Genç Kral

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Lady Margaret Brooke’a

Taç giyme töreninin yapılacağı günden önceki akşam, genç Kral tek başına güzel dairesinde oturmaktaydı. Nedimleri, dönemin teşrifat kuralları uyarınca yerlere kadar eğilip yanından ayrılmışlar ve Saray’ın Büyük Kabul Salonu’na gitmişlerdi; orada Adabı Muaşeret Hocası’ndan son derslerini alacaklardı, çünkü bazıları hâlâ oldukça doğal davranıyordu; bu da, herkesin bildiği gibi, bir nedimde, son derece ciddi bir kusurdur.

Delikanlı henüz delikanlıydı, on altı yaşındaydı nedimlerin gitmesine memnun olmuş, nihayet rahat bir nefes alıp işlemeli divanının yumuşak yastıklarına yaslanmıştı; gözleri yuvalarından uğramış, ağzı açık, ormanda yaşayan kahverengi bir Faunus gibi, avcılar tarafından tuzağa düşürülmüş bir vahşi hayvan yavrusu gibi öylece yatıyordu.

Onu gerçekten de avcılar bulmuştu; yalınayak, elinde kavalıyla, kendisini büyütmüş olan, babası zannettiği yoksul keçi çobanının sürüsünü güderken, neredeyse tesadüfen çıkmıştı karşılarına. Aslında yaşlı Kral’ın tek kızının oğluydu; Prenses, kendisinden çok daha düşük seviyede bir adamla kimilerine göre, lavta çalarak Prenses’i büyülemiş olan bir yabancıydı, kimilerine göreyse, Prenses’in paye verdiği, belki de aşırı paye verdiği Rimini’li bir ressamdı ve Katedral’deki işiniyarım bırakarak ansızın kentten kaybolmuştu gizlice evlenmişti; bebek daha bir haftalıkken, annesi uyuduğu sırada çalınmış ve çocukları olmayan, ormanın ücra bir köşesinde, kentten atla bir günlük mesafede yaşayan köylü bir karı-kocaya verilmişti. Onu doğuran beyaz tenli kız, uyandıktan bir saat sonra, kederinden ya da Saray hekiminin dediğine göre vebadan, belki de, söylentiye bakılırsa, baharatlı şaraba katılmış kuvvetli bir İtalyan zehiri yüzünden ölmüştü; bebeği eyerinde taşıyan güvenilir ulak yorgun atının üzerinden eğilip keçi çobanının derme çatma kapısını çaldığı sırada, Prenses’in bedeni, kent surlarının dışında, terk edilmiş bir kilise bahçesinde kazılmış olan mezara indirilmekteydi; söylentiye göre, aynı açık mezarda bir beden daha vardı: elleri arkadan bağlanmış, göğsü kızıl bıçak yaralarıyla delik deşik, olağanüstü yakışıklı, genç bir yabancının bedeni.

En azından, insanların birbirlerine fısıltıyla anlattığı öykü buydu. Ama şurası kesindi: Yaşlı Kral ölüm döşeğinde, belki işlediği günahın pişmanlığıyla, belki de sadece krallığın başka bir soya geçmesini istemediğinden, delikanlının bulunup getirilmesini emretmiş ve Meclis’in huzurunda, onu veliaht ilan etmişti.

Delikanlının, daha ilk andan itibaren, hayatını derinden etkileyecek olan o garip güzellik tutkusunun ilk belirtilerini sergilediği söyleniyordu. Kendisine ayrılmış olan daireye giderken veliahta eşlik edenler, onun için hazırlanmış zarif giysileri ve değerli mücevherleri gördüğünde bir sevinç çığlığı attığını, kaba deri tuniğini ve koyun postundan gocuğunu neredeyse yırtıcı bir mutlulukla üstünden çıkarıp fırlattığını söylerlerdi hep. Gerçi bazen ormandaki özgür hayatını özlüyor, günün büyük bir bölümünü kaplayan sıkıcı Saray törenlerine zor katlanıyordu, ama birdenbire efendisi olduğu o harikulade Saray yaygın deyimle Joyeuse onun zevk alması için özel olarak yaratılmış yeni bir dünya gibi geliyordu genç veliahta; Meclis toplantısından veya Kabul Salonu’ndan kaçabildiği an, derhal yaldızlı bronz aslanlı, parlak somaki basamaklı geniş merdivenden aşağı koşuyor ve acılarını güzellikle dindirmeye, hastalığını güzellikle iyileştirmeye çalışırcasına, oda oda, koridor koridor geziyordu.

