Lord Arthur Savile'in Suçu

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Lord Arthur Savile'in Suçu ve Diğer Hikayeler Lord Arthur Savile'in Suçu
Oscar Wilde
Çeviri: Fatih Özgüven
Sırrı Olmayan Sfenks
Bir Görev Çalışması I

Lady Windermere’in Paskalya’dan önceki son davetiydi ve Bentinck Konağı her zamankinden de kalabalıktı. Altı meclis üyesi nişanları ve kurdeleleri içinde saraydaki kabul merasiminden gelmişti, güzel kadınlar en güzel elbiselerini giymişlerdi. Sergi salonunun bir ucunda, ufak siyah gözleri ve nefis zümrütleri olan topluca, Tatar tipli Karlsruhe Prensesi Sophie ayakta durmuş avazı çıktığı kadar Fransızca konuşuyor ve kendisine söylenen her şeye ölçüsüzce gülüyordu. Gerçekten de hayranlık verecek derecede karışık bir davetli kalabalığı vardı. Şahane güzellikte aristokrat kadınlar korkunç radikallerle tatlı tatlı çene çalıyor, popüler rahiplerin smokin kuyrukları kalburüstü kuşkucularınkine sürtünüyor, bir piskoposlar güruhu tıknaz bir primadonnayı odadan odaya takip ediyor, merdivende ressam kılığında birkaç Kraliyet Akademisi üyesi ayakta duruyordu. Davetin bir noktasında yemek odasının tıka basa dâhi dolu olduğu söylenmişti. Evet, Lady Windermere’in en başarılı gecelerinden biriydi ve Prenses neredeyse on bir buçuğa kadar davetten ayrılmadı.

O gider gitmez, Lady Windermere bir politik ekonomistin çileden çıkmış bir Macar virtüöze ciddi ciddi bilimsel müzik kuramını açıkladığı sergi salonuna döndü ve Paisley Düşesi ile sohbete başladı.

Kadın nefis fildişi gerdanı, iri unutmabeni mavisi gözleri ve ağır sırma gibi saç örgüleriyle harikulade güzel görünüyordu. Or pur'’ bu saçlar günümüzde altın kelimesini layıkıyla hak etmekten uzak soluk saman sarısı değil, içine güneş ışıkları örülmüş olan ya da garip amberlerde gizlenen bir altın rengiydiler; bu saçlar sahibelerinin yüzüne azizelere yaraşır bir çerçeve çiziyor, işin içine bir parça da günahkâr çekiciliği katıyordu. Kendine özgü bir psikolojik inceleme konusuydu. Daha gençliğinde hiçbir şeyin pervasızlık kadar masumiyet görüntüsü vermediğini keşfetmişti; böylece, yarısı oldukça zararsız bir dizi kaçamak yaşamak suretiyle bir şahsiyet olma ayrıcalığını edinmişti.

Birden fazla koca değiştirmişti; hattâ Debrett onun üç kere evlendiğini söyler; fakat âşığını hiç değiştirmediği için, herkes onun hakkında skandal dedikoduları çıkarmaktan çoktan vazgeçmişti. Artık kırk yaşındaydı, çocuksuzdu ve genç kalmanın sırrı olan ölçüsüz haz alma tutkusuna sahipti.

Lady Windermere birden istekli gözlerle odada çevresine bakındı ve o berrak kontralto sesiyle, “El uzmanım nerede?” diye sordu.

“Neyin, Gladys?” diye bağırdı Düşes, elinde olmaksızın irkilmişti.

“El uzmanım, Düşes; halihazırda onsuz edemiyorum.”

“Sevgili Gladys! Her zaman çok orijinalsindir,” diye söylendi Düşes; el uzmanının ne menem bir şey olduğunu hatırlamaya çalışıyordu, inşallah el falcısıyla aynı şey değildi.

“Haftada iki kez düzenli olarak elime bakmaya geliyor,” diye sözünü sürdürdü Lady Windermere, “ve hep çok ilginç şeyler söylüyor.”

“Ulu Tanrım!” dedi Düşes kendi kendine, “Bir çeşit el falcısı işte. Ne berbat. Umarım en azından ecnebidir. Öyle ise çok da fena olmayabilir.”

“Seni mutlaka onunla tanıştırmalıyım.”

“Tanıştırmak mı!” diye bağırdı Düşes; “Yani şu anda burada olduğunu mu söylemek istiyorsun?” Küçük bağa yelpazesiyle epeyce yıpranmış dantel şalına bakındı, gerekirse hemen kalkıp gidebilmek için.

“Elbette burada; onsuz davet vermeyi aklımın köşesinden bile geçirmem. Çok psişik bir elim varmış, öyle diyor; baş parmağım biraz daha kısa olsaymış, tescilli bir kötümser olurmuşum ve manastıra girermişim.”

“A, anlıyorum!” dedi Düşes, şimdi çok daha rahatlamıştı; “Talihini okuyor, öyle mi?”

“Talihsizliğini de,” diye cevapladı Lady Windermere, “hem de bol bol! Gelecek yıl mesela, büyük bir tehlike atlatabilirmişim, karada da denizde de, o yüzden balonda yaşayacağım, yemeğimi her akşam sepetle yukarı çekeceğim. Bunların hepsi küçük parmağımda yazılı ya da avcumda, hangisi olduğunu unuttum.”

“Fakat bu, kaderi azmettirmek, Gladys.”

“Sevgili Düşes, eminim kader azmettirilmeye karşı ne yapacağını öğrenmiştir bu zamana kadar.

Bence herkes ayda bir el falına baktırmalı, ne yapmaması gerektiğini öğrenmek için. Tabii insan gene yapacağını yapıyor, ama birinin uyarması o kadar hoş bir şey ki. Evet biri gidip Mr. Podgers’ı hemen bulmayacaksa ben kendim gidip bulmak zorunda kalacağım.”

“Ben gideyim, Lady Windermere,” dedi yanlarında duran uzun boylu, yakışıklı bir delikanlı.

Eğlenmiş bir ifadeyle sohbete kulak vermekteydi.

“Çok teşekkür ederim, Lord Arthur; ama korkarım onu tanıyamayacaksınız.”

“Dediğiniz kadar harikulade ise, onu tanımamaklığım mümkün değil. Nasıl biri olduğunu söyleyin, hemen bulup getireyim.”

“Bakın, hiçbir şekilde bir el uzmanına benzemiyor. Yani demek istiyorum ki esrarengiz ya da ezoterik ya da romantik görünüşlü biri değil. Ufak tefek, tıknaz bir adam; komik, kel kafalı, kocaman altın çerçeveli gözlükleri var; aile doktoruyla taşra avukatı arası bir şey. Gerçekten çok üzgünüm, ama kabahat bende değil, insanlar o kadar can sıkıcı ki. Bütün piyanistlerim tıpkı bir şaire benziyor; bütün şairlerimse aynen bir piyaniste; hatırlıyorum, geçen sezon bir sürü insanı havaya uçurmuş, içine her zaman zırh giyerek gezen ve kolyeninde kama gizleyen bir suikastçıyı yemek davetime çağırdım; biliyor musunuz ne oldu, tatlı ihtiyar bir rahip kılığında geldi ve bütün gece espri üzerine espri yaptı! Ona zırh işini sorduğumda sadece güldü ve zırhın İngiltere’de giyilemeyecek kadar soğuk bir şey olduğunu söyledi. Ah, işte Mr. Podgers! Gelin Mr. Podgers, Paisley Düşesi’nin elini okumanızı istiyorum. Düşes, eldiveninizi çıkarmanız gerekiyor. Hayır, sol eli değil, ötekini.”

“Sevgili Gladys, çok doğru bir şey yaptığımızı sanmıyorum,” dedi Düşes, bir hayli kirli oğlak derisi eldiveninin düğmelerini isteksizce çözerken.

“İlginç olan hiçbir şey ‘doğru’ değildir,” dedi Lady Windermere: “On a fait le monde ainsi.[1] Fakat sizi tanıştırmalıyım. Düşes, bu bay Mr. Podgers, en sevdiğim el uzmanım. Mr. Podgers, bu Paisley Düşesi, benimkinden daha büyük bir ay tepesi olduğunu söyleyecek olursanız, size bir daha dünyada inanmayacağım.”

“Eminim ki Gladys, elimde o dediğinden yoktur,” dedi Düşes ağırbaşlı bir sesle.

“Altesleri son derece haklı,” dedi Mr. Podgers, küçük küt parmaklı tombul ele bakarken. “Ay tepesi gelişmemiş. Buna karşılık hayat çizginiz mükemmel. Lütfen bileğinizi çeviriniz. Teşekkür ederim. Rascette üzerinde üç belirgin çizgi! Çok uzun yaşayacaksınız Düşes, ve çok mutlu olacaksınız. Hırs gayet mutedil, zekâ çizgisi abartılı değil, kalp çizgisine gelince...”

“Şimdi, lütfen dilinizin ucuna geleni söylemekten çekinmeyiniz, Mr. Podgers,” diye bağırdı Lady Windermere.

“Bunu büyük bir zevkle yapardım,” dedi Mr. Podgers, “eğer Düşes de böyle bir yaradılışta olsalardı, fakat üzgünüm, şefkatte büyük bir tutarlılık, bunun yanı sıra güçlü bir görev duygusu görüyorum.”

“Lütfen devam ediniz, Mr. Podgers,” dedi Düşes, çok hoşlanmış görünüyordu.

“Tutumluluk alteslerinin önemsedikleri bir erdem,” diye devam etti Mr. Podgers ve Lady Windermere kahkahalara boğuldu.

“Tutumluluk çok da iyi bir şeydir,” dedi Düşes, kendinden hoşnut bir sesle; “Paisley’le evlendiğimde on bir şatosu vardı, içinde yaşanacak tek bir evi yoktu.”

“Şimdi ise on iki tane evi var ve bir tane bile şatosu yok,” diye bağırdı Lady Windermere.

“Eh, şekerim,” dedi Düşes, “benim zevkim...”

“Konfora yönelik,” dedi Mr. Podgers. “Ayrıca modern buluşları seviyorsunuz, her yatak odasında sıcak su. Altesleri son derece haklılar. Konfor, uygarlığın bize sağlayabileceği tek şey.”

“Düşes’in karakterini hayranlık uyandıracak biçimde aktardınız, Mr. Podgers, şimdi de Lady Flora’nınkini anlatınız,” dedi. Gülümseyen ev sahibesinin bir baş işareti üzerine, İskoçyalılarda görülen kum rengi sarı saçlı, kürek kemikleri çıkık uzun boylu bir kız ürkekçe divanın arkasından öne çıktı ve ıspatula gibi parmakları olan uzun, kemikli bir el uzattı.

“Ah, bir piyanist! Anlıyorum,” dedi Mr. Podgers, “mükemmel bir piyanist, fakat belki de müzisyenlikle pek alakası yok. Çok mesafeli, çok dürüst ve tam bir hayvan dostu.”

“Çok doğru,” diye haykırdı Düşes, Lady Windermere’e dönerek, “tamamen doğru! Flora’nın Macloskie’de tam yirmi dört tane İskoç çoban köpeği var, eğer babası izin verecek olsa bütün evi hayvanat bahçesine çevirir.”

“Eh, benim de her perşembe akşamı kendi evimde yaptığım bundan farklı değil,” diye bağırdı Lady Windermere, gülerek, “tek farkla ki ben çoban köpekleri yerine aslanları yeğliyorum.” “Yegânehatanız da o, Lady Windermere,” dedi Mr. Podgers, gösterişli bir reverans yaparak.

