Balıkçı ile Ruhu

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Prenses'in Doğum Günü Balıkçı ile Ruhu
Oscar Wilde
Çeviri: Roza Hakmen
Yıldız Çocuk
Ekselansları Monaco Prensesi Alice’e

Genç Balıkçı her akşam denize açılıp ağ atardı.

Rüzgâr karadan estiğinde hiçbir şey tutamaz, çok şanslıysa pek az bir şeyler yakalardı, çünkü karadan esen rüzgâr şiddetliydi, uğursuzdu ve hoyrat dalgalar karşılardı onu. Ama rüzgâr denizden karaya estiği zaman, balıklar derin sulardan yüzerek gelip ağına takılır, o da balıkları pazara götürüp satardı.

Her akşam denize açılırdı; bir akşam, ağ o kadar ağırdı ki, kayığa güçlükle çekebildi. Kendi kendine gülüp şöyle düşündü: “Denizde yüzen bütün balıkları tutmuş olmalıyım; ya da insanları şaşkına çevirecek aptal bir canavarı tuzağa düşürdüm, belki de Kraliçe Hazretleri’nin görmek isteyeceği korkunç bir yaratıktır. Balıkçı var gücüyle kalın iplere asılıyordu, sonunda kolunun uzun damarları, bronz bir vazonun etrafını çevreleyen mavi mineden çizgiler gibi kabardı. İnce iplere asıldı, yassı mantar halkası giderek yaklaştı ve nihayet ağ suyun yüzüne çıktı.

Ama ağda ne bir balık, ne canavar, ne de korkunç bir yaratık vardı, sadece küçük bir denizkızı uzanmış uyuyordu.

Saçları ıslak, altın bir post gibiydi, saçının her bir teli, cam bir kadehin ince altın tellerini andırıyordu. Bedeni fildişi kadar beyaz, kuyruğu gümüş ve incidendi. Gümüş ve incidendi kuyruğu ve yeşil yosunlar kuyruğuna dolanmıştı; kulakları birer deniz kabuğu, dudakları sanki mercandı. Soğuk dalgalar soğuk göğüslerine çarpıyor, gözkapaklarında tuzlar parıldıyordu.

O kadar güzel, o kadar güzeldi ki, genç Balıkçı onu görünce şaşkına döndü; elini uzatıp ağı kendine çekti ve kayığın kenarından sarkarak Denizkızı’nı kucakladı. Dokunduğunda Denizkızı ürkmüş bir martı gibi çığlık atıp uyandı; mor ametist gözleriyle dehşetle baktı Balıkçı’ya, kurtulmak için çırpınmaya başladı. Ama Balıkçı onu sıkı sıkı tuttu, gitmesine izin vermedi.

Denizkızı kaçamayacağını anlayınca ağlamaya başladı; “Yalvarırım sana, bırak beni gideyim, ben Kral’ın tek kızıyım, babam yaşlı ve yapayalnız,” dedi.

Ama genç Balıkçı şöyle cevap verdi: “Seni bir şartla bırakırım: Seni her çağırdığımda gelip bana şarkı söylemeye söz vereceksin; balıklar deniz mahluklarının şarkısını dinlemeye bayılırlar, böylece ağlarım hep dolu olur.”

“Sana bu sözü verirsem gerçekten bırakacak mısın beni?” diye sordu Denizkızı.

“Gerçekten bırakacağım seni,” dedi genç Balıkçı.

Bunun üzerine Denizkızı istediği sözü verdi ve deniz mahluklarının yeminiyle ant içti. Balıkçı kollarını çözünce Denizkızı garip bir korkuyla ürpererek sulara gömüldü.

Genç Balıkçı her akşam denize açılıp Denizkızı’na sesleniyor, o da sudan çıkıp şarkı söylüyordu. Yunuslar yüzerek Denizkızı’nın etrafında dönüyor, vahşi martılar başının üzerinde daireler çiziyordu.

Denizkızı harikulade bir şarkı söylüyordu. Şarkısında sürülerini mağaradan mağaraya güden, küçük yavruları omuzlarında taşıyan deniz mahluklarını anlatıyordu; Kral geçerken kıvrık deniz kabuklarını öttüren, uzun yeşil sakallı, göğüsleri kıllı Triton’ları anlatıyordu; Kral’ın, tavanı şeffaf zümrütten, yerleri parlak inciden, baştan aşağı kehribardan sarayını anlatıyordu; mercanların iri dantel yelpazeler gibi gün boyu sallandığı, balıkların gümüş kuşlar misali yalpa vurduğu, denizşakayıklarının kayalara tutunduğu ve karanfillerin damarlı sarı kumlarda çiçek açtığı deniz bahçelerini anlatıyordu. Şarkısında Kuzey denizlerinden gelen, yüzgeçlerinden sivri buz saçakları sarkan büyük balinaları anlatıyordu; suya atlayıp ölmek istemediklerinden, Siren’lerin anlattığı harikaları duymamak için kulaklarını balmumuyla tıkamak zorunda kalan tacirleri anlatıyordu; uzun direkli batık kadırgalarla halatlara asılı, donmuş denizcileri, yüzerek açık lombozlardan içeri girip çıkan uskumruları anlatıyordu; yaman seyyahlar olan ve gemi omurgalarına yapışıp dünyayı dolaşan sülükayaklıları anlatıyordu; uçurum yamaçlarında yaşayan, uzun siyah kollarını gerip uzatan ve istedikleri zaman geceyi çağırabilen mürekkepbalıklarını anlatıyordu. Şarkısında opalden oyulmuş, yelkeni ipekli tekneleri olan nautilusları anlatıyordu; harp çalan ve dev Kraken’i büyüleyip uyutabilen şen denizadamlarını anlatıyordu; kaygan yunusları yakalayıp gülerek sırtlarına binen küçük çocukları anlatıyordu; beyaz köpüklerin arasına yatıp denizcilere kollarını uzatan denizkızlarını anlatıyordu; kıvrık dişli denizaslanlarını ve yeleleri dalgalanan denizatlarını anlatıyordu.

Denizkızı’nın şarkısını duyan bütün orkinoslar derinlerden onu dinlemeye geliyordu; genç Balıkçı ağlarını atıp onları yakalıyor, bazılarını da zıpkınla vuruyordu. Kayığı yükünü iyice aldığında, Denizkızı Balıkçı’ya gülümseyerek denize dalıyordu.

Ama Balıkçı’nın dokunabileceği kadar yakına gelmiyordu asla. Balıkçı onu defalarca çağırıyor, yalvarıyor, ama o gelmiyordu; yakalamaya kalkıştığı zaman da, bir fok gibi denize dalıyor, o gün bir daha hiç görünmüyordu. Denizkızı’nın sesi, her gün biraz daha tatlı geliyordu Balıkçı’nın kulağına. Sesi o kadar tatlıydı ki, Balıkçı sonunda ağlarını, kurnazlığını unuttu, işine aldırmaz oldu. Al yüzgeçli, kabartma altın gözlü orkinoslar sürüler halinde önünden geçip gidiyor, o hiç aldırmıyordu. Zıpkını yanında öylece duruyordu, örme sazdan sepetleri bomboştu. Ağzı açık, gözleri dalıp gitmiş, aylak aylak kayığında oturup dinliyordu; deniz sisleri vücudunu sarmalayıp gezgin ay esmer kollarını gümüşe bulayıncaya kadar dinliyordu.

Bir akşam Balıkçı Denizkızı’na seslendi: “Küçük Denizkızı, küçük Denizkızı, seni seviyorum. Bırak kocan olayım, sana âşığım,” dedi.

Ama Denizkızı başını iki yana salladı. “Senin içinde insan ruhu var,” dedi. “Ancak ruhunu içinden kovarsan sevebilirim seni.”

Genç Balıkçı düşündü: “Ruhumun bana ne faydası var? Onu göremiyorum, tutamıyorum, tanımıyorum. Tabii kovarım onu içimden, sonra da mutlu olurum.” Bir sevinç çığlığı atıp renkli kayığının içinde ayağa kalkarak kollarını Denizkızı’na uzattı. “Ruhumu kovacağım,” diye haykırdı, “sen benim karım olacaksın, ben de senin kocan; ikimiz birlikte derin sularda yaşayacağız; şarkında anlattığın şeylerin hepsini bana göstereceksin, ben de senin istediğin her şeyi yapacağım, hayatlarımız birleşecek.”

Denizkızı mutlulukla gülüp yüzünü elleriyle örttü.

“Peki ama ruhumu nasıl kovacağım?” diye sordu genç Balıkçı heyecanla. “Nasıl yapılacağını söyle, hemen yapayım!”

“Heyhat! Ben de bilmiyorum,” dedi küçük Denizkızı; “deniz mahluklarının ruhu yoktur ki.” Sonra da özlem dolu bakışlarla denizin dibine daldı.

Ertesi sabah erkenden, güneş tepenin üzerinde daha bir karış yükselmemişken, genç Balıkçı Rahip’in evine gidip kapıya üç kez vurdu.

Rahip adayı kafesten baktı, gelenin kim olduğunu görünce sürgüyü çekip, “Gir,” dedi genç Balıkçı’ya.

Genç Balıkçı içeri girdi, yerdeki hoş kokulu hasırların üzerine diz çöktü ve Kutsal Kitap’ı okumakta olan Rahip’e seslendi: “Peder, ben deniz mahluklarından birine âşık oldum, ruhum yüzünden istediğimi elde edemiyorum. Söyle bana, ruhumu nasıl kovabilirim içimden? Ona ihtiyacım yok nasılsa. Ruhumun bana ne faydası var? Onu göremiyorum, tutamıyorum, tanımıyorum.”

Rahip göğsünü yumruklayarak cevap verdi: “Eyvah, eyvah, sen çıldırmışsın veya zehirli bir ot yemişsin; ruhu insanın en soylu varlığıdır; soylulukla kullanmamız için bize Tanrı’nın armağanıdır, insan ruhundan daha değerli hiçbir şey yoktur ve hiçbir dünya malı onunla kıyaslanamaz. İnsan ruhu dünyanın bütün altınlarına bedeldir, kralların yakutlarından daha değerlidir. İşte bu yüzden evladım, bir daha bu konuya kafa yorma; affedilmez bir günahtır. Deniz mahluklarına gelince, onlar yollarını şaşırmış yaratıklardır ve onlarla düşüp kalkanlar da yollarını şaşırır. Onlar iyiyle kötüyü ayıramayan tarladaki hayvanlar gibidirler ve Tanrı onlar için ölmemiştir.”

