Roma Kandili. Çatapat gülmekten neredeyse patlayacaktı. “Pardon, neye gülüyorsun sen?” diye sordu Fişek. “Ben gülmüyorum.” “Mutlu olduğum için gülüyorum,” diye cevap verdi Çatapat. “Çok bencilce bir sebep,” dedi Fişek öfkeyle. “Mutlu olmaya hakkın var mı? Başkalarını düşünmen gerekir. Daha doğrusu, beni düşünmen gerekir. Ben daima kendimi düşünürüm ve başkalarından da aynı davranışı beklerim. Duygudaşlık denen şey budur işte. Yüce bir meziyettir ve bende çok gelişmiştir. Mesela bu gece benim başıma bir şey gelse, herkes için ne büyük bir felaket olurdu! Prens ile Prenses hayat boyu mutlu olamazlar, evlilikleri mahvolurdu; Kral’a gelince, böyle bir olaydan sonra eminim kendini toparlayamazdı. Gerçekten, konumumun önemini düşününce, neredeyse gözlerim doluyor.” “Başkalarını memnun etmek istiyorsan, kuru kalmaya bak,” diye haykırdı Roma Kandili. Morali düzelmiş olan Bengal Işığı da, “Elbette,” diye atıldı, “sıradan bir zekâsı olan herkes bunu akıl edebilir.” “Sıradanmış!” dedi Fişek hiddetle. “Unutma ki ben hiç de sıradan değil, aksine, harikayım. Hayal gücü olmayan herkes sıradan bir zekâya sahip olabilir. Ama benim bir hayal gücüm var, hiçbir şeyi olduğu gibi görmem; olduğundan çok farklı görürüm. Kuru kalma konusuna gelince, belli ki aranızda duygusal bir kişiliği takdir edecek kimse yok. Neyse ki benim umurumda değil. Hayatta insana destek olan tek şey, diğer herkesin müthiş düşük bir seviyede bulunduğunu bilmektir ve bu duygu da bende çok gelişmiştir. Ne var ki siz hepiniz kalpsizsiniz. Sanki Prens’le Prenses az önce evlenmemişler gibi gülüp eğleniyorsunuz.” “Niye gülüp eğlenmeyecekmişiz canım?” diye haykırdı küçük bir kestane fişeği. “Gayet mutlu bir olay, ben havaya yükseldiğimde yıldızlara da anlatmaya niyetliyim. Onlara güzel gelini anlatınca nasıl pır pır edecekler, görürsün.” “Ah! Ne kadar yüzeysel bir hayat görüşü!” dedi Fişek. “Zaten ben de bunu beklerdim. Senin içinde bir şey yok; kofsun, boşsun. Düşünsene, ya Prens’le Prenses, içinden derin bir nehir geçen bir diyara yerleşirlerse; orada tek bir evlatları, tıpkı Prens gibi gözleri menekşe mavisi, sarışın bir oğulları olursa; çocuk bir gün dadısıyla gezmeye giderse; dadısı ulu bir mürver ağacının altında uyuyakalırsa; oğlan da o derin nehre düşüp boğulursa? Ne büyük felaket! Zavallıcıklar, tek evlatlarını kaybetmek ne demek! Gerçekten korkunç bir şey! Bir türlü inanamıyorum.” “Ama tek evlatlarını kaybetmediler ki,” dedi Roma Kandili, “başlarına hiçbir felaket gelmedi.” “Ben kaybettiler demedim,” diye cevap verdi Fişek; “ya kaybetseler dedim. Tek evlatlarını kaybetmiş olsalardı, bu konuda daha fazla bir şey söylemenin anlamı olmayacaktı. İş işten geçtikten sonra dövünen insanlardan nefret ederim. Ama tek evlatlarını kaybedebileceklerini düşününce,gerçekten bir tuhaf oluyorum.” “Doğru, tuhafsın!” diye haykırdı Bengal Işığı. “Hattâ hayatta gördüğüm en tuhaf havai fişeksin.” “Sen de benim gördüğüm en kaba kişisin,” dedi Fişek; “Prens’e beslediğim dostluğu anlamana da imkân yok.” “Prens’i tanımıyorsun bile,” diye homurdandı Roma Kandili .