Mensur Şiirler: Bilgelik Hocası

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Mensur Şiirler: Hüküm Evi Mensur Şiirler: Bilgelik Hocası
Oscar Wilde
Çeviri: Roza Hakmen

Çocukluğundan itibaren, eksiksiz bir Tanrı bilgisiyle donatılmış gibiydi; delikanlılığında bile,
doğduğu hür şehirde, birçok aziz ve azize, verdiği cevapların bilgeliği karşısında hayretler içinde
kalırdı.

Annesiyle babası ona erkeklik cüppesiyle yüzüğünü verdiğinde, onları öpüp yanlarından ayrıldı ve
dünyaya Tanrı'yı anlatmak üzere yollara düştü. Çünkü o dönemde, dünyada pek çok kişi ya Tanrı'yı hiç bilmiyor ya az biliyor ya da korularda yaşayan ve kullanın umursamayan sahte tanrılara tapıyordu.

Yüzünü güneşe çevirip azizlerden gördüğü gibi yalınayak yürümeye başladı; kuşağının içinde deriden bir cüzdan ve pişmiş kilden küçük bir su şişesi vardı.

Yolda yürürken, eksiksiz Tanrı bilgisinin verdiği mutlulukla doluydu. durmadan Tanrı'yı öven şarkılar söylüyordu; bir süre sonra, birçok şehri olan yabancı bir ülkeye vardı.

On bir şehirden geçti. Bu şehirlerin bazıları vadilerde, bazıları büyük nehirlerin kenarında, bazıları da tepelerdeydi. Her şehirde kendisine sevgiyle bağlanan bir mürit buldu, ayrıca her şehirde çok sayıda insan da ona bağlandı; Tanrı bilgisi bütün ülkeye yayıldı, hükümdarların birçoğu inanç
değiştirdi ve putların bulunduğu tapınakların rahipleri, kazançlarının yarıya indiğini gördüler; öğle vakti davullar çalındığında, ülkede onun gelişinden önce âdet olduğu şekilde tapınaklara adak olarak tavuskuşları veya et getiren ya kalmamıştı ya da pek azdı.

Ne var ki, kendisine bağlananlar çoğaldıkça, müritlerinin sayısı arttıkça, onun üzüntüsü de artıyordu. Niçin bu kadar üzüldüğünü de bilmiyordu. Çünkü hep Tanrı'dan bahsediyor, ona Tanrı'nın bağışladığı eksiksiz Tanrı bilgisini dağıtıyordu.

Bir akşam vakti Ermenistan'da bir şehir olan on birinci şehirden çıktı, müritleriyle birlikte büyük bir kalabalık da onu izliyordu; bir dağa tırmanıp tepede bir kayaya oturdu, müritleri etrafında durdu, kalabalık da vadide diz çöktü.

Başını ellerine gömüp ağladı ve Ruhuna sordu:

"Neden böyle üzüntüyle, korkuyla dolu içim; müritlerimin her biri niçin öğle vakti dolaşan bir
düşman gibi?'

Ruhu şöyle cevap verdi: "Tanrı senin içini, eksiksiz bir Tanrı bilgisiyle doldurdu ve sen bu bilgiyi başkalarına dağıttın. Paha biçilmez inciyi böldün. dikişsiz giysiyi parçaladın. Bilgeliği dağıtan kişi, kendinden çalar. Servetini bir hırsıza teslim etmiş gibidir. Tanrı senden daha bilge değil mi? Sen kim oluyorsun da Tanrı'nın sana açıkladığı sırrı başkalarına aktarıyorsun? Ben bir zamanlar zengindim,
sen beni yoksullaştırdın. Bir zamanlar Tanrı'yı görürdüm. şimdi sen O'nu benden gizliyorsun."

Ruhunun doğru söylediğini bildiği için yine ağladı; doğruydu, eksiksiz Tanrı bilgisini başkalarına dağıtmıştı, Tanrı'nın eteğine yapışmış gibiydi ve bu kadar çok insan kendisine inandığı için, inancı onu terk ediyordu.

"Bundan böyle Tanrı'yı anlatmayacağım. Bilgeliği dağıtan kişi, kendinden çalar,“ diye düşündü.

Birkaç saat sonra, müritleri yanına yaklaşıp yerlere kadar eğilerek, “Efendimiz, bize Tanrı'yı anlat, sen eksiksiz Tanrı bilgisine sahipsin ve bu bilgi senden başka hiç kimsede yok." dediler.

O da şöyle cevap verdi: “Gökte ve yerde bulunan başka her şeyi anlatınm size, ama Tanrı`yı anlatmayacağım. Şimdi de, başka zaman da anlatmayacağım Tanrı'yı."

Müritler öfkelendi, “Seni dinleyelim diye bizi çöle getirdin. Bizi ve peşine taktığın kalabalığı aç mı
göndereceksin?" dediler.

"Tanrı'yı anlatmayacağım," diye tekrarladı.

Kalabalık homurdanmaya başladı, "Bizi çöle getirdin, yiyecek hiçbir şey vermedin. Bize Tanrı'yı anlat, onunla yetiniriz." dediler.

Ama o tek keliıne söylemedi. Çünkü onlara Tanrı'yı anlattığı takdirde servetini vermiş olacağını biliyordu.

Müritleri üzgün üzgün uzaklaştı. kalabalık da evlerine dağıldı. Birçoğu yolda öldü.