Rahip’in acı sözlerini duyunca genç Balıkçı’nın gözleri doldu; doğrulup ayağa kalktı ve şöyle dedi:

“Peder, Faunus’lar ormanda memnun mesut yaşıyor, denizadamları kırmızı altından harplarıyla kayalarda oturuyor. Yalvarırım sana, onlar gibi olmama izin ver; onların hayatı çiçeklerin hayatına benziyor. Ruhuma gelince, madem benimle aşkımın arasına giriyor, ruhumun bana ne faydası olabilir?”

“Bedenin aşkı kirlidir!” diye haykırdı Rahip kaşlarını çatarak. “Tanrı’nın, yarattığı dünyada gezinmelerine izin verdiği kâfirler de kirli ve fesattır. Ormanların Faunus’larına, deniz şarkıcılarına lanet olsun! Gece vakti duyduğum oldu seslerini, beni tespihimden ayırmaya, ayartmaya çalıştılar. Pencereyi tıklatıp gülerler. Tehlikeli zevklerinin hikâyelerini fısıldarlar kulağıma. Beni günaha teşvik ederler, dua ettiğimde surat ekşitirler. Yollarını şaşırmış onlar diyorum sana, yolunu şaşırmış hepsi. Onlar için ne cennet vardır, ne de cehennem; hiçbir yerde Tanrı’ya hamdetmeyecek onlar.”

“Peder!” diye haykırdı genç Balıkçı. “Sen ne dediğini bilmiyorsun. Bir kralın kızı benim ağıma takıldı. Sabah yıldızından daha güzel, aydan daha beyaz bir yaratık. Onun bedenine karşılık ruhumu veririm, onun aşkı uğruna cennetten vazgeçerim. Bana sorumun cevabını söyle ve bırak huzur içinde gideyim.”

“Defol! Defol!” diye bağırdı Rahip. “Senin sevgilin yolunu şaşırmış, senin akıbetin de onunkinden farksız olacak,” dedi ve Balıkçı’ya hayır duasını vermeden, kapıdan kovdu.

Genç Balıkçı pazaryerine indi; başı önde, üzgün üzgün, ağır ağır yürüyordu.

Tacirler onu görünce aralarında fısıldaşmaya başladılar; biri öne çıkıp adıyla genç Balıkçı’ya seslendi, “Satılık neyin var?” dedi.

“Sana ruhumu satayım,” diye cevap verdi genç Balıkçı. “Yalvarırım al ruhumu, ben artık ondan bıktım. Ruhumun bana ne faydası var? Onu göremiyorum, tutamıyorum, tanımıyorum.”

Ama tacirler onunla alay etti, “Bir ruh bizim ne işimize yarar?” dediler. “Bir gümüş sikke bile etmez. Bize köle olarak bedenini sat, sana deniz moru kıyafetler giydirelim, parmağına bir yüzük takıp Kraliçe Hazretleri’nin emrine verelim. Ama ruhtan bahsetme bize, çünkü bizim gözümüzde değeri sıfırdır, hiçbir işimize de yaramaz.”

Genç Balıkçı kendi kendine dedi ki: “Bu ne tuhaf şey! Rahip, ruh dünyanın bütün altınına bedeldir diyor, tacirler bir gümüş sikke bile etmez diyor.”

Sonra da pazardan çıkıp deniz kıyısına indi ve ne yapacağını düşünmeye koyuldu.

Öğle vakti, rezene toplayıcısı olan bir arkadaşının söylediklerini hatırladı: Körfezin başındaki bir mağarada yaşayan genç bir cadı varmış ve büyüleri çok etkiliymiş. Hemen koşmaya başladı, ruhundan kurtulmak için sabırsızlanıyordu; kumsalda var gücüyle koşarken bir toz bulutu onu izliyordu. Genç Cadı, avcunun içindeki kaşıntıdan, Balıkçı’nın geldiğini anladı ve gülerek kızıl saçlarını çözdü. Dalga dalga dökülen kızıl saçlarıyla mağaranın ağzında durdu; elinde tomurcuk açmış bir baldıran dalı vardı.

“Ne istersin? Ne istersin?” diye bağırdı, genç Balıkçı soluk soluğa yamacı tırmanıp önünde eğildiğinde. “Rüzgâr ters olduğunda ağlarında balık mı istersin? Bende küçük bir kamış düdük var, çaldığımda kefaller süzüle süzüle körfeze gelir. Ama bedeli var güzel oğlan, bedeli var. Ne istersin? Ne istersin? Gemileri batırıp hazine yüklü sandıkları kıyıya sürükleyecek bir fırtına mı istersin? Bendeki fırtınalar, rüzgârınkilerden çoktur, çünkü benim efendim rüzgârdan güçlüdür; ben bir elek ve bir kova suyla, koca kadırgalara denizin dibini boylatırım. Ama bedeli var, güzel oğlan, bedeli var. Ne istersin? Ne istersin? Vadide biten bir çiçek biliyorum, benden başka kimse bilmez. Mor yaprakları, ortasında bir yıldızı vardır, suyu süt kadar beyazdır. O çiçeği Kraliçe’nin katı dudaklarına dokundurursan, senin peşinde dünyayı dolaşır. Kral’ın yatağından kalkar, dünyanın neresine gitsen, senin peşinden gelir. Çiçeğin de bir bedeli var güzel oğlan, bedeli var. Ne istersin? Ne istersin? Havanda bir kurbağayı dövüp çorba yapar, çorbayı bir cesedin eliyle karıştırırım. Düşmanın uyurken üstüne serpersin, kara bir yılana dönüşür, kendi anası öldürür onu. Bir tekerlekle gökyüzünden Ay’ı yere indirir, billur kürede sana Ölüm’ü gösteririm. Ne istersin? Ne istersin? İsteğini bana söyle, yerine getireyim, ama bir bedel ödeyeceksin güzel oğlan, bedel ödeyeceksin.”

“Benim istediğim pek önemli bir şey sayılmaz,” dedi genç Balıkçı, “ama Rahip hiddetlenip beni yanından kovdu. Ufacık bir şey aslında, ama tacirler benimle alay edip geri çevirdiler. Ben de, senin fesat olduğunu söyledikleri halde, sana geldim, istediğin bedel neyse, ödemeye hazırım.”

“Nedir dileğin?” diye sordu Cadı, yaklaşarak.

“Ruhumu içimden kovmak istiyorum,” diye cevap verdi genç Balıkçı.

Cadı’nın benzi soldu, ürperdi ve yüzünü mavi pelerinine gömdü. “Güzel oğlan, güzel oğlan,” diye mırıldandı, “istediğin korkunç bir şey.”

Genç Balıkçı lüle lüle kahverengi saçlarını savurup güldü. “Ruhumun benim gözümde hiç değeri yok,” dedi. “Onu göremiyorum, tutamıyorum, tanımıyorum.”

Cadı güzel gözlerini genç Balıkçı’ya dikti. “Söylersem karşılığında ne vereceksin?” diye sordu.

“Beş altın veririm,” dedi genç Balıkçı; “ağlarımı, oturduğum saz kulübeyi, renkli kayığımı veririm. Yeter ki ruhumu içimden nasıl kovacağımı söyle, her şeyimi veririm sana.”

Cadı alaylı alaylı gülüp, baldıran dalıyla Balıkçı’ya vurdu. “Ben istersem sonbahar yapraklarını altına, solgun ay ışığını gümüşe dönüştürürüm,” diye cevap verdi. “Benim efendim bu dünyanın bütün krallarından daha zengindir, hepsine hâkimdir.”

“İstediğin bedel altın değilse, gümüş değilse, ne verebilirim sana?” diye haykırdı genç Balıkçı.

Cadı, ince beyaz parmaklarıyla genç Balıkçı’nın saçını okşadı. “Benimle dans edeceksin güzel oğlan,” diye mırıldandı, gülümseyerek.

“Hepsi bu mu?” diye haykırdı genç Balıkçı şaşkınlıkla ve ayağa kalktı.

“Hepsi bu,” dedi Cadı ve gülümsedi yine.

“Öyleyse güneş batarken gizli bir yerde dans ederiz,” dedi genç Balıkçı, “sonra da sen bana sorumun cevabını söylersin.”

Cadı başını iki yana salladı. “Dolunayda, dolunayda,” diye mırıldandı. Sonra dört bir yanı kısık gözlerle kolaçan edip kulak kabarttı. Mavi renkli bir kuş çığlık atarak yuvasından havalandı ve kum tepelerinin üstünde daireler çizdi; üç benekli kuş, sert, boz rengi otları hışırdatarak birbirlerine ıslık çaldılar. Aşağıda, dalgalar kıyıya vurdukça birbirine çarpan düz, kaygan çakılların sesinden başka ses duyulmuyordu. Cadı kolunu uzatıp genç Balıkçı’yı kendine çekti ve kurumuş dudaklarını kulağına yaklaştırdı.

“Bu gece dağın tepesine gelmelisin,” diye fısıldadı. “Bugün Sebt günü, O gelecek.”

Genç Balıkçı irkilerek Cadı’ya baktı. Cadı beyaz dişlerini göstere göstere güldü. “O dediğin kim?” diye sordu genç Balıkçı.

“Önemli değil,” dedi Cadı. “Sen gece oraya gidip gürgen ağacının altında dur ve beni bekle. Siyah bir köpek sana doğru koşacak olursa, ona bir söğüt dalıyla vur, kaçar. Bir baykuş seninle konuşacak olursa hiç cevap verme. Dolunay göründüğünde ben senin yanında olacağım, birlikte çimenlerin üstünde dans edeceğiz.”

“Peki ama, ruhumu nasıl kovacağımı bana söyleyeceğine yemin eder misin?” dedi genç Balıkçı.

Cadı güneşe çıktı, rüzgâr kızıl saçlarında oynaştı. “Keçinin toynakları üzerine yemin ederim,” diye cevap verdi.

“Sen cadıların en büyüğüsün!” diye haykırdı genç Balıkçı. “Bu gece dağın tepesinde seninle mutlaka dans edeceğim. Aslında benden altın veya gümüş istesen daha memnun olurdum. Ama istediğin bedeli ödeyeceğim sana, zor bir şey değil.” Genç Balıkçı kepini çıkarıp başını eğerek

Cadı’ya selam verdi ve sevinçten uçarak, koşa koşa kasabaya döndü.

Cadı arkasından bir müddet baktı, genç Balıkçı gözden kaybolunca mağarasına girdi, sedir ağacından oymalı bir kutuyu açıp içinden bir ayna çıkardı, aynayı bir çerçeveye oturtup önünde kömür üzerinde mineçiçeği yaktı ve duman kıvrımlarının arasından dikkatle baktı.

Bir süre sonra, öfkeyle yumruklarını sıktı. “Balıkçı benim olmalıydı,” diye homurdandı, “ben de o kadın kadar güzelim.”

