Max Hoelz'ün Moabiter konuşması

From Vikikaynak
Jump to navigation Jump to search
Emblem-important.svg     Bu metnin kaynak belgesi bilinmemektedir.
Daha fazla ayrıntı için tartışma sayfasına bakınız.

Moabiter Olağanüstü Mahkemesi, 22. Haziran 1921, Berlin


Hölz: yüksek saygın, yüksek onurlu olağanüstü özel mahkeme!

Mahkeme Başkanı: (sert bir şekilde keserek) Hölz, buraya bizi aşağılamaya geldiyseniz, sözünüzü hemen keserim.

Hölz: belirttiğim gibi, güç sizin elinizde, böyle olunca bunu yapma hakkı da keza öyle. Sözümü duruşmanın başında, ortasında veya sonunda kesseniz de arada bir fark yok benim için. Bıraktığınız sürece konuşmaya devam edeceğim ve ne istiyorsam, ne hissediyorsam onları anlatacağım. Konuşuyorsam, konuşurum. Kendimi savunmak için konuşmuyorum burada. Kendimi savunmak için konuşacak olsaydım, öncelikle kendimi suçlu hissetmem gerekirdi. Fakat ben kendimi suçlu olarak görmüyorum, hele tanımadığım bir burjuva mahkemesi önünde hiç görmüyorum.

Duruşma salonuna getirildiğimde, içimde çocukluğumdan sahneler canlandı. Okula gittiğim köyün birinde hayatımda sadece bir kereliğine bir kukla tiyatrosuna gitmiştim ve Dreyfus davası nı izlemiştim. Şimdi buradan size bakınca o tiyatrodaki tahta kuklaları düşünmekten kendimi alamıyorum. (İzleyiciler arasında hareketlenme, mahkeme başkanı azarlar.)

Hölz: Sizi aşağılamak istemiyorum, sadece ne hissettiğimi, sizi duyguları olmayan kuklalar olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum. Sizin kalbiniz yok.

„Sayın Bay“ Savcının iddianamesine yönelik bir açıklamada bulunmayacağım. Savcının iddia konuşması, kendisine iş veren ve maaşını ödeyen burjuva toplumunun cenaze konuşması. Avukatlarımın söylediklerine de diyecek bir şeyim yok. Avukatlarım düşünsel olarak benden çok daha ileri düzeydeler. Ancak devrimci pratikte hepsini tek cebime sığdırırım.

Burada bir canavara karşı duruşma yürütüyorsunuz, burjuva böyle bağırıyor, burjuva basını böyle bağırıyor, „bay“ savcının iddianemesi de kulağa böyle geliyor. Peki öyleyse, ben de bu sözde sanık olarak, ki değilim, aslında davacı olan benim, kendim hakkında bir kaç kelime etme hakkına sahibim. Bu canavarı önünüze sermek ve açmak, gerçekten ne olduğunu yakından göstermek istiyorum.


I
Bir değirmen bıçkıcısının oğlu olarak dünyaya geldim. Babam yıllarca yövmiyeci olarak çalıştı. Altı kardeştik, ikisi taze gençliklerinde öldüler. Babam çalışkan biriydi ama biraz sıcak kanlıydı. Yalaka değildi. Çizme yalamak zorunda olduğunu görür görmez, kendi yoluna yürüdü. Bu yüzden altı yada yedi köy değiştirmek zorunda kaldık. Sonuç benim için sık sık okul değiştirmek olmuştu. Bir taşra okulunun ev ödevlerini yapabilecek kadar bile bir zamanım yoktu. Onbir yaşındayken ben de çalışmaya başlamıştım. Önceleri kazlara bakıyordum, sonrasında ise yazları sığır ve at çobanlığı yapıyordum. Kışın ise atları değirmen çarkına bağlıyordum.

Ailem çok dindardı ve halen de öyleler. Babam katolik annem protestandır. Bizi kendi dini anlayışlarına göre yetiştirdiler. Kiliseye gitmediğimiz tek bir pazar gününü dahi hatırlamıyorum. Başkaları görsün diye de değil, gerçekten içsel bir ihtiyaçtan giderdik. Dua etmeden masaya oturmuşluğumuz yoktur. Bir kere bile duasız yatağa da girmedik. Babam haftada 10 mark kazanırdı. Altı kardeştik. Sonraları dört. Hepimiz çalışmak zorundaydık ve çalıştık da. Ebeveynlerim kendi anne babalarına da bakmak zorundaydı. Dedemlerin saatlerce uzaktaki köylerine yemek götürmek zorundaydım. Anneme ve babama karşı çok saygı duyuyordum. Ve okulu bitirince benim de onlara bakacağımı düşünürdüm. Babam bir kere bile bir meyhaneye gitmedi. Tek bir eğlencesi vardı. Pazar günleri koltuğuna oturur ve tek bir puro içerdi. Bu adam, çalışmada büyük, ihtiyaçlarında küçük bu adam, bilinçsiz proletaryaya bir örnektir. Hayvan dostuydu, topraklı bir aileden gelmesinden kaynaklanan bir hayvan sevgisi vardı. Ulm’de görece iyi bir okula gitmişti ancak atlara olan sevgisinden ötürü basit taşra mesleğine geri dönmüştü. Bu adam benim düşüncelerimi kabul etmedi, halen de etmiyor. Benden utanç duyuyor. Böyle birinden bunu da bekleyemeyiz zaten. Yaptıklarımı kavrayacağını sanmıyorum ancak belki de anlayışla karşılayabilir.

Okulu bırakınca, mekaniker olmak istemiştim. Ancak ailem çok fakirdi ve eğitim masraflarını karşılayacak durumları yoktu. Ben de mezuniyetimden sonra bir toprak sahibinin yanında yövmiye ile çalışan olarak işe koyuldum. Çalışmak bana hiç bir zaman ağır gelmedi. Bir çiftlikte ne iş varsa hepsini yaptım. Tek bir isteğim vardı, kendimi geliştirmek, ilerlemek. Sadece yaşamak için değil, kazanmak da istiyordum. Ailemin bana ve kardeşlerime yaptıklarının karşılığını vermek istiyordum. Beni diğer kardeşler arasında en yeteneklisi olarak gördüklerinden bana çok umut bağlamışlardı. Çalıştığım iki sene boyunca, kısıtlı zamanlarımda kitaplarla o kadar haşır neşir olmuştum ki, sonuçta köyümüzde bilinmeyen bir dış dünyanın varlığının farkına vardım.

Bu iki yılın sonunda hayatımın ilk özgür ve belirleyici adımı geldi. Ailemin karşı çıkmasına rağmen şehre gittim. İki ay sonra daha da büyük bir cesaret denemesi çıktı karşıma ve eğitimime devam edebilmek için onaltı yaşımdayken İngiltere’ye geçtim. Teknik bir büroda gönüllü olarak bir iş buldum. Ingiltere’de Almanya’da olduğundan daha cömertler. Her bir iş için bir devlet diploması yada bir sınav istemiyorlar. Kendi gücünle bir iş bulur ve kendini çalışarak kanıtlıyabilirsin. İngiltere’de kimseye baban kim diye sorulmaz. İnsanlar yaptıklarıyla, becerdikleriyle değerlendirilirler. Bugün kapitalist sistemin bir sonucu olarak orada da mülksüz sınıfın aynı buradaki gibi sömürüldüğünü görüyorum. Ancak o zamanlar orada kendimi Almanya’da olduğumdan daha özgür hissetmiştim. Gündüzleri Londra dışındaki bir yüksek teknik okula gidiyor geceleri ise araba yıkıyordum. Bu işten günlük geçimimi, okul masraflarını ve kitaplarımı karşılıyordum. İngiltere’de çok aç kaldım. Sıklıkla kuru bir ekmek alacak kadar bile param olmadı, öyle ki yolda yürürken açlıktan yere düşüyordum.