“Ben tanıyorum demedim ki,” diye cevap verdi Fişek. “Zaten tanısam katiyen dost olmazdım kendisiyle. İnsanın dostlarını tanıması çok tehlikeli bir şeydir.” “Sen kuru kalmaya çalışsan iyi edersin,” dedi Kestanefişeği. “Önemli olan o.” “Eminim senin için çok önemlidir,” diye cevap verdi Fişek, “ama ben... canım isterse ağlarım.” Nitekim, gerçek gözyaşları dökmeye başladı; gözyaşları sopasından aşağı yağmur damlaları gibi süzülüyordu; tam o sırada, birlikte bir yuva kurmayı tasarlayan ve yerleşmek üzere güzel, kuru bir yerarayan iki minik böcek, az kalsın boğuluyorlardı. “Gerçekten çok romantik bir mizacı olmalı,” dedi Çarkıfelek; “ortada ağlanacak hiçbir şey olmadığı halde ağlıyor.” Derin bir iç çekip köknar kutuyu düşündü. Ama Roma Kandili’yle Bengal Işığı enikonu hiddetlenmişlerdi, “Saçma! Saçma!” diye bağırıp çağırıyorlardı. Çok pratik kimseler olduklarından, herhangi bir şeye itiraz ettiklerinde, saçma derlerdi. Az sonra ay, olağanüstü bir gümüş kalkan gibi gök yüzünde yükseldi; yıldızlar parlamaya, Saray’dan müzik sesleri yayılmaya başladı. Dansı Prens’le Prenses açtılar. O kadar güzel dans ediyorlardı ki, uzun boylu beyaz zambaklar pencereye sokulup onları seyrediyor, koca kırmızı gelincikler başlarını sallayarak tempo tutuyordu. Sonra saat onu, ardından on biri ve nihayet on ikiyi çaldı; tam on ikide, herkes bahçeye çıktı ve Kral, Saray Fişekçisi’ni çağırttı. “Havai fişek gösterisi başlasın!” dedi Kral. Saray Fişekçisi yerlere kadar eğilip bahçenin öbür ucuna uygun adım yürüdü. Altı refakatçisi vardı ve her biri, uzun bir sırığın ucunda, yanan bir meşale taşıyordu. Gerçekten şahane gösteriydi. Çarkıfelek, “Vızz! Vızz!” diye dönüp durdu. Roma Kandili, “Bom; Bom!” diye patladı. Sonra patlangaçlar hoplayıp zıpladı, Bengal ışıkları ortalığı kızıla boğdu. Hızla havaya yükselen Kestanefişeği, “Hoşça kalın!” diye bağırdı ve minnacık mavi kıvılcımlar saçtı. “Çat! Pat!” diye cevap verdi çatapatlar, çılgınlar gibi eğlenerek. Harika Fişek dışında hepsi son derece başarılıydı. Harika Fişek ağlamaktan o kadar ıslanmıştı ki, yanamadı bile. En düzgün yanı, barutuydu; o da gözyaşlarıyla öyle sırılsıklam olmuştu ki, bir işe yaramıyordu. Konuşmaya tenezzül etmediği, dudak büktüğü bütün yoksul akrabaları, ateşten tomurcuklar açan harikulade altın çiçekler misali havaya fırladılar. Saray erkânı, “Bravo! Bravo!” diye bağırdı; genç Prenses neşeyle güldü. “Herhalde beni çok özel bir âna saklıyorlar,” dedi Fişek; “sebebi bu olmalı.” Her zamankinden de kibirli bir edaya büründü. Ertesi gün, ortalığı toparlamak üzere işçiler geldi. “Bu gelenler, temsilciler heyeti olsa gerek,” dedi Fişek, “münasip bir vakarla karşılamalıyım