O gece ay çıkınca genç Balıkçı dağın tepesine tırmanıp gürgen ağacının altına gitti. Deniz yusyuvarlak, cilalı madenden bir kalkan gibi ayaklarının dibinde uzanıyor, koyda balıkçı teknelerinin gölgeleri oynaşıyordu. Sarı kükürt gözlü, iri bir baykuş adıyla seslendi, ama genç Balıkçı hiç cevap vermedi. Siyah bir köpek ona doğru koşup hırladı. Bir söğüt dalıyla vurunca, köpek inleyerek uzaklaştı.

Gece yarısı olduğunda, cadılar yarasa gibi uçarak geldiler. “Pöf!” diye bağırdılar yere inince. “Burada tanımadığımız biri var!” Etrafı koklayarak gevezeliğe, işaretleşmeye başladılar. En son gelen, genç Cadı’ydı, kızıl saçları rüzgârda dalgalanıyordu. Tavuskuşu gibi göz göz desenlerle işli, yaldızlı kumaştan bir elbise giymiş, başına yeşil kadifeden küçük bir kep oturtmuştu.

Cadılar onu görünce, “Nerede, nerede?” diye çığlık çığlığa bağırdılar. Ama o gülmekle yetindi ve gürgen ağacına koştu; sonra da Balıkçı’yı elinden tutup ay ışığına çıkardı ve dansa başladı. Durmadan dönüyorlardı, genç Cadı o kadar yükseğe sıçrıyordu ki, Balıkçı ayakkabılarının kırmızı topuklarını görüyordu. Sonra, dans edenlerin tam ortasından, dörtnala geçen bir atın nal sesleri duyuldu, ama ortada at yoktu; genç Balıkçı korktu.

“Daha hızlı!” diye bağırdı Cadı; kollarını Balıkçı’nın boynuna doladı; genç Balıkçı, Cadı’nın sıcak nefesini yüzünde hissetti. “Daha hızlı, daha hızlı!” diye bağırdı Cadı. Genç Balıkçı ayaklarının altında dünyanın fır döndüğünü zannetti, zihni bulandı; sanki fesat bir varlık onu seyrediyormuş gibi büyük bir korkuya kapıldı ve sonunda, bir kayanın gölgesinde, daha önce orada olmayan birinin durduğunu gördü.

İspanyol kesimli, siyah kadife takım giymiş bir erkekti bu. Yüzü şaşılacak kadar solgundu, ama dudakları, mağrur, kırmızı bir çiçeğe benziyordu. Yorgun görünüyordu; sırtını kayaya dayamış, kayıtsızca hançerinin kabzasıyla oynuyordu. Yanı başında, çimenlerin üstünde tüylü bir şapkayla yaldızlı dantel kırmalı, üzerine küçük incilerden garip bir motif işlenmiş av eldivenleri duruyordu. Omzuna siyah astarlı kısa bir pelerin atmış, zarif beyaz parmaklarına yüzükler takmıştı. Gözkapakları sarkıktı. Genç Balıkçı büyülenmiş gibi onu seyrediyordu. Sonunda göz göze geldiler; nerede dans etse, adamın gözü üstündeymiş gibi geliyordu genç Balıkçı’ya. Cadı’nın güldüğünü duyunca belini kavrayıp çılgınca döndürdü onu. Ansızın ormanda bir köpek uludu; dansçılar durdu, ikişer ikişer gidip diz çökerek adamın elini öptüler. Eli öpülürken, adamın mağrur dudaklarına küçük bir tebessüm yerleşiyordu, kuşların kanatlarını suya değdirip suyu güldürmeleri gibi. Ama bu tebessümde horgörü vardı. Genç Balıkçı’ya bakıp duruyordu.

“Gel tapınalım!” diye fısıldadı Cadı ve elinden tuttu; Genç Balıkçı, Cadı’nın ricası üzerine şevke kapılıp onu izledi. Ama adama yaklaştığında, nedenini bilmeden haç çıkarıp Tanrı’nın adını andı.

Anmasıyla birlikte cadılar şahin çığlıkları atıp uçarak kaçıştılar ve kendisini seyreden solgun yüz, acıyla gerildi. Adam küçük bir koruya doğru gidip ıslık çaldı. Gümüş koşumlu küçük bir İspanyol atı koşarak geldi. Adam eyerin üstüne sıçrarken dönüp genç Balıkçı’ya üzgün üzgün baktı.

Kızıl saçlı Cadı da uçup gitmeye çalıştı, ama Balıkçı bileklerinden yakalayıp sımsıkı tuttu onu.

“Bırak beni!” diye haykırdı Cadı. “Bırak gideyim. Sen yasak adı andın, yasak işareti yaptın.”

“Hayır,” dedi Balıkçı, “bana sırrı söylemeden bırakmam seni.”

“Ne sırrı?” dedi Cadı, yabankedisi gibi kurtulmaya çalışıp, köpük bulaşmış dudaklarını ısırarak.

“Gayet iyi biliyorsun,” diye cevap verdi Balıkçı. Cadı’nın çimen yeşili gözleri yaşlarla buğulandı,

“Bana ne istersen sor, bir tek onu sorma!” dedi Balıkçı’ya.

Balıkçı gülüp Cadı’yı daha da sıkı tuttu. Cadı kurtulamayacağını anlayınca, fısıltıyla, “Ben de denizin kızları kadar güzel, mavi sularda yaşayanlar kadar alımlıyım,” dedi ve yaltaklanarak yüzünü Balıkçı’nın yüzüne yaklaştırdı.

Ama Balıkçı kaşlarını çatıp Cadı’yı itti ve “Bana verdiğin sözü tutmazsan sahte bir cadı olduğun için öldürürüm seni,” dedi.

Cadı erguvan ağacının çiçeği gibi sarardı ve ürperdi. “Öyle olsun,” diye mırıldandı. “Ruh senin ruhun, benim değil. Ne yaparsan yap.” Sonra da kemerinin içinden, kabzası yeşil yılan derisinden, küçük bir bıçak çıkarıp Balıkçı’ya verdi.

“Ne yapacağım bunu?” diye sordu Balıkçı merakla.

Cadı bir müddet suskun kaldı, yüzünü müthiş bir korku ifadesi bürüdü. Sonra alnına düşen saçları geri itip garip bir tebessümle konuştu: “İnsanların, bedenin gölgesi diye adlandırdığı şey, aslında bedenin gölgesi değil, ruhun bedenidir. Deniz kıyısında durup sırtını Ay’a ver, sonra da gölgeni, yani ruhunun bedenini ayaklarının dibinden kes ve seni terk etmesini söyle ruhuna; gidecektir.”

Genç Balıkçı titredi. “Doğru mu bu?” diye mırıldandı.

“Doğru, keşke sana söylemeseydim bunu!” diye haykırdı Cadı ve ağlayarak Balıkçı’nın dizlerine sarıldı.

Balıkçı Cadı’yı itti, onu uzun otların üstünde bırakıp dağın yamacına gitti ve bıçağı kemerine sokup yamacı inmeye başladı.

İçindeki Ruh, Balıkçı’ya seslendi: “Dinle beni! Bunca yıl boyunca seninle yaşadım, sana hizmet ettim. Ben sana ne kötülük ettim ki şimdi beni kovuyorsun?”

Genç Balıkçı güldü. “Sen bana kötülük etmedin, ama sana ihtiyacım yok,” dedi. “Dünya çok büyük, ayrıca cennet var, cehennem var, ikisinin arasındaki loş ev var. İstediğin yere gidebilirsin, yeter ki beni rahatsız etme; aşkım beni çağırıyor.”

Ruhu yalvarıp yakardı, ama Balıkçı aldırmadı; yabankeçisi gibi ustalıkla kayadan kayaya zıpladı ve nihayet düzlüğe, sarı sahile ulaştı.

Kumların üzerinde sırtını Ay’a dönüp esmer bacakları, yapılı vücuduyla bir Yunan heykeli gibi durdu; köpüklerin arasından uzanan beyaz kollar onu çağırıyor, dalgaların arasından yükselen belirsiz şekiller önünde saygıyla eğiliyordu. Önünde gölgesi, yani Ruhunun bedeni yatıyor, arkasında Ay, bal rengi havada asılı duruyordu.

Ruhu Balıkçı’ya seslendi: “Beni ille de kovacaksan, hiç değilse kalpsiz gönderme. Dünya çok acımasız, bana kalbini ver, onu da yanımda götüreyim.” Balıkçı başını sallayıp gülümsedi. “Sana kalbimi verirsem ben sevgilimi nasıl seveceğim?” diye haykırdı.

“Lütfen merhamet et,” dedi Ruhu; “kalbini bana ver; dünya çok acımasız, korkuyorum.”

“Kalbimin sahibi sevgilimdir,” diye cevap verdi Balıkçı; “daha fazla oyalanma, git artık.”

“Benim de sevmeye ihtiyacım yok mu?” diye sordu Ruhu.

“Git artık, sana ihtiyacım yok!” diye haykırdı genç Balıkçı ve kabzası yeşil yılan derisinden küçük bıçağı çekip gölgesini ayaklarının dibinden kesti; Ruhu ayağa kalkıp karşısında durarak Balıkçı’ya baktı, tıpatıp Balıkçı’ya benziyordu.

Balıkçı gerileyerek bıçağı kemerine soktu, bir korku kapladı benliğini. “Git,” diye mırıldandı, “bir daha da karşıma çıkma.”

“Olmaz, tekrar buluşmamız lazım,” dedi Ruh. Sesi alçaktı, flüt sesine benziyordu ve konuşurken dudakları neredeyse kıpırdamıyordu.

“Nasıl buluşabiliriz?” diye haykırdı genç Balıkçı. “Benim peşimden denizin dibine gelmeyeceksin ya?”

“Yılda bir kere buraya gelip seni çağıracağım,” dedi Ruh. “Bana ihtiyacın olabilir.”

“Sana niye ihtiyacım olsun ki?” diye sordu genç Balıkçı. “Neyse, istediğin gibi olsun,” dedi ve suya daldı; Triton’lar borularını öttürdüler, küçük Denizkızı onu karşılamaya geldi, kollarını boynuna dolayıp dudağından öptü.

Ruh ıssız kumsalda durup onları seyretti. Denizin dibine daldıklarında da, ağlaya ağlaya bataklıkta uzaklaştı.

Aradan bir yıl geçti. Ruh deniz kıyısına gelip genç Balıkçı’ya seslendi; Balıkçı denizin dibinden çıkıp geldi, “Niye çağırıyorsun beni?” dedi.

Ruh cevap verdi: “Yaklaş biraz da anlatayım, harikulade şeyler gördüm.”

Balıkçı yaklaştı, sığ suya uzandı ve başını eline dayayıp dinlemeye koyuldu.

