Devlet Bahçeli'nin 5 Eylül 1999 tarihli TBMM grup toplantısında yaptığı konuşma

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Saygıdeğer milletvekilleri,

Değerli Arkadaşlarım;

Sayın Basın Mensupları

Konuşmama başlarken hepinizi en iyi dileklerimle selamlıyorum.

Sözlerimin başında artık aramızda olmayan değerli arkadaşımız, Kütahya milletvekili Kadir Görmez’i ve geçtiğimiz gün aramızdan ayrılan Anavatan Partisi Bolu Milletvekili Avni Akyol’u rahmetle anıyorum.

Uzun ve yorucu ama verimli geçen bir yasama faaliyeti sonrasında kısa bir tatil yapan Meclisimiz yeni yasama dönemine başlamış bulunmaktadır. Ülke ve millet olarak artık son aylarına geldiğimiz yüzyılın en zor, en meşakkatli dönemlerinden birini yaşadığımızı söylemek yanlış olmayacaktır.

Uzun yıllardır devam eden siyasi ve ekonomik istikrarsızlık sonucu iyice bozulan idari, ekonomik ve sosyal dengeleri düzeltmek için çırpınırken, milletçe yüreğimizi yaralayan, hepimizi derin acılara boğan deprem afetini yaşadık. Etkili olduğu alanın genişliği ve niteliği bakımından Dünyanın sayılı doğal afetlerinden biri olan bir deprem felaketiyle karşı karşıya kaldık. Hayatını kaybeden binlerce vatandaşımız, yaralanan ve sakat kalan on binlerce insanımız, bir anda bütün dünyası değişen evsiz-barksız yüzbinlerce kardeşimiz bu afetin bize getirdiği ağır bilançonun şüphesiz en büyük bölümünü oluşturmaktadır.

Allah’a şükürler olsun ki, büyük Türk milleti, bu ağır yükü hep beraber omuzlamak, afete maruz kalan kardeşlerini yeniden hayata bağlamak ve ayakta kalmalarına yardımcı olmak için bir an bile tereddüt göstermeksizin harekete geçti. Tarihte eşi-benzeri az görülen bu asil tavır ile birlikte, felaketin boyutlarının büyüklüğüne rağmen, milletimizin bu sıkıntıları bertaraf edeceğine olan inancımız arttı.

Hükümetimiz de, deprem afetinin hemen sonrasında vatandaşlarımızın kayıplarının telafi edileceğini ifade ettiği gibi, şu anda bunu bilfiil uygulamaya koymuş bulunmaktadır. İnsanlarımızın yeniden hayata sarılmaları, yaşantılarını normalleştirebilmeleri için bütün çabalar gösterilmekte, bütün imkanlar seferber edilmektedir. Bilindiği üzere, Düzce’de ilk etapta yapılan prefabrik konutlar hemen hak sahiplerine dağıtılmış, insanlarımızda bir moral, geleceklerine ilişkin umut belirmiştir. Depremzede vatandaşlarımızın geçici iskan problemlerinin giderilmesi için gerekli prefabrik konut, çadır ve kira yardımı talepleri geniş bir kanaat yoklamasıyla tespit edilmiş, bu tespitler doğrultusunda süratle çalışmalara başlanılmıştır.

Geçen Cumartesi günü toplanan Merkez Yürütme Kurulumuzun açılış konuşmasında da ifade ettiğim gibi, İstanbul dahil, ülke nüfusunun %23’ünü oluşturan bir bölgede etkili olan depremin ekonomi üzerindeki yansımalarının olumsuz olacağı, geleceğe yönelik ekonomik planlamaları zorlayacağı açıktır. Malum olduğu üzere bölge ekonomisinin gayri safi milli hasıla içerisindeki payı %34.7, sanayi katma değeri içerisindeki payı %46.7’dir.

Bunlara rağmen, Hükümetimiz, Türk milletinin azim ve desteği ile ekonomiyi daha iyi bir yörüngeye doğru çekme kararlılığındadır. Şu anda, özellikle kamu yatırım ve harcamalarında deprem yaralarının sarılmasına öncelik verilmiş bulunmaktadır.

Bunun için de yıllık yatırım programı yeniden hazırlanmakta, kaynakların verimli bir şekilde kullanımı hedeflenmektedir.