"Bir kadın hatalarını sevimli hale getiremezse, sadece kadın cinsinden olduğuyla kalır,” oldu cevap. “Fakat bize başkalarının ellerini de okumalısınız. Hadi Sir Thomas, elinizi göstersenize Mr.Podgers’a”; beyaz ceketli, iyi huylu yaşlı bir bey yanlarına yaklaştı ve iri, orta parmağı epeyce uzun,kalın, kaba saba bir el uzattı onlara doğru. “Serüvenci bir tabiat; geçmişte dört uzun deniz yolculuğu, bir tane de istikbalde. Üç deniz kazası. Hayır, yalnızca iki kez, ama bir dahakinde kaza ihtimali var. Yılmaz bir tutucu, son derece dakik, ilginç eşyalar toplama tutkusu var. On altı ila on sekiz yaşları arasında ağır bir hastalık geçirmiş. Otuz yaşları civarında büyük bir mirasa kavuşmuş. Kedilere ve radikallere hiç tahammülü yok.”

“Olağanüstü!” diye bağırdı Sir Thomas; “Karımınkine de bakmalısınız mutlaka!”

“İkinci karınızın,” dedi Mr. Podgers sakin bir sesle. Sir Thomas’ın elini elinden bırakmayarak. “İkinci karınızın. Zevkle.” Fakat kumral saçları ve hülyalı kirpikleri olan melankolik görünüşlü Lady Marvel, geçmişinin ya da geleceğinin gözler önüne serilmesine kesinlikle karşı çıktı; Rus Büyükelçisi Mösyö de Koloff ise Lady Windermere’in bütün ısrarlarına rağmen eldivenini elinden çıkarmadı bile. Aslına bakılırsa, birçok kişi yüzüne standart bir gülücük yapıştırmış, altın çerçeveli gözlüklü, parlak, boncuk gözlü bu garip küçük adamdan korkmuş görünüyordu; hele bir de zavallı Lady Fermor’a, onun müzikten hiç hoşlanmamakla birlikte müzisyenlerden son derece hoşlandığını söylediğinde, herkes el uzmanlığının son derece tehlikeli bir ilim olduğu ve ona sadece tête-à-tête kalındığında başvurulması gerektiği hissine kapıldı.

Lady Fermor’un başına gelen talihsizlikten haberi olmayan ve Mr. Podgers’ı büyük bir ilgiyle izlemiş bulunan Lord Arthur Savile ise kendi elinde ne yazılı olduğunu müthiş merak ediyordu ve kendini öne sürdüğü için biraz da utanarak, odanın öbür ucuna, Lady Windermere’in oturduğu yeregitti ve hoş bir gülümsemeyle Mr. Podgers’ın elini okumaya bir itirazı olup olmayacağını sordu.

“Elbette olmaz,” dedi Lady Windermere, “o bu iş için burada. Bütün aslanlarım, Lord Arthur, marifetli aslanlardır ve ben istedim mi çemberlerden atlarlar. Ama sizi önceden uyarayım ki Sybil’e hepsini anlatacağım. Yarın benimle öğle yemeği yemeye geliyor, boneler hakkında konuşacağız, eğer Mr. Podgers sizin hemen öfkelenen bir tabiatta olduğunuzu ya da damla hastalığınızın nüksedebileceğini ya da Bayswater’da oturan bir karınız bulunduğunu söylerse, ona her şeyi anlatırım.”

Lord Arthur gülümsedi ve başını iki yana salladı. “Korkmuyorum,” diye cevap verdi. “Sybil’le benim birbirimizden gizli saklımız yoktur.”

“Bunu duyduğuma çok üzüldüm. Evlilik için doğru zemin karşılıklı yanlış anlamalardır. Hayır, hayır, sinik filan değilim, sadece edinilmiş tecrübelerim var, fakat tabii o da aynı kapıya çıkar. Mr. Podgers, Lord Arthur Savile elinin okunması için ölüp bitiyor. Ona Londra’nın en güzel kızlarından biriyle nişanlı olduğunu söylemeyiniz, çünkü o haber Morning Post’ta bir ay önce yayımlandı.”

“Sevgili Lady Windermere,” diye bağırdı Jedburgh Markizi, “ne olursunuz, Mr. Podgers biraz daha kalsın. Daha şimdi bana sahneye çıkmam gerektiğini söyledi, öyle meraklandım ki.”

“Size öyle dediyse, Lady Jedburgh, hiç kuşkunuz olmasın onu kolundan tutup götüreceğim. Hemen buraya gelin, Mr. Podgers ve Lord Arthur’un elini okuyun.”

“E, pekâlâ,” dedi Lady Jedburgh, sofradan kalkarken küçük bir moue[2] yaparak, “eğer sahneye çıkmama izin verilmiyorsa, seyirciler arasında olmama izin vermelisiniz en azından.”

“Elbette; hepimiz seyirciler arasında olacağız,” dedi Lady Windermere; “evet, şimdi Mr. Podgers, bize hoş bir şeyler söylemeye gayret edin. Lord Arthur gözdelerim arasındadır.”

Fakat Mr. Podgers, Lord Savile’in eline baktığında tuhaf biçimde sarardı ve hiçbir şey demedi. Vücudundan bir sarsıntı geçer gibi oldu ve kocaman kalın kaşları, sadece şaşırdığı zamanlar olduğu gibi garip, rahatsız edici biçimde kendiliğinden seğirmeye başladı. Derken sarı derili alnında, zehirli bir çiy gibi, iri ter damlaları belirdi ve tombul parmakları buz kesti, soğuk soğuk terlemeye başladı.

Lord Arthur bu garip rahatsızlık belirtilerini gördü ve hayatında ilk kez kendisi de korkuya kapıldı, ilk düşüncesi koşarak odadan kaçmak oldu, fakat kendini tuttu, iğrenç bir belirsizlik içinde yaşamaktansa başına geleceklerin en kötüsüne hazırlıklı olmalıydı.

“Bekliyorum, Mr. Podgers,” dedi.

“Hepimiz bekliyoruz,” dedi Lady Windermere yüksek sesle, her zamanki gibi atik ve sabırsızdı. Fakat el okuyucu cevap vermedi.

“Sanıyorum Arthur sahneye çıkacak,” dedi Lady Jedburgh, “gene senin azarını işitmemek için Mr. Podgers bunu kendisine söylemekten çekiniyor.” Mr. Podgers aniden Lord Arthur’un sağ elini elinden bırakıp sol eline yapıştı; bu eli incelemek için o kadar eğildi ki gözlüklerinin altın çerçevesinin avcuna dokunmasına ramak kaldı. Bir an için yüzü bembeyaz bir dehşet maskesi halini aldı, fakat çok geçmeden sangfroid’sına[3] kavuştu ve zorlama bir gülümsemeyle başını kaldırıp Lady Windermere’e bakarak, “Cana yakın bir delikanlının eli,” dedi.

“Elbette öyle!” diye cevap verdi Lady Windermere, “Fakat koca olarak da öyle olacak mı acaba? Benim öğrenmek istediğim bu.”

“Evet, bütün cana yakın delikanlılar gibi,” dedi Mr. Podgers.

“Koca dediğin çok cana yakın olmamalı,” diye mırıldandı Lady Jedburgh dalgın dalgın, “o zaman tehlikeli olur.”

“Canımın içi, kocalar hiçbir zaman yeterince cana yakın olmaz,” dedi Lady Windermere yüksek sesle. “Ama ben ayrıntı istiyorum, insanı ilgilendiren tek şey ayrıntılardır. Lord Arthur’un başına neler gelecek?”

“Ee, önümüzdeki bir iki ay içinde Lord Arthur bir deniz yolculuğuna çıkacak...”

“A, tabii, kendi balayına!...”

“Ve bir yakınını kaybedecek.”

“Elbette ki kız kardeşi değil,” diye cevap verdi Mr. Podgers, bu ihtimali def edercesine elini salladı, “sadece uzak bir akraba.”

“A, müthiş hayal kırıklığına uğradım,” dedi Lady Windermere, “yarın Sybil’e anlatacak hiçbir şey yok. Uzak akrabalar hiç kimsenin umurunda değil günümüzde. Yıllar önce modaları geçti. Gene de, siyah bir ipekli bulundurmasını söyleyeceğim, kilisede işine yarar, malum. Haydi şimdi yemeğe gidelim. Her şeyi yemiş bitirmişlerdir herhalde, ama biraz sıcak çorba kalmış olmalı. François bir zamanlar nefis çorbalar yapardı ama halihazırda o kadar politikaya dalmış vaziyette ki ondan hiç emin olamıyorum. General Boulanger çenesini tutsa ne iyi olur. Düşes, eminim yoruldunuz?”

“Hiç de değil, Gladys canım,” dedi Düşes, yuvarlana yuvarlana kapıya doğru giderken.

“Ziyadesiyle eğlendim, senin el falcısı, yani el uzmanı demek istiyorum, çok ilginç biri. Flora, bağa yelpazem nerede acaba? A, çok teşekkürler ederim, Sir Thomas. Peki dantel şalım, Flora? Ah, çok teşekkürler ederim, Sir Thomas. Çok naziksiniz gerçekten.” Saygı değer hanımefendi koku şişesini iki kereden fazla düşürmemeyi başararak nihayet merdivenlerden aşağı inmeyi becerdi.

Bu arada Lord Arthur Savile şöminenin yanında ayakta duruyordu; üzerinde hâlâ o kasvet, hâlâ o kötü bir şeyler olacakmış duygusu vardı. Lord Plymdale’in kolunda süzülerek yanından geçip giden, pembe brokarları ve incileri içinde pek güzel görünen kız kardeşine mahzun bir gülümseme yolladı, Lady Windermere’in kendisini izlemesi çağrısını ise duymadı bile. Sybil Merton’u düşünüyordu ve aralarına bir şeylerin girecek olması ihtimali gözlerini yaşlarla doldurmaya yetmişti.

Ona bakan biri Nemesis’in Pallas Athena’nın kalkanını çaldığını ve ona Gorgon’un yüzünü gösterdiğini düşünebilirdi. Taş kesilmiş gibiydi ve yüzü o melankolik ifade içinde mermer beyazıydı.

Aileden ve servetten yana doğuştan talihli bir delikanlı olarak nazlı ve varlıklı bir hayat yaşamıştı, sıkıcı kaygılardan kurtulmuşluğunda, güzel, çocuksu kaygısızlığı içinde imrenilecek bir hayat; şu anda ise ilk kez Kader’in dehşet verici bilinmezliğine, Lanetlenmişlik’in korkunç anlamına vâkıf oluyordu.

Ne çılgınca ve korkunç geliyordu insana bu olanlar! Her şey avcunun içinde, kendisinin okuyamadığı fakat başkasının çözebildiği harflerle yazılı olabilir miydi, korkunç bir günahın sırrı, bir suçun kızıl renkli işareti? Kaçış yok muydu? Görünmeyen bir gücün oynattığı satranç taşlarından, bir çömlekçinin keyfince, onurla ya da utançla donatmak üzere biçimlendirdiği çömleklerden farksız mıydı insanoğlu? Aklı buna isyan ediyordu fakat gene de üzerinde trajik bir yazgının gezindiğini, ansızın omuzlarına katlanılmaz bir yük bindiğini hissediyordu. Aktörler ne şanslıdır. Tragedyada mı komedyada mı oynayacaklar, ağlatacaklar mı güldürecekler mi, gülecekler mi gözyaşı mı dökecekler, bunu kendileri seçebilirler. Ama gerçek hayatta işler farklıdır. Çoğu kadın ve erkek başa çıkamayacakları roller oynamaya zorlanırlar. Guildenstern’lerimiz bize Hamlet oynar, Hamlet’lerimiz Prens Hal gibi komiklik yapmak zorunda kalır. Dünya bir sahnedir, ama roller kötü dağıtılmıştır.