Ruh anlatmaya başladı: “Senden ayrıldığımda yüzümü Doğu’ya çevirip yola koyuldum. Bütün bilgelikler Doğu’dan çıkar. Altı gün yol aldım, yedinci günün sabahında, Tatarlar ülkesindeki bir tepeye vardım. Güneşten korunmak için bir ılgının gölgesine oturdum. Toprak kuruydu, sıcaktan kavrulmuştu. Ovada yürüyen insanlar, cilalı bakırdan bir kursun üzerinde yürüyen sineklere benziyorlardı.

Öğle vakti, ufuktan kırmızı bir toz bulutu yükseldi. Tatarlar bulutu görünce renkli yaylarını gerdiler, küçük atlarının üstüne atlayıp dörtnala buluta doğru ilerlediler. Kadınlar çığlık çığlığa arabalara kaçıp keçe perdelerin ardına saklandılar.

Günbatımında Tatarlar döndü, ama beş kişi eksikti ve dönenler arasında da yaralılar çoktu. Atları arabalara koşup aceleyle uzaklaştılar. Bir mağaradan üç çakal çıkıp arkalarından baktı. Sonra burunlarını havaya dikip kokladılar ve ters yönde koşmaya başladılar.

Ay yükseldiğinde, ovada bir kamp ateşinin yandığını gördüm, oraya gittim. Bir tüccar kafilesi ateşin etrafında, kilimlerin üzerinde oturmaktaydı. Develeri arkalarında kazıklara bağlanmıştı, zenci hizmetkârlar kumun üzerine tabaklanmış deriden çadırlar kuruyor, üst üste yığdıkları frenkincirleri yüksek bir duvar oluşturuyordu.

Onlara yaklaştığımda tüccarların reisi ayağa kalkıp kılıcını çekti ve orada ne işim olduğunu sordu.

Kendi ülkemde prens olduğumu, beni esir almak isteyen Tatarlardan kaçtığımı söyledim. Reis gülümsedi ve uzun bambu sırıklara geçirilmiş beş kafa gösterdi bana.

Sonra Tanrı’nın resulü kimdir diye sordu, ben de Muhammet’tir dedim.

Yalancı peygamberin adını duyunca eğilip elimden tuttu ve beni yanına oturttu. Bir zenci bana tahta kâsede kısrak sütüyle kızarmış kuzu eti getirdi.

Şafakla birlikte yola koyulduk. Ben reisin yanı başında, kızıl tüylü bir devenin üzerinde gidiyordum, önümüzde eli mızraklı bir ulak koşuyordu. Savaşçılar iki yanımızda yer alıyor, arkadan malları taşıyan katırlar geliyordu. Kervan kırk deveyle seksen katırdan oluşuyordu.

Tatarlar ülkesinden, Ay’ı lanetleyenlerin ülkesine gittik. Beyaz kayaların üstünde, altınlarına bekçilik eden yarı kartal-yarı aslan Grifon’ları, mağaralarında uyuyan pullu Ejder’leri gördük. Dağların tepesinden geçerken üzerimize çığ düşmesin diye nefesimizi tuttuk, gözümüze tül bağladık. Vadilerden geçerken Pigmeler ağaç kovuklarından bize ok attılar; geceleri vahşilerin davul seslerini dinledik. Maymunlar Kulesi’ne geldiğimizde onlara meyveler sunduk, onlar da bize dokunmadılar. Yılanlar Kulesi’ne geldiğimizde onlara pirinç kâselerde sıcak süt verdik, geçmemize izin verdiler. Yolculuğumuz boyunca üç kez Ceyhun Nehri’nin kıyısına geldik. Nehri ağaç sallar üstünde, şişirilmiş posttan iri yastıklarla geçtik. Suaygırları hiddetle üzerimize saldırdılar, bizi öldürmeye çalıştılar. Develer onları gördüğünde, korkuyla titrediler.

Her kentin kralı bizden geçiş vergisi alıyor, ama kent kapısından içeri girmemize izin vermiyordu. Bize surların üstünden ekmek, bala bulanıp pişirilmiş küçük mısır çörekleri ve içi hurma dolu, has undan çörekler atıyorlardı. Yüz sepet karşılığında bir kehribar boncuk veriyorduk onlara.

Köylerde yaşayanlar bizim geldiğimizi görünce kuyuları zehirleyip tepelere kaçıyorlardı. Hep savaşıyorduk; yaşlı doğan, her yıl biraz gençleşen ve küçük birer çocuk olunca ölen Magadha’larla; kaplandan doğduklarını iddia eden ve bedenlerini sarı-siyaha boyayan Laktroi’lerle; ölülerini ağaç tepelerine gömüp tanrıları olan Güneş öldürmesin diye karanlık mağaralarda yaşayan Aurante’lerle; bir timsaha tapan, ona yeşil camdan küpeler armağan edip, tereyağı ve taze kümes hayvanlarıyla besleyen Krimni’lerle; köpek suratlı Agazonba’larla; ayakları at ayağı olan ve attan hızlı koşan Siba’lılarla çarpıştık. Kafilemizin üçte biri savaşta, üçte biri de açlıktan öldü. Geriye kalanlar aleyhimde konuşmaya, onlara uğursuzluk getirdiğimi söylemeye başladılar. Taşların altından bir boynuzlu çıngıraklıyılan çıkarıp kendimi sokturdum. Zehirlenmediğimi görünce korktular.

Dördüncü ay, İllel kentine vardık. Surların dışındaki ağaçlığa geldiğimizde geceydi, hava bunaltıcıydı, çünkü Ay Akrep’ten geçiyordu. Ağaçlardan olgun narlar koparıp yardık, tatlı sularını içtik. Sonra kilimlerimizin üzerine uzanıp şafağı bekledik.

Şafak söktüğünde kalkıp kent kapısını çaldık. Kentin kapısı kırmızı tunçtandı ve deniz ejderleri, kanatlı ejderler oyulmuştu üzerine. Nöbetçiler burçlardaki mazgallardan bakıp ne istediğimizi sordular. Kervanın tercümanı, Suriye adasından geldiğimizi ve çok mal getirdiğimizi söyledi. Birkaç kişiyi rehin alıp kapıyı öğlen açacaklarını, o zamana kadar beklememizi söylediler.

Öğlen olunca kapıyı açtılar; içeri girdiğimizde, insanlar bizi seyretmek üzere akın akın evlerinden çıkıp geldiler; bir tellal, elindeki deniz kabuğunu ağzına tutup bağırarak kenti dolaştı. Pazaryerinde durduk, zenciler desenli kumaş balyalarını çözdü, akçaağaçtan oymalı sandıkları açtı. Onlar işlerini bitirdiğinde, tüccarlar tuhaf mallarını sergilediler: Mısır’dan mumlu ketenler, Etiyopların ülkesinden boyalı ketenler, Tsor’dan mor süngerler, Sidon’dan mavi duvar halıları, kehribar kupalar, ince cam bardaklar, pişmiş kilden tuhaf çanaklar. Bir evin çatısından, çok sayıda kadın bizi seyrediyordu. Birinin yüzünde yaldızlı deriden bir maske vardı.

İlk gün rahipler gelip takas yaptılar; ikinci gün soylular, üçüncü gün de zanaatkârlar ve kölele geldi. Bu âdet, bütün tüccarlar için, kentte kaldıkları süre boyunca geçerlidir.

Biz bir ay kaldık; Ay küçülürken sıkıldım, kent sokaklarında dolaşa dolaşa kentin tanrısının bahçesine vardım. Sarı elbiseli rahipler, yeşil ağaçların arasında sessizce hareket ediyorlardı; siyah mermer bir döşemenin üzerinde tanrının yaşadığı gül pembesi ev duruyordu. Evin vernikli ahşap kapılarının üzerinde parlak altından boğa ve tavuskuşu kabartmaları vardı. Çatı kiremitleri su yeşili porselendendi, saçak çıkıntıları küçük çanlarla süslenmişti. Beyaz güvercinler uçarken kanatları çanlara çarpıyor, çanlar çın çın ötüyordu.

Tapınağın önünde, damarlı oniksten, duru suyla dolu bir havuz vardı. Havuzun yanına, yere uzandım ve solgun parmaklarımla geniş yapraklara dokundum. Rahiplerden biri bana yaklaşıp arkamda durdu. Bir ayağında yumuşak yılan derisinden, öbür ayağında kuştüylerinden sandaletler vardı. Başındaki siyah fötr ayin başlığı, gümüş hilallerle süslenmişti. Cübbesine yedi sarı hilal işlenmişti; kıvırcık saçlarını rastıkla boyamıştı. Bir süre sonra benimle konuştu, ne istediğimi sordu.

Tanrıyı görmek istediğimi söyledim.

Rahip küçük, çekik gözleriyle bana garip garip baktı ve ‘Tanrı avlanıyor,’ dedi.

‘Hangi ormanda avlandığını söyle, ben de onunla at koşturayım,’ diye cevap verdim.

Uzun, sivri tırnaklarıyla tuniğinin yumuşak püsküllerini taradı. ‘Tanrı uyuyor,’ diye mırıldandı.

‘Hangi sedirde uyuduğunu söyle, başını bekleyeyim,’ diye cevap verdim.

‘Tanrı şölende!’ diye haykırdı.

Bu sefer cevabım, ‘Şarap tatlıysa onunla birlikte ben de içerim, acıysa yine onunla içerim,’ oldu.

Rahip başını hayretle eğdi, elimden tutup beni ayağa kaldırdı ve tapınağa götürdü.

İlk odada, kenarları iri Doğu incileriyle bezenmiş, jasptan bir taht üzerinde oturan bir put gördüm. Abanozdan yapılmıştı ve insan boyundaydı. Alnında bir yakut vardı, kıvamlı bir yağ saçlarından bacaklarına damlıyordu. Ayakları yeni boğazlanmış bir oğlağın kanıyla kırmızıya boyanmış, beline yedi akuamarin kakılmış bakır bir kemer bağlanmıştı.

Rahibe, ‘Tanrı bu mu?’ dedim. O da, ‘Tanrı bu,’ diye cevap verdi.

‘Bana tanrıyı göster, yoksa seni öldürürüm!’ diye bağırdım. Sonra rahibin eline dokundum, eli kuruyup büzüldü.

Rahip bana yalvardı, ‘Efendimiz kulunu iyileştirsin, ona tanrıyı göstereyim,’ dedi.

Bunun üzerine eline nefesimi üfledim, eli eski haline döndü; rahip titreyerek ikinci odaya götürdü beni; orada, iri zümrütlerle bezeli yeşimtaşından bir nilüferin üstünde, ayakta duran bir put gördüm. Fildişinden yapılmıştı ve insan boyunun iki katı boyundaydı. Alnında bir zebercet vardı, göğsüne mürrüsafi ve tarçın sürülmüştü. Bir elinde yeşimtaşından eğri bir asa, öbür elinde billurdan bir küre tutuyordu. Ayağında pirinç çizmeler vardı, kalın boynuna aytaşlarından bir kolye takılmıştı.