Deprem sonrası afet yörelerine ilişkin kamu yönetimi tarafından sunulan bütün hizmetlerde tam bir şeffaflığı, kamuoyu denetimini öngörmekteyiz. Bu nedenle de ilk andan itibaren bütün yardım kampanyalarının ilgili kanun ve yönetmelikler çerçevesinde düzenlenmesini, vatandaşların yaptıkları yardımların akıbetini görebilmesinin tedbirlerini almış bulunuyoruz. Afet yörelerine ilişkin her türlü harcamalar kamuoyunun bilgisine ve denetimine açık olacaktır. Bu husustaki kararlılığımız sanırım bütün Türkiye tarafından da bilinmektedir.

Depremden çıkaracağımız çok önemli dersler bulunduğu sık sık ifade edilmektedir. Önemli olan bu duyarlılığın hem milletimiz hem de devletimiz tarafından korunmasıdır. Öncelikle, yanlış şehirleşmenin, sağlıksız konut yapımının mutlaka önlenmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Ülkemizin hemen her yöresinin depreme şu veya bu şekilde maruz kalabileceği ihtimali gözden uzak tutulmamalıdır.

Hükümetimiz bu açıdan imar ve inşaat mevzuatını süratle elden geçirerek yeni düzenlemeler yapmaktadır. Önümüzdeki günlerde bunlar meclisin gündemine gelecektir.

Yerel yönetimlerimiz de bu konularda çok duyarlı davranmalı, vatandaşlarımızda konut alırken kaliteyi önemseyen bir tüketici bilinci gelişmelidir. Diğer bir ders ise artık ülkemizde kent bilgi sistemine önem verilmesi gerekliliğidir. Şayet, yerel yöneticilerimiz kent bilgi sistemlerini sıhhatli bir şekilde kurmuş olsalardı, inanıyorum ki, hasar tespiti, kriz organizasyonu çok daha hızlı ve sağlıklı işleyecek; afete maruz vatandaşlarımıza yardımlar daha iyi bir şekilde ulaşacaktı. Burada, yerel yönetimlerimizin, özellikle MHP’li Belediye Başkanlarımızın illerinde, ilçelerinde, beldelerinde vakit kaybetmeksizin sağlıklı bir kent bilgi sistemi oluşturmalarını istiyorum.

Yine, idari ve sosyal yardımlaşma-dayanışma sistemimizi gözden geçirmemizin zaruri olduğunu görmekteyiz. Kara gün dostu olarak bildiğimiz ve milletimizin öz kaynaklarıyla, dinamizmiyle 122 yıldır var olan Kızılay’ın hizmetlerinde ortaya çıkan kalitesizlik ve yetersizlikler vatandaşlarımızda haklı bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Ne var ki, burada iki şeyi birbirinden ayırmak lazımdır. Tarihi ve önemli bir geçmişe sahip olan Kızılay gibi bir müesseseye her zaman ihtiyacımız vardır ve yıpratılmamalıdır. Burada, tartışılması gereken; bu önemli müessesenin kötü yönetildiğidir, hizmetindeki aksaklıklardır, insanımıza ve çağımıza yakışmayan malzeme kullanılmasıdır. Aksi takdirde, toplumumuzda sosyal yardımlaşmanın ve dayanışmanın köklü bir eserini farkında olmaksızın ortadan kaldırırız.

Görüldüğü gibi, tek tek bireylerden yerel yönetimlere, yerel yönetimlerden devlete, üniversitelere ve medyaya bu tür afet dönemlerinde çok büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Felaketlerden sonra cadı avına çıkar gibi, suçlu arayan bir toplum olmaktan, duyarlı, sorumlu ve kollektif hafızası güçlü bir toplum yapısına sahip olmamız gerekmektedir.

Saygıdeğer milletvekilleri,

Değerli arkadaşlarım;

İçinde yer almakta olduğumuz 57. Hükümetin hangi şartlarda kurulmuş olduğunu tüm milletimizi gayet iyi bilmektedir. Sıkıntılı, sancılı ve verimsiz geçen, milletin arzu, beklenti ve ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak kalan ve saygıdeğerliğini de önemli ölçüde zedeleyen 20. Dönem, 18 Nisan seçimleriyle sona ermiş, yeni bir dönem başlamıştır. 57. Hükümet yalnızca bir önceki yasama döneminden devraldığı sıkıntılarla değil, ekonomik ve sosyal şartların da ağırlaştığı bir konjonktürde göreve başlamıştır. Uzlaşmanın sağladığı geniş taban Hükümet için çok olumlu bir zemin doğurmakla birlikte, aynı ölçüde beklenti düzeyini de en yüksek noktalara taşımıştır.