Ansızın Mr. Podgers odaya girdi. Lord Savile’i görür görmez irkildi ve kaba hatlı, tombul yüzü yeşilimsi-sarımsı bir renk aldı. İki erkeğin bakışları rastlaştı ve bir an sessizlik oldu.

“Düşes eldiveninin tekini burada unutmuş, Lord Arthur, benden gidip getirmemi istedi,” dedi Mr.Podgers sonunda. “Ah! İşte divanın üzerinde! İyi akşamlar.”

“Mr. Podgers, size soracağım soruya lafı hiç dolandırmadan cevap vermeniz konusunda ısrar ediyorum.”

“Başka bir zaman Lord Arthur, Düşes bekliyor. Korkarım gitmem gerek.”

“Gitmeyeceksiniz. Düşes’in acelesi yok.”

“Hanımları bekletmemek lazım, Lord Arthur,” dedi Mr. Podgers, tırsık gülümsemesiyle. “Cinsi latif sabırsızlanmaya eğilimlidir.”

Lord Arthur’un biçimli dudakları huysuz bir horgörüyle büküldü. Zavallı Düşes şu anda ona çok önemsiz geliyordu. Odanın öteki ucuna, Mr. Podgers’ın durduğu yere geldi ve elini uzattı.

“Burada ne gördüğünüzü bana söyleyin,” dedi. “Bana gerçeği söyleyin. Bilmeliyim. Ben çocuk değilim.”

Altın çerçeveli gözlüklerinin ardında Mr. Podgers gözlerini kırpıştırdı ve ağırlığını rahatsızca bir ayağından ötekine geçirdi, bir yandan da parmakları huzursuzca, ucuz ve gösterişli bir saat zinciriyle oynuyordu.

“Elinizde size anlattığımdan daha fazlasını gördüğümü de nereden çıkarıyorsunuz, Lord Arthur?”

“Biliyorum, gördünüz ve bana ne gördüğünüzü anlatmanız için ısrar ediyorum. Size yüz sterlin veririm.” Yeşil gözler bir an parladı, sonra yeniden ifadesizleşti.

“Altın mı?” diye sordu Mr. Podgers nihayet, alçak sesle.

“Elbette. Size yarın bir çek yollarım. Kulübünüz hangisi?”

“Kulübüm yok. Yani, demek istiyorum ki, halihazırda yok. Adresim... Fakat izin veriniz kartımı takdim edeyim.” Mr. Podgers yeleğinin cebinden kenarı yaldızlı ince bir mukavva parçası çıkardı, iyice eğilerek Lord Arthur’a uzattı, beriki kartın üzerinde şu yazıyı okudu: “Vizitem on ile dört arası,” diye mırıldandı Mr. Podgers mihaniki bir sesle, “aileler için indirimim var.”

“Çabuk olun,” diye haykırdı Lord Arthur, beti benzi atmış bir halde elini uzattı.

Mr. Podgers ürkek gözlerle çevresine bakındı ve ağır portière’i çekerek kapıyı örttü.

“Biraz zaman alacak Lord Arthur, otursanız daha iyi olur.”

“Çabuk olunuz, beyefendi,” diye bağırdı Lord Arthur yeniden, ayağını öfkeyle cilalı döşemeye vurarak.

Mr. Podgers gülümsedi, göğüs cebinden küçük bir pertavsız çıkararak mendiliyle dikkatle sildi.

“Ben tamamen hazırım,” dedi.

II

On dakika sonra, Lord Arthur Savile dehşetten bembeyaz kesilmiş bir yüz ve kederden deliye dönmüş gözlerle Bentinck Konağı’ndan fırlayıp çıktı, büyük çizgili tentenin altında toplaşmış bekleyen kürk paltolu uşak kalabalığını ezercesine yarıp geçti, hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyor gibiydi. Acı soğuk bir geceydi ve meydanı çevreleyen gaz lambalarının alevi dinmek bilmeyen rüzgârda parlıyor, oynaşıyordu; oysa onun ellerini ateş basmıştı, alnı ateş gibi yanıyordu.

Yürüdü, yürüdü, bir sarhoşun adımlarına benzeyen adımlarla yürüdü. Yanından geçtiği bir polis ona garip garip baktı, sadaka istemek için kemerli bir kapının içinden sallana sallana ona yanaşan bir dilenci kendininkinden daha büyük bu sefalet karşısında ürktü. Lord Arthur bir ara sokak lambasının altında durdu ve ellerine baktı. Üzerilerindeki kan lekelerini görebiliyordu sanki ve titreyen dudaklarından cılız bir çığlık yükseldi.

Cinayet! El okuyucusunun gördüğü buydu. Cinayet! Sanki gecenin ta kendisi biliyordu haberi, kulaklarında uluyan perişan rüzgâr da. Sokakların karanlık köşeleri bununla doluydu. Evlerin tepelerinden ona bakıp sırıtan buydu: Cinayet.

Önce Park’a geldi, Park’ın karanlık ağaçları onu büyülüyordu sanki. Bitkin halde demir parmaklıklara yaslandı, alnını ıslak demire yasladı ve ağaçların titreşen sessizliğine kulak verdi. “Cinayet! Cinayet!” diye tekrarlayıp durdu, sanki tekrar etmek kelimenin korkunçluğunu azaltacaktı.

Kendi sesinin sedasıyla sarsılarak titredi, ama handiyse Ekho’nun onu duyacağını ve uyuklamakta olan kenti rüyalarından uyandıracağını umdu. Rasgele bir yayayı durdurmak ve ona her şeyi anlatmak için çılgın bir arzu duydu.

Sonra Oxford Sokağı’nı geçip dar, utanç dolu ara sokaklara daldı. Boyalı yüzlü iki kadın o yanlarından geçerken suratına güldü. Karanlık bir avludan küfürler ve darbe sesleri geldi, bunu tiz çığlıklar izledi, iki büklüm olup rutubetli bir eşiğe sığınmış yoksul ve âciz karaltılar gördü. Garip bir acıma doldurdu içini. Bu günah ve sefalet çocuklarının da, kendisi gibi, sonları önceden belli miydi?

Onlar da kendisi gibi, canavarca bir gösterinin kuklalarından başka bir şey değiller miydi? Ama gene de acı çekmenin bilinmezliği değil, komedisi oldu farkına vardığı; onun mutlak yararsızlığı, grotesk bir biçimde anlamdan yoksun oluşu. Ne kadar da birbirini tutmuyordu her şey! Ne denli uyumdan yoksundu! Yaşanan günün kof iyimserliğiyle varoluşun gerçekleri arasındaki uyuşmazlığa şaştı kaldı. Hâlâ çok gençti.

Bir süre sonra kendini Marylebone Kilisesi’nin önünde buldu. Sessiz cadde parlak gümüş rengi uzun bir kurdele gibiydi, yalnızca şurasında burasında dalgalanan gölgelerin oluşturduğu karanlık arabesklerle lekelenmişti. Ta uzaklara doğru kıvrılan, alevleri kıpırdaşan bir gaz lambası sırası vardı ve etrafı duvarlarla çevrili evin önünde bir atlı araba duruyordu, içinde uyuya kalmış arabacısıyla.

Hızlı adımlarla Portland Meydanı’na doğru yürüdü, sanki izlendiğinden korkuyormuş gibi arada bir dönüp arkasına bakıyordu. Rich Sokağı’nın köşesinde iki adam ayakta durmuş bir tahta perdenin üzerindeki el ilanını okuyordu. İçinde garip bir merak duygusu kıpırdandı, kalkıp karşı kaldırıma geçti. El ilanına yaklaşırken kara harflerle dizilmiş “Cinayet” kelimesi gözüne çarptı. İrkildi ve yüzüne birden kan hücum etti. Orta boylu, otuz kırk yaşlarında, melon şapkalı, kara paltolu, kareli pantolonlu ve sağ yanağında yara izi olan bir adamın tutuklanmasına yardım edecek bilgiyi verenlere vaat edilen bir ödülden bahseden bir ilandı bu. Defalarca okudu, okudu ve zavallı herifin yakalanıp yakalanmayacağını, o yara izini nasıl edindiğini merak etti. Belki de günün birinde Londra’nın duvarlarında, bu afişlerde kendi adı olacaktı. Belki günün birinde onun başına da ödül konacaktı.

Bu düşünce midesinin dehşetten altüst olmasına yol açtı. Gerisingeri döndü ve acele adımlarla geceye karıştı.

Nereye gittiğini bildiği yoktu. Perişan görünüşlü evlerle dolu bir labirentin içinden yürüdüğünü, kasvetli sokakların oluşturduğu dev bir ağda kaybolduğunu hatırlıyordu hayal meyal, kendini nihayet Piccadilly Circus’ta bulduğunda şafak sökmüştü bile. Evine, Belgrave Meydanı’na doğru yürürken, Covent Garden’a doğru yola çıkmış büyük yük arabalarına rastladı. Sevimli, güneş yanığı çehreli ve sert kıvırcık saçlı, beyaz önlüklü arabacılar, kırbaçlarını şaklatarak becerikli hareketlerle arabalarını sürüyorlar, arada sırada birbirlerine sesleniyorlardı; boz rengi bir kadananın sırtında, eski püskü şapkasının içine bir demet çuhaçiçeği koymuş, bağırıp çağıran bir takımın elebaşısı olan topaç gibi bir oğlan çocuğu oturmuş, küçük elleriyle sıkı sıkı atın yelesine yapışmış, kahkahalar atıyordu; dağ gibi sebze yığınları sabahın gökyüzüne karşı, harikulade bir gülün taç yaprakları önüne yerleştirilmiş yeşil yeşim kütleleri gibi duruyordu; Lord Arthur anlaşılmaz biçimde etkilendiğini hissetti, neden olduğunu bilmiyordu. Şafağın kırılgan güzelliğinde ona anlatılmaz biçimde dokunaklı gelen bir şeyler vardı, olanca güzelliğiyle doğan, sonra fırtınalara gark olan bütün günleri düşündü. Bu köylülerin de, o kaba saba, iyi yürekli sesleri ve kaygısız halleriyle, onların da gördükleri ne garip bir Londra’ydı!

Gecenin günahından ve gündüzün dumanından azade, solgun çehreli bir hayalet şehir, mezarlıklarla dolu kasvetli bir yer! Onların bu şehir hakkında neler düşündüklerini merak etti, görkemiyle utancını, şiddetli, alev rengi sevinçlerini, korkunç açlığını, onun sabahtan akşama kadar neler yapıp yıktığını biliyorlar mıydı acaba? Büyük ihtimalle burası onlar için sadece meyvelerini satmaya getirdikleri bir pazardı, çok çok birkaç saat oyalanıyorlardı, sokaklar henüz daha sessiz, evler henüz daha uykudayken çekip gidiyorlardı. Geçip gidişlerini seyretmek hoşuna gitti. Kaba saba, ağır, kabaralı kunduralı, hantal yürüyüşlü oldukları halde beraberlerinde İrem bağlarından bir parça getiriyorlardı.

Doğa ile koyun koyuna yaşadıklarını, doğanın onlara huzur verdiğini aklından geçirdi. Onlara bilmedikleri bütün şeyler için gıpta etti.