Rahibe, ‘Tanrı bu mu?’ diye sordum. ‘Tanrı bu,’ diye cevap verdi.

‘Bana tanrıyı göster, yoksa seni öldürürüm!’ diye bağırdım. Sonra da gözlerine dokundum, gözleri kör oldu.

Rahip bana yalvardı; ‘Efendimiz kulunu iyileştirsin, ona tanrıyı göstereyim,’ dedi.

Bunun üzerine gözlerine nefesimi üfledim, gözleri açıldı; rahip tekrar titredi ve beni üçüncü odaya götürdü. Ne göreyim! Odada ne put vardı, ne de herhangi bir suret; sadece taş bir altarın üzerine konmuş yuvarlak, madenî bir ayna vardı.

Rahibe sordum: ‘Tanrı nerede?’

Rahip cevap verdi: ‘Bu gördüğün aynadan başka tanrı yoktur, çünkü bu Bilgelik Aynası’dır.

Gökyüzünde ve yeryüzünde bulunan bütün varlıkları yansıtır, bir tek aynaya bakan kişinin yüzünü yansıtmaz. Yansıtmaz ki, aynaya bakan kişi bilge olsun. Başka birçok ayna mevcuttur, ama onlar Fikir Aynası’dırlar. Bir tek bu ayna Bilgelik Aynası’dır. Bu aynaya sahip olanlar her şeyi bilir, onlardan hiçbir şey gizlenemez. Bu aynaya sahip olmayanlar ise, Bilgelik’ten yoksundur. İşte bu nedenle, tanrı bu aynadır, biz de ona taparız.’ Aynaya baktım ve rahibin söylediklerinin doğru olduğunu gördüm.

Sonra garip bir şey yaptım, ama ne yaptığım önemli değil; önemli olan şu: Buradan bir günlük yoldaki bir vadiye Bilgelik Aynası’nı sakladım, izin ver tekrar içine girip sana hizmet edeyim; bütün bilgelerden daha bilge olursun. Bilgelik senin olur. İçine girmeme izin verirsen senin bilgeliğine kimse ulaşamaz.”

Ama genç Balıkçı güldü. “Aşk Bilgelik’ten üstündür!” diye haykırdı. “Küçük Denizkızı beni seviyor.”

“Hayır, hiçbir şey Bilgelik’ten üstün olamaz,” dedi Ruh.

“Aşk daha üstündür,” diye cevap verdi genç Balıkçı ve denizin dibine daldı; Ruh da ağlaya ağlaya bataklıkta uzaklaştı.

Aradan bir yıl daha geçti. Ruh deniz kıyısına gelip genç Balıkçı’ya seslendi; Balıkçı denizin dibinden çıkıp geldi, “Niye çağırıyorsun beni?” dedi.

Ruh cevap verdi: “Yaklaş biraz da anlatayım, harikulade şeyler gördüm.”

Balıkçı yaklaştı, sığ suya uzandı ve başını eline dayayıp dinlemeye koyuldu.

Ruh anlatmaya başladı: “Senden ayrıldığımda yüzümü Güney’e çevirip yola koyuldum. Bütün değerli şeyler Güney’den çıkar. Altı gün boyunca İştar kentine giden caddelerde yol aldım, hacıların geçtiği tozlu, kırmızı boyalı yolları izledim; yedinci günün sabahında başımı kaldırdım ve bir de baktım ki, vadi içindeki kent, ayaklarımın dibinde.

Bu kentin dokuz kapısı vardır ve her kapının önünde, Bedeviler dağdan indiği zaman kişneyen, tunçtan bir at durur. Surlar bakır kaplıdır; surlardaki nöbetçi kulelerinin çatıları pirinçtendir. Her kulede, elinde yayıyla bir okçu durur. Gündoğumunda bir okla gong çalar, günbatımında da boynuzdan bir boruyu öttürür.

İçeri girmeye yeltendiğimde, nöbetçiler beni durdurup kim olduğumu sordu. Ben de Derviş olduğumu ve Mekke’ye, üzerine gümüş harflerle melekler tarafından Kuran’ın işlenmiş olduğu yeşil bir peçenin bulunduğu kente gittiğimi söyledim. Nöbetçiler hayretler içinde kalıp içeri girmemi rica ettiler.

Kentin içi aynı bir çarşıya benzer. Keşke benimle birlikte olsaydın. Dar sokaklara gerilmiş rengârenk kâğıt fenerler, iri kelebekler gibi oynaşır. Rüzgâr damların üstünden estiği zaman, fenerler renkli su kabarcıkları gibi yükselip alçalır. Esnaf, dükkânlarının önünde, ipek halılar üzerinde oturur. Uzun siyah sakalları vardır, sarıkları altın pullarla kaplıdır ve serin parmaklarının arasından, kehribar boncuklu uzun tespihlerini kaydırırlar. Bazıları kasnı ve saparna, Hint Okyanusu’ndaki adalardan garip parfümler, kırmızı güllerden çıkan koyu kıvamlı gülyağı, mürrüsafi ve çivi biçiminde küçük karanfiller satarlar. Onlarla konuşmak üzere durduğunda, bir kömür mangalının üstüne bir tutam akgünlük atarlar, etrafa hoş bir koku yayılır. Elinde kamışa benzer ince bir değnek tutan bir

Suriyeli gördüm. Değnekten iplik iplik gri dumanlar çıkıyordu, yanarken çıkardığı koku, badem ağaçlarının ilkbaharda açan pembe çiçeklerinin kokusu gibiydi tıpkı. Bazıları da üzerine sütlü mavi firuzeler kakılmış gümüş bilezikler, minik inciler sallandırılmış bakır telinden halhallar, altına kakılmış sivri kaplan tırnakları, yine altına kakılmış yaldızlı kedi, yani leopar tırnakları, delik zümrüt küpeler ve içi oyulmuş yeşimtaşından yüzükler satar. Çayhanelerden gitar sesleri gelir, afyon içenler, gülümseyen beyaz çehreleriyle gelip geçeni seyrederler.

Gerçekten de benimle birlikte olmalıydın. Kocaman siyah tulumları sırtlamış şarap satıcıları kalabalığın arasında dirsekleriyle kendilerine yol açarlar. Bunların çoğu, bal kadar tatlı Şiraz şarabı satar. Şarabı küçük madenî kupalarda, üzerine gül yaprağı serpip sunarlar. Pazaryerinde manavlar türlü çeşitli meyveler satar: mor bereli olgun incirler, topaz sarılığında, misk kokulu kavunlar, ağaçkavunları, guavalar, salkım salkım beyaz üzümler, yusyuvarlak, kırmızı-altın portakallar ve yeşil altından oval limonlar. Bir keresinde yoldan geçen bir fil gördüm. Hortumu zincifre ve zerdeçalla boyanmıştı, kulaklarının üzerine kırmızı ibrişimden tül örtülmüştü. Tezgâhlardan birinin karşısında durup portakalları yemeye başladı, manav güldü sadece. Ne kadar garip insanlar olduklarını tahmin edemezsin. Sevindikleri zaman kuşçuya gidip kafes içinde bir kuş satın alırlar, mutlulukları artsın diye kuşu serbest bırakırlar; üzüldüklerinde de, üzüntüleri azalmasın diye kendilerini dikenlerle kırbaçlarlar.

Bir akşam vakti, çarşıda ağır bir tahtırevan taşıyan zencilerle karşılaştım. Tahtırevan yaldızlı bambudandı, sırıkları ise kırmızı vernikliydi ve üstlerine pirinç tavuskuşları kakılmıştı. Pencerelerine, böcek kanatları ve minik incilerle işlenmiş ince muslin perdeler gerilmişti; geçerken, beyaz tenli bir Çerkez dışarı bakıp bana gülümsedi. Tahtırevanın peşine düştüm; zenciler adımlarını sıklaştırıp kaşlarını çattılar. Ama ben aldırmadım. Müthiş bir meraka kapılmıştım.

Nihayet kare biçiminde, beyaz bir evin önünde durdular. Evin hiç penceresi yoktu, sadece mezar kapısına benzeyen küçük bir kapısı vardı. Tahtırevanı yere indirip bakır bir tokmakla kapıya üç kez vurdular. Yeşil deri kaftanlı bir Ermeni kafesten baktı, zencileri görünce kapıyı açıp yere bir halı serdi, kadın tahtırevandan indi. İçeriye girmeden önce arkasına döndü ve tekrar gülümsedi bana. Daha önce hiç bu kadar beyaz tenli birini görmemiştim.

Ay doğduktan sonra aynı yere gidip evi aradım, ama ev yerinde yoktu. Bunu görünce, kadının kim olduğunu ve bana niçin gülümsediğini anladım.

Kesinlikle benimle birlikte olmalıydın. Yeniay bayramında, genç İmparator Sarayından çıkıp dua etmeye camiye gitti. Saçı ve sakalı gül yapraklarıyla boyanmış, yanaklarına incecik altın tozu sürülmüştü. Tabanları ve avuçları safranla sarıya boyanmıştı.

Güneş doğarken Sarayından gümüşten bir giysi içinde çıktı, güneş batarken altından bir giysi içinde döndü. Herkes yerlere kapanıp yüzünü sakladı, ama ben öyle yapmadım. Bir hurma tezgâhının yanında durup bekledim. İmparator beni görünce boyalı kaşlarını kaldırıp durdu. Ben olduğum yerde hareketsiz duruyor, saygı gösterisinde bulunmuyordum. Herkes cüretime şaşırdı, kentten kaçmamı tavsiye ettiler. Onlara hiç aldırmayıp garip tanrılar satan ve meslekleri sebebiyle herkesin nefretini toplayan satıcıların yanına oturdum. Onlara ne yaptığımı söyleyince her biri bana bir tanrı verdi ve yanlarından ayrılmamı rica ettiler.

O gece, Narlar Sokağı’ndaki çayhanede bir minderin üzerine uzanmışken, İmparator’un muhafızları içeri girdi ve beni alıp Saray’a götürdüler. Saray’da, geçtiğimiz her kapıyı arkamdan kapatıp zincirliyorlardı. İçeride çepeçevre kemerli büyük bir avlu vardı. Beyaz kaymaktaşından duvarların içine aralıklı olarak mavi ve yeşil çiniler oturtulmuştu. Sütunlar yeşil mermerden, yer döşemesi ise, şeftali çiçeği renginde mermerdendi. Hayatımda hiç böyle bir şey görmemiştim.