Hatta öyle ki, tek parti iktidarında bile zor görülen bir düzeyde ciddi beklenti alanı oluşmuştur. Bu beklentileri, hem imkanlar, hem ülke ve millet öncelikleri doğrultusunda cevaplamak Hükümetimiz için büyük önem taşımakla birlikte, daha önce de çeşitli vesilelerle vurguladığım gibi, üç partili bir hükümet olmamızdan ve şartların ağırlığından ötürü tam olarak karşılamak mümkün değildir.

Bilindiği üzere bir ülkede huzurun, istikrarın ve gelişmenin kaynağında, demokrasi kültürünün ve siyasetin uzlaşma yeteneğinin de pekişip yerleşmiş olması yatar. Türkiye’nin yıllar yılı çektiği acılar, sıkıntılar iyi bir şekilde incelenir ve nedenleri ortaya konulmak istenirse görülür ki, demokrasi tarihimizde ve özellikle siyasi kültürümüzde uzlaşma zeminlerine hiç önem verilmemiştir. Bir tarafın ‘ak’ dediğinin diğer tarafça illâ ‘kara’ olarak ifade edilmesi, muarız olmanın gereği gibi algılanmış ve uygulanmıştır.

Biz, Milliyetçi Hareket Partisi olarak herşeyden önce insanlarımızın önünü açmak, ufkunu genişletmek, demokrasi, barış ve kardeşlik ortamı içerisinde yaşamalarını, üretmelerini, gelişmelerini sağlamak istiyoruz. Bunlar da asla kısır tartışmalarla, birbirimizin fikir, düşünce ve hayırlı çalışma arzularını boğmakla gerçekleşmez.

Görev ve sorumluluklarının ağırlığını hiç bir an gözardı etmeyen Partimiz, sadece günü kurtarma anlamına gelen, ucuz, popülist söylemlere ve politikalara tevessül etmeyecek, bundan sonra da hummalı bir şekilde, Türkiye’yi yeni yüzyıla, temel yapısal değişim sürecini tamamlamış, sosyal ve ekonomik gelişme sürecini oturtmuş olarak taşıma azim ve kararlılığını sergileyecektir. Milletimizin hafızası, daha kuruluş haftasında çatırdamaya başlayan koalisyon hükümetleri örnekleriyle doludur. Ne yazık ki, uzlaşma ve hizmet yerine kavgayı, ayak oyunlarını, çıkar hesaplarını ön planda tutan bu Hükümetler döneminden, Türk Milletinin istikbaline çok kötü bir siyasal ahlak mirası ile birlikte büyüyen, devleşen problemler devredilmiştir. Belki o Hükümetler, kendi seçmenlerince ve tabanlarınca onaylanacak, “bireysel tatminleri” önemli ölçüde gerçekleştirecek iş ve icraatları sergileyebilmişlerdir. Ama, şundan emin olunmalıdır ki, milli bünyeyi rahatlatamamışlardır. Şayet milli bünyeyi rahatlatıp, seçmeni memnun etselerdi, 18 Nisan’da Türk Milleti bunu, gereği gibi ifade ederdi.

Muhterem Arkadaşlarım,

Bir hususu aklınızdan hiç çıkartmamanızı istiyorum. İstikrar ve huzur, bir açıdan hürriyete çok benzer. Aynı hürriyet gibi, istikrarın ve huzurun kıymeti yokluğunda, eksikliğinde çok iyi anlaşılır ve hissedilir. Türk siyasetinin yaşadığı açmazlar uzun soluklu bir şekilde değerlendirildiğinde bu gerçek çok daha iyi anlaşılacaktır.