Kendi deyişiyle bu keşif gezilerinde onun için gerçekten de olağanüstü bir diyarda yapılan yolculuklardı bunlar bazen sarışın, narin yapılı pajlar, pelerinleri dalgalanarak, rengârenk kurdeleleriuçuşarak kendisine eşlik ederlerdi; ama çoğunlukla tek başına dolaşır, neredeyse kehanet sayılabilecek, keskin bir içgüdüyle, sanatın sırlarının ancak gizlilik içinde çözülebileceğini ve Bilgelik gibi Güzellik’in de, yalnız başına ibadet edenleri sevdiğini hissederdi.

Bu dönemde, onun hakkında ilginç öyküler anlatılmaktaydı. Kent sakinlerine tumturaklı bir nutuk çekmek üzere gelmiş olan iriyarı bir belediye başkanı, genç veliahtı, Venedik’ten henüz gelmiş olan ve yeni birtakım tanrılara tapınıldığını haber verdiği sanılan değerli bir resmin önünde, gerçek bir vecd halinde diz çökmüşken görmüştü. Bir başka seferinde, birkaç saat boyunca ortadan kaybolmuş, uzun aramalar sonucu, Saray’ın kuzey kulelerinden birinde, küçük bir odada, kendinden geçmişçesine, üzerine Adonis figürü işlenmiş bir Yunan mücevherini seyrederken bulunmuştu. Söylentiye göre, taşköprünün yapımı sırasında nehir yatağında bulunmuş olan, üzerinde Hadrianus’un Bitinyalı kölesinin adı yazılı antik bir heykelin mermerden alnına sıcak dudaklarını değdirirken görülmüştü. Bütün bir geceyi, Endy-mion’un gümüşten bir suretinin üzerinde ay ışığının yansımalarını seyrederek geçirmişti.

Hiç kuşkusuz, bütün nadir bulunan, pahalı maddeler onu büyülüyordu; bunları elde edebilmek için uzak memleketlere birçok tacir göndermişti: bazılarını Kuzey denizlerinin hoyrat balıkçılarından kehribar almaya; bazılarını Mısır’a, sadece kral mezarlarında bulunan ve sihirli özellikleri olduğu söylenen o garip yeşil firuze taşını aramaya; bazılarını İran’a, ipek halılar ve renkli çanak çömlek almaya; bazılarını da Hindistan’a, tüller, renkli fildişleri, aytaşları, yeşimtaşından bilezikler, sandalağacı tahtası, mavi mineler ve incecik yünden şallar almaya.

Ama kafasını en çok meşgul eden şey, taç giyme töreninde giyeceği yaldızlı kumaştan kaftan, takacağı yakut kakmalı taç ve taşıyacağı dizi dizi incilerle süslenmiş asaydı. İşte o akşam da, rahatdivanına uzanmış, iri bir çam kütüğünün şöminede yanışını seyrederken, bunları düşünmekteydi. Dönemin en meşhur sanatçıları tarafından çizilmiş olan modeller aylar öncesinden kendisine sunulmuş, o da, modelleri uygulayacak zanaatkârların gece gündüz çalışmasını ve yeryüzünün her köşesinin aranıp bu emeğe layık mücevherlerin bulunmasını emretmişti. Hayalinde kendini katedralin yüksek altarında, görkemli kral giysileri içinde görüyor, çocuksu dudaklarında gezinen tebessüm, ormanı hatırlatan kara gözlerini ışıldatıyordu. Bir süre sonra divandan kalkıp şöminenin oymalı rafına yaslandı ve loş odaya göz gezdirdi. Duvarlarda Güzellik’in Zaferi’ni temsil eden ağır duvar halıları asılıydı. Bir köşede, akik ve laciverttaşı kakmalı iri bir elbise dolabı, pencerenin karşısında da tuhaf işlemeli, kapakları vernikli, altın kaplamalı bir raflı dolap vardı; rafların üzerine zarif Venedik cam işi kadehler ve koyu damarlı oniksten bir kupa yerleştirilmişti. Yatağın ipek örtüsüne işlenmiş soluk renkli gelincikler, sanki uykunun yorgun ellerinden dökülmüş gibiydi; yivli fildişinden yüksek silmelerin taşıdığı kadife sayvandan fışkıran ve beyaz köpüğü andıran iri demetler halindeki devekuşu tüyleri, tavanın donuk gümüş kabartmalarına doğru uzanıyordu. Yeşil bronzdan, gülen bir Narkissos, başının üzerindeperdahlı bir ayna tutuyordu. Masanın üzerinde ise, ametistten, yayvan bir kâse duruyordu.

