Abdullah Gül'ün 5 Aralık 2009'da Elazığ'da yaptığı konuşma

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla

Önce hepinize hayırlı akşamlar dileyerek sözlerime başlamak istiyorum. Biraz geciktiğimiz için de anlayış gösterdiğinize inanıyorum. Çünkü Tunceli’den hava muhalefeti sebebiyle arabayla gelmek zorunda kaldığımız için, sizleri biraz burada beklettik.

Çok Saygıdeğer Elazığlılar,

Değerli Dostlar,

Bugün gerçekten sizlerle beraber olmaktan, inanın ki çok büyük bir mutluluk duyuyorum. Tabii ki siyasi hayat içerisinde bulunduğum dönemlerde, çeşitli vasıflarımla zaman zaman hep Elazığ’a geldim ama, hep gelişlerim maalesef kısa oldu. Elazığ’ın tarihini, geçmişini, zenginliğini ve ülkesine, milletine bağlılığını bilen bir insan olarak, burada her zaman daha çok vakit geçirmeyi ve bu şehrin gerçek sahipleri, temsilcileri olan sizlerle daha çok beraber olmayı her zaman istemişimdir. Bu sefer, Tunceli ve Elazığ, iki şehrimizi, beraber ziyaret edeyim deyince, akşamı burada geçireyim ve hiç değilse, akşam şehrin iş adamları, derneklerinin, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri, şehrin önde gelen insanlarıyla bir arada olayım diye haber gönderdim ve bugün sizlerle beraberiz.

Biraz önce Vali beyin de dediği gibi, burası aslında Mamuretülaziz olarak bilinen bir şehir. Ve uzun yıllar, Türk milletinin hep gönlünde, çok ayrı bir yeri olmuş bir şehir. Elazığ ismi verilirken de yine bolluk bereket, tahıl ambarı, hep iyi anlamda bu ismi almış. Yine sizin meşhur gakkoş derken de hep mertlik, yiğitlik gibi güzel vasıflarla daima bilinen ve hatırlanan bir şehrimiz. Bu şehre ne zaman gelsem, hep değişiklik olduğunu, her geldiğimde biraz daha geliştiğini görmekten daima mutlu olmuşumdur. Bugün her ne kadar akşamüstü şehre girsek de, şehrin yine intizamını, şehrin güzelliğini, büyüklüğünü, aydınlığını, görme fırsatım oldu. Yarın da inşallah Sayın Bakan, değerli arkadaşlarla beraber, şehrinizi ziyaret etmek, sizlerle daha çok beraber olmak ve görmek imkânı olacaktır.

Her şeyden önce, burası gerçekten açık bir müze şeklinde bir şehir. Ta 1084 tarihinde hatırladığım kadarıyla, Malazgirt zaferinden hemen sonra, Harput, o zaman Türk yurdu olmuş ve o günden bugüne, birçok Türk devletlerine ev sahipliği yapmış. Osmanlılar zamanında, işte Mamuretülaziz olarak hep anılmış. Cumhuriyet döneminde de yine önemli sanayi merkezleri devlet eliyle getirilmiş. Ve bugün de bu bölgenin ulaşım kavşağı olmuş. 35 yıllık üniversitesiyle bir bilim yuvası olmuş bir şehrimiz. Bu şehrimizi daha da geliştirmek, bu şehrimizin insanlarını daha da mutlu etmek, tabii ki hepimizin vazifesi. Tabii şunu da ifade etmek isterim: Bu şehirden çok önemli müteşebbisler de, iş adamları da hep çıkmıştır. Öyle olmuştur ki artık, Elazığ’a sığmamışlardır, Türkiye’nin en büyük iş adamları arasına hep girmişlerdir, İstanbul’da, Ankara’da, Türkiye’nin başka şehirlerinde de çok büyük tabii ki şirketleri olmuştur, firmaları olmuştur. Binlerce insanları istihdam etmişlerdir ve Türkiye’nin ekonomik gücüne de hep güç katmışlardır. Şimdi, artık zenginleşme, büyüme, sadece devlet eliyle olmuyor. Eskiden, devlet şeker fabrikası getirmiş, krom fabrikası getirmiş ama, bu işler artık devlet eliyle sürmeyeceği için, dünyanın değişimi, ekonominin yeni bir şekle bürünmesi doğrultusunda bunlar hep özelleştirildi. Ümit ediyorum ki bunlar, en iyi şekilde değerlendiriliyordur. Doğrusu, bilgi alacağım tabii, tam bilgileri almadım. Krom tesisleri nasıl devam ediyor, şeker fabrikası ne alemde, onları çok merak ediyorum. Çünkü burası aynı zamanda, sadece sürat değil, burası madenleriyle de çok zengin bir şehrimiz olduğu için, bu konuyla ilgili de yeni durumları öğrenmek istiyorum tabii. Yine baraj deyince zaten akla Keban Barajı gelir Türkiye’de. Bilen, bilmeyen herkes, Keban Barajı'yla, barajların önemini hep anlamıştır. Enerjinin ne olduğunu, yine Keban Barajı sayesinde Türkiye hep öğrenmiştir.

Ama şunu esas söylemek istiyorum: Devlet artık bugün, alt yapıyı hazırlıyor, imkanı hazırlıyor. Daha doğrusu bir iklim oluşturuyor. O iklimin içerisinde, yeşerecek, büyüyecek ağaçlar. Bunlar artık özel teşebbüs vasıtasıyla, kişiler vasıtasıyla, müteşebbisler, girişimciler, iş adamları vasıtasıyla, gerçekleşiyor. "Niye?" derseniz, öbürü, devam edemedi. İşte en büyük devlet kuruluşu, ekonominin en çok devletin elinde olduğu yer, Sovyetlerdi, sosyalist ekonomilerdi. Nihayetinde dayanamadılar yarışa. Avrupa ile Amerika ile serbest piyasa ekonomisinin hakim olduğu ülkelerle sosyalist ülkeler, devletin idare ettiği ekonomiler yarışamadı, sonunda pes etmek zorunda kaldılar ve yıkıldılar. Türkiye her ne kadar bir sosyalist ekonomi dönemi olmadıysa bile, Türkiye’de devletin ekonomide ağırlıklı olduğu dönemler vardı. Bir kaynağı devlet işletirse mi daha karlı. daha rantabıl. daha verimli olur, yoksa bir kaynağı, özel teşebbüs, insanlar, kişiler işletirse, çalıştırırsa mı daha çok rantabl, daha çok karlı, daha çok verimli olur? Sonunda insanın fıtratına aykırı olan bir şey, devam edemedi. İnsanlar bir işin sahibi olursa, o iş daha verimli ve daha sürekli oluyor. Kendi işiniz olduğunda, gece-gündüz çalışırsınız, o sahibi olduğunuz işi en iyi şekilde yapmak için uğraşırsınız. Ama başkasının işi olunca da, o zaman da, sadece göreviniz çerçevesinde görevinizi yaparsınız. Neticede bunlar işte özelleştirildi. Ümit ediyorum ki bunlar, amaçlarına uygun şekilde değerlendiriliyordur. Şimdi o zaman ne olacak? İnsanlar nasıl zengin olacak? İnsanlar nasıl iş bulacak? İnsanlar nasıl daha mutlu olacaklar? Sizler sayesinde olacak. Yani esnaflar, iş adamları, sanayiciler, tüccarlar, müteşebbisler sayesinde olacak. Sizler artık insan çalıştıracaksınız, üreteceksiniz ve tabii ki vergi ödeyeceksiniz. İşte devlet bu imkanı en iyi şekilde sizin önünüze getirmekle sorumlu bugün. Kanunlar, düzen, nizam buna göre. Alt yapı buna göre sağlanacak. Ve buna göre teşvikler verilecek. Bazı illere daha az teşvik, bazı illere daha çok teşvik, belki ileride bazı sektörlere özel teşvikler verilecek ve illerimiz bu şekilde zenginleşecek, kalkınma bu şekilde olacak.

İşte Elazığ’ın da en önemli aslında değeri şüphesiz ki, bu şehrin müteşebbis ruhlu insanlarıdır, iş adamlarıdır. Çünkü şehriniz sizin elinizde gelişecektir, açıkçası. Bundan sonra devlet, gelip burada diyelim ki başka bir demir fabrikası, alüminyum fabrikası açmayacağına göre veya "yeni bir maden sahasını işleteyim" demeyeceğine göre, bunların sizler tarafından yapılmasını sağlayacak. Yine bunu sağlarken, elindeki kaynağı, kendi kullanmayacak sizin kullanmanızı temin edecek. Yani finansmanı size sağlayacak. O parayı devlet kullanırsa, daha kötü harcıyor; bir özel müteşebbis o parayı kullanırsa, o daha verimli, daha iyi harcıyor, daha çok netice alıyor. Onun için devlet, size bu finans yollarını açacak, daha kolay imkanlar sunacak.

Bundan dolayı, gelmeden önce, özellikle Elazığ’da olan ve Elazığ’ın dışında olan -eğer gelebilirlerse- iş adamlarıyla, müteşebbisleriyle biraraya geleyim istedim. Bana verilen bilgiye göre de, buradaki toplumun önemli kısmının da bu şekilde olduğunu söylediler.

Değerli Elazığlılar,

Tabii sadece iş hayatı değil, üniversite de çok önemli. Fırat Üniversitesi, bildiğim kadarıyla, epey eski bir üniversite. 70’li yıllarda kurulan bir üniversite. Muhakkak ki tabii çok gelişmiştir. Yarın gidip orayı da göreceğim.

Biraz önce Ticaret Odası Başkanı, değerli arkadaşımız, yeni bir vakıf üniversitesi teşebbüsü olduğundan bahsetti. Bundan büyük bir memnuniyet duydum. Çünkü orada da rekabet olması lazım. Fırat Üniversitesi’nin yanında bir vakıf üniversitesi kurulursa, inanıyorum ki, Fırat Üniversitesi de daha çok bir gayrete gelecektir. Çünkü üniversitelerin, şehirlerin lokomotifi gibi olması gerekiyor. Tabii şehir deyince sadece Elazığ’ın il sınırları kapsamında bunu düşünmüyorum; çevresi, hinterlandı olarak düşünüyorum. Buradaki hayvancılığın gelişmesi, daha verimli hale gelmesi, 5-6 kilo süt veren hayvanların 15-20-30-40 kilo süt verebilir hale gelmesi, bütün bunlar, yine bilimsel metotlarla sağlanabilecek işlerdir.

Veyahut da tarımın verimli hale gelmesi, burada meraların daha verimli hale gelmesi. İşte bitki çeşitlerinin değiştirilmesi, bütün bu konularda da, tabii ki üniversiteye çok iş düşüyor.

Üniversite denilince, sadece, işte öğrenciler geliyor, öğretim üyeleri var. Dolayısıyla bunların maaşları harcanınca, bu şehir de ondan faydalanacak diye düşünmemek lazım. Üniversitenin faydasının bu olmaması lazım. Yani sadece böyle dar bir ekonomik katkı sağlıyor bu şehre, anlamı çıkar o zaman. Üniversite, onun çok daha ötesinde, muhakkak ki hastanesiyle, -zaten o hizmeti yapıyordur- tıp fakültesiyle; mühendislik, veterinerlik, ziraat fakülteleriyle, -veterinerlik fakültesi bildiğim kadarıyla burada çok eski. ziraat fakültesi yok burada- bütün bunlarla da, yine bu şehrin bir taraftan sorunlarını çözmeye hep yardımcı olmalı. Bir taraftan da yeni ufuklar tabii açmalı. Sosyal hayatı, buranın kültür hayatını zenginleştirmeli.

Bu üniversite 35–40 yıllık bir üniversite. İnanıyorum ki orada, yeni bir üniversiteyi büyütebilecek, ona rehberlik yapabilecek, yeteri kadar ilim adamı, profesör vardır. Böyle bir üniversitenin de kurulmasını doğrusu şimdi dile getirdiniz. YÖK Başkanımız da burada. Tabii ki kriterleri yerine getirmek şartıyla, çünkü bir lise açıyor gibi de üniversite olmaz. Vakıf üniversitesi kriterlerini yerine eğer getirebildiyseniz, onun imkanları, maddi imkanları, sağlıklı bir şekilde temin edilebilecekse, burada böyle ikinci bir üniversitenin olmasını da doğrusu çok faydalı bulurum. Çünkü o zaman güçlü bir rekabet de başlar.

Eskiden hocalar, İstanbul’dan, Ankara’dan geliyordu. O zamanki şartları düşünürseniz, havaalanınız bazen çalışırdı, bazen çalışmazdı. Zaten bildiğim kadarıyla, pist dardı, küçüktü. Her uçak da inemiyordu o zaman. Havaalanlarında bugünkü gibi, aletler, cihazlar da yoktu. Çünkü biliyorum, 5–6 sene önce, Türkiye’nin sadece iki havaalanında otomatik inişi sağlayan aletler vardı. Son 5-6 sene içerisinde bütün havaalanlarına bunlar dağıtıldı ve bütün havaalanlarımız her şartlar altında çalışabilir hale geldi. O zaman hocalar gelirdi, bazen uçaklar inerdi, bazen inemezdi. Bazen havaalanında beklerdi, uçak kalkmıyor diye geri giderlerdi. Şimdi öyle değil. Çok şükür şimdi buradaki üniversitenin de kendi kaynakları, insan kaynakları olduğu gibi, her gün İstanbul’dan da, Ankara’dan da üniversite hocaları gelir, en iyi bilim adamları gelir, burada derslerini verirler ve aynı gün dönebilirler. Bu şartlar altında beklentilerimizin de tabii daha büyük olması gerektiğine inanıyorum.

Sözlerimin başında, Elazığ ile ilgili "Hep vatanına, milletine gerçekten bağlılığıyla, daima ün kazanmış bir ilimizdir" dedim. Bunu yakinen bilen kişilerden biriyim. Bu anlamda genel olarak Türkiye ile ilgili de sizlerle bazı düşüncelerimi paylaşmak isterim.

Türkiye tabii giderek güçleniyor, büyüyor. Bugün Türkiye’nin milli geliri, yani toplam milli geliri, Türkiye’nin ürettiği bütün üretim kapasitesi, neredeyse 1 trilyon dolara yaklaşmış vaziyettedir. Harcama paritesine göre hesaplandığında budur. Eğer normal harcama paritesinde değil, reel rakamlara göre bakarsanız, 800 milyar dolar civarında. Bu, Avrupa’nın 6. büyük ülkesi yapıyor bizi. Tek başına milli gelir, 10 bin doları aşmış vaziyette. Türkiye’nin dış ticaret hacmi, 330 milyar dolara yaklaşmış vaziyette. Sadece ihracatı 130 milyar dolar civarında. İthalatı, 200 milyar dolar civarında. İthalata baktığımızda; ithalatı zannetmeyin ki, işte muz ithalatı, kivi ithalatı. Sadece tüketim maddeleri ithalatı değil, onun ithalattaki payı %10 civarında. Esas makine ithalatı Türkiye’nin çok büyük. Makine ithalatı da fabrika kuruluyor demektir. Yani üretim kapasitesi artıyor demektir.

Bununla şunu söylüyorum: Türkiye’nin gelecek yıllardaki ihracat kapasitesi de çok büyüyecek. Şimdi böyle ekonomisi giderek büyüyen bir ülke. Aynı zamanda Türkiye’nin demokratik standartları da büyüyor. Türkiye’deki hak-hukuk kavramları da daha bir yerli yerine oturmaya başlıyor. Şimdi 5-6 sene öncesini, 10 sene öncesini bir düşünün. Bir de bugünü düşünün. Yani Türkiye’deki özgürlük, serbestlik, kurumlar arasındaki ilişkiler; bütün bu noktalardan baktığınızda, hukukun daha çok yerli yerine oturduğu, kişisel, bireysel hakların özgürlüklerin giderek daha sağlamlaştığı, sıkıntılarımızın giderek daha da azaldığı ve demokrasinin derinleştiği bir ülke haline geliyoruz. Bir ülkeyi,-Meclis’te yaptığım konuşmada da söyledim, dinleyenleriniz hatırlayacaklardır-, ne güçlü yapıyor derseniz; bir ülkeyi güçlü yapan şey esas, demokratik standartları ve hukuki standartlarıdır. Hukuk deyince sadece insan haklarıyla ilgili, demokrasiyle ilgili demiyorum. Ticari hayatla ilgili hukuk standatları, haklı ve haksız ayrılırken hukuk standartları, güvenlik konularıyla ilgili bütün kuralları. Kuralların açık, seçik, net, herkese aynı şekilde uygulandığı, herkesin aynı şekilde hesap verebilir olduğu, her şeyin şeffaf olduğu, ayrımcılığın olmadığı, kayırmanın olmadığı, yolsuzlukların minimuma indiği dönem, bir ülkeyi bu güçlü yapar. Bunlar da kendi halkımıza hepimizin aslında görevleridir. Kendi halkımıza karşı sorumluluğunuzdur.

Sizin toplanan vergileriniz harcanırken, sizden zorla alınan vergiler var, kanun gücüyle veriyorsunuz, yani gönüllü veriyorsunuz ama, kanun olduğu için tabii veriliyor. Bu vergiler harcanırken, bu vergiler nasıl harcanıyor, nereye gidiyor bu paralar? Bunlar denetleniyor mu? Bunlarla ilgili ben bilgi edinmek istersem, öğrenebiliyor muyum? Bütün bunlar aslında, o ülkeyi esas güçlü yapan şeylerdir.

Bu konularda Türkiye’de çok iyi gelişmeler vardı. Hâlâ tabii ki birçok noksanlarımız da var. Bunun yanında tabii ki Türkiye’nin güçlü bir silahlı kuvvetleri var, güçlü emniyet teşkilatı var. Bütün bunlarla ülke güçlü hale geliyor. Şimdi bütün bunlar olurken, memleketimiz tabii büyük bir ülke. Bugün Tunceli’de yaptığım konuşmada da söyledim, Türkiye bir şehir devleti değil. Yani şehir devleti derken, mesela Lüksemburg. Avrupa’nın önemli ülkelerinden birisi ama, nüfusu 400 bin, 450 bin. Bir şehir, orası devlet. Veya başka devletler var. Baltık ülkeleri var. Veya yine ismi büyük olan ama, nüfusuna baktığında hayret edeceğiniz şehirler var. Bu ülkelerde çok farklılık olmayabilir.

Ama Türkiye gibi bir imparatorluk devamı olan bir ülke, 72 milyon nüfusu olan bir ülke, doğudan batıya kadar, farklı farklı sosyolojik, kültürel farklılıkları var. Elazığ’a geliyoruz, işte Harput türkülerinden başlıyor, buranın ayrı bir kültürü var. Karadeniz’e gidiyorsunuz, Karadeniz’de, orada ayrı bir hava var. Dinlerken, şivesinden tutun da, yemek çeşidine kadar farklı. Trakya’ya gidiyorsunuz, orada farklı. Orta Anadolu’ya, Kayseri’ye, Konya’ya gidiyorsunuz, öyle. Doğuya gidiyorsunuz, Diyarbakır’a gidiyorsunuz, Hakkari’ye, Van’a gidiyorsunuz, farklı. Ama hepimiz, bu ülkenin sahipleriyiz. Hiçbirinin birbirinden farkı yok. Hepsi de bu ülkenin aziz vatan toprakları, her yerde yaşayan da, bu ülkenin asli vatandaşları. Aramızda, birinci sınıf vatandaş, ikinci sınıf vatandaş gibi bir ayırım yok. Herkes cumhurbaşkanı olabilir, yasalara göre. Herkes başbakan olabilir. Herkes milletvekili olabilir, belediye başkanı olabilir. Hukukumuzda böyle bir ayırım yok.

Ama siyasi tarihimize baktığımızda, -son 50–60 yıl, buna baktığımızda- tabii ki inişler çıkışlar oldu. Bu da bizim kendi ülkemizde, kendi siyasi tarihimiz. Bunları saklayacak, görmezlikten gelecek halimiz de yok. Ama biz ülkemizi daha güçlü yapabilmek için; demin söylediğim çerçeve içerisinde, hukukun üstünlüğünün sağlanması ve herkese eşit uygulanması, en gelişmiş demokrasilerde, kalkınmış ülkelerde, kurumlar arasındaki ilişkiler neyse, temel hak ve hürriyetler ne kadar çok garanti altına alınıyorsa, bunları da -işte demokrasinin standartları dediğimiz- yükseltecek, bütün bu sorunlarımızı da kendi kendimize çözeceğiz. Kendimiz halledeceğiz bunları. Çünkü mecburuz. Eskiden Elazığlılar sadece Elazığ’da yaşıyordu. Kayserililer Kayseri’de yaşıyordu. Karadenizliler orada yaşıyordu. Diyarbakırlılar Diyarbakır’da yaşıyordu. 20 sene önce, 30–40–50 sene önce, o zaman bu farklılıkları çok görmüyorduk. Şimdi öyle değil. Şimdi herkes bir gün içerisinde, istediği yere gidiyor, geliyor. İsteyen istediği yerde yerleşiyor, orada yaşıyor. Nerede daha iyi ticaret yapabileceğine, nerede çok kar edebileceğine inanıyorsa, nerede çok iş bulabileceğine inanıyorsa; insanlar oraya gidiyor yerleşiyor. Türkiye’nin dört bir yanı da hepimizin. Böyle olunca bu farklılıklarla da tabii karşı karşıya kalıyoruz. O zaman böyle büyük bir ülkenin bu farklılıklarını, hep zenginlik unsuru olarak görmesi lazım. Kendimizi başkasının yerine koymamız lazım. Onun da kendisini bizim yerimize koyması lazım. Ve saygı ve sevgi içerisinde olmamız lazım.

Bakın, bu memlekette hepimiz tek bir milletiz. Bunun tersini hiç kimse düşünemez. Bu büyük, tek millet içerisinde, farklılıklar olabilir. Ama hepimiz tek bir milletin parçalarıyız. Ben Dışişleri Bakanlığı yaptım, neredeyse 5 sene. Dolayısıyla görevim icabı çok dolaştım. Yani öyle oldu ki inanın, bazen bir günde 2-3 ülkeye gittiğim oldu. Hatta bir günde 5 ülkeye, 24 saatte 5 ülkeye gittiğim bir gün vardır. Yani bir günde 5 ülkeyi ziyaret ettim. Gidip resmi temasımı yapıp, yetişmem gerekiyordu.

Gittiğim yerlerde muhakkak şehitliğimiz varsa uğrarım, şehitliklerimize. Şehitliğimiz de neredeyse her yerde var. Baltık ülkelerinde de var, Romanya’da da var, Polonya’da da var, Belgrad’da da var, Bakü’de de var, İsrail’de de var, Filistin’de de var. Nereye giderseniz her yerde var. Gittiğim yerlerde şehitliklerimizi hep ziyaret ederim. Bazılarında isimleri, meçhul tabii ama, çoğunda da isim vardır.

İşte, yani bunun şakası var mı artık, şehitlik, canını vermiş. Türkiye’nin dört bir yanından, hiçbir ayırım yapmadan, hatta Türkiye’nin değil, o zaman daha geniş vatan toprakları vardı. Saraybosna’dan da, Kudüs’ten de, Bağdat’tan da, Musul’dan da, şehitliklerimizde isimler yazılı, her yerde. Diyarbakır’dan da, Kayseri’den de, Sivas’tan da. Bakü Şehitliğine gidin, hepsini görürsünüz. Balkanlar’da hangi ülkeye giderseniz gidin, Belgrad’a gidin, hepsini görürsünüz. Artık bugünkü sınırlarımız içerisinde, Çanakkale’ye gidince, artık ne kadar aleni, ne kadar her şey yazılı.

Şimdi, böyle bir ülkede ayrım yapmamak gerekir. Böyle bir ülkede bu farklılıkları görünce, insanların buna şaşmaması da gerekir. Var bunlar, ne yapalım. Ülke büyük olunca, böyle oluyor. Türkiye sadece Kayseri’den, sadece Elazığ’dan ibaret olsaydı, olmazdı. Büyük ülke böyledir.

Bizans İmparatorluğu'nda, Osmanlı İmparatorluğu'nda da farklılıklar vardı. Kendilerini ona göre hep uyarladılar, büyük oldular. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde, tabii sınırlarımızın dışında da soydaşlarımız var. Hepimiz birbirimize eşit vatandaşlarız. Sıkıntılar varsa, bu sıkıntılar, sadece ona, buna değil; sıkıntıları hep beraber çektik. Siyasi tarihimizi hatırlattım size. Neler, en yakın siyasi tarihimize bakın. Biraz daha geriye gidin, 5 sene önce, 2 sene önce, 10 sene önce, 20 sene önce, bunları hep beraber yaşadık.

Ama bunların tekrarlanmaması için demokrasinin standartlarını hep beraber yükselteceğiz. Ve Türkiye’nin problemlerini de görmezlikten gelmeyeceğiz. Görmezlikten gelince bu kolay oluyor. Bugün karşılaştığımız bazı büyük meselelere baktığımızda, ateş küçükken daha kolay söndürülebilirdi. Ama eğer kapının arkasına saklarsanız, halının altına süpürürseniz, "Benim zamanımda şöyle olsun" diye eğer sadece hamaset yaparsanız o zaman bunların bedeli kendi milletimize oluyor ve kendi ülkemize oluyor.

O zaman bunlar nasıl çözülecek? Bunları kendi ülkemizde konuşarak çözeceğiz, kim yanlış yapıyorsa ikaz edeceğiz. Bu ülkeyi, bu memleketi, daha güçlü yapmak için mecburuz bunu yapmaya. İnanın, dışarıda Türkiye ışıl ışıl parlamaktadır. Bazen bizim bu uğraştığımız, tartıştığımız konular bile bu ışıltıyı kapatmamaktadır. Çünkü herkesin gözü Türkiye’dedir. Kader, tarih böyle bir görev vermiş Türk milletine. Tarih boyunca bunu yapmışız. Bugün de bunu gerçekleştireceğiz. İşte bunları da konuşarak halletmemiz gerekir. Ama bunları hamasetle değil, bunları mantıkla, akılla, tarih bilgisiyle, siyaset bilgisiyle, dünyada neler olmuş, bunları hep görerek yapacağız. Bunları halletmemiz, bitirmemiz gerekir. Yoksa terör örgütü kendi başına mı büyüdü? Şimdi size soruyorum, kendi başına mı, kimler yardım etti? Kimler, dışarıda-içeride, kimler yardım etti? En müttefik bildiklerimiz bile yardım etti, komşularımız bile yardım etti. Böyle değil mi? Eğer birisinde bir zafiyet olursa, onu başkaları hemen aleyhinde kullanırlar. Nerelere sığındılar? Bunlar nasıl oldu?

Ama bugün iyi bir noktadayız. Yani bütün dünya anladı ki Türkiye’ye dost olmak kıymetlidir, Türkiye’ye düşman olmak, kendisinin aleyhinedir. Onun için bugün artık bu bölgede, buna kesinlikle müsaade edilmeyecektir, bunu Irak da anladı. Irak, Kuzey Irak da anladı. Bunu Suriye de gördü, anladı. Bunu Amerika da gördü, Avrupa da gördü. 3 sene önce böyle değildi, bak açık söylüyorum size.

Ben 91 yılında siyasete girdim, 2002 yılında hükümet kurdum, ondan sonra Dışişleri Bakanı oldum, 2 senedir Cumhurbaşkanı'yım. Bütün devlet meselelerinin hepsinin içerisindeyim. 2 sene, 3 sene önce böyle değildi.

Şimdi, birçok şey değişti. Şimdi bu fırsat derken, açık söyledim, bu terörü bitirmek için bu fırsat. Çünkü çevre şartları buna el veriyor artık, Eskiden vermiyordu. Çünkü koruyanlar vardı, destekleyenler vardı, kullananlar vardı. Şimdi artık herkes gördü ki, kendilerine yük olacak bu. Kim kullanırsa, kim desteklerse, ona yük olacaktır bu iş. Bu noktaya geldi dünya.

Onun için bu işlerden hep kurtulmamız lazım ve enerjimizi, bütün gayretimizi, biz halkımızın mutluluğuna, memleketimizin zenginleşmesine harcamamız lazım.

Şimdi, Tunceli’den geldim gece vakti, yağmur yağıyor, askerlerimizi gördüm, nöbette. Şimdi bazen içimden, gittiğime pişman oluyorum. Ya çocuklar, herkes, askerliğimizi hatırlıyoruz. Herkesin çocukları. Neye var? Mecbur da onun için var. Eğer devletin gücünün dışında, silahlı insan dağda olursa, o zaman tabii ki olacak.

Şimdi, o zaman, herkese çağrımız, orada söyledim, konuştum. Daha geniş konuştum orada. Başka ortamlarda da söylüyorum. Şimdi fırsat bu fırsat, kanunlar müsaade ediyor. Yanlış yola girmiş olan olur, kandırılmış olan olur. Başka bir şekilde gitmiş olan olur. Şimdi bunlar artık bu işin çıkmaz yol olduğunu, sokak olduğunu görecek. Başka yolu yok, açık söyleyeyim, görecek. dediğim gibi, bu işin doğusu, batısı, kuzeyi, güneyi yok açıkçası. Allah beni Kayseri’de yaratmış ama, ben Hakkari’de de doğmuş olabilirdim, Edirne’de de doğmuş olabilirdim, sizler de öyle olabilirdiniz. Madem ki bu ülkenin -nerede doğarsak doğalım- vatandaşıyız, o zaman hepimiz, birbirimizin kardeşiyiz.

O açıdan, bu düşüncelerimi sizinle de paylaşmak istedim. Çünkü bu konulara bu ilimizin hassasiyetini biliyorum. Bunu takdir ediyorum. Her yerde açıkçası bunu söylüyorum. Muhakkak ki bütün şehirlerimiz böyledir ama, bazı illerimiz çok daha bu konularda uyanık, çok daha bu konularda hassaslar. O açıdan Elazığ’da bu fikirlerimi, sizinle genel olarak paylaşma ihtiyacı duydum.

Özel olarak Elazığ ile ilgili düşüncelerimi zaten söyledim. Ama isterim ki, sizleri de tanıyım doğrusu. Masada biraz önce onu söylüyordum, arkadaşlara. Özellikle Elazığ’ın dışından gelen, burada tabii ki önemli birçok işler yapan kişiler var aranızda. Sizlerle de tanışmayı, konuşmayı çok arzu ederim. Fikirlerinizi açıkçası dinlemeyi çok arzu ederim. Açıkçası bunun için de buraya geldim. Bugün ve yarın bunun için burada olacağım.

Bu işte yorulmak yok, bıkmak yok. Hepimiz görevimizi yaptığımız süre içerisinde, var gücümüzle, kapasitemizle çalışacağız. Ve milletimize hizmet etmeye devam edeceğiz.

Tekrar sizlerle beraber olmaktan duyduğum mutluluğu, memnuniyeti ifade ediyorum. Hepinize başarılar diliyorum. Ve inanıyorum ki hep görüşeceğiz.

Sağ olun.