Belgrave Meydanı’na vardığında gökyüzü tatlı bir maviliğe bürünmüş, bahçelerde kuşlar cıvıldaşmaya başlamıştı.

III

Lord Arthur uyandığında saat on iki olmuştu, ve öğle güneşi odasının fildişi rengi ipek perdelerinden süzülerek içeri doluyordu. Kalkıp pencereden dışarıya baktı. Koca kentin üzerinde belli belirsiz bir sıcak hava sisi asılı duruyordu ve evlerin çatıları donuk gümüş rengindeydi.

Aşağıdaki meydanın kıpırdaşan yeşilliğinde birkaç çocuk beyaz kelebekler gibi koşuşup duruyordu ve kaldırımlar Park’a giden insan kalabalığıyla doluydu. Hayat ona hiç bu kadar sevimli gelmemiş, kötülükler gözüne hiç bu kadar uzak görünmemişti. Derken uşağı ona bir tepside bir fincan kakao getirdi. Kakaosunu içtikten sonra, şeftali rengi pelüşten ağır bir portière’i kenara doğru çekerek açtı ve banyoya geçti. Yukarıdan, saydam oniks çubukların arasından tatlı bir ışık sızıyordu ve mermer küvetteki su bir aytaşı gibi parlıyordu. Aceleyle daldı suya, suyun serinliğini boynunda ve saçında hissedinceye dek gömüldü, sonra utanç verici bir anının lekesini silip atmak ister gibi başını da daldırıverdi suya. Banyodan çıktığında huzura kavuşmuş gibiydi neredeyse, içinde bulunduğu ânın dört başı mamur fiziksel koşulları ağır basmıştı, çok hassas ruhlar söz konusu olduğunda genellikle durum böyledir, çünkü duyular, ateş gibi, yakar yıkar ama aynı zamanda da arındırır.

Kahvaltıdan sonra, kendini divanın üzerine attı ve bir sigara tellendirdi. Şöminenin rafının üzerinde cici ve eski brokar bir çerçeve içinde, Sybil Merton’un, onu ilk kez Lady Noel’in balosunda gördüğü haliyle çekilmiş bir fotoğrafı duruyordu. İnce, saz gibi boynu bunca güzelliğin ağırlığını kaldıramıyormuş gibi, küçük, nefis biçimli başı hafifçe bir yana doğru eğilmişti; dudaklar hafifçe aralanmıştı, sanki biraz sonra tatlı bir şarkı söyleyecekti; genç kızlığın tüm o tatlı safiyeti, hülyalı gözlerden şaşkınlık içinde dünyayı seyrediyordu. Yumuşak, vücuduna oturan crêpe-de-chine elbisesi, büyük, yaprak biçimli yelpazesi ile Tanagra yakınlarındaki zeytinliklerde bulunan nazlı küçük heykelcikleri andırıyordu; tavrında ve duruşunda da hafif bir Yunan zarafeti vardı. Fakat minyon değildi. Sadece oranları kusursuzdu birçok kadının haddinden fazla iriyarı ya da göze görünmez olduğu bir devirde bulunmaz bir şey.

Şu an Lord Arthur ona bakarken, kaynağını aşktan alan korkunç bir acıma hissiyle doluyordu içi.

Başının üzerinde gezinen cinayet lanetiyle onunla evlenecek olmak Yahuda’nınki gibi bir ihanet, Borgia’lardan herhangi birinin hayal edebileceğinden çok daha büyük bir günah olacaktı. Avcunda yazılı korkunç kehaneti yerine getirmesi her an söz konusu iken, onlar için ne gibi bir mutluluk sözkonusu olabilirdi? Kader terazisi hâlâ bu korku dolu talihi tartarken nasıl bir hayat kurabilirlerdi? Bu evlilik ertelenmeliydi, ne pahasına olursa olsun. Buna kesin karar vermişti. Bu kızı ne kadar tutkuyla severse sevsin, yan yana otururlarken sadece parmaklarının teması dahi vücudundaki bütün sinirleri nasıl müthiş bir mutlulukla doldurursa doldursun, gene de görevinin ne olduğunu gayet iyi biliyordu ve cinayeti işleyinceye kadar da evlenmeye hakkı olmadığının tamamen bilincindeydi. Ancak bundan sonradır ki, Sybil Merton’la altarın önüne geçebilir ve bir hata yapmanın dehşeti olmaksızın hayatını onun ellerine bırakabilirdi. Ancak ondan sonradır ki, onu kollarına alabilir, kızın yüzünün onun adına utançtan kızarmayacağına, onun adına utançtan boynunu bükmeyeceğine emin olabilirdi. Ama önce yerine getirilecek olan yerine getirilmeliydi; ve ne kadar çabuk olursa ikisi için de o kadar iyiydi.

Onun durumundaki birçok erkek hayatın çiçekli yollarında oyalanmayı görevin sarp yamaçlarına yeğlerdi; fakat Lord Arthur hazları, ilkelerinin üzerine çıkaramayacak kadar vicdanlıydı. Onun aşkında tutkudan daha fazlası vardı; ve Sybil onun için iyi ve soylu olan her şeyin sembolüydü. Bir an yapması istenen şeye karşı doğal bir tiksinti duydu fakat bu kısa zamanda geçti. Kalbi ona bunun bir günah değil, bir fedakârlık olduğunu söylüyordu; aklı, ona başka bir yol olmadığını hatırlatıyordu.

Kendi için yaşamakla başkaları için yaşamak arasında bir seçim yapması gerekiyordu, ve omuzlarına yüklenen görev kuşkusuz çok ağır olsa da, biliyordu ki bencilliğin aşka galip gelmesine izin vermemeliydi. Er ya da geç hepimizin aynı konuda karar vermesi gereken an gelir hepimize aynı soru sorulur. Lord Arthur için bu an hayatının erken bir döneminde gelmişti yaradılışı henüz orta yaşın hesapçı alaycılığıyla bozulmadan ya da yüreği, günümüzde moda olan o kof bencillikle çürümeden gelmişti ve görevini yerine getirmekte tereddüt etmiyordu. Ayrıca ne mutlu ona ki sadece bir hayal adamı ya da uyuşuk, gelgeç gönüllü biri değildi. Öyle olsaydı, Hamlet gibi tereddüt ederdi ve kararsızlığı amacını baltalardı. Fakat temelde pratik biriydi de. Hayat, onun için düşünceden çok eylem demekti. O pek az rastlanan şeye, sağduyuya sahipti.

Geride bıraktığı gecenin karmakarışık, çalkantılı duyguları bu arada tamamen geçmişti, hattâ sokak sokak delirmiş gibi dolaşmalarını, o korkunç duygu fırtınasını bir parça da olsa utançla hatırlıyordu şimdi. Çektiği acının samimiyetinin ta kendisi bu acının ona gerçek dışı gelmesine yol açıyordu.

Kaçınılmaz bir şey yüzünden nasıl olmuş da kendini delice oradan oraya savurmuştu. Şu anda onu düşündüren tek mesele, kimi öteki dünyaya postalayacağıydı; pagan dünyanın ritüellerinde olduğu gibi cinayette de bir rahip kadar bir de kurbana ihtiyaç olduğunun gayet iyi bilincindeydi. Dâhi olmadığı için düşmanı da yoktu ve şu anda kişisel gocunmaları ve nefretleri tatmin etmenin sırası olmadığını da düşünüyordu, yerine getirmek durumunda olduğu görev son derece ciddi ve önemliydi.

Buna göre bir kâğıdın üzerine arkadaşlarıyla akrabalarının isimlerini yazdı ve uzun uzun düşünüp taşındıktan sonra, Curzon Sokağı’nda oturan ve annesi tarafindan ikinci dereceden kuzini olan tatlı bir ihtiyar hanımda, Lady Christina Clementina Beauchamp’da karar kıldı. Herkesin ona verdiği isimle Lady Clem’i her zaman pek sevmişti ve ergen yaşa geldiğinde Lord Rugby’nin bütün serveti kendisine kaldığı için, büyük bir serveti olması hasebiyle, kadının ölümüyle bayağı bir parasal çıkar sağlaması da söz konusu değildi. Hattâ, düşündükçe daha da çok ikna oluyordu seçiminin doğruluğuna ve daha da gecikmesinin Sybil’e haksızlık olacağı duygusuyla, hemen hazırlıklara girişti.

İlk yapılacak şey, tabii ki, el okuyucuyla hesabını görmekti; pencereye yakın duran küçük, Sheraton üslubunda yazı masasının başına geçti, Mr. Septimus Podgers’a ödenmek üzere 105£ tutarında bir çek yazdı ve çeki bir zarfa koyarak, uşağına zarfı West Moon Sokağı’na götürmesini söyledi. Sonra atlı arabasını hazırlamalarını söylemek için ahır-lara telefon etti ve dışarı çıkmak üzere giyindi. Odadan çıkarken Sybil Merton’un fotoğrafına bir kere daha baktı ve sonuç ne olursa olsun, ona bunu onun için yaptığını söylemeyeceğine, bu fedakârlığının sırrını her zaman kalbinde saklayacağına yemin etti.

Buckingham’a giderken, yol üstünde bir çiçekçide durdu ve Sybil’e çok hoş beyaz taçyapraklı nergislerden ve napolyon lalelerinden güzel bir sepet yaptırıp yolladı. Kulübüne varır varmaz, dosdoğru kütüphaneye gitti, zili çaldı ve garsondan kendisine bir soda-limon ve toksikoloji üzerine bir kitap getirmesini istedi. Bu belalı işte başvurulacak en iyi aracın zehir olduğuna kesin kararvermisti. Şiddet kullanmaktan hazzetmezdi, ayrıca Lady Clementina’yı herkesin fark edeceği bir biçimde öldürmeyi de hiç mi hiç istemiyordu, çünkü Lady Windermere ve çevresi tarafından alkışlanmayı hiç istemeyeceği gibi, adını kaba saba sosyete gazetelerinin sayfalarında görmekten de hiç hoşlanmayacaktı. Bir hayli eski kafalı insanlar olan Sybil’in babasıyla annesini de düşünmeliydi, skandal gibi bir şeyler olursa evlenmelerine karşı çıkabilirlerdi, gerçi onlara vakadaki bütün gerçekleri naklettiğinde kendisini harekete geçiren sebepleri herkesten önce anlayışla karşılayacaklarına şüphesi yoktu. O halde, zehiri seçmesi için her türlü neden mevcuttu. Güvenli, kesin ve sessizdi; bütün İngilizler gibi kendisinin de hiç mi hiç hoşlanmadığı acıklı sahnelere yola çma mecburiyeti ortadan kalkacaktı.

Gel gelelim zehir ilmi konusunda hiçbir bilgisi yoktu ve garsonun kütüphanede Ruff Rehberi ile Bailey Dergisi’nden başka bir şey bulmaktan âciz olduğu anlaşıldığından kitap raflarına kendisi bir göz attı ve sonunda gayet güzel ciltlenmiş bir Pharmacopoeia ile Erskine’in Toxicology’sine rastladı.