Dışarıya bakınca, katedralin, karanlık evlerin üzerinde bir kabarcık gibi yükselen dev kubbesini ve nehir kenarındaki sisli bahçede gidip gelen yorgun nöbetçileri görüyordu, uzaktaki bir meyve bahçesinde bir bülbül ötmekteydi. Açık pencereden içeri hafif bir yasemin kokusu giriyordu. Genç Kral alnına düşmüş olan kahverengi saç buklelerini geri itip eline bir lavta aldı ve parmaklarını tellerinde gezdirdi. Ağır gözkapakları düştü, üzerine garip bir rehavet çöktü. Güzel nesnelerin sihrini, esrarını hiç bu kadar belirgin biçimde hissetmemiş, böyle benzersiz bir haz yaşamamıştı.

Saat kulesi gece yarısını çaldığında bir zile dokundu, pajları gelip merasimle giysilerini çıkardılar, ellerine gülsuyu döküp yastığına çiçekler serptiler. Pajlar odasını terk ettikten bir iki dakika sonra genç Kral uykuya daldı.

Uykusunda şöyle bir rüya gördü: Rüyasında uzun, alçak bir tavan arasında, çok sayıda dokuma tezgâhının vızıltılarının, takırtılarının ortasında durmaktaydı. Kafesli pencerelerden içeri sızan cılız ışıkta, tezgâhlarının üzerine eğilmiş, bir deri bir kemik dokuma işçilerinin siluetlerini seçebiliyordu. Soluk benizli, hastalıklı çocuklar, iri kirişlerin üzerinde çömelmiş oturuyorlardı. Mekikler çözgülerin arasından geçerken ağır tarakları kaldırıyorlar, mekikler durunca tarakları indirip iplikleri sıkıştırıyorlardı. Açlıktan avurtları çökmüştü, incecik elleri titriyordu. Bir masanın başına oturmuş bitkin kadınlar, dikiş dikmekteydi. Ortalığı feci bir koku sarmıştı. İçerisi havasızdı, duvarlar rutubetten sırılsıklam olmuştu. Genç Kral dokuma işçilerinden birinin yanına gidip seyretmeye başladı.

İşçi öfkeyle Kral’a bakıp, “Ne bakıyorsun? Efendimiz casus olarak mı gönderdi seni?” dedi.

“Efendiniz kim?” diye sordu genç Kral.

“Efendimiz!” dedi işçi acı acı. “O da benim gibi bir adam. Aramızda tek fark var: Ben paçavralar içinde dolaşıyorum, o güzel giysiler içinde; benim açlıktan başım dönüyor, o fazla yemekten mustarip.”

“Burası özgür bir ülke,” dedi genç Kral, “kimsenin kölesi değilsin ki.”

“Savaşta,” dedi işçi, “zayıflar güçlülerin kölesi olur, barışta da yoksullar zenginlerin kölesi olur. Yaşamak için çalışmaya mecburuz; bize verdikleri ücret o kadar düşük ki, yaşamamıza yetmiyor, ölüyoruz. Bütün gün onlar için uğraşıp didiniyoruz; onlar sandıklarını altınla dolduruyor, bizimse çocuklarımız vakitsiz solup gidiyor, sevdiklerimizin yüzü sertleşip fesatlaşıyor. Üzümü biz eziyoruz, şarabı başkası içiyor. Mısırı biz ekiyoruz, ama soframız boş. Kimse görmese de zincirlerimiz var; bize özgür dense de köleyiz.”

“Herkesin durumu aynı mı?” diye sordu genç Kral.