onları.” Burnunu havaya dikti ve çok önemli bir şey düşünüyormuş gibi sertçe kaşlarını çattı. Ama işçiler onu fark etmediler bile. Tam gitmek üzereydilerki, biri Fişek’i gördü. “Şuna bakın!” diye bağırdı. “Ne feci bir fişek!” deyip duvarın ötesindeki hendeğe fırlattı. “FECİ Fişek mi? FECİ Fişek mi?” dedi Fişek, havada dönerken, “İmkânsız! ÇEKİCİ Fişek, adam öyle dedi. FECİ ve ÇEKİCİ birbirine çok benzer, hattâ çoğunlukla aynı şeydir.” Sonra da çamurun içine düştü. “Burası rahat bir yer değil,” dedi, “ama herhalde son zamanlarda rağbet gören bir kaplıca; beni de buraya sıhhatimi düzeltmeye gönderdiler. Sinirlerim çok bozuk, dinlenmeye ihtiyacım var. ”Sonra parlak boncuk gözlü, yeşil benekli postlu bir kurbağa, yüzerek yanına geldi. “Aramıza yeni biri katılmış!” dedi Kurbağa. “Çamur gibisi yoktur doğrusu. Biraz yağmur, bir de hendek olsun, ben başka bir şey istemem. Sence öğleden sonra yağmur yağar mı? Keşke yağsa, ama gökyüzü masmavi, tek bulut yok. Ne yazık!” “Öhö! Öhö!” dedi Fişek ve öksürmeye başladı. “Ne kadar güzel sesin varmış!” diye haykırdı Kurbağa. “Hattâ vıraklamaya benziyor; vıraklama da dünyanın en güzel müziğidir elbette. Bu akşam bizim koroyu dinlersin. Çiftçinin evine yakın eski bir ördek havuzu var; orada oturur, ay doğar doğmaz da şarkı söylemeye başlarız. O kadar büyüleyici bir koroyuz ki, herkes bizi dinlemek için uykusundan feragat eder. Daha dün duydum, çiftçinin karısı annesine söylüyordu; gece bizim yüzümüzden gözüne uyku girmemiş. Bu kadar sevilip beğenilmek çok hoş bir şey.” “Öhö! Öhö!” dedi Fişek öfkeyle. Araya tek bir laf dahi sıkıştıramadığı için çok sinirlenmişti. “Kesinlikle çok güzel bir ses,” diye devam etti Kurbağa; “ördek havuzuna mutlaka gelmelisin. Ben kızlarımı yoklamaya gidiyorum. Çok güzel altı kızım var, Turnabalığı kızlara rastlar diye korkuyorum. Tam bir canavardır, kahvaltı niyetine gözünü kırpmadan yutuverir onları. Hadi, hoşça kal; emin ol, seninle sohbet etmekten çok hoşlandım.” “Sohbetmiş!” dedi Fişek. “Sürekli sen konuştun. Buna sohbet denmez.” “Birinin dinlemesi lazım,” diye cevap verdi Kurbağa, “ben daima konuşmayı tercih ederim. Hem vakit kaybını, hem de tartışmaları önlemiş olurum.” “Ama ben tartışmadan hoşlanırım,” dedi Fişek. “Hiç olur mu!” dedi, Kurbağa tatlılıkla. “Tartışma çok bayağı bir şeydir; sosyetede herkes tıpatıp aynı fikirleri paylaşır. Tekrar hoşça kal; uzakta kızlarımı görüyorum.” Sonra da yüzerek uzaklaştı. “Sen çok sinir bozucu birisin,” dedi Fişek, “ayrıca terbiyesizsin. Senin gibi kendinden bahseden kişilerden nefret ederim, çünkü ben kendimden bahsetmek isterim. Bana sorarsan bencilliğin daniskası bu yaptığın; bencillik iğrenç bir şeydir, bilhassa benim mizacımdaki kişilerin gözünde; ben duygudaşlığıyla ün salmış biriyim. Senin de beni örnek alman gerekir; daha iyi bir örnek bulamazsın. Önüne böyle bir fırsat çıkmışken