Askerlik görevimi yerine getirmem için Almanya’ya dönmem gerekiyordu. Tekniker olarak hemen bir iş bulamadım. İlk olarak Willhemstrasse’deki Mimarlar Binası’nda kapıcı olarak bir işe girdim. Bu arada eğitimime uygun bir iş aramaya devam ediyordum. O zamanlar ağır zamanlardı. Yüzlerce iş arayan meydanları dolduruyor ve „iş pazarını“ oluşturuyorlardı. Daha sonra Simens ve Halske’de işe başladım. Öğlen paydoslarında işçilere yemek taşıyordum. Uzun bir süre beklemenin faydasını gördüm ve Arthur Koppel’de tekniker olarak bir işe geçmeyi başardım. Kardeş firma Bachstein’a verildim ve buradan da Bavyera’daki bir tren yolu inşaatına gönderildim. Burada çalıştığım süre içerisinde mühendisler; „Hölz, yetenekli birisiniz, iki yada dört sömester daha bir teknik okula gitmeye çalışın.“ derlerdi. Teknik bir okul için kendimi hazırlamayı denedim. Ailemden bir destek alamazdım. İlk olarak bir yıllık bir eğitime karar verdim.

Bir „Basın“a (okula?) gitmek için Dresden’e gittim. Dresden’de hayatta kalmak zor geldi. Tekniker olarak bir işe giremezdim. Gündüzleri çalışacağımdan ders çalışmam için zaman kalmıyordu. Bu yüzden her olası işe bakmak zorundaydım. Eğer yeteneğim olsaydı, hırsızlık da yapardım. Açlığım buna engel olmazdı. Yirmi yaşında bir genç olarak, boğazlarına kadar tok, sişko burjuvalar eğlensinler diye bowling salonunda labutları düzeltmekte utanacak bir şey görmüyordum. Her akşam için 75 fenig alıyordum. Buna benzer işlerle suyun üstünde kalmaya çabalıyordum. Sonunda Wettingerstrasse’deki bir sinemada yer gösterici olarak iş buldum. Haftada 25 Mark geçiyordu elime. Böylelikle normal bir oda tutmaya, „Basın“a gitmeye ve kitap almaya yetecek kadar bir param oluyordu. Öğrenci ve aynı zamanda işçi olarak ağır ve sağlıksız bir yaşam sürdürüyordum. “Basın”dan çıkıp öğleden sonraları sinemadaki işime yetişiyordum ki oradan da gece son gösterim bittikten sonra ayrılabiliyordum. Ardından ders çalışmaya başlıyordum. Pek çok kere sabah gün ışıyana kadar kitaplarımın başında oturuyordum. Ardından yatağa hiç girmemiş bir şekilde sabahları okula gidiyordum. Bu yaşam bir yıl sürdü. Sonuçta tüm vücudum çöktü.

Doktorlar muayenelerinde vücudumun korkunç bir şekilde hasara uğradığını gördüler. Bir kaç ay önceki askeri muayenemde atlı birlikler için uygun görülmüşken şimdi o kadar hastalıklıydım ki çürüklere ayrılan görevlerden birine bile uygun değildim. Askeri doktorlar bendeki bu ani çöküşün nedenlerini açıklıyamıyorlardı. Yedek asker oldum. Bundan sonra eskisi gibi yaşamıyacağımı görüp özellikle şiddetli baş ağrılarımdan dolayı değişik doktorlara gittim. Verem olabileceğimden kuşkulanıyorlardı. Doktorlar ağız birliği içinde sınavlarımı verme çabalarıma son vermemi ve kendime açık havada bir iş eğitimi bulmamı öneriyorlardı. Bu öneriler üzerine buna uygun bir iş bulduğum Vogtland’a gittim. Karımla da orada tanıştım. Evlendim ve oraya yerleştim (yapıştım).


II
Savaşın çıkmasıyla Saksonya kraliyet atlıları birliğine gönüllü olarak başvurdum. Heyecan içinde, iyi ve adaletli bir dava uğruna savaşacağıma inanarak cepheye gittim. Başkaları katılırken evde oturmak utanç verirdi. Generallerin cephe koruma birliğine verilmiştim. İleri doğru harekete geçmeden önceki geceyi hatırlıyorum. Neustadt’ın dışarılarında General Von Cawlowitz, birliklere ateşli bir konuşma yapmıştı. „Düşman ülkesine girdiğimizde birer haydut, birer yağmacı ve kundakçı olarak ilerlememeliyiz, aksine vatanlarını koruyan erkekler olarak yürümeliyiz“ demişti. Generalin sözlerini inanarak söylediğinden eminim. Ancak Belçika’ya girdiğimizde general evde yapılan güzel konuşmaların pratikte bir işe yaramadığını gördü. ingilizlerle ilk olarak Ypern’de karşı karşıya geldik. İleri doğru yürüyüşümüz sırasında cadde üzerinde aon, on iki yaşlarında iki kız çocuğu olan on iki ceset gördük. Bir çarpışmada öldürülmemişler, orada infaz edilmişlerdi. Bu insanlara ne olduğunu sorduğumuzda, bunların franktireuslar olduklarını söylüyorlardı. Vurulan kızlardan biri bir alman subayına saat kaç diye sormuşmuş. Bunun üzerine tabancayla ateş edip öldürmüşler kızı. Buraya yerleştik ve zamanla şehir halkıyla tanıştık. Anlatılanların tamamen uydurma saçmalık olduğu burada ortaya çıktı. Franktireus falan değillermiş, kızın elinde tabanca yokmuş. Gerçekte suçsuz yere, öylesine vurulmuşlar. Bir ev vardı. Evin kapısına tebeşirle „öldürülenlerin çocukları burada kalıyor“ diye yazmışlardı. Tek bir odada on beş yirmi arası çocuk vardı. Bu görüntü benim için çok sarsıcı olmuştu.

Siper savaşına geçmiştik. Önceleri kumanda General Von Cowlowitz’de idi sonradan General Von Schubert geldi. Üzerine basıyorum, her ikisine de erkek olarak çok saygı duyuyorum. Her ikisi de atlarını bombaların üzerine süren eski tip onurlu asker kişiydiler. Komuta değiştikten sonra, başkaları geldikten sonradır ki içki alemleri başladı ve subaylar her normal insanın nefretini çekecek kötü davranışlar sergilemeye başladılar. Hayatlarında düşmanı görmemiş insanlar o zamanlar pek sık olmayan Demir Haç madalyalarıyla dolduruyorlardı göğüslerini. Üç kişi bir araya gelsek göbeğini çeviremiyeceğimizi düşündüğümüz bir subay, beş metre önünde bir el bombasının patlayıp kendisine bir zarar vermediği palavraları sıkarak özel hizmetlerinden dolayı aldığı madalyayı taşıyordu. Cepheden gelen pislik içinde kalmış aç, susuz yaralıların bakımlarının yapılmayıp aksine subaylar tarafından yeterince cesurca savaşmadıklarından dolayı aşağılandıklarını görüyordum.