Belli odaklar şu ana kadar ortaya koyduğumuz tavırdan dolayı bizi eleştiriyorlar. Hem toplumu, hem de bizi yönlendirmeye uğraşıyorlar. Bunlardan bir kısmı, bu görevlerini ilginç ve düşündürücü bir şekilde “MHP’den çok MHP’li” gözükme pahasına yerine getirmeye çalışmaktadır. Ancak, bu odakların insafla ve gerçeklerle bağdaşmayan iddia ve isnatları, inanıyorum ki kadirşinas Türk Milleti tarafından da rağbet görmüyor. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, eleştirilere en fazla açık, tahammüllü parti, Milliyetçi Hareket Partisi’dir. Ancak, siyaseti, sadece eleştirmek, sadece karalamak, hatta çamur atmak olarak algılayanların eleştirileri ile hak bildiğimiz yoldan dönmek gibi bir acizliğe girmemiz de beklenmemelidir.

Yine hatırlayacaksınız, Hükümetin kuruluş çalışmaları esnasında MHP’nin devlette kadrolaşacağı, bürokrasiyi alt üst edeceği, sürgünlerin yaşanacağı gibi karalama ve sindirme gayretleri sarfediliyordu. Hükümetin üç buçuk ayını geride bıraktığımız şu günlerde ise hemen her bakanlıkta bir takım yükselmeler ve görev değişiklikleri vuku bulmasına rağmen, özellikle MHP’li bakanlıklarda yapılan atamalar büyüteç altına alınmakta; sanki bu atamalar yapılırken ehliyet, liyakat ölçüleri gözardı ediliyormuşcasına bir hava oluşturulmak istenmektedir.

MHP’nin kamu yönetiminde yaptığı atama sayısı, atadığı kişilerin nitelikleri, mesleki ehliyet ve liyakat ölçüleri, atama gerekçeleri tamamıyla kamuoyuna açıktır. 57. Hükümet Döneminde kamu yönetiminde üst düzey sorumlulukları yüklenen kişilerden özellikle MHP’li Bakanlarca göreve getirilenlerin hepsi de alanlarında uzman olan, tecrübeli, bilgili bürokratlardır. Pek çoğu daha önce de önemli idari görevler üstlenmiş kimselerdir.

Belli odakların ve kişilerin, kendilerini icazet ve meşruiyet makamı olarak görerek, kendileri dışında kalanları hor görme saplantıları, en fazla demokrasiyi ve Cumhuriyet Rejimi’ni zedeler. Bu odaklara ve kişilere, ideolojik olmaktan da öte patolojik tavırlarını değiştirmelerini, kendilerine çeki-düzen vermelerini tavsiye ediyoruz. Diğer taraftan da bazı çevreler MHP tabanını ajite etmek amacıyla Hükümet içerisinde MHP’nin etkisiz kaldığını ileri sürmekte, partimizin tabanını akılları sıra parti yönetimine karşı kışkırtmaya çalışmaktadır. Doğrusu, ifrat-tefrit arasında gidilip-gelinmektedir. Her iki uçta yer alanların da bilmeleri gereken bir gerçek var ki, o da MHP’nin hiç bir şekilde kamu yönetiminde “yağma sistemine” izin vermeyeceğidir. Kamu yönetiminde görev alma ve görevde yükselmelerin çok objektif kriterlere dayanması gerektiği, kamusal imkanların siyasal veya kişisel çıkar aracı olmaktan çıkarılması zarureti üzerinde hep hassasiyetle durduğumuz konulardır. MHP’de 57. Hükümet içerisinde bu sorumluluğunun idrakiyle hareket etmekte; ne kimseyi keyfi bir şekilde görevinden etmekte, ne de ehliyetsiz-liyakatsız kişileri yükseltmektedir. Bundan sonra da aynı esaslara sadık kalacak ve gerekli görüldüğü takdirde de görev değişikliği yapmaktan kaçınmayacaktır.

Kıymetli arkadaşlarım,

Sayın Basın Mensupları,

Son günlerde en fazla tartışılan konulardan bir diğeri ise “Af Yasası”dır. Bilindiği gibi, af konusu kamuoyu gündemine MHP tarafından getirilmemiştir. Ancak, bu konu öyle netameli bir meseledir ki, gündeme geldiği zaman da konuyu kamuoyunu üzmeyecek, örselemeyecek bir yöne çekmek Hükümetlere düşen bir görevdir. MHP olarak, Hükümet içerisinde bu vazifemizi en iyi şekilde yapmaya çalıştık.