Bu ikincisini Kraliyet Tıp Okulu başkanı ve başka birinin yerine yanlışlıkla seçildiği için Buckingham’ın en eski üyelerinden biri olan Sir Matthew Reid yayına hazırlamıştı. Komite bu contretemps karşısında öylesine çileden çıkmıştı ki, gerçek aday ortaya çıktığında onun üyeliğini oy birliğiyle düşürmüştü. Lord Arthur her iki kitapta da kullanılan teknik terimler karşısında epeyce bocaladı ve Oxford’da klasik diller derslerini daha büyük bir ilgiyle dinlemediğine pişman oldu. Derken, Erskine’in ikinci cildinde, akonitinin terkibi hakkında oldukça açık bir dille kaleme alınmış çok ilginç ve eksiksiz bir reçeteye rastladı. Ona tam istediği zehirmiş gibi geldi. Çabuktu hattâ neredeyse ânında etkisini gösteriyordu, kesinlikle acı vermiyordu ve Sir James’in tavsiye ettiği biçimde jelatin bir kapsülde alındığında, tadı hiç de kötü değildi. Bunun üzerine kol yenine, öldürücü bir etki yaratmaya yetecek dozu not etti, kitapları yerlerine koydu ve St. James Sokağı’na, ünlü eczacı Pestle and Humbey’e yollandı. Aristokrasiye daima şahsen hizmet veren Mr. Pestle bu sipariş karşısında epeyce şaşırdı ve çok hürmetkâr bir tarzda, doktor reçetesi gerektiğine dair bir şeyler mırıldandı. Gel gelelim, Lord Arthur ilaca, kuduz belirtileri gösterdiği ve arabacısını iki kere baldırından ısırdığı için ortadan kaldırması gereken iri bir Norveç mastifi için ihtiyacı olduğunu söyler söylemez, tatmin olmuş göründü, Lord Arthur’u mükemmel toksikoloji bilgisinden ötürü kutladı ve reçeteyi hemen hazırlattı.

Lord Arthur kapsülü Bond Sokağı’nda bir dükkânın vitrininde gördüğü cici, küçük gümüş bir bonbonnière’e koydurttu, Pestle and Humbey’in çirkin ilaç kutusunu attı ve hemen Lady Clementina’nın evine yollandı.

“Eh, monsieur le mauvais sujet,”[4] diye bağırdı yaşlı hanımefendi, Lord Arthur odaya girerken, “neden bunca zamandır ziyaretime gelmediniz?”

“Sevgili Lady Clem, kendime ayıracak bir ânım bile yok,” dedi Lord Arthur gülümseyerek.

“Sanıyorum, bütün gün Miss Sybil Merton’la gezinip şifonlar filan satın aldığınızı ve gevezelik ettiğinizi söylemek istiyorsunuz, değil mi? İnsanlar evlenme konusunu neden böyle mesele haline getirir, hiç anlamam. Bizim zamanımızda insan içinde öpüşüp koklaşmak aklımızın ucundan bile geçmezdi, hattâ ona bakılırsa, baş başayken bile.”

“Sizi temin ederim ki Sybil’i şu son yirmi dört saattir görmüş değilim, Lady Clem. Bildiğim kadarıyla, o kendini tamamıyla şapkacılarına adamış vaziyette.”

“Elbette; siz de bu yüzden benim gibi çirkin bir ihtiyarı ziyarete geliyorsunuz. Bilmem siz erkekler neden hiç akıllanmazsınız. On a fait des folies pour moi,[5] şimdiyse zavallı romatizmalının tekiyim, ters mizaçlı huysuzun biri. Vallahi, bana bulabildiği bütün kötü Fransız romanlarını yollayan sevgili Lady Jansen olmasa, günü çıkaramam. Doktorlar bir işe yaramıyor, insana vizite kesmekten başka. Mide yanmamı bile iyi edemiyorlar.”

“Size o iş için bir ilaç getirdim, Lady Clem,” dedi Lord Arthur ciddi bir sesle. “Harikulade bir şey, bir Amerikalı icat etmiş.”

“Amerikan icatlarını sevdiğimi zannetmiyorum, Arthur. Hattâ sevmediğimden çok eminim. Son zamanlarda birkaç Amerikan romanı okudum, hepsi de saçma sapandı.”

“Ama, hayır, bunda saçmalık filan yok, Lady Clem! Emin olun kusursuz bir tedavi. Söz verin, deneyeceksiniz.” Lord Arthur bunları söyleyerek cebinden küçük kutuyu çıkarıp kadına uzattı.

“Vallahi, kutusu çok cici, Arthur. Gerçekten bir hediye mi bu? Çok tatlısın. Harikulade ilaç da bu demek ki, öyle mi? Bonbon’a benziyor. Hemen alayım.”

“Aman Tanrım, Lady Clem!” diye bağırdı Lord Arthur, kadının eline yapışarak, “Katiyen öyle bir şey yapmayın. Bu homeopatik bir ilaç, mide yanmanız olmadığında alacak olursanız, size büyük zararları dokunabilir. Sancı gelinceye kadar bekleyin, o zaman alın. Sonuca şaşıracaksınız.”

“Şimdi almak isterdim,” dedi Lady Clementina, içinde likit akonitin yüzen küçük saydam kapsülü ışığa tutarak. “Eminim çok leziz. Şurası bir gerçek ki, doktorlardan nefret etmekle birlikte, ilaçlara bayılıyorum. Gene de, sancı gelinceye kadar bekleyeceğim.”

“Peki ne zaman geliyor?” diye atıldı Lord Arthur. “Hemen gelir mi?”

“Umarım daha bir hafta gelmez. Dün sabah bana neler çektirdi. Gene de hiç bilinmez ki.”

“Ay sonundan önce yoklayacağına eminsiniz, öyle mi Lady Clem?”

“Korkarım öyle. Fakat ne kadar ilgilisiniz benimle bugün Arthur. Gerçekten, Sybil size çok yaradı. Evet ama artık gidin, çünkü bu akşam dedikodu yapamayacak kadar sıkıcı bir takım insanlarla yemek yiyeceğim ve biliyorum ki şimdi uykumu almazsam, yemek sırasında dünyada uyanık kalamam. Hoşçakalın Arthur, Sybil’e sevgilerimi iletin. Amerikan ilacı için de çok teşekkür ederim.”

“Almayı unutmayacaksınız, değil mi Lady Clem?” dedi Arthur, yerinden doğrulurken.

“Tabii ki unutmayacağım, sersem çocuk. Beni düşünmeniz büyük incelik, daha fazlasını isteyecek olursam size yazıp bildiririm.”

Lord Arthur evi terk ederken keyfi son derece yerindeydi, içi oldukça rahatlamıstı.

O gece Sybil Merton’la konuştu. Durup dururken, şerefinin de görev duygusunun da sıyrılıp çıkmasına izin vermediği çok zor bir duruma düştüğünü anlattı. Ona, kendini bu korkunç çapraşık vaziyetten kurtarıncaya kadar evliliklerini geçici olarak ertelemeleri gerektiğini söyledi, tamamıyla serbest değildi. Kendisine güvenmesi ve gelecek konusunda kaygılanmaması için yalvardı. Her şey yoluna girecekti, ancak sabır gerekliydi.

Bu sahne Mr. Merton’un Park Lane’deki evinin limonluğunda geçiyordu, Lord Arthur her zamanki gibi akşam yemeğini de orada yemişti. Sybil’i hiç o akşamki kadar mutlu görmemişti ve bir an için Lord Arthur, işi korkaklığa mı vursam, Lady Clementina’ya hapı içmemesini söyleyen bir mektup mu yazsam diye aklından geçirdi, sanki dünyada Mr. Podgers gibi birisi hiç olmamışçasına evlenip gitse miydi? Ne var ki vicdanı çok geçmeden sesini duyurdu ve hatta Sybil ağlayarak kendini kollarına attığı zaman bile tereddüt etmedi. Duyularını harekete geçiren güzellik, vicdanı üzerinde de etkisini göstermişti. Birkaç aylık bir zevk uğruna böylesi bir güzelliği perişan etmenin doğru olmayacağını düşündü.

Gece yarısına kadar Sybil’in yanında kaldı, onu avuttu, kendisi de avundu ve ertesi sabah erken saatlerde, Mr. Merton’a düğünün ertelenmesinin elzem olduğunu bildiren erkekçe, kararlı bir mektup yazdıktan sonra Venedik’e doğru yola çıktı.

IV

Venedik’te erkek kardeşi Lord Surbiton’la karşılaştı, o da tesadüfen yatıyla Korfu’dan oraya gelmişti. İki genç erkek zevkli bir on beş gün geçirdiler. Sabahları Lido’ya gidiyorlar ya da uzun, siyah gondolalarında yeşil kanallarda volta atıyorlardı; öğleden sonraları genellikle yatta misafir ağırlıyorlardı; akşamları ise Florian’da yemek yiyorlar ve Piazza’da sigara üstüne sigara içiyorlardı.

Fakat nedense Lord Arthur mutlu değildi. Her gün Times’taki ölüm ilanlarına bakıyor, Lady Clementina’nın ölüm ilanını görmeyi bekliyor, fakat her gün hayal kırıklığına uğruyordu. Başına bir kaza geldiğinden korkmaya başladı ve etkisini görmek için o kadar sabırsızlandığı sırada akonitini içmesine izin vermediğine sık sık hayıflanıyordu. Sybil’in mektupları da aşkla, güvenle ve sevecenlikle dolup taşmakla birlikte çoğunlukla son derece hüzünlüydü, öyle ki zaman zaman Lord Arthur ondan ebediyen ayrıldığını düşünüyordu. On beş gün sonra Lord Surbiton Venedik’ten sıkıldı ve kıyıdan Ravenna’ya gitmeye karar verdi, çünkü bir yerlerden Pinetum’da çok iyi kuş avlandığını duymuştu. Lord Arthur önce onunla gelmeyi kesinlikle reddetti, fakat çok sevdiği Surbiton tek başına Danieli’de kaldığı takdirde surat asmaktan öleceğini söyleyerek onu ikna etti ve 15’i sabahı güçlü bir poyraz eşliğinde ve oldukça çalkantılı bir denizde yola koyuldular. Denize açılmak iyi geldi, açık hava Lord Arthur’un renginin yerine gelmesini sağlamıştı fakat 22’si sıraları Lady Clementina konusunda o kadar kaygılanmaya başladı ki, Surbiton’un üstelemelerine rağmen, trenle Venedik’e döndü.

Gondolasından inip otelinin merdiveninin basamaklarına adım attığında, otel müdürü elinde birdeste telgrafla onu karşılamaya geldi. Lord Arthur telgrafları onun elinden çekip aldı ve yırtarak açtı. Girişim başarıyla sonuçlanmıştı. Lady Clementina 17’si gecesi birdenbire ölmüştü!

İlk aklına gelen Sybil oldu ve ona hemen Londra’ya döneceğini bildiren bir telgraf çekti. Sonra uşağına gece trenine yetişebilmek için hemen eşyalarını toplamasını söyledi, gondolacılarını normalin beş katı ücret ödeyerek başından savdı ve adımları hafiflemiş halde, yüreği coşkuyla dolarak dairesinin oturma odasına çıktı. Orada kendisini bazı mektupların beklediğini gördü. Bir tanesi Sybil’in ta kendisindendi; üzüntülerini bildiriyor, başsağlığı diliyordu. Ötekiler annesinden ve Lady Clementina’nın avukatındandı. Anlaşıldığı kadarıyla yaşlı kadın öldüğü gece Düşes’in evinde yemek yemiş, zekâsı ve esprileriyle herkesi mest etmiş, fakat midesinin yandığından şikâyetle meclisten biraz erken ayrılmıştı. Ertesi sabah yatağında ölü bulunmuştu, anlaşıldığı kadarıyla acı çekmemişti.