“Herkesin durumu aynı,” dedi işçi; “genç, yaşlı, kadın, erkek, çocuk, ihtiyar, fark etmez. Tüccarlar kanımızı kurutsa da, onlara boyun eğmek zorundayız. Rahip atının üstünde geçip gider, tespihini çeker, bizi umursayan yok. Yoksulluk aç gözleriyle güneş girmeyen sokaklarımızda kol gezer, onu donuk yüzüyle Günah izler. Sabahları bizi Sefalet uyandırır, geceleri Utanç başımızı bekler. Ama bütün bunlardan sana ne? Sen bizden biri değilsin. Yüzün fazlasıyla mutlu senin.” İşçi kaşlarını çatıpbaşını çevirdi ve mekiği geçirdi; genç Kral, altın iplikten bir kumaş dokunduğunu gördü.

İçini müthiş bir korku kapladı, işçiye sordu: “Bu dokuduğun kumaş nedir?”

“Genç Kral’ın taç giyme töreninde giyeceği kaftan,” diye cevap verdi işçi; “sana ne bundan?”

Genç Kral keskin bir çığlık atıp uyandı ve bir de baktı ki, kendi odasında uzanmış yatıyordu; pencereden, bal rengi koskocaman bir ayın, karanlık gökyüzünde asılı olduğunu gördü. Tekrar uykuya daldı ve uykusunda şöyle bir rüya gördü: Rüyasında, yüz kölenin kürek çektiği dev bir kadırganın güvertesinde yatıyordu. Yanında, bir halının üstünde, kadırganın sahibi oturmaktaydı. Kendisi abanoz gibi kapkara, başındaki sarıksa, kırmızı ipektendi. Etli kulak memeleri, iri gümüş küpelerinin ağırlığıyla sarkmıştı; elinde fildişinden bir terazi vardı.

Köleler yırtık pırtık peştemalları dışında çıplaktılar, her biri yanındakine zincirlerle bağlanmıştı. Kızgın güneşin altında terliyorlardı; zenciler iskelenin üzerinde bir aşağı bir yukarı koşuşturuyor ve kösele kırbaçlarını kölelerin sırtına indiriyorlardı. Köleler zayıf kollarını uzatıp ağır kürekleri çekiyorlardı. Kürek palaları tuzlu serpintiyi etrafa sıçratıyordu.

Nihayet bir koya vardılar ve iskandil etmeye başladılar. Kıyıdan hafif bir rüzgâr esiyor, güverteyi ve iri latin yelkenini incecik kırmızı bir toz kaplıyordu. Yabani eşeklere binmiş üç Arap çıkageldi ve kadırgayı mızrak yağmuruna tuttular. Kadırganın sahibi eline boyalı bir yay alıp Araplardan birini boğazından vurdu. Arap köpüklü dalgaların arasına devrildi, arkadaşları da dörtnala uzaklaştılar. Sarı peçeli bir kadın, deve üstünde ağır ağır onları takip ediyor, ara sıra dönüp cesede bakıyordu.

Demir atılıp yelken indirilir indirilmez zenciler ambara girdiler ve ağır kurşunlar bağlanmış, uzun bir ip merdiven getirdiler. Kadırganın sahibi merdiveni yandan suya sallandırıp uçlarını iki demirpayandaya bağladı. Sonra zenciler kölelerin en gencini yakalayıp prangalarını çıkardılar, burun deliklerini ve kulaklarını balmumuyla tıkadılar ve beline iri bir taş bağladılar. Genç köle bitkin halde merdivenden aşağı indi ve denizin içinde gözden kayboldu. Daldığı yerde birkaç su kabarcığı oluştu. Öteki kölelerden bazıları eğilmiş, merakla denize bakıyorlardı. Kadırganın pruvasında oturan biri, köpekbalıklarını büyülemek için tekdüze bir ritimle davul çalıyordu.

Bir süre sonra dalgıç sudan çıktı ve nefes nefese merdivene tutundu, sağ elinde bir inci vardı. Zenciler inciyi kapıp onu tekrar suya attılar. Köleler küreklerinin başında uyuyakaldılar.

Dalgıç defalarca dalıp çıktı ve her defasında göz kamaştırıcı bir inci çıkardı sudan. Kadırganın sahibi incileri tartıp, yeşil deriden küçük bir keseye dolduruyordu.

Genç Kral konuşmaya çalıştı, ama dili damağına yapışmıştı adeta, dudaklarını kıpırdatamıyordu. Zenciler aralarında çene çalıyorlardı, sonra bir ipe dizilmiş renkli boncuklar için kavga etmeye başladılar, iki turna kadırganın etrafında dönüp duruyordu.