Tek başına kaldığında ayağa kalkıp yüzünü aya çevirdi ve yedi ay boyunca, hiç kimseyle konuşmadan, sorulana cevap yemeden yol aldı. Yedinci ayın sonunda, Büyük Nehir Çölü'ne vardı. Bir zamanlar bir Kentaur'un yaşadığı bir mağara bulup orayı mesken edindi, kendine sazdan bir yatak yaptı ve münzevi oldu. Münzevi, günün her saatinde, Tanrı bilgisinin, Tanrı'nın yüceliğine ait bilginin bir kısmını kendine saklamasına izin verdiği için Tanrı'ya şükrediyordu.

Bir akşam vakti, Münzevi mesken edindiği, mağaranın önünde otururken, sefil bir kıyafetle, eli boş geçen, fesat ve güzel yüzlü bir delikanlı gördü. Delikanlı her akşam eli boş geçiyor. her sabah, elleri Sur firfiri ve incilerle dolu olarak geri dönüyordu. Çünkü delikanlı hırsızdı ve tüccar kervanlarını soyuyordu.

Münzevi ona bakıp acıyordu. Ama tek kelime etmiyordu. Çünkü bir kelimee edenin, inancını kaybettiğini biliyordu.

Bir sabah, delikanlı elleri Sur firfiri ve incilerle dolu olarak dönerken, durup kaşlarını çattı, ayağını
sertçe kuma vurdu ve Münzevi'ye "Her geçişimde niye bana öyle bakıyorsun?" dedi. “Gözlerinde gördüğüm şey nedir? Daha önce kimse bana böyle bakmadı. Bu bakış içime dert oldu."

Münzevi cevap verdi: “Gözlerimde gördüğün şey, acımadır. Gözlerim sana acıyarak bakıyor.”

Delikanlı horgörüyle güldü, Münzevi'ye sertçe çıkıştı: “Benim ellerim Sur firfiri ve incilerle dolu, seninse sazdan bir yataktan başka şeyin yok. Sen bana nasıl acırsın? Niçin acıyorsun ki?'

"Sana acıyorum." dedi Münzevi, “çünkü Tanrı bilgisi yok sende."

“Bu Tanrı bilgisi değerli bir şey mi?" diye sordu delikanlı ve mağaraya yaklaştı.

"Dünyadaki bütün Sur firfiri Ve incilerden daha değerli," diye cevap verdi Münzevi.

"Sende var mı peki?" diye sordu genç Hırsız ve biraz daha yaklaştı.

Münzevi cevap verdi: “Bir zamanlar, eksiksiz Tanrı bilgisine sahiptim. Ama aptallığım yüzünden
bu bilgiyi başkalarına dağıttırn. Ama şimdi o bilgiden bana kalmışş olan bile, Sur firfirinden,
incilerden daha değerli."

Genç Hırsız bunu duyunca elindeki Sur firfiriyle incileri fırlatıp attı ve çelikten, keskin, eğri bir kılıç çekip, “Sahip olduğun o Tanrı bilgisini derhal bana ver, yoksa seni öldürürüm. Serveti benim servetimden daha değerli olan birini niçin öldürmeyeyim?" dedi Münzevi'ye.

Münzevi kollarını iki yana açıp cevap verdi: “Bu dünyada Tanrı bilgisine sahip olmadan yaşayacağıma, Tanrı'nın yüce katına çıkıp O'nu övmek daha iyi olmaz mı? İstediğin buysa, öldür beni. Ama Tanrı bilgimi başkasına vermem."

Genç Hırsız diz çöküp yalvardı, ama Münzevi ne Tanrı'yı anlattı, ne de servetinden vazgeçti; bunun
üzerine genç Hırsız ayağa kalktı, “Sen bilirsin." dedi. "Ben kendi adıma, buradan üç günlük yoldaki Yedi Günahlar Şehri'ne gideceğim; orada Sur firfirime karşılık zevk, incilerime karşılık mutluluk verirler bana." Sonra da Sur firfiriyle incilerini alıp süratle uzaklaştı.

Münzevi arkasından seslendi, peşine düştü, ona yalvardı. Üç gün boyunca yollarda genç Hırsız'ı izledi, geri dönsün diye. Yedi Günahlar Şehri'ne gitrnesin diye yakardı.

Genç Hırsız ara sıra dönüp Münzevi'ye bakıyor, sesleniyordu: “Sur firfiriyle incilerden değerli
olan şu Tanrı bilgisini verecek misin bana? Verirsen, şehre girmem."

Münzevi her defasında aynı cevabı veriyordu: “O bir tek şey hariç, sahip olduğum her şeyi veririm sana. Ama onu vermem yasak."

Üçüncü gün akşam olurken. Yedi Günahlar Şehri'nin koca kırmızı kapılarına yaklaştılar. Şehirden
kahkahalar yükseliyordu.

Bunu duyan genç Hırsız da güldü ve kapıyı çalmaya yeltendi. Tam o sırada Münzevi koşup geldi,
eteğine yapıştı ve dedi ki: “Ellerini ileri uzat, kollarını boynuma dola, kulağını dudaklarıma yaklaştır. Tanrı bilgisinin bana kalmış olan kısmını sana vereceğim.” Genç Hırsız durdu.

Münzevi Tanrı bilgisini aktardığında, yere çöküp ağladı; koyu bir karanlık, şehri ve genç Hırsız'ı
kendisinden gizliyor, artık onları göremiyordu.

Yere yatmış ağlarken. yanında birinin durduğunu fark etti; yanında duran Varlık'ın pirinçten ayakları, ince yüne benzeyen saçları vardı. Münzevi'yi ayağa kaldırdı ve ona dedi ki: “Daha önce eksiksiz Tanrı bilgisine sahiptin. Şimdi eksiksiz Tanrı sevgisine sahip olacaksın. Niçin ağlıyorsun?" Sonra da Münzevi'yi öptü.