Sir Matthew Reid hemen çağrılmıştı elbette, fakat tabii ki yapacak bir şey kalmamıştı ve 22’sinde Beauchamp Chalcote’a gömülecekti. Ölümünden birkaç gün önce vasiyetini yazmış, Lord Arthur’a Curzon Sokağı’ndaki küçük evini, bütün mobilyalarını, bütün şahsi eşyalarını ve kız kardeşi Lady Margaret Rufford’a bıraktığı minyatür koleksiyonu dışında bütün tablolarını bırakmıştı, ametist gerdanlığı ise Sybil Merton’a verilecekti. Ev çok değerli değildi, fakat avukat Mr. Mansfield, mümkünse Lord Arthur’un bir an önce dönmesini ısrarla istiyordu, çünkü ödenecek bir sürü fatura vardı ve Lady Clementina hesaplarını hiçbir zaman düzenli olarak tutmamıştı.

Lady Clementina’nın kendisini böyle iyi duygularla hatırlaması Lord Arthur’a çok dokundu, Mr. Podgers’a çok şey borçlu olduğunu düşündü. Gene de Sybil’e olan aşkı bütün diğer duygularına üstün geliyordu ve görevini yerine getirmiş olmanın bilinci içini huzurla doldurdu. Charing Cross tren istasyonuna vardığında, kendini müthiş mutlu hissediyordu.

Merton’lar onu çok iyi karşıladılar. Sybil ona bir daha aralarına hiçbir şeyin girmesine izin vermeyeceğine dair yemin ettirdi ve düğün günü 7 Haziran olarak kararlaştırıldı. Hayat yeniden pırıl pırıl ve güzeldi; Lord Arthur’un bütün eski sevinci yerine geldi.

Fakat Lady Clementina’nın avukatı ve Sybil Merton’la Curzon Sokağı’ndaki eve gittikleri bir gün, yazıları solmuş deste deste mektupları yakıp, çekmeceler dolusu eski püskü ıvır zıvırı atarken, genç kız birden bir sevinç çığlığı attı.

“Ne buldun Sybil?” dedi Lord Arthur. Başını işinden kaldırdı ve gülümsedi.

“Bu güzel gümüş bonbonnière’i, Arthur. Çok cici, Flaman işi değil mi? Ne olursun benim olsun! Ametistlerin seksenimi geçinceye kadar bana yakışmayacağını biliyorum.”

İçine akonitini koyduğu kutuydu.

Lord Arthur irkildi ve yanaklarına hafif bir pembelik yayıldı. Yaptığını tamamen unutmuştu ve uğruna bütün o gerilimli anlara katlandığı Sybil’in, olup bitenleri kendisine hatırlatan ilk kişi olmasında garip bir tesadüf gördü.

“Elbette senin olsun Sybil, zavallı Lady Clementina’ya onu ben hediye etmiştim.”

“Ah, çok teşekkür ederim Arthur; içindeki bonbon’u da alabilir miyim? Lady Clementina’nın şekerleme sevdiğini hiç bilmiyordum. Bunun için fazlasıyla entelektüel olduğunu sanırdım.”

Lord Arthur ölü gibi bembeyaz kesildi ve aklından korkunç bir düşünce geçti. “Bonbon mu Sybil? Ne demek istiyorsun?” dedi ağır ağır, hırıldar gibi.“

İçinde bir bonbon var, hepsi bu. Çok eski ve tozlu görünüyor, yemeye hiç mi hiç niyetim yok. Ne oldu Arthur? Nasıl da bembeyaz kesildin!”

Lord Arthur odanın öbür ucuna koştu ve kutuyu onun elinden kaptı. Kutunun içinde, zehir kabarcığıyla dolu amber rengi kapsül duruyordu. Lady Clementina doğal bir ölümle ölmüştü demekki! Bunu keşfetmenin şoku onu yıkmıştı neredeyse. Kapsülü ateşe fırlattı ve bir umarsızlık çığlığı kopararak divanın üzerine çöktü.

V

Düğünün ikinci kere ertelenmesi Mr. Merton’un keyfini bir hayli kaçırmıştı, düğünde giyeceği elbiseyi ısmarlamış bulunan Lady Julia da Sybil’i nişanı atmaya ikna etmek için elinden geleni yaptı. Sybil ise, annesini çok sevmekle birlikte, tüm hayatını Lord Arthur’un ellerine emanet etmişti ve Lady vbJulia ne derse desin inandığı yoldan dönmeyecekti. Lord Arthur’a gelince, korkunç hayal kırıklığını yenmesi günler almıştı ve bir süre sinirleri tamamen harap vaziyetteydi. Fakat mükemmel sağduyusu çok geçmeden galebe çaldı ve sağlam, pratik zihni onun nasıl davranması gerektiği konusunda çok geçmeden yardımına koştu. Zehir tam bir fiyasko olduğuna göre, denemesi gereken şey dinamit ya da benzeri bir patlayıcı idi.

Bu nedenle dost ve akraba listesini yeniden gözden geçirdi ve uzun uzun düşünüp taşındıktan sonra amcası Chichester Başpapazı’nı havaya uçurmaya karar verdi. Son derece kültürlü ve bilgili bir adam olan başpapaz, saatlerden son derece hoşlanırdı ve on beşinci yüzyıldan günümüze kadar, bu zaman makinelerinin her çeşidinden oluşan harikulade bir koleksiyonu vardı. Lord Arthur’a öyle geliyordu ki sevgili başpapazın bu merakı planını tamamına erdirmek için mükemmel bir fırsat sağlayacaktı. Patlayıcı düzeneği nereden edineceği tabii apayrı bir meseleydi. Londra rehberi ona bu konuda bir bilgi vermiyordu, konuyu danışmak için Scotland Yard’a gitmenin de pek bir işe yaramayacağını hissediyordu; çünkü onların da dinamitçilerin yapıp ettikleri konusunda patlama ertesine kadar hiçbir malumatları olmuyor gibiydi, hattâ o zaman bile pek olduğu söylenemezdi.

Birden aklına arkadaşı Rouvaloff geldi, son derece devrim yanlısı eğilimleri olan genç bir Rus; onunla kışın Lady Windermere’in evinde tanışmıştı. Kont Rouvaloff hesapça Çar Büyük Petro’nun hayatı üzerine bir kitap yazmaktaydı ve İngiltere’de bulunuşu da çarın bu ülkede gemi marangozu olarak bulunduğu yıllara ait belgeleri incelemek içindi. Ama herkes onun bir nihilist ajan olduğundan emin gözüküyordu. Rus Elçiliği’nin onun Londra’da ikametine pek olumlu gözle bakmadığına da kuşku yoktu. Lord Arthur onun tam aradığı adam olduğu duygusuna kapıldı, tavsiye ve yardım istemek için Bloomsbury’deki evine gitti.

“Demek ki ciddi ciddi politikaya atılacaksınız?” dedi Kont Rouvaloff, Lord Arthur ona giriştiği işin mahiyetini anlattığında; fakat gösterişin her türlüsünden nefret eden Lord Arthur, ona sosyal meselelerle en ufak bir ilgisi olmadığını, patlayıcı düzeneği sadece, kendisinden başka hiç kimseyi ilgilendirmeyen bir aile meselesi için istediğini itiraf etmek zorunda hissetti. Kont Rouvaloff ona bir süre şaşkınlıkla baktı, sonra ciddi olduğunu görünce bir kâğıt parçasının üzerine bir adres yazdı, parafladı ve masanın üzerinden ona uzattı.

“Scotland Yard bu adresi elde etmek için neler vermezdi, aziz dostum.”

“Onların eline geçmeyecek,” diye bağırdı Lord Arthur, bir kahkaha atarak; genç Rusun elini hararetle sıktıktan sonra koşarak merdivenlerden aşağı indi, elindeki kâğıdı inceledi ve arabacıya Soho Meydanı’na gitmesini söyledi.

Orada arabayı savdı ve Greek Sokağı’ndan aşağıya doğru acelesiz adımlarla yürümeye başladı, sonunda Bayle Meydanı denen bir yere geldi. Bir kemerin altından geçti ve kendini tuhaf bir çıkmaz sokakta buldu, görüldüğü kadarıyla burada bir Fransız çamaşırhanesi faaliyet göstermekteydi, çünkü bir evden ötekine mükemmel bir çamaşır ipi sistemi kurulmuştu ve sabah rüzgârında beyaz çarşaflar çırpınmaktaydı. Çıkmazın sonuna kadar yürüdü ve küçük yeşil bir evin kapısını çaldı. Aradan biraz vakit geçti, bu arada bütün evlerin pencereleri dışarıya bakan, hatları seçilmeyen yüzlerle dolmuştu.

Kapı oldukça sert görünüşlü bir yabancı tarafından açıldı ve yabancı ona çok kötü bir İngilizceyle ne istediğini sordu. Lord Arthur ona Kont Rouvaloff’un yazdığı kâğıdı uzattı. Adam bunu görünce bir reverans yaptı ve Lord Arthur’u giriş katta son derece döküntü bir bekleme odasına buyur etti ve birkaç dakika sonra İngiltere’de tanındığı adıyla Herr Winckelkopf, boynunda bir hayli şarap lekesi olan bir peçete ve sol elinde bir çatalla apar topar odaya daldı.

“Beni size Kont Rouvaloff yolladı,” dedi Lord Arthur bir reverans yaparak, “sizinle bir iş meselesi hakkında küçük bir görüşme yapmak arzusundayım. Adım Smith, Mr. Robert Smith ve benim için bombalı bir saat tedarik etmenizi istiyorum.”

“Tanıştığımıza memnun oldum, Lord Arthur,” dedi sevimli ufak tefek Alman, gülerek. “O kadar şaşırmayınız, herkesi tanımak benim görevim, sizi bir akşam Lady Windermere’in evinde gördüğümü hatırlıyorum. Umarım Lady Hazretleri’nin keyfi yerindedir. Kahvaltımı bitirinceye kadar benimle sofraya buyurmaz mısınız? Nefis bir pâté var ve dostlarım, benim Ren şarabımın Alman Konsolosluğu’nda içtiklerinden daha iyi olduğunu söylemek nezaketini gösteriyorlar.” Ve Lord Arthur henüz daha tanınmanın şaşkınlığını üstünden atamamışken kendini, arka odada bir masanın başına oturmuş, üstünde imparatorluk arması bulunan açık sarı bir Alman şarap bardağından son derece leziz bir Marcobrünner şarabını yudumlarken buldu. Bir taraftan da ünlü suikastçıyla olabilecek en dostane biçimde çene çalmaktaydı.

“Bombalı saatler,” dedi Herr Winckelkopf, “ithal edilmeye pek elverişli olmayan nesneler, çünkü gümrükten geçmeleri mümkün olsa bile, trenler o kadar düzensiz ki, ulaşmaları gereken yere ulaşamadan infilak ediyorlar. Fakat eğer evde kullanılmak üzere istiyorsanız size gayet güzel bir mal verebilirim ve sonuçtan memnun kalacağınızı garanti ederim. Kimin için olduğunu sorabilir miyim? Eğer polis ya da Scotland Yard bağlantılı biri için kulanacaksanız, korkarım size hiçbir yardımım dokunamaz, İngiliz polis müfettişleri hakikaten bizim en iyi dostlarımızdır, çünkü çoğunlukla onların aptallığı sayesinde her istediğimizi yapabildiğimizi görmüşümdür. Bir tanesini bile feda edemem.”

“Sizi temin ederim,” dedi Lord Arthur, “bu konunun polisle hiçbir alakası yok. Aslını isterseniz bomba Chichester Başpapazı’nın üzerinde kullanılacak.”

“Aman, aman! Din konusundaki duygularınızın bu kadar güçlü olduğunu tahmin etmemiştim, Lord Arthur. Günümüzde sizin gibi gençlere pek rastlanmıyor.”

“Korkarım beni abartıyorsunuz, Herr Winckelkopf,” dedi Lord Arthur, kızararak. “Aslını isterseniz, teolojiden anlamam bile.”

“O zaman tamamen şahsi bir mesele, öyle mi?”

“Tamamen şahsi.”

Herr Winckelkopf omuzlarını silkti, odadan çıktı, birkaç dakika sonra bir peni büyüklüğünde yuvarlak bir dinamit kalıbı ve küçük, cici, Fransız işi bir saatle geri döndü, saatin üzerinde çokbaşlı Despotizm yılanını ayakları altında ezen yaldızlı pirinçten bir Hürriyet figürü vardı.

Bunu görünce Lord Arthur’un yüzü aydınlandı. “Tam aradığım şey,” diye bağırdı, “anlatın bana nasıl patlatılıyor bu!”

“Ah! İşte işin orası benim sırrım,” diye cevap verdi Herr Winckelkopf, icadını anlaşılabilir bir gurur ifadesiyle inceleyerek; “ne zaman patlamasını istediğinizi söyleyin, mekanizmayı o zamana ayarlayayım.”

“Eveet, bugün salı; bir an önce adrese yollayabilseydiniz...”

“Bu imkânsız; elimde Moskova’daki arkadaşlarım için yapmam gereken epeyce önemli işler var. Gene de yarın yollayabilirim.”

“Ah, ferah ferah yeter,” dedi Lord Arthur kibarca, “eğer yarın akşam ya da perşembe sabahı şahsın eline ulaşırsa. Patlama zamanı içinse, cuma öğleyin diyelim tam olarak. Başpapaz o saatte hep evde olur.”

“Cuma, öğleyin,” diye tekrarladı Herr Winckelkopf ve şöminenin yakınındaki bir yazı masasının üzerindeki bir deftere bu mealde bir not düştü.

“Şimdi de,” dedi Lord Arthur, oturduğu yerden kalkarak, “lütfen size olan borcumu söyleyiniz.”

“Bu o kadar önemsiz bir iş ki Lord Arthur, sizden para almayacağım. Dinamit yedi şilin altı peni, saat üç pound on şilin, nakliye ücretiyse beş şilin civarı. Kont Rouvaloff’un bir dostuna yardımcı olmak beni mutlu eder.”

“Peki sizin emeğiniz, Herr Winckelkopf?”

“Oo, lafı mı olur! Benim için bir zevk. Ben para için yapmıyorum bu işleri; tamamıyla sanatım için yaşıyorum.”

Lord Arthur dört pound iki şilin altı peniyi masanın üzerine bıraktı, ufak tefek Almana zahmetleri için teşekkür etti; gelecek cumartesi günü yenecek erken akşam yemeğinde gelip bazı anarşistlerle tanışması için yapılan daveti geri çevirmeyi de başardıktan sonra evden ayrıldı ve Park’a yollandı.

Bunu izleyen iki gün içinde son derece heyecanlıydı ve cuma günü saat on ikide haberleri beklemek üzere Buckingham Kulübü’ne yollandı. Bütün bir öğleden sonra yüzünde hiçbir ifade okunmayan kapıcı ülkenin çeşitli yerlerinden gelen at yarışı sonuçları, boşanma davası kararları, hava durumu vesaire bildiren telgrafları tahtaya asıp durdu, bu arada telgrafın şeridi de, tıkır tıkır Avam Kamarası’nda bütün gece süren oturum ya da Borsa’da baş gösteren küçük panik gibi bıktırıcı haberleri geçti durdu. Saat dörtte akşam gazeteleri geldi. Lord Arthur, daha o sabah Güney Afrika’daki misyonlar ve her bucakta kara derili birer rahip bulundurmanın ehvenliği hakkında yaptığı konuşmaya ilişkin haberleri okumak isteyen ve her nedense Evening News’a karşı güçlü bir önyargı besleyen Albay Goodchild’ı müthiş sinirlendirerek Pall Mall, St. James, Globe ve Echo’yu kaptığı gibi hemen kütüphaneye girip gözden kayboldu. Gel gelelim gazetelerin hiçbirinde Chichester’e dair en ufak bir anıştırma dahi yoktu ve Lord Arthur girişiminin başarısızlıkla sonuçlandığını düşündü. Bu onun için korkunç bir darbeydi ve bir süre müthiş bozuk bir moralle gezdi. Ertesi gün ziyaretine gittiği Herr Winckelkopf, binbir özür diledi ve ona bilabedel başka bir bombalı saat ya da indirimli fiyattan bir kasa nitrogliserin vermeyi teklif etti. Fakat Lord Arthur patlayıcılara olan bütün inancını kaybetmişti ve hattâ Herr Winckelkopf, günümüzde her şeyin çok bozulduğunu, dinamiti bile katışıksız bulmanın mümkün olmadığını itiraf etti. Mamafih, küçük Alman düzenekte bir bozukluk olmuş olması gerektiğini kendi ağzıyla itiraf etmekle birlikte, saatin gene de işleyebileceği konusunda ümitsiz değildi. Örnek olarak da, bir keresinde Odessa askerî hükümetine yolladığı ve on gün içinde patlamaya ayarlı olduğu halde, üç ay boyunca patlamamış olan bir barometreyi gösterdi. Nihayet patladığında, Vali kentten altı hafta önce ayrılmış olduğundan yalnızca bir hizmetçi kızı atomlarına ayırdığıyla kalmıştı, fakat en azından dinamitin imha gücünün düzeneğin kontrolünde olduğu sürece, biraz zamanı şaşırmakla birlikte güçlü bir vasıta olduğunu kanıtlıyordu. Lord Arthur bu bilgiyle bir parça da olsa avundu ama burada bile hayal kırıklığıyla karşılaşacaktı çünkü bundan iki gün sonra merdivenleri çıkarken, Düşes onu odasına çağırdı ve papazevinden biraz önce gelmiş bulunan bir mektubu gösterdi.

"Jane çok hoş mektuplar yazıyor,” dedi Düşes; “gerçekten okumalısın şu sonuncusunu. Mudie'den bize yolladıkları romanlar kadar iyi."

Lord Arthur mektubu onun elinden kaptı. Mektupta şunlar yazılıydı:

Papazevi, Chichester, 27 Mayıs

Sevgili Halacığım, Dorcas Derneği için yolladığınız fanila kumaş için çok teşekkür ederim, basma için de. Sizinle tamamen aynı fıkirdeyim, onların ille de güzel şeyler giyeceğiz diye tutturmaları saçmalık, ama günümüzde herkes o kadar radikal ve münafık ki insanlara yüksek sınıflar gibi giyinmeye çalışmamaları gerektiğini anlatmak oldukça zor. Başımıza taş mı yağacak, bilmiyorum. Babamın da vaazlarında sık sık söylediği gibi, bir inançsızlık çağında yaşıyoruz.

Meçhul bir hayranının babama yolladığı bir saatle çok eğlendik geçen perşembe günü. Londra'dan tahta bir kutu içinde geldi. taşıma bedeli ödenmiş olarak, babam bunu "Serbestlik Hürriyet midir?" başlıklı dikkate değer vaazını okumuş bulunan birinin yolladığını düşünüyor, çünkü saatin üzerinde bir kadın figürü var ki babamın dediğine bakılırsa başında Hürriyet kukuletası varmış. Ben pek hoş bulmadım doğrusu ama babam tarihi bir şey olduğunu söylüyor, demek ki iyi bir şey. Parker saati kutusundan çıkardı, babam da kütüphanedeki rafın üzerine koydu. Cuma sabahı hep birlikte oturuyorduk, tam o sırada saat on ikiyi çaldı, kurma sesi gibi bir şey duyuldu, kadın figürünün ayağının dibinden küçük bir duman çıktı. Hürriyet heykeli düştü ve şöminenin ızgarasında burnunu kırdı! Maria oldukça telaşlandı ama manzara o kadar gülünçtü ki James'le ben kahkaha krizlerine tutulduk, hatta babam bile eğlendi. Saati inceledik, meğer bir tür çalar saatmiş, belli bir saate ayarlayıp küçük bir çekicin altına biraz barut ve bir de mantar koyuyorsunuz, istediğiniz saatte patlıyoırnuş. Babam onun kütüphanede durmaması gerektiğini söyledi, gürültü yapıyormuş. Reggie de aldı onu çalışma odasına götürdü, bütün gün küçük küçük patlayıp duruyor. Arthur'a düğün hediyesi olarak yollasak hoşlarur mı dersiniz? Herhalde Londra'da çok modadır bunlar. Babam bunların çok işe yarayacağını, çünkü Hürriyet'in sürgit devam edemeyeceğini, ergeç sakit olacağım gösterdiklerini söylüyor. Babam, Hürriyet'in Fransız Devrimi sırasında icat edildiğini söylüyor. Ne korkunç değil mi?

Kalkıp Dorcas Derneği'ne gitrneliyim. onlara sizin son derece öğretici mektubunuzu okumam gerekiyor. Halacığım, onların hayattaki konumları icabı sadece çirkin şeyler giymeleri gerektiği yolundaki düşünceniz ne kadar doğru. Giyeceklerini kendilerine dert etıneleri ne saçma değil mi? Daha önemli bir sürü şey varken, bu dünyada ve ötekinde. Çiçekli poplininizin dikişinin iyi olduğuna ve dantelinizin yırtılmadığırıa sevindim. Ben büyük incelik göstererek bana verdiğiniz sarı saten elbisenizi çarşamba günü Piskoposlara giderken giyeceğim, sanıyorum yakışacak. Siz olsanız fiyonk takar mıydınız, takmaz mıydınız? Jennings şimdilerde herkesin fıyonk taktığını söylüyor, iç etek de farbelalı olmalıymış. Bu arada Reggie'nin orada bir patlama daha oldu, babam da saati ahıra yollattı. Sanıyorum babam başlangıçta eğlendiği kadar eğlenmiyor artık saatle, gene de kendisine böyle cici ve marifetli bir oyuncak gönderilmesinden ötürü gururu okşandı tabii. Demek ki insanlar vaazlarını okuyorlar ve onlardan ders alıyorlar.

Babam sevgilerini yolluyor, James, Reggie ve Maria da; Cecil eniştemin damla hastalığının iyi olduğunu ümit ederim, biliniz ki her zaman sizi seven yeğeniniz,

Jane Perey

Not: Fiyonklar hakkında mutlaka yazınız bana. Jennings onların moda olduğunda ısrar ediyor.

Lord Arthur mektubu okuyunca o kadar ciddileşti ve dertlendi ki Düşes kahkahalara boğuldu.

“Arthur'cuğum, canım," diye bağırdı. “sana bir daha dünyada genç kız mektubu okutmayacağım! Fakat saat hakkında ne demeli? Çok iyi bir icat bence, keşke bende de bir tane olsa."