Dalgıç denizden son çıkışında, Hürmüz kentinin bütün incilerinden daha güzel bir inci çıkardı; şekli dolunaya benziyordu, sabah yıldızından daha beyazdı. Ama dalgıcın yüzünde garip bir solgunluk vardı, güverteye serildiğinde kulaklarından ve burnundan kan fışkırdı. Biraz çırpındıktan sonra hareketsiz kaldı. Zenciler omuz silkip cesedi suya attılar. Kadırganın sahibi gülerek uzandı ve inciyi aldı, alnına bastırıp eğildi. “Bu inci genç Kral’ın asasını süsleyecek,” dedi ve demir almaları için zencilere işaret etti.

Genç Kral bu sözleri duyunca bir çığlık atıp uyandı ve pencereden dışarı baktı; şafağın uzun, griparmakları, solmakta olan yıldızlara uzanmaktaydı.

Sonra tekrar uykuya daldı; uykusunda şöyle bir rüya gördü: Rüyasında loş bir ormanda gezinmekteydi; ağaçlardan tuhaf meyveler sarkıyordu, her yanda gözalıcı, zehirli çiçekler vardı. Yürüdükçe engerek yılanları tıslıyor, parlak renkli papağanlar çığlık atarak daldan dala konuyorlardı. Dev kaplumbağalar, sıcak çamurun üzerinde uyumaktaydı. Ağaçlar, maymunlarla ve tavuskuşlarıyla doluydu.

Genç Kral yürüdü, yürüdü, nihayet ormanın sonuna vardı; kuru bir nehir yatağında çalışan çoksayıda insan gördü. Karıncalar gibi kayalıklara tırmanıyorlardı. Toprakta derin çukurlar kazıpiçlerine giriyorlardı. Bazıları iri baltalarla kayaları yarıyor, bazıları da kumu eşeliyordu. Kaktüsleri köklerinden yoluyor, kırmızı çiçekleri ayaklarıyla eziyorlardı. Sağa sola koşuşturup birbirlerine sesleniyorlardı, hiç kimse boş durmuyordu.

Karanlık bir mağaranın içinden Ölüm ve Tamah onları seyretmekteydi; Ölüm, “Yorgunum ben, şunların üçte birini bana ver de gideyim,” dedi.


Ama Tamah başını iki yana salladı. “Onlar benim hizmetkârlarım,” diye cevap verdi.

Ölüm, “Elinde ne var?” diye sordu.

“Üç mısır tanesi,” dedi Tamah, “sana ne bundan?”

“Bir tanesini bana ver,” diye haykırdı Ölüm, “bahçeme ekeyim; bir tekini ver de gideyim.”

“Sana hiçbir şey vermeyeceğim,” dedi Tamah ve elini giysisinin kıvrımları arasına sakladı.

Ölüm gülerek bir bardak alıp bir su birikintisine daldırdı; bardağın içinden Sıtma çıktı. Sıtma kalabalığın arasına karıştı, üçte biri ölüp yere devrildi. Soğuk bir sis Sıtma’yı takip ediyor, suyılanları ona eşlik ediyordu.

Kalabalığın üçte birinin öldüğünü gören Tamah göğsünü yumruklayıp ağlamaya başladı. Kısır göğsünü dövüyor, bağırıyordu. “Hizmetkârlarımın üçte birini katlettin,” diye haykırdı; “git artık. Tataristan dağlarında savaş var, her iki tarafın kralları seni çağırıyor. Afganlar kara öküzü öldürmüş, savaşa hazırlanıyorlar. Mızraklarını kalkanlarına vuruyorlar, demir miğferleri başlarında. Sen ne diye benim vadimde oyalanıyorsun? Git artık, bir daha da gelme buraya.”

“Olmaz,” dedi Ölüm, “sen bana bir mısır tanesi verene kadar gitmem.”

Ama Tamah yumruğunu sıktı, dişlerini gıcırdattı. “Sana hiçbir şey vermeyeceğim,” diye homurdandı.

Ölüm gülerek yerden siyah bir taş aldı ve ormana fırlattı; bir baldıran çalısının içinden, alevden giysisiyle Humma çıktı. Kalabalığın arasına karışarak insanlara dokundu, dokunduğu herkes öldü. Yürüdükçe ayaklarının altındaki otlar kuruyordu.