değerlendirsen iyi olur, çünkü ben hemen Saray’a döneceğim. BenS aray’da çok gözde bir şahsiyetim; hattâ dün Prens’le Prenses benim şerefime evlendiler. Tabii senbbu konulardan bir şey anlamazsın, çünkü taşralısın.” “Onunla konuşmanın faydası yok,” dedi bir kızböceği, koca kahverengi bir sazotunun tepesine oturmuştu; “hiç faydası yok, çünkü çekti gitti.” “O kaybeder, beni ilgilendirmez,” diye cevap verdi Fişek. “Sırf o dinlemiyor diye onunla konuşmaktan vazgeçecek değilim. Ben kendi konuşmamı dinlemekten hoşlanırım. En büyük zevklerimden biridir. Çoğu kez kendi kendimle uzun uzun sohbet ederim; o kadar akıllıyımdır ki, bazen kendi söylediklerimin tek kelimesini bile anlamam.” “O zaman kesinlikle felsefe dersleri vermelisin,” dedi Kızböceği; sonra da o harikulade tülden kanatlarını açıp hızla havaya yükseldi. “Burada kalmaması büyük aptallık!” dedi Fişek. “Eminim zihnini geliştirmek için böyle bir fırsat pek sık geçmiyordur eline. Yine de, benim hiç umurumda değil. Benimki gibi bir deha, mutlaka birgün takdir edilir.” Fişek bunları söyleyip çamura biraz daha gömüldü. Bir süre sonra, iri bir beyaz ördek, yüze yüze yanına geldi. Sarı bacakları, perdeli ayakları vardı vepaytak yürüyüşünün güzelliğiyle ün salmıştı. “Vak vak vak,” dedi. “Ne tuhaf şeklin var senin! Sorması ayıp, böyle mi doğdun, yoksa bir kaza falan mı geçirdin?” “Hayatın boyunca köyde yaşadığın belli,” diye cevap verdi Fişek, “aksi takdirde kim olduğumu bilirdin. Yine de cehaletini mazur görüyorum. Herkesin benim kadar harika olmasını bekleyemem, haksızlık olur bu. Herhalde çok şaşıracaksın, ama ben gökyüzüne uçar, sonra da bir altın yağmuru halinde aşağı inerim.” “Bence bu çok önemli bir şey değil,” dedi Ördek; “bunun kime yararı olur ki? Ama öküz gibi tarlaları sürebilsen, at gibi arabaları çekebilsen veya çoban köpeği gibi koyunları koruyabilsen, önemli bir şey olurdu.” Fişek son derece kibirli bir tavırla, “Vah zavallıcık!” diye haykırdı. “Görüyorum ki sen aşağı tabakaya mensupsun. Benim mevkimdeki kişiler asla yararlı olmazlar. Bizim sahip olduğumuz yetenekler tek başlarına yeter de artar bile. Ben şahsen işin hiçbir türünü, özellikle de senin önerdiğin işleri tasvip etmem. Hattâ çok çalışmayı, yapacak şeyi olmayan insanların kaçışı olarak görmüşümdür öteden beri.” “Demek öyle,” dedi Ördek; barışsever bir mizacı vardı ve hiç kimseyle kavga etmezdi; “herkesin zevki ayrı tabii. Yine de buraya yerleşeceksin umarım.” “Yok canım!” diye haykırdı Fişek. “Ben sadece bir ziyaretçiyim, seçkin bir ziyaretçi. Doğrusunu istersen burayı epey sıkıcı buluyorum. Burada ne sosyete var, ne de yalnız olma imkânı. Tipik kenar mahalle işte. Saray’a geri dönerim muhtemelen, çünkü bu dünyada sansasyon yaratmak benim alınyazım, bunu biliyorum.” “Ben de bir zamanlar toplum hayatına girmek istiyordum,” dedi Ördek; “düzeltilmesi gereken o kadar çok şey var