“Benim o saatler hakkında pek iyi düşüncelerim yok." dedi Lord Arthur, hüzünlü bir gülümsemeyle, ve annesini öptükten sonra odayı terk etti. Yukarı çıktığında, kendini bir divanın üzerine attı ve gözleri yaşlarla doldu. Şu cinayeti işlemek için elinden geleni yapmıştı, ama her iki girişimi de başarısızlıkla sonuçlanmıştı, üstelik de kabahat onda olmadığı halde. Görevini yapmaya çalışmıştı fakat sanki Kader'in ta kendisi ona ihanet ediyordu. İyi niyetli olmanın bir sonuç getirmediği, asil davranmanın boşuna olduğu duygusuyla boğuluyordu sanki. Belki de evlenmekten tamamen vazgeçmek en iyisi olacaktı. Sybil acı çekecekti, evet, ama çekeceği acı onun soylu yaradılışını gerçekten lekeleyemezdi. Kendisine gelince, ne fark ederdi ki? Her savaşta birileri ölür, her dava için birileri canını verir, hayat ona zevk vermeyecekse, ölüm de yüreğine dehşet salmazdı. Bırak Kader ağlarını örsün. Ona yardım etmek için yerinden bile kımıldamayacaktı.

Saat yedi buçukta giyinip kulübe yollandı. Surbiton bir grup gençle birlikte oradaydı, onlarla yemek yemek zorunda kaldı. Sudan sohbetleri ve anlamsız şakaları onu ilgilendirmiyordu ve kahve servisi yapılır yapılmaz, bir randevusu olduğu yalanını uydurarak yanlarından ayrıldı. Kulüpten çıkarken, kapıdaki bekçi ona bir mektup uzattı. Mektup Herr Winckelkopf'tandı, yarın akşam gelmesini ve açılır açılmaz infilak eden patlayıcı bir şemsiyeye göz atmasını istiyordu. Bu çok yeni bir icattı ve Cenevre'den yeni gelmişti. Mektubu yırtıp küçük küçük parçalara ayırdı. Artık hiçbir denenmeye girişmemeye karar vermişti. Çıktı, Thames kıyısına doğru yürüdü ve saatlerce nehir kıyısında oturdu. Ay, bir aslanın gözü gibi kirli sarı bulutların arasından bakıyor ve sayısız yıldız, mor bir kubbeye serpilmiş altın tozu gibi gökkubbeyi süslüyordu. Arada sırada dalgalı suya bir çatana giriyor ve akıntıda süzülüyor, trenler çığlıklar atarak köprüyü geçerken demiryolu sinyalleri yeşilden kızıla dönüyordu. Bir müddet sonra, Westminster'in uzun kulesi soğuk bir gümbürtüyle saat on ikiyi vurdu yankılı çanın her vuruşunda gece sarsılır gibi oldu. Derken rayların ışıkları söndü, dev bir direğin üzerinde sadece bir tek ışık iri bir yakut gibi yanmaya devam etti ve şehrin gürültüsü giderek uzaklaştı.

Saat ikide kalktı ve Blackfriars'a doğru yürümeye başladı. Her şey ne kadar da gerçekdışı görünüyordu! Nasıl da garip bir rüyaya benziyordu! Nehrin karşı kıyısındaki evler sanki karanlıktan oyulmuş gibiydi. İnsan dünyanın, gümüşten ve gölgeden yeni baştan inşa edildiğini söyleyebilirdi. St. Paul's Kilisesi'nin kubbesi koyu renkli gökyüzüne karşı kocaman bir köpük gibi yükseliyordu. Kleopatra'nın İğnesi'ne doğru yaklaşırken korkuluğa yaslanmış bir adam gördü, yakınına gelince adam başını kaldırdı ve gaz lambasının ışığı adamın yüzünü aydınlattı.

Mr. Podgers'tı bu. El uzmanı! Bu şişko, derisi gevşemiş surat, altın çerçeveli gözlükler, hastalıklı cılız tebessüm, şehvetli ağız başkasının olamazdı.

Lord Arthur durdu. Aklından yıldırım gibi harikulade bir likir geldi geçti, sinsice adamın arkasına dolandı. Bir anda Mr. Podgers'ı bacaklanndan yakalamış ve onu Thames'a atmıştı bile. Kaba bir küfür, kof bir şapırtı, her şey yeniden sessizlige bürünmüştü. Lord Arthur kaygılı gözlerle aşağıya baktı, fakat el uzmanından geriye ay ışığıyla aydınlanrmş bir girdabın üzerinde dönüp duran bir silindir şapkadan başka bir iz kalmamıştı. Bir zaman sonra o da battı ve Mr. Podgers'tan geriye hiçbir iz kalmadı. Bir tek kez, şekilsiz kamburumsu bir karaltının köprünün yanındaki merdivenlere erişmeye çalıştığını gördü ve içini korkunç bir başarısızlık duygusu kapladı, ama çok geçmeden bunun sadece bir yansıma oldugu ortaya çıktı, ay bulutun arkasından çıkınca gölge de kaybolmuştu. Sonunda Kader hükmünü yerine getirmişti galiba. Derin bir iç geçirdi, rahatlamıştı ve Sybil'in adı dudaklarına geldi.

“Bir şey mi düşürdünüz, Sir?" dedi birden arkasında bir ses.

Döndü ve elinde kısa bir mesafeyi aydınlatan feneriyle bir polis gördü.

“Önemli bir şey değil, onbaşı," diye cevap verdi gülümseyerek. Geçmekte olan bir at arabasına el etti, arabaya atladı ve arabacıya Belgrave Meydanına'na çekmesini söyledi.

Bunu izleyen iki gün içinde umutla korku arasında gidip geldi. Mr. Podgers'ın odaya girivereceğini sandığı anlar oldu, ama bir yandan da Kader'in kendisine bu kadar adaletsizce davranmayacağı duygusu vardı içinde. İki kez, el uzmanının West Moon Sokağı'ndaki adresine gitti fakat bir türlü çalamadı. Hem kesin bir haber almak istiyor, hem de bundan korkuyordu.

Sonunda kesin bir haber geldi. Kulübün sigara odasında oturmuş çay içiyor, bir yandan da gay bezgince Surbiton'un Gaiety'de çalınan en son komik şarkı hakkında söylediklerine kulak veriyordu ki garson elinde akşam gazeteleriyle içeri girdi. Lord Arthur St. James'i eline aldı, gelişigüzel sayfaları çevirirken şu garip başlık dikkatini çekti:

EL OKUYUCUNUN İNTİHARI

Heyecandan beti benzi atmış bir halde okumaya başladı. Paragrafta şunlar yazılıydı:

Dün sabah saat yedide, tanınmış el okuyuculardan Mr. Septimus R. Podgers'ın cesedi Greenwich'te, Ship Oteli'nin önünde karaya vurmuştur. Talihsiz centilmen birkaç gündür kayıptı ve el okuyuculuğu çevrelerinde hayatından kuşku duyulmaya başlanmıştı. Kendisinin aşırı çalışmadan kaynaklanan geçici bir akli rahatsızlığın etkisi altında intihar ettiği tahmin edilmekte olup adli tıbbın bugün akşamüzeri vardığı karar da bu yöndedir. Mr. Podgers, yakında yayımlandığında hiç kuşusuz büyük bir ilgiyle karşılanacak olan İnsan Eli adlı geniş kapsamlı bir çalışmayı henüz tamamlamamış bulunmaktaydı. Müteveffa altmış beş yaşında olup, geride kalan akrabası bulunmadığı sanılıyor.

Lord Arthur, kendisini durdurmak için boşu boşuna çaba harcayan kapıdaki bekçinin şaşkınlığına aldırmadan, elinde gazeteyle kulüpten fırladı ve hemen Park Lane'e yollandı. Sybil onu pencereden gördü ve içinden bir şeyler onun iyi haberler getirmekte olduğunu söyledi. Karşılamak için aşağı koştu ve onun yüzünü gördüğünde her şeyin yoluna girdigini anladı. “Sybil sevgilim,” diye bağır Arthur, "hadi hemen yarın evlenelim!"

"Deli çocuk! Ama daha pasta bile ısmarlanmadı ki!" dedi Sybil, gözyaşlarının gerisinde gülümseyerek.

VI

Birkaç hafta sonra düğün yapıldığında St. Peter Kilisesi'ni dolduran gayet şık bir kalabalıktı. Düğün vaazı Chichester Başpapazı tarafından son derece etkileyici bir biçimde verildi ve herkes gelinle damat kadar güzel bir çift görmedikleri konusunda fikir birliğine vardı. Güzel olmanın ötesindeydiler oysa, mutluydular. Lord Arthur bir an bile Sybil'in uğruna çektiklerine pişman olmamıştı, öte yandan Sybil de ona bir kadının bir erkeğe verebileceklerinin en iyisini vermişti taparcasına hayranlık, sevecenlik ve aşk. Onların aşkları gerçekle sınanınca ölmemişti. Kendilerini hep genç hissettiler.

İki yıl sonra iki güzel çocukları olduğunda Lady Windermere Alton Priory'ye ziyaretlerine geldi: burası Dük'ün oğluna düğün hediyesi olarak verdigi eski, güzel bir mülktü. Bir akşamüzeri Lady Windermere, Lady Arthur'la bahçede bir ıhlamur ağacının altında oturmuş, küçük oğlanla kızın iki güneş ışığı gibi, iki yanı güllerle süslü yolda oynayışlarını seyrederken, birden ev sahibesinin elini eline aldı ve “Mutlu musun Sybil?" diye sordu.

"Sevgili Lady Windermere, elbette mutluyum. Siz değil misiniz?"

"Mutlu olmaya vaktim yok, Sybil. Her zaman bana takdim edilen son insanı beğeniyorum; fakat genellikle insanları tanır tanımaz onlardan bıkıyorum."

"Aslanlarınız sizi tatmin etmiyor mu, Lady Windermere?”

"Aman hayatım, hayır! Aslanlar ancak bir mevsim gidiyor. Yeleleri tıraş edilir edilmez, hayattaki en can sıkıcı yaratıklar haline geliyorlar. Ayrıca, onlara gerçekten iyi davranacak olursan, çok kötü karşılık veriyorlar. Şu korkunç Mr. Podgers'ı hatırlıyor musun? Feci bir sahtekar olduğu ortaya çıktı. Elbette, umurumda değildi, hatta benden para istemeye kalkıştığında bile onu bağışladım ama kur yapmaya kalkması çekilecek şey değildi. Beni el okuma ilminden gerçekten soğuttu Şimdi telepatiyle ilgileniyorum. Çok daha eğlenceli."

"Bu evde el okuma ilminin aleyhinde konuşmamalısınız, Lady Windermere; Arthur'un, hakkında atılıp tutulmasını sevmediği tek konu bu. Emin olun çok ciddidir bu konuda."

“İnandığım söylemek istemiyorsun, değil mi Sybil?”

"Ona sorun Lady Wındermere, işte kendisi geldi." Lord Arthur elinde sarı güllerden kocaman bir demet ve eteğinde oynaşan çocuklarıyla uzaktan onlara doğru geliyordu. "Lord Arthur?"

“Evet, Lady Windermere.”

"El okuma ilmine inandığınızı söylemeyeceksiniz bana, değil mi?"

“Elbette inanıyorum," dedi genç adam, gülümseyerek.

"Peki neden?"

"Tüm mutluluğumu ona borçluyum da ondan," diye mırıldandı Lord Arthur, kendini bir hasır sandalyeye atarak.

"Sevgili Lord Arthur, neyi borçluymuşsunuz ona bakalım?"

"Sybil'i" derken gülümsedi adam, karısına gülleri uzattı ve onun menekşe rengi gözlerinin içine baktı.

"Ne saçmalık!" diye bağırdı Lady Windermere. "Hayatımda böyle saçmalık duymadım."

Dipnotlar[değiştir]

Sayfa başı


  1. Dünya böyle yaratılmış
  2. Somurtuş
  3. Soğukkanlılığına
  4. Ah sizi hınzır.
  5. Benim için ne çılgınlıklara kalkışmışlardı