Tamah ürpererek başına kül döktü. “Zalim!” diye haykırdı. “Zalimsin sen. Hindistan’ın surlarla çevrili kentlerinde açlık hüküm sürüyor, Semerkant’ın sarnıçlarında bir damla su kalmadı. Mısır’ın surlarla çevrili kentlerinde açlık hüküm sürüyor, çekirge sürüleri çölden kentlere geliyor. Nil Nehri taşmadı, rahipler İsis’le Osiris’e lanet okuyor. Sana ihtiyacı olanlara git; hizmetkârlarımı bana bırak.”

“Olmaz,” dedi Ölüm, “sen bana bir mısır tanesi verene kadar gitmem.”

“Sana hiçbir şey vermeyeceğim,” dedi Tamah.

Ölüm yine gülerek ıslık çaldı; bir kadın, havada uçarak geldi. Alnında Veba yazıyordu; etrafında zayıf akbabalar dönüp duruyordu. Veba kanatlarını vadinin üzerine gerdi, bir tek kişi bile sağ kalmadı. Tamah çığlıklar atarak ormana kaçtı. Ölüm de kızıl atına atlayıp dörtnala uzaklaştı; rüzgârdan daha hızlı yol alıyordu.

Vadinin dibindeki balçığın içinden sürünerek yılanlar, pullu iğrenç yaratıklar çıkıyor, çakallarkumun üzerinde koşarak, burunlarını dikip havayı koklayarak yaklaşıyordu.

Genç Kral ağlayarak sordu: “Kimdi bu adamlar, ne arıyorlardı?”

“Bir kralın tacı için yakut arıyorlardı,” diye cevap verdi arkasında duran biri.

Genç Kral irkilip arkasına döndü ve hacı kıyafetli, elinde gümüş ayna tutan bir adam gördü.

Benzi soldu, “Hangi kral?” dedi.

Hacı cevap verdi: “Şu aynaya bak, onu göreceksin.”

Genç Kral aynaya baktı ve kendi yüzünü görüp çığlık çığlığa uyandı; odaya parlak güneş ışığı dolmuştu, bahçedeki ağaçlarda kuşlar ötüyordu.

Başmabeyinci ve devlet büyükleri içeri girip yerlere kadar eğilerek genç Kral’ı selamladılar; pajlar altın iplikten dokunmuş kaftanı, tacı ve asayı önüne koydular.

Genç Kral kaftana, taca ve asaya baktı, çok güzeldiler. O güne kadar gördüğü her şeyden daha güzeldiler. Ama o, rüyalarını hatırladı ve şöyle dedi: “Kaldırın bunları, hiçbirini kuşanmayacağım.”

Saraylılar şaşırdı, bazıları genç Kral’ın şaka yaptığını zannedip güldü.

Ama genç Kral sert konuştu: “Bunları alıp götürün, gözümün görmeyeceği bir yere saklayın. Bugün taç giyme törenim yapılacak, ama ben bunları kullanmayacağım. Çünkü bu kaftanı, Acı’nın beya zelleri Keder tezgâhında dokudu. Yakutun ortasında Kan, incinin ortasında Ölüm var.” Sonra da gördüğü üç rüyayı anlattı.

Saraylılar rüyalarını dinlediler ve birbirlerine bakıp fısıldaştılar: “Kralımız delirmiş olmalı; rüya, adı üstünde, rüyadır, hayal de hayal. Gerçek değillerdir, onlara kulak asılmaz. Hem bizim için çalışanların hayatından bize ne? Çiftçiyi görmeden ekmek yiyemeyecek miyiz, bağcıyla konuşmadan şarap içemeyecek miyiz yani?”

Başmabeyinci genç Kral’a dedi ki: “Efendimiz, yalvarırım size, bu karamsar düşünceleri bir yana bırakıp şu güzel kaftanı giyin, başınıza şu tacı takın. Kral gibi giyinmezseniz halk sizin kral olduğunuzu nereden anlayacak?”

Genç Kral Başmabeyinci’ye baktı. “Öyle mi gerçekten?” diye sordu. “Kral gibi giyinmezsem kral olduğumu anlamazlar mı?”

“Anlamazlar efendimiz!” diye haykırdı Başmabeyinci.

"Ben bazı insanların doğuştan kral olduğunu sanıyordum,” dedi genç Kral, “ama belki senin dediğin doğrudur. Öyle de olsa, bu kaftanı giymeyeceğim, bu tacı başıma takmayacağım, bu saraya nasıl geldiysem, öyle gideceğim.”