Avluyu geçerken yüzleri peçeli iki kadın bir balkondan bakıp bana lanet okudular. Muhafızlar adımlarını sıklaştırdı; mızrakların sapları cilalı yere çarpıp yankılanıyordu. Oymalı fildişinden bir kapıyı açtılar, kendimi suların aktığı, yedi katlı bir bahçede buldum. Tarhlara laleler, kahkahaçiçekleri, gümüş benekli sarısabırlar ekilmişti. Bir fıskıye, karanlıkta billurdan ince bir değnek gibi parlıyordu. Servi ağaçları sönmüş meşaleler gibiydi. Ağaçların birinde bir bülbül ötmekteydi.

Bahçenin en sonunda, küçük bir köşk vardı. Yaklaştığımızda iki haremağası bizi karşılamaya çıktı. Yürürken şişman vücutları dalgalanıyordu; sarı gözkapaklarının altından meraklı bakışlarla beni süzdüler. Haremağalarından biri, başmuhafızı bir kenara çekip fısıltıyla bir şeyler söyledi. Öteki haremağası, eflatun mineli, oval bir kutudan yapmacık bir hareketle çıkardığı kokulu pastilleri çiğneyip duruyordu.

Az sonra başmuhafız askerleri gönderdi. Askerler Saray’a döndüler; haremağaları da ağır ağır onları izliyor, geçerken ağaçlardan dut topluyorlardı. Bir ara, daha yaşlı olanı arkasına dönüp fesat bir ifadeyle bana gülümsedi.

Sonra başmuhafız köşkün girişine doğru yönlendirdi beni. Kılım kıpırdamadan yürüdüm ve ağır perdeyi aralayıp içeri girdim.

Genç İmparator, boyalı aslan postu serilmiş bir sedire uzanmıştı, bileğine bir akdoğan tünemişti. Arkasında belden yukarısı çıplak, yarık kulaklarından ağır küpeler sarkan, sarıklı bir Nübyeli duruyordu. Sedirin yanındaki masanın üzerinde çelikten koca bir pala vardı.

İmparator beni görünce kaşlarını çattı ve sordu: ‘Adın ne senin? Benim bu kentin imparator olduğumu bilmiyor musun?’ Ama ben cevap vermedim.

Parmağıyla palayı işaret etti; Nübyeli palayı kaptığı gibi üzerime atıldı ve var gücüyle indirdi. Pala kılıma bile zarar vermeden içimden geçti. Nübyeli yere kapaklandı; ayağa kalktığında korkudan dişleri birbirine çarpıyordu, hemen sedirin arkasına saklandı.

İmparator ayağa fırlayıp silah dolabından bir mızrak çekti ve bana fırlattı. Mızrağı havada yakalayıp iki parçaya ayırdım. Ardından bir ok attı, elimi kaldırıp oku havada durdurdum. Sonra beyaz deri kemerinden bir hançer çıkardı ve Nübyeli bu utanç verici durumu birilerine anlatır korkusuyla kölenin boğazını kesti. Adam ezilmiş bir yılan gibi kıvrandı, ağzından kırmızı köpükler fışkırdı.

Köle öldüğünde İmparator bana döndü, kenarları işlemeli, mor ipekten küçük bir mendille alnında parlayan terleri sildi ve sordu: ‘Sen peygamber misin ki sana zarar veremiyorum, peygamber evladı mısın ki seni incitemiyorum? Yalvarırım sana, bu gece kentimi terk et, çünkü sen burada oldukça ben kentin efendisi değilim.’

İmparator’a şöyle cevap verdim: ‘Servetinin yarısı karşılığında giderim. Servetinin yarısını bana ver, gideyim.’

Beni elimden tutup bahçeye çıkardı. Başmuhafız beni görünce şaşırdı. Haremağalarının beni görünce dizleri titredi, korkuyla yere yığıldılar.

Saray’da kırmızı somakiden sekiz duvarı olan ve balık pulu biçiminde pirinç kaplamalı tavanından avizeler sarkan bir oda vardı. İmparator duvarlardan birine dokundu, duvar açıldı; çok sayıda meşaleyle aydınlatılmış bir koridora girdik. Her iki taraftaki nişlerde, ağzına kadar gümüş sikkelerle dolu, iri şarap testileri duruyordu. Koridorun ortasına geldiğimizde İmparator yasak kelimeyi telaffuz etti ve granitten bir kapı, gizli menteşeler üzerinde geriye doğru açıldı. İmparator gözlerini parıltıdan korumak için eliyle kapadı.

Ne kadar muhteşem bir yer olduğunu hayal bile edemezsin. İçeride incilerle dolu dev kaplumbağa kabukları vardı, koca koca aytaşları oyulmuş, içlerine kırmızı yakutlar yığılmıştı. Altınlar, fil derisinden sandıklara istiflenmiş, altın tozu, deriden şişelere doldurulmuştu. Billur kupaların içinde opaller, yeşimtaşından kupalar içinde gökyakutlar vardı. Yuvarlak yeşil zümrütler, ince fildişi levhaların üstüne sırayla dizilmişti; bir köşede ipek keseler duruyordu, kimi firuze, kimi akuamarin doluydu. Fildişi boynuzlara mor ametistler, pirinç boynuzlara kalsedonlar ve sarduanlar istiflenmişti.

Sedir ağacından sütunlara dizi dizi sarı kedigözleri asılıydı. Yassı oval kalkanların içinde, kimi şarap rengi, kimi çimen yeşili kaba laller vardı. Bu saydıklarım, orada bulunanların pek küçük bir kısmıydı.

İmparator elini yüzünden çektikten sonra konuştu: ‘Bu benim hazinem, buradakilerin yarısı, sana söz verdiğim gibi, senindir. Yanına develer ve deveciler vereceğim; onlar her emrini yerine getirir, hazinenin sana ait kısmını, dünyanın neresine istersen götürürler. Bu işin bu gece yapılması lazım, çünkü babam Güneş’in, bu kentte öldüremediğim biri olduğunu görmesini istemiyorum.’

Ben şöyle cevap verdim: ‘Buradaki altınlar da, gümüşler de, mücevherler de, değerli her şey de senin. Benim bunlara ihtiyacım yok. Senden bir tek şey alacağım; o da parmağındaki şu ufak yüzük.’

İmparator kaşlarını çattı. ‘Ama bu kurşundan bir yüzük!’ diye haykırdı. ‘Hiçbir değeri yok. Sen iyisi mi hazinenin yarısını alıp kentimi terk et.’

‘Hayır,’ dedim, ‘bir tek o kurşun yüzüğü alacağım, çünkü içinde ne yazılı olduğunu ve ne işe yaradığım biliyorum.’

İmparator titreyerek yalvarmaya başladı, ‘Hazinenin tamamını al ve git bu kentten,’ dedi. ‘Benim payım da senin olsun.’

Sonra garip bir şey yaptım, ama ne yaptığım önemli değil; önemli olan şu: Buradan bir günlük yoldaki bir mağaraya Servet Yüzüğü’nü sakladım. Buradan sadece bir günlük yolda, seni bekliyor. O yüzüğe sahip olan kişi, dünyanın bütün krallarından daha zengindir. Gel ve yüzüğü al, dünyanın bütün hazineleri senin olsun.”

Ama genç Balıkçı güldü. “Aşk Servet’ten üstündür,” diye haykırdı. “Küçük Denizkızı beni seviyor.”

“Hayır, hiçbir şey Servet’ten üstün olamaz,” dedi Ruh.

“Aşk daha üstündür,” diye cevap verdi genç Balıkçı ve denizin dibine daldı; Ruh da ağlaya ağlaya bataklıkta uzaklaştı.

Aradan bir yıl daha geçti. Ruh deniz kıyısına gelip genç Balıkçı’ya seslendi; Balıkçı denizin dibinden çıkıp geldi, “Niye çağırıyorsun beni?” dedi.

Ruh cevap verdi: “Yaklaş biraz da anlatayım, harikulade şeyler gördüm.”

Balıkçı yaklaştı, sığ suya uzandı ve başını eline dayayıp dinlemeye koyuldu.

Ruh anlatmaya başladı: “Bildiğim bir kentte, nehir kıyısında bir han var. O handa, iki ayrı renk şarap içip, arpa ekmeği ve defne yaprakları içinde sirkeyle sunulan küçük tuzlu balıklar yiyen denizcilerle oturdum. Biz oturup eğlenirken, içeri bir ihtiyar girdi; yanında deriden bir kilim ve kehribardan iki burgusu olan bir lavta vardı. Kilimini yere serdikten sonra, lavtasının tellerine bir mızrapla dokundu; yüzü peçeli bir kız koşarak içeri girip karşımızda dans etmeye başladı. Yüzünde tülden bir peçe vardı, ama ayakları çıplaktı. Ayakları çıplaktı ve kilimin üzerinde iki küçük beyaz güvercin gibi hareket ediyorlardı. Hayatımda hiç bu kadar harika bir şey görmemiştim; üstelik kızın dans ettiği kent, buradan sadece bir günlük yolda.”

Genç Balıkçı, Ruhunun anlattıklarını duyunca, küçük Denizkızı’nın ayakları olmadığını ve dans edemediğini hatırladı. Güçlü bir arzuya kapıldı ve kendi kendine şöyle düşündü: “Sadece bir günlük yolda; sonra sevgilime dönebilirim.” Bunun üzerine gülerek sığ suda doğrulup kalktı ve kumsala doğru yürüdü.

Karaya ulaştığında tekrar güldü ve kollarını açıp Ruhuna uzattı. Ruhu neşeyle haykırıp koştu ve genç Balıkçı’nın içine girdi; genç Balıkçı, kumun üzerinde, bedeninin gölgesini, yani Ruh’un bedenini gördü.

Ruhu, “Oyalanmayıp hemen gidelim,” dedi, “çünkü deniz tanrıları kıskançtır ve emirlerini uygulayan canavarları vardır.”

Aceleyle yola koyulup gece boyunca ay ışığında, ertesi gün boyunca da güneşin altında yol aldılar; akşam olduğunda bir kente vardılar.

Genç Balıkçı, “Sözünü ettiğin kız bu kentte mi dans ediyor?” diye sordu Ruhuna.

Ruhu cevap verdi: “Bu değil, başka bir kentte. Biz yine de içeri girelim.”

Bunun üzerine kente girip sokaklardan geçtiler; Mücevherciler Sokağı’ndan geçerlerken genç Balıkçı bir tezgâhta sergilenen güzel bir gümüş kupa gördü. Ruhu, “Şu gümüş kupayı alıp sakla,” dedi kendisine.

O da kupayı alıp tuniğinin kıvrımları arasına soktu ve hızla kentten ayrıldılar.

Kentten bir fersah uzaklaşmışlardı ki, genç Balıkçı kaşlarını çatarak kupayı fırlattı, “Niye bu kupayı alıp saklamamı söyledin?” dedi Ruhuna. “Kötülük yaptırdın bana.”

Ama Ruhu, “Sen merak etme, hiç merak etme,” dedi.

İkinci günün akşamı bir kente vardılar; genç Balıkçı, “Sözünü ettiğin kız bu kentte mi dans ediyor?” diye sordu Ruhuna.

Ruhu cevap verdi: “Bu değil, başka bir kentte. Biz yine de içeri girelim.”

Bunun üzerine kente girip sokaklardan geçtiler; Sandaletçiler Sokağı’ndan geçerlerken genç Balıkçı, bir su testisinin yanında duran bir çocuk gördü. Ruhu, “Şu çocuğu döv,” dedi kendisine. O da çocuğu ağlatıncaya kadar dövdü; sonra da hızla kentten ayrıldılar.

Kentten bir fersah uzaklaşmışlardı ki, genç Balıkçı hiddetlenip, “Niye çocuğu dövmemi söyledin?” dedi Ruhuna. “Kötülük yaptırdın bana.”

Ama Ruhu, “Sen merak etme, hiç merak etme,” dedi.

Üçüncü günün akşamı bir kente vardılar; genç Balıkçı, “Sözünü ettiğin kız bu kentte mi dans ediyor?” diye sordu Ruhuna.

Ruhu cevap verdi: “Bu kent olabilir, içeri girelim.”

Bunun üzerine kente girip sokaklardan geçtiler, ama genç Balıkçı, nehri ve kenarındaki hanı hiçbir yerde bulamıyordu. Kent sakinleri ona merakla bakıyorlardı; genç Balıkçı korkuya kapılıp, “Gidelim buradan, beyaz ayaklı dansöz burada değil,” dedi Ruhuna.

Ama Ruhu şöyle cevap verdi: “Hayır, biraz oyalanalım, gece karanlık, yolda hırsızlar vardır.”

Bunun üzerine genç Balıkçı pazaryerinde oturup dinlendi; bir süre sonra kukuletalı bir tacir yaklaştı; üzerinde Tatar bezinden bir cüppe, elinde kamışın ucuna bağlanmış delikli boynuzdan bir fener vardı. Tacir sordu: “Tezgâhlar kapalı, balyalar bağlı olduğu halde niye pazaryerinde oturuyorsun?”

Genç Balıkçı cevap verdi: “Bu kentte hiçbir han bulamadım, beni çatısının altına kabul edecek bir akrabam da yok.”

“Hepimiz akraba değil miyiz?” dedi tacir. “Hepimizi aynı Tanrı yaratmadı mı? Benimle gel, evimde bir misafir odası var.”

Bunun üzerine genç Balıkçı kalkıp tacirin evine gitti. Bir nar bahçesinden geçip eve girdiğinde, tacir ona ellerini yıkasın diye bakır çanakta gülsuyu, susuzluğunu gidersin diye olgun kavunlar getirdi ve önüne bir kâse pilavla bir parça kızarmış oğlak eti koydu.

Yemeğini bitirdikten sonra tacir genç Balıkçı’yı misafir odasına götürdü ve uyuyup güzelce dinlenmesini söyledi. Genç Balıkçı tacire teşekkür edip elindeki yüzüğü öptü ve boyalı keçeden kilimlerin üzerine uzandı. Kara koyun postunu üstüne örtüp uykuya daldı.

Şafak vaktinden üç saat önce, etraf henüz karanlıkken Ruhu genç Balıkçı’yı uyandırıp dedi ki: “Kalk, tacirin odasına, uyuduğu odaya git, onu öldür ve altınlarını al, altınlarına ihtiyacımız var.”

Genç Balıkçı kalkıp usulca tacirin odasına gitti; tacirin ayakucunda kıvrık bir kılıç, yanındaki sehpada da dokuz kese altın duruyordu. Genç Balıkçı elini uzatıp kılıca dokundu; dokunduğu anda tacir irkilerek uyandı ve fırlayarak kılıcı kapıp haykırdı: “İyiliğe kötülükle, sana gösterdiğim yakınlığa kan dökerek mi karşılık veriyorsun?”

Ruhu, genç Balıkçı’ya, “Vur ona,” dedi; o da vurup taciri bayılttı; sonra dokuz kese altını kapıp hızla nar bahçesinden çıktı ve yüzünü sabah yıldızına döndü.

Kentten bir fersah uzaklaşmışlardı ki, genç Balıkçı göğsünü yumruklayarak Ruhuna sordu: “Niçin taciri öldürüp altınlarını almamı söyledin? Sen kötülükten başka şey bilmez misin?”

Ama Ruhu, “Sen merak etme, hiç merak etme,” dedi.

“Yeter!” diye haykırdı genç Balıkçı. “Nasıl merak etmeyeyim? Bana yaptırdığın her şeyden nefret ediyorum. Senden de nefret ediyorum; söyle bana, bunları bana niçin yaptırdın?”

Ruhu şöyle cevap verdi: “Sen beni tek başıma gönderirken bana bir kalp vermedin; ben de bütün bunları yapıp sevmeyi öğrendim.”

“Ne diyorsun sen?” diye mırıldandı genç Balıkçı.

“Ne dediğimi biliyorsun,” diye cevap verdi Ruhu, “gayet iyi biliyorsun. Bana bir kalp vermediğini unuttun mu? Hiç zannetmem, iyisi mi ne kendini üz, ne beni; merak etme, artık kurtulamayacağın dert, yaşamayacağın zevk olmayacak.”

Genç Balıkçı bu sözleri duyunca ürperdi ve Ruhuna dedi ki: “Hayır, olamaz, sen fesatsın, bana aşkımı unutturdun, beni baştan çıkardın, günaha alıştırdın.”

Ruhu cevap verdi: “Beni tek başıma gönderirken bana bir kalp vermediğini unutma. Gel başka bir kente gidip eğlenelim, dokuz kese altınımız var.”

Ama genç Balıkçı altın dolu dokuz keseyi alıp yere fırlattı ve üstünde tepindi. “Hayır!” diye bağırdı. “Bundan böyle seninle ilişkim olmayacak, seninle hiçbir yere gitmeyeceğim; daha önce seni nasıl gönderdimse şimdi de göndereceğim, çünkü senden bana hayır gelmedi.” Sonra sırtını Ay’a verdi ve kabzası yeşil yılan derisinden küçük bıçakla ayaklarının dibinden bedeninin gölgesini, yani Ruh’un bedenini kesmeye çalıştı.

Ama Ruhu yerinden kıpırdamadı, emrine aldırmadı, “Cadı’nın öğrettiği büyünün artık sana faydası yok,” dedi; “artık seni terk edemem, sen de beni kovamazsın. İnsan ömründe bir tek kere ruhunu içinden kovabilir, ama ruhuna tekrar kavuşursa, sonsuza dek onu içinde barındırmak zorundadır; bu da onun hem cezası, hem mükâfatıdır.”

Benzi solan genç Balıkçı yumruklarını sıkıp haykırdı: “Bana bunu söylemediğine göre, demek ki sahte bir cadıymış.”

“Hayır,” diye cevap verdi Ruhu, “sahte değil, O’na, yani taptığı ve ebediyen hizmet edeceği varlığa sadık bir cadıydı.”

Genç Balıkçı bir daha Ruhundan kurtulamayacağını, onun kötü bir ruh olduğunu ve daima içinde olacağını anlayınca yere çöküp acı gözyaşları döktü.

Sabah olduğunda, genç Balıkçı kalkıp Ruhuna dedi ki: “Senin söylediklerini yapmamak için ellerimi bağlayıp senin sözlerini söylememek için dudaklarımı mühürleyeceğim; sevgilimin yaşadığı yere döneceğim. Denize döneceğim, onun şarkı söylediği küçük koya gidip çağıracağım onu; yaptığım kötülükleri, başıma sardığın kötülükleri ona anlatacağım.”

Ruhu onu kışkırttı, dedi ki: “Sevgilin kim ki ona dönesin? Dünyada ondan güzel niceleri var. Samaris’in binbir çeşit kuş ve hayvan gibi dans eden rakkaseleri var. Ayaklarına kına yakıp ellerine minik bakır ziller takarlar. Dans ederken gülerler; kahkahaları suyun gülüşü kadar berraktır. Benimle gel, sana onları göstereyim. Senin günahla alıp veremediğin nedir? Yemesi güzel olan şey, yenilsin diye yaratılmamış mı? İçmesi güzel olan şey zehirli mi? Dertlenip duracağına benimle gel, başka bir kente gidelim. Yakındaki küçük bir kentte, lale ağaçlarıyla dolu bir bahçe var. Bu güzel bahçede beyaz tavuskuşları, göğsü mavi tavuskuşları yaşar. Kuyruklarını güneşe karşı açtıklarında, kuyrukları fildişinden yaldızlı kurslara benzer. Onlara yem veren kız, tavuskuşlarını eğlendirmek için, bazen ellerinin üstünde, bazen de ayaklarının üstünde dans eder. Gözleri sürmelidir, burun delikleri kırlangıç kanadına benzer. Burnuna taktığı hızmada, inciden oyulmuş bir çiçek sallanır. Gülerek dans eder, ayak bileklerine taktığı gümüş halhallar gümüş çanlar gibi çın çın öter. Haydi daha fazla dertlenme de, gel birlikte o kente gidelim.”

Ama genç Balıkçı Ruhuna cevap vermeyip dudaklarına sessizlik mührü vurdu, ellerini iple sımsıkı bağladı ve geldiği yere, sevgilisinin şarkı söylediği küçük koya döndü. Ruhu yolda onu kışkırtıp durdu, ama o ne cevap verdi, ne de Ruhunun yaptırmaya çalıştığı kötülükleri yaptı, çünkü içindeki aşk çok güçlüydü.

Deniz kıyısına vardığında elindeki bağı ve dudaklarındaki mührü çözüp küçük Denizkızı’na seslendi. Ama bütün gün seslenip yalvardığı halde, Denizkızı çağrısına cevap vermedi.

Ruhu onunla alay etti, “Doğrusu sevgilin seni pek mutlu etmiyor,” dedi. “Kuraklık zamanında kırık bir testiye su doldurur gibisin. Sen neyin var neyin yoksa veriyorsun, karşılığında hiçbir şey almıyorsun. Benimle gelsen daha iyi edersin; ben Zevk Vadisi’nin yerini ve orada neler olduğunu biliyorum.”

Ama genç Balıkçı, Ruhuna cevap vermeyip bir kayanın kovuğunda kendine sazlardan bir kulübe yaptı ve bir yıl boyunca orada oturdu. Her sabah Denizkızı’na sesleniyor, öğleyin tekrar çağırıyor, akşam olunca yine adını söylüyordu. Ama Denizkızı bir kez olsun denizden çıkmadı; genç Balıkçı onu denizin her yerinde, mağaralarda, yeşil sularda, gelgitle oluşan havuzlarda, denizin dibindeki kuyularda aradı, ama hiçbir yerde bulamadı.

Bu arada Ruhu hep onu kötülüğe kışkırtmaya çalıştı, korkunç şeyler fısıldadı. Ama onu alt edemedi, çünkü içindeki aşk çok güçlüydü.

Aradan bir yıl geçtikten sonra Ruh kendi kendine şöyle düşündü: “Efendimi kötülükle kışkırtmaya çalıştım, ama aşkı benden güçlü çıktı. Şimdi onu iyilikle kışkırtmaya çalışacağım, belki o zaman benimle gelir.”

Ve genç Balıkçı’ya şöyle dedi: “Sana dünyadaki mutluluklardan söz ettim, sözlerime kulak tıkadın. İzin ver, sana dünyadaki acılardan söz edeyim, belki o zaman bana kulak verirsin. Doğrusu şu ki, acı bu dünyanın efendisidir, onun ağından kimse kurtulamaz. Bazısının giyecek çulu yoktur, bazısının yiyecek ekmeği. Mor kraliyet giysileri içinde dullar da vardır, paçavralar içinde olanlar da. Cüzamlılar bataklıklarda gezer, birbirlerine karşı zalimdirler. Dilenciler yollarda gidip gelir, cüzdanları boştur. Kent sokaklarında Açlık dolaşır, kent kapılarında Veba oturur. Gel gidip bütün bunlara bir çare bulalım, ortadan kaldıralım. Sevgilin çağrına cevap vermediğine göre, burada oyalanmanın ne anlamı var? Hem aşk nedir ki ona bu kadar değer veriyorsun?”

Ama genç Balıkçı hiçbir cevap vermedi, çünkü içindeki aşk çok güçlüydü. Her sabah Denizkızı’na sesleniyor, öğleyin tekrar çağırıyor, akşam olunca yine adını söylüyordu. Ama Denizkızı bir kez olsun denizden çıkmadı; genç Balıkçı onu denizin her yerinde, denizdeki nehirlerde, dalgaların altındaki vadilerde, gecenin mora buladığı denizde, şafağın griye boyadığı denizde aradı, ama hiçbir yerde bulamadı.

İkinci yıl bittiğinde, Ruh gece vakti, tek başına saz kulübesinde oturan genç Balıkçı’ya dedi ki:

“Seni kötülükle kışkırtmaya çalıştım, iyilikle kışkırtmaya çalıştım, ama aşkın benden güçlü çıktı. Bu yüzden seni artık kışkırtmayacağım; yalvarırım sana, kalbine girmeme izin ver, eskisi gibi seninle bir olayım.”

“Elbette girebilirsin,” dedi genç Balıkçı; “dünyada tek başına kalpsiz dolaşırken çok acı çekmiş olmalısın.”

“Heyhat!” diye haykırdı Ruhu. “Girecek yer bulamıyorum, aşk senin kalbini çepeçevre kuşatmış.”

“Keşke sana yardım edebilseydim,” dedi genç Balıkçı. Tam o bu sözleri söylerken, denizden acı bir matem çığlığı, deniz mahluklarından biri öldüğünde duyulan feryat yükseldi. Genç Balıkçı ayağa fırlayıp saz kulübesinden çıktı ve deniz kıyısına koştu.

Siyah dalgalar süratle karaya yaklaşıyor, gümüşten daha beyaz bir yük taşıyorlardı. Kıyıya vuran köpükler kadar beyazdı ve bir çiçek gibi dalgaların üstünde savruluyordu. Dalgalar onu köpüklere, köpükler de kumsala verdi; genç Balıkçı ayaklarının dibinde küçük Denizkızı’nın bedenini gördü. Ayaklarının dibinde, cansız yatıyordu.

Acıyla kıvranarak yanına çöktü, soğuk kırmızı dudakları öptü, ıslak kehribar saçlarla oynadı. Kendini kumların üstüne atıp mutluluktan ürperircesine ağladı, esmer kollarıyla sarıp göğsüne bastırdı. Dudaklar soğuktu ama öptü onları. Bal rengi saçlar tuzluydu ama diline acı bir mutluluk verdi. Kapalı gözleri öptü; gözkapaklarının üstündeki serpinti, kendi gözyaşları kadar tuzlu değildi.

O cansız varlığa günah çıkardı. O istiridye kulaklara, hikâyesini keskin bir şarap gibi akıttı. O küçük elleri boynuna sardı, parmaklarıyla o incecik, kamış boynuna dokundu. Acı, zehir gibi acı bir saadet, garip bir sevinçle dolu bir ıstırap duydu.

Siyah deniz yaklaştı, beyaz köpükler bir cüzamlı gibi inledi. Deniz beyaz köpükten pençelerini kıyıya uzattı. Deniz Kralı’nın sarayından tekrar bir matem çığlığı yükseldi, enginde ulu Triton’ların boruları boğuk boğuk öttü.

“Kaç git,” dedi Ruhu, “deniz giderek yaklaşıyor, oyalanırsan öldürecek seni. Kaç git, korkuyorum, aşkının büyüklüğünden kalbin bana kapalı, görüyorum. Kaç, emin bir yere git. Beni tek başıma, kalpsiz, bir başka dünyaya göndermeyeceksin, değil mi?”

Ama genç Balıkçı, Ruhunu dinlemedi; küçük Denizkızı’na seslendi: "Aşk bilgelikten daha üstün, servetten daha değerli, âdem kızlarının ayaklarından daha güzeldir,” dedi. “Alevler onu yok edemez, su onu söndüremez. Seni şafak vakti çağırdım, çağrıma cevap vermedin. Ay adını işitti, sen işitmedin. Çünkü ben kötülük yaptım, seni terk ettim, uzaklara gidip kendimi mahvettim. Ama sana olan aşkım hep içimdeydi ve hep güçlüydü, kötülükler gördüm, iyilikler gördüm, ama hiçbir şey onu alt edemedi. Mademki sen öldün, ben de seninle öleceğim.”

Ruhu uzaklaşması için yalvardı, ama o kıpırdamadı, çünkü içindeki aşk çok güçlüydü. Deniz giderek yaklaştı, onu dalgalarıyla örtmeye çalıştı; sonunun yaklaştığını anlayınca, Denizkızı’nın soğuk dudaklarını çılgınca öptü, kalbi parçalandı. Kalbi aşkından parçalanınca Ruh girecek bir yer bulup kalbine girdi ve eskisi gibi onunla bir oldu. Ve deniz, dalgalarını genç Balıkçı’nın üzerine örttü.

Sabah olunca Rahip denizi kutsamaya gitti, çünkü deniz karışmıştı. Rahip’le birlikte keşişler, müzisyenler, mum taşıyanlar, buhurdan sallayanlar ve daha birçok kişi de gitti.

Rahip kıyıya vardığında kumların üzerinde boğulmuş yatan genç Balıkçı’yı gördü; küçük Denizkızı’nin bedenini sımsıkı kucaklamıştı. Rahip kaşlarını çatıp geri çekildi ve haç çıkarıp yüksek sesle konuştu: “Denizi de, içindeki herhangi bir şeyi de kutsamayacağım. Deniz mahluklarına ve onlarla düşüp kalkan herkese lanet olsun. Aşk uğruna Tanrı’yı terk eden ve Tanrı hükmüyle can verip burada sevgilisiyle yatan adama gelince, onun ve sevgilisinin bedenlerini alıp Çırpıcılar Tarlası’nın bir köşesine gömün, üzerine hiçbir işaret, bir iz koymayın ki nerede yattıklarını kimse bilmesin. Onlar yaşarken lanetliydiler, ölüyken de lanetli olacaklar.”

Cemaat Rahip’in emrini yerine getirdi; hiçbir otun bitmediği Çırpıcılar Tarlası’nın bir köşesinde derin bir çukur kazdılar ve ölüleri gömdüler.

Üçüncü yıl bittiğinde, kutsal bir bayram günü, Rahip kiliseye, İsa’nın yaralarını cemaate göstermeye ve Tanrı’nın gazabını onlara anlatmaya gitti.

Cüppesini giyip içeri girdi, altarın önünde eğildi ve altarın, daha önce hiç görmediği, tuhaf çiçeklerle kaplı olduğunu gördü. Garip görünümlü, tuhaf güzellikte çiçeklerdi; Rahip çiçeklerin güzelliğiyle allak bullak oldu, tatlı rayihaları burnuna doldu. Bir sevinç hissetti, niye sevindiğini anlamadı.

Kutsal sandığı açıp içindeki komünyon kâsesini tütsüledi, kutsal ekmeği cemaate gösterip tekrar komünyon örtüsünün arkasına sakladı ve vaazına başladı; Tanrı’nın gazabından bahsetmeye niyetliydi. Ama beyaz çiçeklerin güzelliğiyle allak bullak olmuş, tatlı rayihaları burnuna dolmuştu; dudaklarına başka sözler geldi ve Tanrı’nın gazabından değil, adı Aşk olan Tanrı’dan bahsetti. Niçin böyle konuştuğunu bilmiyordu.

Vaazını bitirdiğinde cemaat ağlıyordu; Rahip gözünde yaşlarla giyinme odasına gitti. Diyakozlar gelip cüppesini çıkardılar, uzun beyaz keten tuniğini, kuşağını, koluna taktığı ayin şeridini, omzuna attığı dar ipek atkıyı aldılar. Rahip rüyada gibi duruyordu.

Giysileri çıkarıldıktan sonra diyakozlara baktı ve sordu: “Altarın üzerindeki çiçekler ne çiçeği, nereden geldiler?”

“Ne çiçeği olduklarını bilmiyoruz, ama Çırpıcılar Tarlası’nın köşesinde yetişiyorlar,” diye cevap verdiler. Rahip ürperdi, evine dönüp dua etti.

Ertesi sabah şafakla birlikte, keşişleri, müzisyenleri, mum taşıyanları, buhurdan sallayanları ve daha birçok kişiyi de yanına alıp yola düştü; deniz kıyısına varınca, denizi ve denizin içindeki vahşi yaratıkları kutsadı. Ayrıca Faunus’ları, ormanda dans eden küçük yaratıkları, yaprakların arasından bakan parlak gözlü yaratıkları da kutsadı. Tanrı’nın yarattığı her şeyi kutsadı, cemaat mutluluk ve hayranlıkla doldu. Ama Çırpıcılar Tarlası’nın köşesinde bir daha asla hiçbir çiçek açmadı, tarla eskisi gibi çorak kaldı. Deniz mahlukları da eskisi gibi koya girmeyip, denizin başka bir yerine gittiler.