En başından itibaren yapılması gerekenin, af gibi gerçek mânâda çözüm sayılamayacak bir takım çalışmalar ortaya koymak yerine, tutarlı bir yargı reformu gerçekleştirmek olduğunun da altını çizdik. Son günlerde yaşadığımız cezaevleri olayları ise meseleye yaklaşımımızdaki haklılığımızı bir kez daha ortaya koymuş bulunmaktadır.

Ne suçluyu gereği gibi yargılayabiliyoruz, ne de gereği gibi ceza ve infaz sistemini işletebiliyoruz, ne de ıslah edip topluma kazandırabiliyoruz.

İnsanlarımızı hukukun üstünlüğüne, hukuk karşısında eşit olduğuna inandıracak, yargının verdiği karar karşısında saygı duyacak ve yüreğinin bir köşesinde haksızlığa, uğradığına dair en ufak bir şüphe bırakmayacak, verilen cezaların infazını muntazam olarak gerçekleştirecek, suçluyu hayatının sonuna kadar ‘suçlu’ olarak yaşatmayıp, ıslah ederek topluma kazandıracak bir hukuk düzeni, yargılama ve infaz sistemi oluşturmak için daha fazla gecikmemek gerekmektedir.

Yine af yasası tartışmaları çerçevesinde partimize fatura edilmeye çalışılan “çetelerin affı” meselesine temas etmek istiyorum. MHP karşısındaki klasik önyargılı tavrın yeni bir uzantısı olan bu yakıştırma çabası, bizleri sadece üzmektedir. MHP, değil çetelerin ve canilerin af edilmesini, bunlarla organize bir şekilde mücadele edilmesini savunmaktadır. Bu vesileyle bir noktanın altını çizmeden edemeyeceğim. Türkiye’de suçlular, suçlar ve af konusunda herkesin tutarlı ve ahlaki bir yaklaşım içinde olması şarttır. Çetelerin amansız düşmanı olup bölücü teröristlerin hamisi rolüne soyunmanın en hafif tabirle çifte standartçı ve gayri ahlaki bir yaklaşım olacağı açıktır.

Bölücü terör örgütünün çözülme sürecine girmesi, insan kaynakları açısından sıkıntıya düşmesi ve lojistik desteklerini önemli ölçüde kaybetmesi üzerine girdiği ‘barıştan yanaymış gibi görünme’ taktiği beyhudedir. Eğer, gerçekten pişman olmuşlarsa, Türkiye’de barış ve kardeşliği arzuluyorlarsa silahlarını bırakıp, kayıtsız-şartsız adalete teslim olmak zorundadırlar.

Eline silah alan, cinayetler işleyen, ülkenin ekonomik ve stratejik çıkarlarını zedeleyenlerin, fikir suçlusu veya siyasi suçlu gibi anılmaları ise ancak gafletin bir göstergesidir. Canilere ve teröristlere müşfik olmak gibi bir tavır sergilememiz mümkün değildir. Medyamız da terör örgütü başının yaptığı açıklamaları, Türk Milleti’nin ve devletinin muhatabı olarak algılanmasına yol açacak bir şekilde nakletmemek için daha dikkatli ve duyarlı olmalıdır.

Muhterem Dava Arkadaşlarım,

Sayın Basın Mensupları,

İnsanoğlu’nun 20. Yüzyılı tamamlayıp yeni bir yüzyıla adım atacağı önümüzdeki aylar içinde ülke olarak nerede durduğumuzu, neler yapmamız gerektiğini çok iyi tespit etmemiz gerekiyor. Bu konjonktürde, insanımızın, ülkemizin karşı karşıya bulunduğu sorunlar bellidir ve önemlidir. Ama bunları küçümsemek gibi, gereğinden fazla büyütmek de doğru değildir.

Gerçi 17 Ağustos’da yaşadığımız büyük deprem felaketi, ister istemez moralimizi bozmuş, zaten çarpık olan ekonomik dengeleri alt üst etmiştir. Önümüzde 17 Ağustos öncesine oranla çok daha ağır bir sosyo-ekonomik tablo bulunmaktadır. Bu da yetmiyormuş gibi, toplumsal gerilimlerden ve siyasi istikrarsızlıktan medet uman kişiler ve çevreler bulunmaktadır.