Haber sürücüsü olarak 53. atlı birliğe verildim. Tüm bu çarpışmalar sırasında kah Sonne’de, kah Champagne’da, kah Galiçya’da bulundum. Yüzlerce binlerce kişinin kan kaybından nasıl öldüğünü gördüm. Yaşananlardan o kadar etkilenmiştim ki, kendime bu katliamın sürmesinin hangi amaca hizmet ettiğini sormaya başlamıştım. Ypern önlerindeki Sonne’de yaşanılan çarpışmanın üzerimde bıraktığı etkiden sonra „niye“ sorusu aklımdan çıkmamaya başlamıştı. Bir şeylerin doğru olmadığını hissetmeye başlamıştım. İlk başlarda doğru ve haklı bir şey için savaşacağımıza inanarak orduya katılmıştım ancak daha sonra burada yaptığımız savaşın adalet için bir savaş olmadığını yaşadıklarımla yakından gördüm. Birbirlerini daha önce hi tanımamış, en ufak bir kötülükleri dokunmamış insanların birbirlerini boğazladıklarını gördüm. Her şey gözlerimin önüne seriliverdi. Asker arkadaşlarımla bu konu hakkında konuşamıyordum. Atlı askerler düz insanlardı ve düşündüklerim onlara bir şey ifade etmiyordu. Bir keresinde ingiliz esirlerini sevkiyat sırasında arkadaşlarımın kötü muamelerinden korumaya çalıştığım için özellikle bir zamanlar onların ülkelerinde bulunmam, dillerini konuşmam ve bazı isteklerini anlayışla karşılamam nedeniyle casus olduğumu düşünmeye başlamışlardı. Vurulup ölmüş yada esir alınmış İngilizleri gördüğümde İngiltere’de bana iyilikleri dokunmuş insanlar geliyordu aklıma. Ben, kendi içinde rahat olması gereken biriydim. İçine düştüğüm düşünce labirentlerinden kurtulmaya çabaladım. Çocukluk inançlarım kuşku uyandırmaya ve dini betimlemelerim sarsılmaya başladığında tüm soruları yeni baştan gözden geçirdim. Bize zenginler ve fakirlerin olduğu, bu hayatın fakirleri için cennetteki zenginliğin garanti olduğu öğretilmişti. Ancak ben cephede ezenler ve ezilenlerden başka bir şey görmemiştim.

1918 çatışmalarını anlatmadan önce değişimimde önemli bir rol oynamış olan bir olayı anlatmak istiyorum. 1915’te saldırıya geçtiğimizde, düşman hatlarının gerisine ulaştık. Daha önce ingilizler ve fransızların olduğu bir yere geçtik. Ceset dolu bir yer çıktı karşımıza. Fransız, ingiliz ve almandılar. Altı aydan beri gömülmemiş bir şekilde oradaydılar. Kararmışlardı. Göz çukurlarında sarımtırak kalın irin gibi bir şeyler oluşmuştu. Cesetler o kadar korkunç kokuyorlardı ki ağzınızı burnunuzu mendille sıkıca kapatmadan bir dakika duramazdınız. Bu cesetlerin arasında saatlerce durup kendi kendime sorup durdum; sevgili varlıklarını „vatan“ için cepheye gönderen yakınlarını, oğullarını, kocalarını, babalarını, kardeşlerini bu şekilde görselerdi ne derlerdi? Herkesin bu cinayetlere bir son vermek için ayağa kalkacağına inanıyordum. Çocukluk inançlarımı yitirmiştim ancak onun yerine koyacak yeni bir şey de bulamamıştım. Bu çıkmaza, ne kendim tarafımdan ne de danıştığım kişiler yardımıyla bir çözüm bulamadım.

1918 taaruzu sırasında Cambraislerle karşı karşıya geldik. Bu sıralar cephede gıda ve başka ihtiyaçlarımızın karşılanmasında yaşadığımız zorlukların zirveye çıktığı zamanlardı. Günlük olarak bir yemek kaşığı reçel ve az miktarda ekmek veriliyordu. Yediklerimiz ayakta durmamıza bile yetmiyordu. Oysa her gün kırk elli kilometre yürümek zorundaydık. İlk olarak Amiens önlerinde durmak zorunda kaldık. Fransızlara destek geldiği söyleniyordu. Bu haberin gerçekliğini kısa zaman içinde hissetmeye başlamıştık. Topçu birliklerimizden yüz metre ileride bir orman kıyısında durmuştuk. Topçularımız top atışına başladıktan yarım saat kadar sonra karşı taraftan daha da ağır bir ateş başladı. Yirmi metre kadar ilerimizde bir bomba düştü. „Tam hedefi“ vurduğunu fark etmiştim. Çığlıklar yükselmeye başladı. Sekiz metre önümde hasar görmüş telefon hattını tamir etmeye çalışan bir telefoncunun düştüğünü gördüm. Onaltı gösteren ancak onsekiz yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim genç bir çocuktu. Ağır yaralanmıştı. Kopan bacağın pantolunun kumaşına dolanıp sallandığını gördük. Yaralı asker, „Anne! Anne!“ diye bağırıyordu. Bu gördüklerim beni o kadar sarstı ki, ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemez hale geldim. Atım da ölmüştü. Ormandan çıkmalıydık. Tam bu sırada dört yıldır cephede beraber olduğum arkadaşıma bir bomba isabet ederek tüm belini kopardı. On beş dakika daha hayatta kaldı. Gözleri camlaşmış, devamlı adımı haykırıyordu. Tüm bunlar ve elimden hiç bir şeyin gelmiyor oluşu ile içine düştüğüm acizlik hisleriyle öyle bir hale gelmiştim ki, geri döndüğümde insanlar delirmiş olduğumu düşündüler.

Geri dönmeden önce kendim de zor anlar yaşadım. Çatışma alanından gelen bir piyade yanılarak yolu yanlış tarif etti. Altımda vurulan arkadaşımın atı, düşman ateşinin içinde buldum kendimi. At eğildi, takla attı ve ben bu düşmenin etkisiyle kendimden geçmiş bir halde altı saat atın altında kalmışım. Daha sonra alman askerleri hattı tekrar geri aldıklarında bulup çıkarmışlar beni. İki, üç yüz metre daha ilerledikten sonra karşı ateş o kadar yoğunlaşmıştı ki siper almak zorunda kalmıştık. Birer kişilik küçük piyade çukurları kazılmıştı. İki kişi böyle bir çukur bulup aç, susuz ve donarak ateşin biraz hız kesmesini beklemeye başladık. Yakınlarımıza bir bomba düştü ve savurduğu toprakların altında kaldık. Ancak uzun bir süre sonra destek geldi ve karşı taraf ateş etmeye ara verdiği sırada toprağı kazarak bizi oradan çıkardılar. Geri çekilmeye başladık. Ancak Verdun önlerinde biraz rahata erdik.

Bu toprak altında kalmaktan dolayı beyin sarsıntısı geçirdiğimden hatta ezikler oluştuğundan, hasta olduğumu bildirerek kendimi revire atabilirdim. Ancak askeri doktorların yaralı arkadaşlarıma nasıl davrandıklarını biliyordum ve tedavi yöntemleri hakkında yeterince fikir sahibiydim. Tekrar cepheye geri dönmek için başvurdum ve bir makineli tüfek birliğine dahil edildim. Buna rağmen istemediğim halde askeri doktorların pençelerinden kurtulamadım. Birliğe gönderilme emrim geldiğinde ayaklarım uzayıp etime batan ayak tırnaklarımdan dolayı enfekte olmuştu. Muayeneye gittiğimde, bir doktor beni görüp ameliyat edilmem için zorla Verdun’daki sahra hastanesine gönderilmem talimatını verdi. Burada doktora, tırnaklarımı mı çekeceksiniz diye sordum. Barış zamanlarında böyle bir operasyon geçirdiğimden biliyordum. Doktor bana, bizim neyi nasıl yapacağımız seni ilgilendirmez sana mı soracağız diye cevap verdi. Yedi kişi çevreleyip, beni sıkıca tuttukları sırada cerrah tırnaklarımı söktü. Titremeye başladım, panik oldum, yerimde çırpındım durdum. Ameliyatın bittiğini söyleyip beni rahatlatmak için parçalanmış parmaklarımı gösterdiler. O hal içindeyken benimle dalga geçiliyormuş gibi hissettim. Paniklemem ve korku nöbetlerine girmem sürekli bir hal almıştı ve her pansuman sırasında kendimi yumruklarımla savunuyordum. Bunun üzerine güney Almanya’da bir sinir hastalıkları hastanesine gönderildim. Burada hastanın ruh haline önem veren, kaba yaklaşımlarla hastanın güveninin kazanılamayacağına inanan, anlayışlı doktorlar vardı. Yedi hafta sonra iyileşmiş, garnizona geri gönderilmiştim. Buraya geldiğimde sinirlerimin tahmin edildiğinden daha ağır bir şekilde hasar gördüğü ortaya çıktı. Görev yapamaz durumdaydım. Hava değişimi için Vogtland’a karımın yanına gönderildim. Baş ağrılarım dayanılmaz haldeydi. Tren yolculuğu çok zor geçmişti. Ağrılar öyle şiddetli geliyorlardı ki, delireceğimi sanıyordum. Bu koşullar altında, mahkeme bilirkişisinin de belirttiği, intihar girişiminde bulundum. Bunun üzerine çürüğe çıkarılıp aylık 40 Mark maaşla askerlikten serbest bırakıldım.

Şimdi de sivildeki mesleğime tekrar geri dönmenin yolunu aramaya başladım. Ancak nereye başvurduysam, sinir bozukluğumdan dolayı çürüğe çıkarıldığım için bir iş bulamıyordum. Her seferinde aynı yazılı cevabı veriyorlardı; rahatsızlığınızdan ötürü size bir iş veremiyeceğimizi üzülerek bildiririz. Sonunda dört kere başvurmam ve şahsen gidip görüşmem üzerine Glaser Firmasında tekniker olarak işe girdim. Bir demiryolu inşaatında yüz elli işçinin başında olmak üzere Lothringen’e gönderildim. Ancak burada kısa bir sürede eski işimi yapamıyacak durumda olduğumu gördüm. Kapalı bir alanda uzun süre kalamıyor, hesaplamalara bakamıyor, konstruksiyon çizimleri yapamıyordum. İşten çıkarıldım ve yeniden iş bakmak zorunda kaldım.


III
1918 Kasımında Vogtland’a döndüğümde bir işim yoktu. Buradan da ekonomik olarak umutsuz durumda bulunan küçük sanaayi kenti Falkenstein’e geçtim. 15.000 kişilik nüfusun 5.000’i işsizdi. İşsizler komitesinin başına seçildim. Kısa zamanda resmi makamlarla çelişmeye başladık. Fakir halk belediye başkanına müthiş öfke duyuyordu. Konu işsizler veya fakirler olunca kanunun her paragrafını titizlikle uygularken, kendi veya zengin sınıfına geldiğindeyse başka türlü davranabiliyordu. Cephede savaşan askerlerin karılarına çok kaba davranıyordu. En küçük haklı bir taleplerinde bile onları merdivenden aşağı attırmakla tehdit ediyor, iş için yada şu anki haliyle geçinmelerine yetmeyecek kadar az olan işsizlik yardımlarının biraz da olsa arttırılması için istekte bulunmaya gelen işsizlere orduyu çağıracağını söylüyordu. Bu zamanlarda kömür dağıtımı ile de sorunlar yaşanıyordu. Yoksulların yakacak hiç bir şeyleri yoktu. Falkenstein’ın çevresi orman doluydu. Ancak bu ormanlar zaten tıka basa zengin olmuşların para çuvallarını daha da çok doldurmaları için oradaydılar. Fakir halkın ormana her hangi bir dokunuşu en ağır şekilde yasaklanmıştı. İşsizlerin kendi başlarının çaresine bakmaya başlamalarıyla bu akıl dışı duruma bir son verildi. Orman sahibi Baron von Trütschler - Falkenstein da en sonunda bu yönde bir karar vermek zorunda kaldı. Ormandan ağaç kesilmesini ve ucuz fiyattan fakirlere verilmesini söyledi. İşsizler komitesi ayrıca daha önceleri bulunmayan patatesin de şehre getirilmesini sağladı. Belediye başkanına sadece patates, bezelye değil daha bir sürü yiyecek maddesi alması için teklifler geldiği ortaya çıktı. Çevre kentlerin belediye başkanlarının yaptıkları teklifleri geri çevirerek, şehrin parasını az sayıdaki zenginlerin çıkarına korumak istemişti. Birgün belediye başkanı işsizler komitesinin bir afişini yırttığı için düzenlenen bir protesto gösterisinde en öne konularak yürütülmüştü. Yürüyüşün bitmesi ile başkan Dresden’deki yüksek makamları arayarak, Falkenstein’da kızıl bir ayaklanmanın korkunç ruhunun gezdiği alarmını vermişti. Yaptığı bu jurnal ordunun şehre gönderilmesi için tek başına yeterli olmuştu. Ordunun gelmesi ile olağan aramalar, yakalamalar başladı. İşsizler komitesinin üyeleri kaçmadıysalar tutuklanıp Flauen’e gönderildiler. Kaçmış olanlarının ise aranmaları başladı. Benim evimi de aradılar. Her yerin altına üstüne getirip, tüm dolapların her bir köşesine bakıldı. Ama benim içinde saklandığım dolaba kimse bakmadı. Ertesi günü işsizler belediye sarayının önünde toplanarak, askerlerin şehirden çıkmalarını istediler. İşsizler ve ordu arasında görüşmeler başladı. Askerler, Falkenstein’a, buradaki yöneticilerin şehirde hırsızlık ve yağma olduğunu bildirmeleri üzerine geldiklerini açıkladılar. Geri çekildiler. Belediye Başkanını ve diğer meclis üyelerini rehin alarak, tutuklu yoldaşlarımızın serbest bırakılmasını talep ettik.

Bu gelişmeler üzerine benim aranma sürecim başladı. Ülke huzurunu bozanların ele başısı olarak suçlanıyordum. Başıma 3.000 Mark ödül konuldu. Falkenstein’dan ayrılmak zorundaydım. Başka isimlerle ülke içinde dolaştım ve devrim için illegal olarak çalışmaya başladım. Komünist Parti’ye yakınlık duymaya başlayıp katıldıktan sonra, illegal çalışmalarım sırasında ve komünizm üzerine kitaplar okuyarak ve bulunduğum eğitim çalışmalarıyla devrimci mücadelenin görevleriyle tanıştım. Yoksullar sınıfıyla duygusal olarak aynı yerde durmanın yetmeyeceğini, sosyal bir devrim için elimizdeki her şeyle savaşmak gerektiğini gördüm. Ki aslında askerde savaştan nefret etmeyi öğrenmiş, evime pasifist olarak dönmüştüm. Ancak Vogtland’da yaşananlar ve bunun ardından sınıf mücadelesinin teori ve pratiği ile işçilerin kurtuluşunun ekonomik mücadeleden değil her türlü araç kulanılarak sürdürülen politik iktidar mücadelesinden geçmesi gerektiğini gördüm. Zira burjuvazi, işçilerin ekonomik köleleliklerini şiddetin her biçimini kullanarak sağlıyordu. Sosyal devrimin geldiğini ve gelmek zorunda olduğu sonucuna vardım, çünkü tüm insanlık tarihi buna hak tanıyordu. Objektif bakıldığında kitleler üzerindeki baskının her geçen gün daha da artacağına ve şimdiye kadarki ezen sınıfa karşı ancak proletaryanın vereceği mücadele ile çöküşten kurtulunacağına yönelik bir kuşku yoktu. Son iki yıl boyunca yaşanılanlar, burzuvaziyle kanlı bıçaklı düşman olmama neden olmuştu. Proletaryanın davasına ilk başlarda ekonomik nedenlerle dahil olmuştum. Harekete katıldıktan sonra devrimin mantığı üzerine yoğunlaştım. Silahlı bir darbe ile sosyal bir devrimin gerçekleşetirilebileceğine dair hiç bir zaman kandırmadım kendimi. Devrim belli ekonomik şartlar altında ve sosyal güçlerin varlığı sonucunda gerçekleşir. Bununla beraber karşı tarafın şiddetine maruz kalan her devrimcinin mücadeleyi sürdürmek için her an hazır olması ve eylemlilikleriyle devrimi desteklemesi de bunun dışında değildir. Ben devrimin sıradan bir neferinden başka bir şey değilim. Ateşli kalbim gün geçtikçe sosyal bir devrimin gerekliliğini bilimsel olarak daha iyi kavrıyor. Devrimin gerçekleşeceğine olan bilimsel bir inanç kazanmasaydım, geçmiş yıllarda yaşadığımız hayal kırıklıklarının devrimin zaferine olan inancımı yıktığını söylerdim. Sosyal demokrasi ve bağımsız sosyal demokrat parti altında örgütlenmiş işçiler bile yayılan şiddetli sınıf kavgası dışında kalamıyacaklardır. Sosyal-Hain liderlerinin etkisi altında devrim saflarında değil de devrime karşı olduklarını söyleseler bile, bunun bir parçası olmaktan kurtulamayacaklardır.

Saksonya’da illegal olarak dolaştığım sıralarda, yoldaşlar izimin bulunduğunu söylediler. „Kendini güvenli bir yere at. Uzun saçlarını keselim ve ortadan kaybol!“ dediler. Tavsiyeye uyup saçlarımı kestirdim ve bir zarfa koyarak, beni arayan askeri yapılanmaya başkanlık eden yüzbaşı von Berger’e gönderdim; „Buyrun Hölz’ün yakalanmasında yardımcı olacak olan uzun saçları. Bunların sahibi adamı aramaya burdan başlayın.“

Falkenstein’a geri döndüm ve kısa bir süre içinde yakalanıp tutuklandım ancak yoldaşların beni hapisten kurtarmaları da kısa bir süre içinde gerçekleşti. Şehir yaklaşık beş kere ordu güçleri tarafından çevrildi. Askerin her çekilişi sonrasında devrimci hareket daha da güçleniyordu. Falkenstein’da sürekli olarak kalamazdım, zira başıma konulan ödül devamlı olarak yükseltiliyordu. Saksonya’dan ayrılıp, orta ve kuzey Almanya’ya geldim. Halle yakınlarındaki Leunawerk’te tutuklandım ancak işçiler tarafından kurtarıldım. Ardından Hannover’e gittim ve bir eğitim çalışmasına katıldım. Bir süre orta Almanya’da faaliyetlerde bulunup ardından Falkenstein’a geri döndüm. Açık hava toplantılarında konuşmalar yapıyordum. Tekrar tutuklandım ama yine devrimci işçiler tarafından kurtarıldım. Sakson-Weglau’ya yönelip orada etkin olmaya ve tutuklu yoldaşları -hapislerden-kurtarmaya başladım.

Bu illegal yaşamım sırasında yüzlerce, hatta binlerce proleter aile tarafından korundum, onlarla beraber yaşadım. Beş kuruş param yoktu. İşçiler, ellerindeki en son şeyi benimle paylaştılar. İnsanlarda et, tereyağı yokken, biraz ekmekleri vardı. 1919 yılında aç kaldım, yoldaşlarım da benimle beraber. Almanya’da benimle aynı anda yaşayan yüz binlerce insanın aynı devrim hedefine yöneldiğini bilmek mücadeleye tutunmamı ve devam ettirmemi sağladı.

Kapp ayaklanmasından kısa bir süre önce yoldaşlarım eşliğinde Bavyera Selten’e vardım. Bir kaç gün içinde daha da ilerlemek istiyorduk. Hof’a biletlerimiz de vardı. Bize ilgiyle bakan bir kaç sivil gördük. Ortalığın güvenli olmadığını anladık ve istasyonda tutuklanacağımızı hesaba katarak trene binmemeye karar verdik. Kar altındaki ormana girdik. İz sürücüler, Bavyera jandarmasının da desteğini alarak peşimize takıldılar. Sabahın dördünden akşamın yedisine kadar peşimizi bırakmadılar. Akşam saat yedide trene binmeyi düşündüğümüz Oberkottrau’ya geldik. Bu sırada Berlin’de hükümetin devrildiğini duyduk. Haberi duyunca küstahlaşmıştım. Jandarmalardan biri yoldaşımızi itelediğinde iki laf ettim; benim arama emrimi biliyorsunuz. Peki, hükümetiniz kim onu biliyor musunuz? Kimbilir belki de yarın biz sizi götüreceğiz. O zaman bakmak isterim yüzlerinize.“ Jandarma istasyon binasına geri döndü. Hof’a telefon açıp oraya varınca tutuklanmamızı isteyeceğini sanmıştık. Ancak dört jandarmayla geri geldi. Biz bu arada trene binmiştik. Jandarmalar bulunduğumuz vagona gelip, beni tutuklamak istiyorlar ve aşağı inmemi söylüyorlardı.

Aşağı inmeyeceğimi, trende kalacağımı söyledim. Silahlarını doğrulttular. Çok iyi biliyordum ki, bir gün yakalanacak olursam bunu kellemle ödeyecektim. Bu yüzden yanımda her zaman bir el bombası taşırdım. Jandarmalar vagona girmeden önce çıkarıp elime almıştım ve gözleri önünde de pimini çektim. „bana dokunacak biri olursa, tüm bölüm havaya uçar“ diye bağırdım. Jandarmalar korkup yolculara; „içerde kalın, oturduğunuz yerde kalın!“ diye seslenmeye başladılar ancak kendilerini güvene atanlar da yine ilk onlar oldu. Vagonda tek başıma kalmıştım, bu fırsatı değerlendirip, trenin istasyonun diğer tarafına bakan tarafından atlayıp kaçtım. Rayların üzerinden yürüyerek yayan olarak önce Hof’a sonra da Falkenteina geri döndüm.


IV
Falkenstein’da işçiler silahlanmaya başlamışlardı. Ordu ile bir kaç çatışmaya girmişlerdi. Devrimci karargahımızı Falkenstein şatosunda kurduk. Burjuva milisleri silahsızlandırdık. Ardından silahlı bir birlikle Faule’ye doğru yola çıktık. Oradaki politik tutukluları özgürleştirdik. O gün hayatımın en güzel günüydü, yoldaşlarımıza özgürlüklerini geri vermiştik. Bir gün birileri devrimci mücadelenin burjuvanın korkaklığı yüzünden başarıya ulaştığını söyleyecek olursa bunu kendi deneyimlerime bakarak onaylıyabilirim. Flauen, 15.000 nüfuslu bir şehir. Bir garnizona ve polis gücüne sahip. 50 kişiyle hapishaneye girdim ve bizi durdurmaya cesaret eden bir kişi çıkmadı. Tutuklu yoldaşlarımızdan bir kısmı ordu tarafından başka yerlere götürüldüklerinden, yoldaşlarımızın serbest bırakılması ve geldiğimizde hemen gizlenen mahkeme dosyalarının bize verilmesi şartlarıyla başsavcı Dr. Huber’i rehin aldık. Tarafımızdan gerici olarak tanınan Dr. Huber bu süre içinde kendisine kötü davrandığımızı söyleyemez. Yoldaşlarımızın serbest bırakılması ve dava dosyalarının gelmesi üzerine (şehir meydanında yakıldılar) kendisini hemen serbest bıraktık. Düzenli bir kızıl ordu yapılanmasına gittik. Askeri eylemliliklerin gelişimi ile birlikte Ruhr bölgesinde faaliyet gösteren kızıl ordu ile Fühlung’da temasa geçmeyi umuyorduk. Sonuna kadar direndik. Hükümettekiler, Ruhr kızıl ordusu dağılmaya başlayana kadar bize yanaşmaya cesaret edemedi. Burjuva ve sosyal demokrat basın, Hölz’ün arkasında 150’den fazla insan olmadığı yalanını utanmazca iddia ettiler. Madem gerçek böyleydi ve eylem devrimci proletarya tarafından destek görmüyordu da, hükümet kendi verdiği sayıya göre 40-50.000 askeri Vogtland’a neden yığmıştı o halde?

Ordunun gelişine kadar Vogtland’da olduğu gibi Falkenstein’da da burjuva anlamdaki de dahil olmak üzere huzur ve düzen sağlanmıştı. Fabrikatörlerin kızıl birliğimize belli miktarlarda katkıda bulunmalarını istemiştik. Fabrikatörler bunun üzerine bizden karşılığında özel mülkiyeti, ev ve binaları ve insan yaşamının güvenliğinin sağlanmasını üstlenmemizi istediler. Böylelikle orada bulunduğumuz süre içerisinde devrimci proletarya ile burjuvazi arasında tam barışçıl olmasa da dayanılır bir durum oluştu. Burjuvazi bize özel bir zorluk çıkarmadı. Fakat Berlin ve Dresden hükümetlerinin Vogtland’a askeri birlikler gönderme kararı aldıkları duyulmaya başlayınca durum da değişmeye başladı. Yaklaşan silahlı karşı devrimci güçleri dikkate almıyorduk. Burjuvaziye karşı baskı uygulayacağımızı söyledik. Ordunun gelmesiyle beraber zenginlerin evlerini havaya uçurup burjuvaziyi kılıçtan geçireceğimiz tehdidinde bulunduk. 40-50.000 kişiden oluşan, teknik olarak üstün üstelik toplarla donatılmış bir ordunun karşısında bin kişiye yakın bir kaç yüz insanla bir şey yapmadan çembere alınmayı beklemek delilik olurdu.

Tehditlerimizi ciddiye almaları ve boş sözler olarak görmemeleri için de bir kaç villayı ateşe verdik. Bunun dışında başlarına hiç bir şey gelmedi. Burjuvazinin tek bir üyesi ne dövüldü ne de öldürüldü. Yoksunluklar içindeki vogtland proletaryası, tok ama psikolojik olarak kana susamış burjuvaziden daha merhametli çıktı. Orada bulunduğumuz süre içinde burjuvaziden tek bir kişi bile ölmedi. Bir kaç gün sonra daha fazla dayanamıyacağımız ortaya çıktı. Bir gece toplantısında yoldaşlara iki seçeneğimiz olduğunu söyledim. Ya hep birilikte Çekoslovakya sınırını geçecek ve orada yabancı bir birlik olarak teslim olacaktık yada birlik dağıtılacak ve herkes ordunun sardığı zincirden kendi olanaklarıyla kurtulmaya çalışacaktı. İkincisinde karar kılındı. Ben bir kaç yoldaşın eşliğinde Winghal yolunun diğer tarafına doğru ilerledim. Bir çiftlikte dört beş kişiden fazlasını almayacak kadar büyüklükteki bir saman yığının içine saklandık. Çiftlik bir kaç saat içerisinde ordu birlikleri tarafından kuşatıldı. Akşam üstüydü ve hava kararmaya başlamıştı. Askerler saman yığınını buldular ve gelip tüfeklerine taktıkları süngüleri batırıp aramaya başladılar. Ya „durun, buradayız!“ diyecektik yada sesimizi çıkarmayacaktık. Her an bir süngü yüzümüze saplanabilirdi. Ölüm gözümüzün önüne kadar gelmişken sessiz kalmayı tercih ettik. O sırada toplan işareti verdiler, askerler çekildi. Bir kaç yoldaş orada kalmanın en doğrusu olduğunu düşündüler ancak, ben, gidelim yeniden geleceklerdir dedim. Sınıra doğru hızla uzaklaştık. Tüm gece boyunca yürüdük. Açtık, ıslak ve soğuktan donmuştuk. Sürekli yağmur yağıyordu. Sabah olduğunda nereye gittiğimizi bilmeden hala ilerlemeye devam ediyorduk. Öğleden sonra dünkü çiftliğe geri dönmüştük, askerlerin biz ayrıldıktan bir saat sonra geri gelip saman yığınını tamamen karıştırıp yeniden gözden geçirmiş olduklarını öğrendik. Daha sonra sınırı geçerek, Bohemya’da Neudeck’e girdik. Eger’de trene bindik ancak Pilsen’e vardığımızda kuşku uyandırdık. Jandarmalar takip etmeye başladılar. İstasyona geldiğimizde trenden indirildik. Sırılsıklam ve pislik içindeydik. Bende bir el bombası bulundu ve tutuklandık. Beni Eger’e geri gönderdiler. Çekoslovakya beni politik mülteci olarak tanıyarak sınır dışı etmedi. Buradan, şimdi adını vermek istemediğim başka bir ülkeye geçtim ve daha sonra tutuklanmış yoldaşlarıma yardım etmek, onların yakınlarına destek bulmak ve yoldaşları özgürlüklerine kavuşturmayı denemek amacıyla Almanya’ya geri döndüm.


V
1921 Mart ayaklanmasındaki rolüme gelince; eylemliliğin başlamasından hemen sonrasında gelip devrimci eylem komisyonuna baş vurdum. Devrimci işçilerin askeri olarak korunmasından sorumlu savunma birliklerinin başına getirildim. Fakat savunmadan çıkıp heran saldırı pozisyonu alacak hazırlığı da sahiptik.

En iyi bilenlerden biri olarak açıklığa kavuşturmak isterim ki orta Almanya’daki silahlı ayaklanmayı ne Birleşik Komünist Parti ne Komünist İşçi Partisi ne de Komünist Enternasyonal temsilcileri başlatmıştı. Tabii ki devrimci süreç bunların istekleri yönündeydi ancak Mart eylemine gerçekte Hörsing’in provokasyonları neden olmuştu. Orta Almanya proletaryası artık silahların gölgesinde köle tacirleri için çalıştırılmak istemiyorlardı. Greve çıktılar ve bu grevin şiddetle bastırılmasını önlemek için de ayaklandılar. Komünist partiler zaten başlamış mücadeleyi devrimci sorumluluklarıyla olanakları ölçüsünde desteklemişlerdir. Orta Almanya proletaryası iliklerine kadar devrimci bir kişiliğe sahiptir, her gün her dakika devrimci eylem için hazır beklemektedir. Ve bu eylemliğe bir parti yada sendika tarafından önderlik edilmesini isterler. Kuşkuya yer bırakmayacak kadar açıktı ki, Hörst işçilerin edilgenlikten aktif hale geçmeye başladıklarını görmüştür. Parti yönetimlerinin işçileri bugün yada yarın silahlanmaya çağıracakları günün mutlaka geleceği spekülasyonlarını belki de boşuna yapmamıştır. Hörsing, daha önceden harekete geçerek, çatışmayı kendi avantajlı olduğu bir zamanda başlatmayı denemiştir. O yüzden yeşil avcılarını orta Almanya’ya göndermiştir. Oraya vardığımda henüz hiç bir işçinin silahı yoktu. Martta Berlin’de kaldım. Her hangi bir parti ile doğrudan bir bağlantım yoktu. Hiç bir yere gönderilmedim, kendi isteğimle, kendi değerlendirmelerimle gittim. Oraya gitmeyi ve yoldaşlarımın yanında yer almayı devrimci bir görev olarak görüyordum. Vardığımda eylem komisyonları kurulmuştu. Bizden kaynaklanan haberlere bakıldığında tüm devrimci proletaryanın tek vücut halinde Hörsing’e karşı harekete geçeceğine inanılıyordu. SPD’nin ve özellikle USPD’nin hain tutumları yüzünden proletaryanın toplu bir devrimci eylem birliği gerçekleşemedi. Eisleben ve Hettstedt’te polisin tutuklamalara başlaması ve yoldaşların kötü muameleye maruz kalmaları üzerine işçiler kendiliğinden silahlandılar. Bana verilen askeri görevi kabul ettim. Mücadeleyi her türlü araç kullanarak sürdürdüm. Ancak bu şiddeti yücelttiğimden değil proletaryanın sınıf mücadelesinin başka türlü zafere ulaşamıyacağını gördüğümdendir. İki yıl öncesine kadar proletaryanın özgürlük düşüncesi komünist fikirlerin, ekonomik alanda mücadele edilerek gerçekleştirilebileceğine inanıyordum. O zamanlar, şimdi kendimin de benzediği gibi insanlara el uzatmaya utanırdım. Devrimci işçiler ancak proleter var oluş ve ilerleme çabalarında kendilerine yöneltilen şiddete karşı gelmek için şiddet kullanırlar. Şiddete ilk başvuranlar şimdiye kadar hep hakim sınıflar olmuşlardır.

Bugün bir komünist konuşmacı gelse fikirlerini açıklasa, takibata uğrar ve şiddete uğrar. Ancak burjuvazi düşüncesine göre, ezilen sınıfın en ufak bir şiddet kullanımı haksız görülür, bir suç olarak damgalanır. Hakim sınıflar toplanma ve konuşma özgürlüğünü sadece kağıt üzerinde tanımışlardır. Pratikte ise komünist gazeteler, toplantılar her tür şiddet kullanılarak engenlenmiştir.

Beyaz katiller işbirlikçi adalet mekanızmasının koruması altındalar. Son iki yılda binlerce işçi öldürüldü. Ancak burjuva kanunları bir işe yaramadılar. Burjuva toplumu işçi önderlerinin kanlarına susamış. Şimdi soruyorum size, işçi sınıfı bugüne kadar tek bir burjuva temsilcisi öldürdü mü? Devrimci işçiler bugüne kadar tek bir kral, bakan yada parti lideri öldürdü mü?

Mahkeme heyetinden, Broh: Almanya’da olmadı.

(gerçekten de, bakan Neuring’in Dresden’de hiddete kapılmış kitle tarafından öldürülmesi istisnası dışında Alman devrimci proletaryası prensip olarak bireysel terör yöntemlerine başvurmamıştır.)

Hölz: (devam eder) Devrimci proletarya Almanya’da tek bir cinayet işlememiştir. Alman burjuva toplumunun ise kaç politik cinayeti bulunmaktadır? Sadece Liebknecht, Rosa Luxemburg, Jogisches, Landauer, Paasche, Eisner, Sült ve son kurban Gareis’i hatırlatmam yeter. Derebeyi Hess cinayetini üzerime yıkmaya çalışıyorsunuz. Tamamen insani duygularla baktığımda Hess’in öldürülmesi üzücü. Ancak haince bir şekilde öldürülmediğini, devrimci bir eylem sırasında öldüğünü düşünüyorum. Bir silahı olduğunu ve korkarak silahına davrandığını sanıyorum. Vogtland’ta yönetim bizdeydi. Ancak tek bir hakim veya savcıya kötü davranılmadı. Onlarsa iktidara sahip oldukları yerlerde pusularda yüzlerce işçiyi katlettiler. Ordu ve polis ise geçtiği her yerden ardında kanlı izler bırakarak ilerliyor. Bu duruşma bunun kanıtıdır. Polis Schrapplau’da üç değil altı işçiyi öldürmüştür. Cesetler silahsız olarak göğüsleri parçalanmış bir halde kireç kuyularında bulunmuştur. Ancak tek bir yargıç tek bir savcı bu suçu cezalandırmak için ortaya çıkmamıştır. Leunawer’te 46 işçi polisçe öldürülmüştür!

Mahkeme Başkanı: Bunlar duruşmamızın konusu olmayan tek taraflı iddialarınız. Sizi böyle açıklamalarda bulunmaktan men ederim.

Hölz: Hettstedt’te iki işçi öldürülmüştür. 58 yaşında bir işçi sokak ortasında bir hiç için öldürülmüştür. 58 yaşında biri sokak ortasında aranmak istemediği için duvara yaslanmış ve vurulmuştur. Yere düştüğünde bir subay çizmelerinin topuklarıyla üç kere yüzüne vurmuştur.

Mahkeme Başkanı: Böyle devam ederseniz, sözünüzü keseceğim.

Hölz: Bunları duymak istemiyorsunuz sanırım. Bu mahkeme benim değil savcının sanık olduğunu göstermiştir. Her kararı devrimci proletaryaya karşı bir karar olmuştur. Beni değil kendinizi yargılıyorsunuz. Siz bu mahkeme ile devrime benim tüm devrimci çalışmalarımdan daha da fazla fayda sağladınız.

İşçilerin ölümü umursamadan nasıl savaştıklarını görmemiş olsaydım, bu zor şartlar altında mahkeme karşısında sağlam durma gücünü bulamazdım bedenimde. Hücremde güvenimi yitirmiyorsam eğer, bu kendimi tüm proletarya savaşçılarıyla birlikte hissettiğim içindir. Size böyle anlattığımda siz buna küstahlık diyeceksiniz, bense sınıf bilinci diyeceğim. Bu ölçüsüz mücadelede yalnız olmadığımın bilinci diyeceğim. Dünya üzerinde davamıza inanan milyonlar var ve yüzlerce milyon olacaklar. Bunu bilmek şu anda üzerime yüklenenlere dayanma gücü veriyor. Umarım, devrimci proletarya birgün işçilere karşı yaptıklarınızın ve bundan sonra bana yapacaklarınızın hesabını soracaktır sizden. Umarım, kaderinize razı olur ve benim çektiklerimi ve çekeceklerimi sizler de çekersiniz. Korkmadığınızı söylüyorsunuz. İnanırım, sizi kişisel cesaretinizi ölçebilecek kadar yakından tanımıyorum. Ancak iddia ediyorumki, temsilcisi olduğunuz burjuvazi bugün devrimci proletaryadan korkmaktadır. Bu yüzden beni silahlı güçlerin koruması altında yargılıyabiliyorsunuz. Polis devrimci proletaryayı yaklaştırmamak için burada.

İddianameye karşı savunma yapmayacağımı belirtmiştim. Savcının anlatıklarını, kararı tanımıyorum. Burada, işçi sınıfı karşısında hangi nedenlerle hareket ettiğimi açıklamak önemli benim için. Her faaliyetimi cesaretle savunuyorum ve tüm devrimcilerin de böyle davranması gerektiğine inanıyorum. Eğer birini devrimci mücadele gereği öldürmüş veya bu doğrultuda emir vermiş olsaydım, bunu saklamazdım. Eğer hakkımdaki kararı bugün açıklayacak olursanız, çok şey öldüremiyeceğinizi söylemek isterim. Eti öldürebilirsiniz ancak ruh kalır. Beni hizaya sokacağınızı söylüyorsunuz, bir ağacı keseceksiniz ama binlerce Hölzer yükselecektir. (Kelime oyunu yapmış; Holz; ağaç, Hölzer; ağaçlar) Ve aralarında, tokatla devrim yapmayacak demir ağaçlar bulunacaktır. Öyle bir zaman gelecektir ki proletarya silahımız yok, savaşamayız demeyi kesecek düşmanlarını çıplak yumruklarıyla parçalayacaktır!

Hakim sınıf meydandaki 25.000 yürüyüşçüyü iki üç makineli tüfekle dağıtabildiği sürece bu düzen ayakta kalacaktır. İşçilerin silahlara sarılarak düzeni parçalayacakları veya geriye dönecekleri öyle bir an olacaktır ki işte gerçek devrim o zaman gelecektir! Bu devrim kaşısında siz ve hakim sınıf korkudan titremelisiniz. 1918’de olanlar devrim değildi. Sadece iki devrim tanırım; Fransız ve Rus Devrimi.

Alman devrimi bunlardan daha kanlı geçecektir. Burjuvazi işçileri buna zorluyor. Şans proletaryadan yana. İşçileri politikada çaylak görüyorlar. Kendilerine yöneltilen vahşete henüz karşı koyamıyorlar. Ancak her şeyi görüyorlar. Dediğim gibi proletaryanın (yırtıcı) bir hayvana dönüşeceği zaman gelecektir. O zaman sadece soğuk anlayış karar verecektir. Proletarya, yeter artık yüreğimizle konuştuğumuz, yumruklarımızı kullanma zamanı geldi diyecektir.

Bugün hakkımda bir karara varacak olursanız, bunu sanki bir okul notuymuş gibi göreceğim. Beraat kararı verirseniz -ki böyle bir şeye kendimi kurmadığım gibi sizin yapabileceğinize de inanmıyorum-, yarın Berlin’de dört ölü bulurlar. Üç yargıç ve bir sanık. Kendinizi asmak zorunda kalırdınız çünkü artık bir daha sınıf dostlarınızın karşısına çıkamazdınız. Ben de kendimi asmak zorunda kalırdım çünkü devrimci proletarya karşısında utanırdım. Kararınız, nasıl çıkarsa çıksın bir sınıf kararı olacaktır. Beni on, onbeş veya ömür boyu hapse hatta ölüme mahkum edebilirsiniz. On yıl hapis benim için 4, zayıf. Onbeş yıl hapis iyi bir not. Ömür boyu hapis yıldızlı 1 fakat ölüme mahkum ederseniz yıldızlı A1 alırım. Bu bana verebileceğiniz en güzel karne olur. Böylelikle proletaryaya gerçek bir devrimcinin yaşam sürdüğünü ve sınıf bilincine ölümüyle damgasını bastığını göstereceksiniz. Ben bir savaşçıyım. Ben eylem adamıyım;

„Kelimeler bizi kurtaramaz, sözcükler zincirleri kıramazlar. Ancak eylem özgürleştirir bizi.“

Avukatlarım benim idealist ve inançlı bir savaşçı olduğum tespitine önem veriyorlar. Buna nasıl yaklaştıkları umurumda değil. Sizden burjuva tipi onur nişanları almak istemiyorum. Tarıştıkları burjuva onuruna bugüne kadar hiç bir zaman sahip olmadım. Burjuva onuru benim için başkaları işi üzerinden yaşama sanatıdır. Tek gözlük, koca bir göbek ve boş bir kafa anlamına gelmektedir. Bense, sizin bana vermek istemiyeceğiniz ve veremiyeceğiniz proleter onura sahibim. Politik onur tüm sömürülenlerin dayanışması, yanı başındakini sevmek demektir. Ve onu kardeşin gibi sevdiğini somutta göstermek demektir. Ana vatanımız Dünyadır ve tüm insanlar kardeştir.

Size karşı ağır sözler kullandım. Aslında prensipte bunları size anlatmıyorum. Sizler şimdi nasıl burjuva sınıfının yargıçlarıysanız hep öyle de kalmaya devam edeceksiniz;. Sözlerimin üzerinizde bir etki yapmasını sizden bekleyemem. Burjuva toplumunun ve onların temsilcileri olan sizlerin sözler, propagandalar, kitaplar sayesinde bize katılacağınızı sanmıyorum. Sizi demirden gerçeklik önüne dizmek gerekecek, ancak o zaman boyun eğeceksiniz. Korkmadığınızı söylüyorsunuz. İyi öyleyse, hadi ispatlayın. Korkmadığınızı, cesaretiniz olduğunu ispatlayın. Kendi sınıf kardeşlerinize işçilere sürekli verdiğiniz hükümlerden verin o halde. Siz ama sadece devrimci proletaryaya karşı ağır hükümler verirsiniz.

Ön inceleme sırasında, savcı bana, eğer tüm işçiler sizinle hem fikirse o zaman bir seçimle iktidara gelmek kolay olurdu demişti. Karşı çıkmıştım, şimdi size de söylüyorum; siz iktidar ilişkilerinden bir sonuç çıkartamıyorsunuz. Alman halkı okullarda, kilisede, devlette ve basında; „herkes gücü olana tabiidir“ ideolojisini aldığı sürece ve aynı etkenden zenginlerin ve fakirlerin olması gerektiğini, sevgili tanrımızın böyle istediğini ama fakirlerin cennetle ödüllendirecekleri deliliği ile de … ,

Mahkeme Başkanı: Tüm bunların konuyla ilgisi yok. Savunmanızı iddianameye karşı yapmalısınız. Burada devrimci nutuklar dinlemek diye bir zorunluluğumuz yok. Böyle devam ederseniz, sözünüzü keseceğim.

Hölz: Alman halkı silkelenerek uyandırılmalıdır. Burada verdiğiniz hükümler, proletaryanın okul, kilise, basın yardımıyla yüklediğiniz ideolojinizden daha çabuk kurtulmasına etki edecektir. Alman proleterayası uyku halinden sarsılarak uyandırılmalıdır. ..

Mahkeme Başkanı: Sözünüzü kesiyorum. (Başkan yerinden kalkar ve heyettekilerle beraber toplantı odasına geçerler.)

Hölz: (Toplantı odasının açık kalan kapısından içeri hakimlere doğru bağırararak) Sözü yasaklıyabilirsiniz ancak ruhu öldüremezsiniz.

Mahkeme Başkanı: (Duruşma salonuna geri dönerek) Sanık dışarı çıkarılsın.

Hölz: (yüksek sesle) Yaşasın dünya devrimi!

Hölz, nöbetçiler tarafından dışarı çıkarılır. Avukatlar aceleyle arkalarından koştururlar.


Felix Halle’nin steno notlarından, 22 Haziran 1921