ki. Hattâ bir keresinde bir toplantıya başkanlık ettim, hoşlanmadığımız her şeyi lanetleme kararı aldık. Ama pek bir etkisi olmadı. Şimdi evime bağlandım, ailemle ilgileniyorum.” “Ben toplum hayatı için yaratılmışım,” dedi Fişek; “bütün akrabalarım da öyledir, en mütevazı olanı bile. Biz ne zaman sahneye çıksak, büyük ilgi toplarız. Ben şahsen henüz sahneye çıkmadım, ama çıktığımda, muhteşem bir gösteri olacak. Evcimenliğe gelince, hem insanın vaktinden önce yaşlanmasına yol açar, hem de aklını daha yüce meselelerden uzaklaştırır.” “Ah! Hayatın yüce meseleleri ne güzel şeydir!” dedi Ördek. “İyi ki hatırlattın, müthiş acıkmışım.” Sonra da, “Vak vak vak,” diyerek dereden aşağı yüzdü. “Geri dön! Geri dön!” diye bağırdı Fişek. “Sana anlatacağım çok şey var.” Ama Ördek hiç oralı olmadı. “İyi ki gitti,” dedi Fişek kendi kendine; “son derece orta sınıf bir kafa yapısı var.” Sonra d açamurun içine biraz daha gömülüp dâhilerin yalnızlığını düşünmeye başladı. Ansızın, beyaz gömlekli iki oğlan çocuğu, ellerinde bir çaydanlık ve birkaç çalı çırpıyla dere kıyısından koşarak geldiler. “İşte temsilciler heyeti geldi,” dedi Fişek ve vakur bir tavır takındı. “Şuraya bak!” diye haykırdı çocuklardan biri. “Çürümüş bir sopa! Burada ne işi var bunun?” deyip Fişek’i hendekten çıkardı. “ÇÜRÜMÜŞ Sopa mı!” dedi Fişek. “İmkânsız: GÜMÜŞ Sopa dedi canım. Gümüş Sopa bir iltifat. Beni Saray erkânından biri zannetti demek ki!” “Onu da ateşe atalım!” dedi öteki oğlan. “Su daha çabuk kaynar.” Çocuklar çalı çırpıyı üst üste koyup en tepeye de Fişek’i oturttuktan sonra ateşi yaktılar. “Bu muhteşem bir şey!” diye bağırdı Fişek. “Herkes görebilsin diye güpegündüz patlatacaklar beni.” Çocuklar, “Şimdi biraz uyuyalım, uyandığımızda su kaynamış olur,” diyerek çimenlerin üzerine uzandılar ve gözlerini kapadılar. Fişek çok nemli olduğu için, tutuşması çok zaman aldı. Ama nihayet tutuştu. “İşte şimdi patlıyorum!” diye haykırdı ve dimdik, kaskatı durdu. “Biliyorum, yıldızlardan daha yükseğe, aydan da, güneşten de yükseğe fırlayacağım. Hattâ o kadar yükseleceğim ki...” “Fıss! Fıss! Fıss!” diye dimdik havaya fırladı. “Fevkalade!” diye bağırdı. “Sonsuza dek yükseleceğim. Müthiş sükse yapıyorum!" Ama kimse onu göremedi. Sonra baştan aşağı garip bir karıncalanma hissetti. “Şimdi patlayacağım!” diye haykırdı.“ Yeryüzünü ateşe vereceğim; öyle bir gürültü çıkaracağım ki, bir yıl boyunca herkes benden bahsedecek.” Gerçekten de patladı. Barut, “Pat! Pat! Pat!” diye patladı. Kesinlikle öyle oldu. Ama kimse işitmedi; iki oğlan çocuğu bile duymadı sesini, derin uykudaydılar çünkü. Sonra geriye bir tek, etrafına bağlanmış sicim kaldı, o da hendeğin kenarında yürüyüşe çıkmış olan bir kazın sırtına düştü. “Aman Tanrım!” diye haykırdı Kaz. “Sicim gibi yağmur yağacak.” Hemen koşup suya girdi. “Sansasyon yaratacağımı biliyordum,” dedi Fişek nefes nefese ve söndü.