Türkiye, hâlâ laik-antilaik kıskacının içinde sıkışıp kalabilmektedir. 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi’nden bu yana zaman zaman alevlenip, zaman zaman sönen başörtüsü meselesi önemini korumaktadır. Ve hatta meselenin kangrenleşmesinin mimarları olanlar kendileri dışındaki kesimleri sorumlu ve suçlu göstermek için özel çaba gösterebilmektedir.

Bu toplumsal yarayı farklı gerekçelerden yola çıkarak kaşıyanlar ne derse desinler, bizler ülkemiz ve milletimiz için makûl, ahlâkî ve doğru olanın arayışı içinde olacağız. Sabırlı ama kararlı olmaya devam edeceğiz. Bütün meseleler er ya da geç çözüme kavuşacaktır.

Ama bir sorunu çözerken bir başkasına yol açmadan ve kırmadan, dökmeden çözmek önemlidir. Başörtüsü meselesine de aynı şekilde bakmak gerekir. Bu meseleyi, yeni toplumsal gerilimleri, laik-antilaik çatışmasını beslemeden bitirmek önem arzetmektedir. Çözümlerin genel kabûlü ve kalıcılığı bakımından böyle bir yöntem ve uslûp zorunludur. Aynı yaklaşım, demokratikleşme tartışmaları ile anayasal reformlar açısından da geçerlidir. Türkiye çok partili hayata adım attığı günden itibaren demokrasiyi tartışmakta, sürekli ve farklı demokratikleşme talepleri gündeme gelmektedir.

Milliyetçi Hareket Partisi’nin bu konuyla ilgili yaklaşımı, çeşitli vesilerle daha önce de ifade ettiğim gibi, “Türk insanı yurttaşı olmaktan her zaman onur ve gurur duyacağı güçlü bir demokrasiye ve hukuk devletine layıktır.” anlayışından ilham almakta; bu anlayışı temel hareket noktası kabul etmektedir.

Türkiye’de demokratikleşme alanında kayda değer bir mesafe katedilemeyişinin sebeplerini iyi teşhis etmek önem taşımaktadır. Biz, bu konu da demokrasi karşıtı çevreler kadar, demokrasi yandaşı gözüken bazı çevrelerin de sorumlu olduğuna inanıyoruz. İnsan hakları ve demokrasi kavramlarını sakız yapıp, kavramların ve değerlerin saygınlığına gölge düşürenlerin, demokratikleşme çabalarını zayıflattığını düşünmekteyiz. Gerçekten de bu değer ve kavramlara en büyük zararı, onları cumhuriyet düşmanlığıyla, bölücülükle ve teröristlerle özdeşleştirenlerin, sağduyu sahibi çoğunluğun böyle algılamasına sebep olanların verdiğine şüphe yoktur. Demokrasi, insan hakları, ülke birliği ve dirliği alanında gerçekçi ve samimi oldukları ölçüde Türkiye’nin işi kolaylaşmış olacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanımızın TBMM’nin yeni yasama döneminin açılışında yaptığı konuşmada Türk siyasi sisteminin ciddi bir reforma ihtiyacı olduğu ifade edilmiş ve bu çerçevede çeşitli önerilere yer verilmiştir. Bu konuşma ile birlikte siyasi reform ve anayasa tartışmaları tekrar gündemin ilk sıralarına oturmuştur.

Hatırlanacağı üzere, Milliyetçi Hareket Partisi uzun bir süredir Türkiye’de Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu ve seçim sistemi tartışmalarına son verilmesi için gerekli adımların atılmasını önermektedir.

Özellikle de ilk yazılı Anayasamız olan 1876 Kanun-i Esasi’den bu yana tartışılan anayasa meselesinin Türk siyasetinin ağırlıklı bir gündem maddesi olmaktan çıkarılması gerektiğini vurgulamaktadır. Buna Türkiye’de kolayca ve sık sık yapılan meşruluk tartışmalarına son verebilmek, ülke yönetimine ilişkin temel kurallarda güçlü bir konsensüsün varlığını temin edebilmek açısından çok önem atfetmektedir.