Herkesin dışarı çıkmasını, sadece bir pajın, arkadaşı olarak gördüğü, kendinden bir yaş küçük bir delikanlının kendisine hizmet etmek üzere kalmasını buyurdu. Duru sularla yıkandıktan sonra, kocaman, renkli bir sandığı açtı ve içinden, tepelerde keçi çobanının kaba tüylü keçilerini otlatırken giydiği deri tunikle koyun postundan gocuğu çıkardı. Bunları üstüne geçirip eline de çoban değneğini aldı.

Genç pajın iri mavi gözleri hayretle açıldı, gülümseyerek, “Efendimiz,” dedi, “kaftanınızla asanızı görüyorum, ama tacınız nerede?”

Genç Kral balkon demirlerine tırmanan süpürgeçalısından bir dal koparıp büktü, bir halka yaptı ve başına oturttu.

“İşte tacım,” dedi. Bu kıyafetle kendi dairesinden çıkıp asilzadelerin kendisini beklediği Büyük Kabul Salonu’na geçti.

Asilzadeler gülüp eğlendiler, bazıları, “Efendimiz,” dedi, “halk Kral’ı bekliyor, siz onlara bir dilenci sunuyorsunuz.” Bazıları da öfkelendi, “Krallığımızı utanca boğdu, efendimiz olmaya layık değil o,” dedi. Ama o hiçbirine cevap vermedi, yürümeye devam ederek parlak somaki basamaklardan aşağı indi, bronz kapıdan dışarı çıktı ve atına binip katedrale doğru ilerledi; genç paj yanı sıra koşarak geliyordu.

Halk gülüp, “Kral’ın soytarısı geçiyor,” dedi ve onunla alay etti.

Genç Kral atının dizginlerini çekti, “Hayır, ben Kral’ım,” dedi. Sonra da gördüğü üç rüyayı anlattı onlara.

Kalabalığın içinden bir adam öne çıktı ve acı acı konuşmaya başladı: “Efendi, bilmez misin ki zenginin şatafatı yoksula hayat verir? Biz sizin ihtişamınızla beslenir, ekmeğimizi sizin ayıplarınızdan çıkarırız. Kalpsiz bir efendi için çalışmak zordur, ama çalışacak efendisi olmamak daha da zordur. Bizi kargalar mı besleyecek sanıyorsun? Bütün bunlara bir çare buldun mu? Alıcıya, ‘Şu kadar paraverip alacaksın’, satıcıya, ‘Şu fiyata satacaksın’ mı diyeceksin? Hiç sanmam. Sen en iyisi Sarayına geri dön ve değerli mor kıyafetini giyin. Bizden, bizim çilemizden sana ne?”

“Zenginle yoksul kardeş değil midir?” diye sordu genç Kral.

“Öyledir,” dedi adam, “zengin kardeşin adı da Kabil’dir."

”Genç Kral’ın gözleri yaşlarla doldu; homurdanan insanların arasından atını sürdü; genç paj korkup yanından ayrıldı.

Katedralin ana kapısına vardığında askerler teberlerini uzatıp, “Ne işin var burada? Bu kapıdan birtek Kral geçebilir,” dediler.

Genç Kral öfkeden kıpkırmızı kesilerek, “Ben Kral’ım,” dedi ve teberleri itip içeri girdi.

Yaşlı Piskopos onu çoban kıyafetiyle görünce hayretler içinde tahtından kalkıp yanına gitti, “Evladım,” dedi, “bu üstündeki kıyafet bir krala yakışır mı? Sana hangi tacı giydireceğim, eline hangi asayı vereceğim? Bugün senin için mutlu bir gün olmalı, aşağılanma günü değil.”

“Mutluluk Keder’in biçtiği giysileri mi giymeli?” dedi genç Kral. Sonra da gördüğü üç rüyayı anlattı.

Piskopos rüyaları dinledikten sonra kaşlarını çatıp konuştu: “Evladım, ben yaşlı bir adamım, ömrümün sonuna geldim; bu koca dünyada çok kötülük olduğunu biliyorum. Korku salan hırsızlar dağlardan inip küçük çocukları kaçırır, Magriplilere satar. Aslanlar pusuya yatıp kervanları bekler, develere saldırırlar. Yaban domuzları vadideki mısırları kökler, tilkiler tepedeki asmaları dişler. Korsanlar sahili talan edip balıkçı teknelerini yakar, balıkçıların ağlarına el koyarlar. Tuzlu bataklıklarda cüzamlılar yaşar; sazlardan örülmüş kulübelerine kimse yaklaşamaz. Dilenciler kentlerde dolaşıp yemeklerini köpeklerle paylaşırlar. Bütün bunlara engel olabilir misin? Cüzamlıyı yatağına yatırıp, dilenciyi sofrana oturtabilir misin? Aslana emir verebilir misin, yaban domuzuna söz geçirebilir misin? Sefaleti yaratan, senden daha akıllı değil mi? İşte bu yüzden, bu yaptığını alkışlamıyor, sana diyorum ki: Atına bin, Sarayına dön, yüzün gülsün, bir krala yakışan kıyafeti giy, ben de altın tacını başına takıp incili asanı eline vereyim. Rüyalarına gelince, unut onları. Bu dünyanın yükünü bir tek kişi omuzlayamaz, bu dünyanın derdini bir tek yürek kaldıramaz.”

“Bu sözleri Tanrı’nın evinde mi söylüyorsun?” dedi genç Kral ve Piskopos’un yanından geçip altarın basamaklarını tırmandı, İsa’nın resminin karşısında durdu.

Karşısında İsa’nın resmi, sağında, solunda göz kamaştırıcı altın taslar, sarı şarapla dolu ayin kadehive kutsal yağla dolu şişe duruyordu, İsa’nın resminin karşısında diz çöktü; mücevherlerle süslü kutsal sandığın yanında iri mumlar yanıyor, tütsü dumanı ince mavi çelenkler halinde, kıvrıla kıvrıla kubbeye yükseliyordu. Genç Kral başını eğip dua etti; kaskatı cübbeler giyinmiş rahipler usulca altardan uzaklaştılar.

Ansızın sokaktan bir patırtı, bir keşmekeş duyuldu ve kılıçlarını çekmiş asilzadeler, sorguçlarındaki tüyler sallanarak, parlak çelik kalkanlarıyla içeri daldılar. “Nerede o rüyaperest?” diye bağırdılar. “Nerede o dilenci kıyafetli Kral krallığımızı utanca boğan o delikanlı? Öldüreceğiz onu, o bize hükmetmeye layık değil.”

Genç Kral tekrar başını eğip dua etti; duasını bitirdiğinde ayağa kalkıp asilzadelere döndü ve kederli gözlerle baktı.

Ve birden, güneş ışığı vitraylı camlardan içeri dolup genç Kral’ın bedenini, özel olarak onun için dokunmuş kaftandan daha da güzel bir kaftanla sarmaladı. Kuru değnek çiçek açtı, inciden daha beyaz zambaklarla bezendi. Kuru dikenler çiçek açtı, yakuttan daha kırmızı güllerle bezendi. Zambaklar en güzel incilerden de beyazdı, sapları parlak gümüştendi. Güller en parlak yakutlardan da kırmızıydı, yaprakları dövülmüş altındandı.

Genç Kral, krallara yaraşır bir kıyafete bürünmüş, duruyordu; mücevherlerle süslü kutsal sandığın kapağı açılıverdi, kutsal kâsenin billurundan harikulade, esrarengiz bir ışık yansıdı. Genç Kral, krallara yaraşır bir kıyafete bürünmüş, duruyordu; Tanrı’nın ihtişamı her yanı sardı, duvarlara oyulmuş nişlerdeki azizler hareket eder gibiydi. Genç Kral, krallara yaraşır bir kıyafete bürünmüş, karşılarında duruyordu; orgun ezgisi etrafa yayılıyor, borazanlar çalınıyor, korodaki çocuklar şarkı söylüyordu.

Halk şaşkınlık içinde dizüstü çöktü; asilzadeler kılıçlarını kınlarına sokup selam durdular; Piskopos’un yüzü bembeyaz oldu, elleri titremeye başladı. “Benden daha yüce bir varlık sana taç giydirdi!” diye haykırıp genç Kral’ın karşısında diz çöktü.

Genç Kral yüksek altardan aşağı indi ve halkın arasından geçip gitti. Ama hiç kimse yüzüne bakmaya cesaret edemedi, çünkü yüzü bir meleğin yüzüydü.