Partimiz, ülkemizin 21. Yüzyıla, üzerinde geniş mutabakatın sağlandığı güçlü bir toplumsal uzlaşma belgesi hüviyeti taşıyan anayasal bir yapıyla girilmesini arzulamaktadır. Siyasi partilerimizin, sivil toplum kuruluşlarımızın ve aydınlarımızın görüş ve önerilerinin bir yansıması olacak anayasa değişikliği paketini iki bin yılının başlarında hayata geçirmek mümkündür. Geçen yasama döneminde bazı değişiklikler yapılan Siyasi Partiler Kanunu ile seçim sistemi de bu çerçevede yeniden ele alınmalı, temel normları oturmuş bir siyasi hayatın yeni demokratik ve etik geleneklere sahip olması için de gerekli duyarlılıklar ortaya konmalıdır.

İşte, Milliyetçi Hareket Partisi meseleye böyle bir bakış açısından yaklaşmaktadır. Dolayısıyla, siyasi reform tartışmalarının Cumhurbaşkanı seçimine indirgenmesini, konunun genel çerçeveden soyutlanarak ele alınmasını yanlış bulmaktadır. Çünkü, Cumhurbaşkanını halk seçsin deyip yetkilerinin artmasına karşı çıkmak, siyasi rejimlerin kendi kurumsal yapıları ve dengeleri açısından mümkün değildir. Aynı şekilde, Cumhurbaşkanının yetkilerini arttırıp, meclisin seçmesini önermek de hatalıdır ve parlamenter rejimin tabiatına aykırıdır. Biraz önce de ifade ettiğim gibi, bu meselelerin aceleye getirilmemesi ve genel anayasal değişiklik çerçevesi içinde düşünülüp ele alınması şarttır.

Kıymetli Arkadaşlarım,

Huzurlarınızda sonuç olarak şunu ifade etmek istiyorum. Bize göre, Türkiye, 21. yüzyıla, bir taraftan siyasi ve ekonomik istikrarını temin etmiş, diğer taraftan da demokrasisini geliştirip daha saygın, etkin ve güçlü bir devlet inşa etmiş olarak girmelidir. Ülkemizin yeni yüzyılın zorlu şartlarında yalpalamadan yol alması ancak bu şekilde mümkündür.

Siyasi sistemin yapısı ve işleyişine ilişkin düzenlemelerin yanında, ülkemizin acil ihtiyaç duyduğu temel yasal değişiklikler de bellidir. Buna göre, öncelikle ele alınması gereken bu konuları başlıklar halinde şöyle özetlemek mümkündür. Deprem ülkesi olan Türkiye’de imar, denetim ve ihale mevzuatındaki yetersizlikler ile boşlukların süratle giderilmesi, güçlü bir sivil savunma ve yardımlaşma ağının oluşturulması zorunludur. Bunların dışında yargı ve adalet sisteminin sağlıklı bir yapıya kavuşturulması, yerel yönetimlerin yetki ve gelirlerini yeniden düzenlenmesi, tarım ve sağlık reformlarının hayata geçirilmesi önem taşımaktadır.

Tabii ki bütün bütün bunları başarmak kolay değildir. Ama çok zor da değildir. Yeni meclisimiz ve hükümetimiz bunu başaracak güçtedir. Yeter ki, neyi nasıl yapmak istediğimizi bilelim, partiler ve kişiler olarak kendi tarihi sorumluluklarımızı çok iyi kavrayalım ve görevlerimizi böyle bir sorumluluk ahlâkı içinde yerine getirmeye çalışalım.

Eğer, Türkiye hepimizin ise, ülke sorunlarına ve gelişmelere önce Türkiye penceresinden daha sonra kendi pencerelerimizden bakmasını bilmek lazımdır. İşte, bu bakış, Türk milliyetçiliğinin geçmişten bugüne siyasi felsefesinin mirengi noktasını en iyi özetleyen ifadelerden biridir. Gelecekte de bu bakış açısı önemini koruyacak, bizlere ilham ve cesaret vermeye devam edecektir.

Bu duygu ve düşüncelerle yeni yasama döneminin ilk grup toplantısı açılış konuşmasına son verirken, yüksek heyetinizi bir kez daha saygı ve sevgiyle selamlıyor, bu yasama döneminin aziz milletimiz ve demokrasimiz açısından başarılara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum.