Şemdinli İddianamesi/Patlama olayından sonra konu ile ilgili bazı tanık beyanları

Vikikaynak sitesinden
Şuraya atla: kullan, ara
Serhildan (kitlesel kalkışma) faaliyetleri kapsamında Hakkâri Olayları Şemdinli İddianamesi Şemdinli'de meydana gelen olay sonrası devletten beklentilere ilişkin medyada yer alan haber ve yorumlar
PATLAMA OLAYI’NDAN SONRA KONU İLE İLGİLİ BAZI TANIK BEYANLARI DA AYNEN ŞU ŞEKİLDEDİR

1 - Tanık Mehmet Ali ALTINDAĞ Beyanında : Şemdinli olaylarını basından duyduk. Televizyonlardan Ali KAYA’yı tanıdım. Ali KAYA daha önce Diyarbakır’da görev yapmıştı, kendisi yaklaşık 10 yıldır Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde görev yapmaktadır. Suç dosyası oldukça kabarıktır. Ali KAYA suç dosyası kabarık olmasına rağmen her nasılsa korunuyordu. Kendisine görev veriliyor, iş yaptırılıyordu. Bildiğim kadarı ile kendisi 1997 yılı ile 2000 yılları arasında Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı bünyesinde Jandarma İstihbarat bölümünde görevliydi. Biz aile olarak PKK ve Hizbullah ile mücadele ederken, iş yerlerimiz, arabalarımız, iş makinelerimiz terör örgütlerince kundaklanırken, yakılırken, gazetemize dahi bomba atılırken Ali KAYA, o dönemin DGM Başsavcısı Nihat ÇAKAR ve o dönemde 7. Kolordu Komutanı olan Yaşar BÜYÜKANIT’ta bu kişiyi koruyordu. Sanki suçumuz PKK ile niye mücadele ediyoruz diye Hizbullah yanlısı olduğumuz gerekçesiyle bizi sindirmek için bu saydığım kişiler arasında adeta bir organizasyon vardı. Hatta hakkımızda PKK.nın ağzından yazılmış gibi Ali KAYA tarafından Başsavcının iştiraki ve Kolordu komutanını da onayı ile hakkımızda sahte belge tanzim edildi. Ancak yargılama yapıldı, bizi ve çocuklarımızı serbest bıraktılar. Beraat ettik, bu sahte belgeyi Ali KAYA ve JİTEM’deki Yüzbaşı Ali Osman CELASUN ve Metin (K) Binbaşı Cemal TEMİZÖZ ile o dönemin DGM Başsavcısı Nihat ÇAKAR’ın direktifleri ile bizi sindirmek için böyle bir sahteciliğe başvurdular. Bunu 7. Kolordu Komutanlığından çıkmış gibi gösterdiler. Ne hazindir ki 7. Kolordu Komutanlığı da bunlara uydu. Kıdemli Albay Reha ŞATANA ile Albay Erkan TAVŞANLI o dönemde Kolordu Komutanı namına DGM Cumhuriyet Savcılığına sahte belge ile ilgili yazılar yazdılar. O dönemin Kolordu Komutanı da Yaşar BÜYÜKANIT’tı bu yazılara onay verdi. Askerî bir teamül olarak hiçbir asker üstü namına ondan habersiz bir işlem yapamaz. Dediğim gibi bu belgelerinde sahte olduğu ortaya çıktı. Diyarbakır 4 Nolu DGM tarafından araştırma yapıldı. Kulp Jandarma Komutanlığı’nın mahkemeye verdiği cevabî yazıda bizim yargılamamıza konu sahte belgenin teröristlerden ele geçmediğini beyan ettiler. Yine belgenin sahte olduğu İkinci İç Güvenlik Tabur Komutanlığı tarafından mahkeme başkanlığına iletildi. Mahkemede bunlara dayanarak araştırma neticesinde beraatimize karar verdi. Başsavcı Nihat ÇAKAR kararı temyiz etti, ancak Yargıtay onayladı. Buradan gelmek istediğim husus Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde terörle mücadele adı altında birileri rant temini ve terörü gündemde tutmak, huzursuzluk çıkarmak amacıyla Ali KAYA’nın en son yaptığı eylemler yapılmak isteniyor. Ali KAYA Diyarbakır’da bu işleri yaparak iş adamlarından büyük miktarda paralar toplamıştır. Hatta internet haberine göre de şu anki Kara Kuvvetleri Komutanı olan ve Ali KAYA için “iyi çocuktur, suç işlemez” diyen Yaşar BÜYÜKANIT Kuşadası’nda bir çok emekli paşa ile arsayı ucuz bir fiyata lüks villalar inşâ etmektedirler. Kooperatifin başkanı ise bildiğim kadarı ile bir astsubaydır. Yani ülkeyi terörle mücadele havası ile bu bölgede olağanüstü hâl yönetimi ile ülkemiz yönetilmek isteniyor. Maalesef yasadışı uyuşturucu, silâh kaçakçılığı gibi işlemler böyle devlet içerisine yerleşmiş illegal bir takım gruplar tarafından yapılmaktadır. Bu iddiam yıllardır bölgede oynanan oyunları ve terörün bir türlü bitirilmemesinin bir sonucudur. Yani terör devlet içine yerleşmiş özellikle silâhlı kuvvetlerimizin içine yerleşmiş bu türlü illegal gruplar tarafından bitirilmek istenmiyor. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi böylece gündemde tutuluyor. Terör örgütleri bunlardan palazlanıyor, yani faydalanıyor, şanlı silâhlı kuvvetlerimiz bölgemizde birçok başarılı işlemler yapmıştır ancak içindeki bu illegal örgütler silâhlı kuvvetlerimizin şerefli ve onurlu yapısına gölge düşürüyor. Bu illegal yapılanmayı polis teşkilâtında pek göremiyoruz. Şemdinli olayları bize göre silâhlı kuvvetlerimizin içindeki bu yapılanmanın yaptığı olayların en son halkasıdır. Devletimiz, ordumuz istese terör anında biter. Ancak dediğim gibi terör bitirilmiyor. Bundan bölgemiz, vatandaşlarımız ve tüm ülkemiz etkileniyor. Artık biz ülkemizin her yöresinden şehit görmek istemiyoruz. Millet bıktı, gerekirse ben Ali KAYA ile mahkemede de yüzleşirim. Yaptıklarının hepsi ortadadır. Ben tanıklık yaptım, gerekirse dâvâcıda olacağım, bu ifademi ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi Şemdinli Olaylarını Araştırma Komisyonuna ve Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına da verdim. Hepimizin beklentisi devletimizin içerisine yerleşmiş olan illegal yapılanmaların ortaya çıkarılması ve hesap vermelerinin sağlanmasıdır. Ayrıca itirafçı Abdulkadir AYGAN o dönemde bir iş adamından aldıkları para karşılığı Ali KAYA’nın organizesi beni öldürmeyi planlamışlardı. Aynı iş adamı yani Ali İHSANKAYA yine bu gizli JİTEM organizesine danışarak illegal bir girişim yapmışlar, PKK militanları tarafından benim Diyarbakır’ın dışında olan iş yerlerim, dinlenme tesislerim silâhlı saldırıya uğramıştır, 8 insan ölmüştür, 12 insanda ağır yaralanmıştır, netice itibariyle bu iş adamı PKK ile işbirliği yaptığı için TCK. 169. maddesinden ceza almıştır. Kendisi Ali KAYA’nın has adamıdır. Ben bu olaylar sebebi ile bir vatandaş olarak bildiklerime şahitlik yapıyorum, ayrıca Ali KAYA’dan, organizasyonun içinde olan ve isimleri geçen kişilerden şikâyetçiyim, şeklinde beyanda bulunmuştur.

Ayrıca aynı tanık dosya içerisine getirtilen TBMM Araştırma Komisyonuna verdiği 25.01.2006 tarihli ifadesinde;

SORU - Şöyle: "Soruşturmasını yapmakta olduğunuz Şemdinli olaylarının evveliyatı ve zincirin birinci halkası Diyarbakır'da geçen hadiselerdir. 1997-2000 yılları arasında Diyarbakır'da görev yapan Ali Kaya, namı diğer Mutkili Ali dahil olduğu tertiplerle gerek şahsıma gerekse çocuklarıma maddî ve manevî zararlar verdiği..." gibi diye başlayan bu yazı size mi ait?

MEHMET ALİ ALTINDAĞ – CEVAP : Şimdi efendim, astsubay Ali Kaya 1997'de...

SORU - Tanışmanızdan başlayayım. Ne zaman tanıdınız siz Ali Kaya'yı?

CEVAP; 1998'de tanıdım. 1998'de tabiî biz orada inşaat işlerinden daha fazlasıyla yoğun devlet ihaleleri elimizdeydi, yapıyorduk Türkiye genelinde. Şimdi, fazlasıyla bizim gazete radikal olarak... Diyarbakır Söz Gazetesi; size takdim edeyim, buyurun. Biraz radikal yazılarımız vardı, yazıyorduk, her tarafa dokunuyorduk; fakat...

SORU - Radikal yazılarımız vardı derken onunla neyi kastediyorsunuz?

CEVAP; Yani, ben yazıyordum, çok büyük bir cesaretle yazı yazıyordum.

SORU - Yani, siz kendiniz yazmıyorsunuz da gazeteniz yazıyor.

CEVAP; Hem ben kendi kalemimle hem de gazetenin yayın politikası olarak tüm bölgede olup bitenleri açık ve net yazıyorduk efendim. Şimdi, bunu, tabiî bazı kesimler kaldıramıyordu. Özellikle, kaldırmayan kimseler de bölgede feodal yapıya, mütegalibe; yani, feodal, zorba bir kesim tarafından bunu hazmedemediler. Şimdi bu mütegalibe dediğimiz İnsanlar bölgedeki feodal yapıya sahip, bunlar genellikle devletin valilerine, devletin vali yardımcılarına, devletin askerine, devletin polisine çok ustaca yanaşmaktadırlar. Bunlar suç işliyorlar, bunlar PKK'nın kilit noktalarından daha fazlasıyla bölgede çetevari çalışan insanları ayarladılar. Dağdaki çalışan bu kamplardaki insanlara milislerin güçleriyle oraya ulaştılar, para aldılar. Zaten tüm dosyalarda yazılıdır bunların hepsi. Şimdi, bu arada PKK biz, onların aleyhine yazı yazıyoruz, devlet yanlısı diye, Altındağ Dinlenme Tesislerimiz var Diyarbakır'ın dışında 12 kilometrede, oraya 22 Haziran 1996 günü saldırdılar; yani. tam yaz mevsimi...

SORU - Kim saldırdı oraya?

CEVAP; PKK tabiî. Oraya saldırı düzenlediler. Önceden plan projelerini yapmışlardı. Şimdi, bu saldırı neticesinde orada o an için büyük bir zayiat oldu, 8-9 insan öldü. Hep müşteri yani, gelen vatandaş. 10 kişi, 15 kişi yaralandı. Tesis tamamıyla altüst oldu. O mevsim bitti, o mevsimde bizim büyük bir zararımız oldu. Tabiî, devlet üzerine... O bölge jandarmaya aitti. Şimdi, jandarma orada gevşek çalıştı, çok çarpıcı bir şekilde olayın üzerine gitmek istemedi.

SORU - O olayın üzerine?..

CEVAP; O olayın üzerine 8 insan ölmüş, her taraftan bize telefonlar geliyor, o diyor şu adam yaptı, bu diyor şu adam yaptı; fakat, gerçekten, emniyetin bölgesi olmadığı halde, emniyetin o zamanki çok heyeti, Emniyet Müdürü vardı Rıdvan Güler, bir de Terörle Mücadele Şube Müdürü vardı Ramazan Sürücü, bu ekipleriyle beraber ve jandarmanın bölgesine girememekle beraber, kendi iç dinamizmiyle şehir İçindeki, merkez içindeki çalışmaları sürdürdüler bunlar. Şimdi, bunlar sürdürdüler, gerçekten milisleri 40-50 kişi yakaladılar.

SORU - Bu milisleri dediğiniz kim bunlar?

CEVAP; Yani, PKK'yla irtibatlı gizli ajanlar. Yani, adam kahvede oturuyor, işyerindedir ve PKK'yla irtibatlı yani. Bir tabir var. atasözü...

SORU - Şöyle dersek doğru olur mu: Yani, PKK'nın kullandığı milisler mi?

CEVAP; Tabiî tabiî, aynı şekil.

SORU - İzin verirseniz milisin tanımını yapayım, bölgedeki şey bizim: Şimdi, milis dediğin bir PKK'lıdır; yani, örgütün bir üyesidir, örgütün...

SORU - Kırda değil de şehir içindedir.

SORU - ...asıl eylemlerine, silahlı eylemlerine karışan...

CEVAP; Tabiî şeyle bağlantılar var, partinin...

SORU - Şehir içerisinde kişileri alıp kırsala, terör örgütüne götürme veya aralarındaki bağlantıyı götürme, pusula götürme, yiyecek, giyecek, ilaç gibii şeyleri götürme, örgütle sürekli bağlantıları olan kişilerdir.

SORU - İrtibat halinde olanlar.


CEVAP; Şimdi, tabiî, bu milis insanlar bağlantılı olarak, bunlar aynı zamanda bizim de işyerimizde çalışan, yine. aynı; yani, tabir yerindeyse gündüz külahlı gece silahlı tipinde, o şekil. Pozisyon değiştirerek hareketle şey ediyorlardı. Şimdi, tabiî, emniyet bunları yakaladı, sorguya çekti, birçok itiraflar söz konusu oldu. Her şey gerçekten ortaya çıktı. Bu ara emniyet çalışırken, çok dikkat çekici bir şey yaşandı orada, o günün Jandarma Alay Komutanı Mecit Korkut Albay vardı, sonradan general oldu. zannedersem iki senede emekli oldu. Bu emniyet müdürünü azarladı, tehdit etti, küfür etti; hem onu hem de Ramazan Sürücü'yü, "siz bizim bölgemize niye giriyorsunuz, niye müdahale ediyorsunuz", bu şekilde. Çünkü, emniyet, bizim otelimizde, oradaki otelde bir iki şahıs almışlardı. Bu şahıslardan daha detaylı bilgi almasın diye engel olmak istediler, emniyetin önünü şey etti. Emniyet de, tabiî, korkusundan bir şey diyemedi. Fakat, Allah var, yani, çalışmasını da sürdürdü. Nihayet 20-30 kişiyi tutukladılar. DGM Başsavcılığına gitti. DGM Başsavcılığı devam etti, mahkeme devam etti. O kadar devam etti ki, detaylı bir mahkeme ki hâlâ da sonuçlanmamış.

SORU - Devam ediyor?..

CEVAP; Hâlâ da sonuçlanmamış bu mahkeme. Her nedense birkaç kişi sonuçlandı, onlarda müruru zamana uğradı. İşte, devletin bünyesindeki gizli dinozorluklar, gizli bazı yanlışlıklar ve yanlış insanlar, işte bu devletin, demokrasinin, hakikaten millî iradenin en büyük engelleri bunlardır sayın beyler. Bir dava düşünün 8-10 kişi ölüyor ve dünyanın felaketi meydana geliyor, zarar ziyan oluyor, o kadar insan tedirgin oluyor, on sene bir dava devam ediyor, 3-4 kişiyi hapse sokuyor, ha bire bırak, ha bire tahliye... Eninde sonunda, tabiî, bu şey devam ederken, 96'nın eylül ayında DGM Başsavcısı değiştirildi, değişti, yeni bir DGM Başsavcısı geldi, Nihat Çakar isimli bir Başsavcı geldi. O da 4 sene orada sürdü. O olayın akışını bambaşka şekilde değiştirdi. O, apayrı bir şekilde değiştirdi. Mahkemelere nüfuz yapmak istedi ve gerçekten PKK'lı avukatlarla, PKK'lı yandaşlarla, işadamlarıyla, demin bahsettiğim o feodal yapıyla işbirliğine girdi, açık ve net olarak girdi.

Nihayet biz de hep yazıyoruz, gazetemizin o günün manşetleri hep keskin gidiyor. Dolayısıyla, 98'de bu 28 Şubat olayı meydana geldi. Bizim fikrimiz, zikrimiz açık ve net olarak söylüyorum, biz muhafazakâr, devletimizin yanında yer almış bir politikayla yürüyoruz; fakat, karşımıza ansızın bize başka yaftalar yapıştırıldı, Hizbullah kelimesini bize yakıştırdılar. Bu Hizbullah nereden çıktı? Efendim, Hizbullah nedir; Altındağ Dinlenme Tesislerinde, orada Hizbullah kampı kurulmuştur -bu, 98'de oluyor- ve Mehmet Ali Altındağ bu Hizbullah kampını kurmuş, insanları eğitiyor ve devlete saldırıyor veyahut başka yerlere, şeriatı kurmaya çalışıyor gibi yaftalar yapıştırıldı. Bu yaftalar doğrultusunda bir gün baktım ki, yani, olay, tarih günü gününe, mayıs ayının yakın günleri, hatırlıyorum...

SORU-98 Mayıs?...

CEVAP; Tabiî, 98 Mayıs ayının 25'indeydi veyahut haziranın ilk haftalarıydı. Bütün işyerlerim polis ve jandarma... Yani, jandarmanın bölgesi olmadığı halde, Altındağ Dinlenme Tesislerinde bir şey yok aradılar, taradılar, jandarma bir şey çıkaramadı; ama, şehir içindeki gazetemizin merkezini, işyerimizin, şirketlerimin merkezlerini; yani. didik didik, sanki bir ordu, asker ve jandarma ve polis. Tabiî, bizim tüm arşivlerimize el konuldu. El konulduktan sonra, bütün bana özel kitaplarımı ve gazetenin arşivine hepsine el konuldu. Müftülüğe gönderdiler, Müftülükten adam geldi. Beni gözaltına aldılar, beni, bir de gazete Yazı İşleri Müdürü Ömer Büyüktimur, bir de şirketlerin Muhasebe Müdürü İsmail Yazan Beyi, bizi gözaltına aldılar. Bizim o zamanki avukatımız Cavit Torun Beydi, bir de İbrahim Tali Uysal. Bizim Mesut Bey tanıyor onları, meslektaşlarıdır. Şimdi, bunlar da, tabiî, müdahale ettiler. Bizi polise götürdü. Esas polise götürmeleri lazım. Jandarma bizi orada, başta bu aramanın içinde Mutkili Ali var, kilit nokta o. Tabiî, ben, o zaman tanımıyorum. Bunlar, Hizbullah diye, Hizbullah politikası güdüyoruz. Hizbullah propagandası yapıyoruz...

SORU - Bu Mutkili Ali dediğinizde diğer başka astsubaylar falan varmıştır orada?

CEVAP; Tabiî tabiî...


SORU - Bu derece Ali'yi tanıdınız da, diğerlerini de tanıyor musunuz?

CEVAP; Onları da, yani, komutan odur. O, bir de Yüzbaşı Ersin Bacaksız vardı. O, öldürüldü, Tokat bölgesinde öldürüldü o Şimdi, bunlar, bizi polisten aldılar o gece. Bizi polisten aldılar, polisten aldıktan sonra jandarmaya götürdüler. Jandarmaya götürdü, o gece gözaltına aldılar, bizim gözlerimizi bağladılar. Tabiî, üniversite, İlahiyat Fakültesinden birkaç tane doçent getirdiler, kitaplarımızı didik didik incelediler. Yanlış bir kitap yoktur, yasaklanan bir kitap yoktur, dergi yoktur. Şahsımızın fıkıh anlatan kitaplarımız var, hadis anlatan kitaplarımız var; yani, Hizbullahçılıkta... Kur"an tefsirleri var, bunlar, başka bir şey yok. Bunda bir şey yok. Rapor düzenlediler. Bizzat müftü ve müftü yardımcıları, hepsi geldiler, 24 saat içerisinde raporlarını verdi, yasak diye bir şey yok. Buna rağmen, tabiî, bizi, ertesi gün, o gece bize epey zulüm de ettiler yani. Epey de zulüm ettiler bize, hatta, bir Metin kod isimli Cemal Temizöz isimli bir binbaşı geldi o gece, dedi: "Mehmet Ali Altındağ sen bu memlekette bir köksün, bugün seni söktüreceğim, götüreceğim..." Tehdit etti, benden soru sordu "sen Atatürk düşmanısın" filan. Ne alakası var dedim, ben Atatürk aleyhinde bir şey yazmış mıyım, bir şey söylemiş miyim, niye Atatürk düşmanı olayım, sebep niye, bana onu ispat edebilir misiniz. Bilakis, Mustafa Kemal Atatürk'ün, millî mücadelede vermiş olduğu mücadelenin hayranıyım ben, niye ben şey olayım. "Aa, ben bunu böyle bilmiyordum, bize yanlış anlattılar^ dedi, ondan sonra hemen çay ikram etti filan. Ondan sonra benden laf filan almaya; bir şey yok. Beni kaldırdı, yerime gittim. Arkadaşlar geldi, onları da biraz hırpaladı tabiî. Dolayısıyla, bir şey çıkmayınca, sabahleyin raporlarda geldi bizi DGM Başsavcılığına verdiler, gönderdiler. Bir de benim oğlum, rahmetli Emin Altındağ, onu arıyorlardı. O da Hizbullahçıymış. Halbuki, o da burada işadamıdır. Neyse, ondan da bir şey çıkmayınca, biz gittik oraya, savcılıkta İsmail Yazgan Beyi hemen serbest bıraktılar. Başsavcı benim ve Ömer Büyüktimur'un tutuklanmasına bizi havale etti. Tutuklamaya havale etti, nöbetçi mahkeme bir hâkim vardı tanımıyorum ismini, sonradan baktım, adam dedi: "Ben sizi tanımıyorum, siz beni tanımıyorsunuz; fakat, bu dosyayla kusura bakmayın, ben sizi tutuklayamam. Ben hâkimsem, hukukçuysam, ben hukuka dayanarak bu dosyayla, bu şeylerle ben sizi tutuklayamam, haydi gidin." Başsavcı İtiraz etti. İtiraz etti, yine tutturamadı tabiî. Bizi o an için serbest bıraktı, Hizbullahçılıktan kurtulduk ve nihayet bir hafta on gün sonra takipsizlik kararı verildi. Aradan yirmi gün geçmedi, onyedi gün geçti.

SORU - "Takipsizlik kararı verildi" dediniz ya, dava açıldı mı, açılmadan savcılık mı takipsizlik kararı verdi?

CEVAP; Savcılık takipsizlik kararı verdi.

SORU - Yani, hiç dava açılmadı?

CEVAP; Hiç açılmadı. Yok ki bir şey, suç yok. Savcılık, DGM Savcılığı takipsizlik kararı verdi. Başka savcı, bu değil tabiî, Nihat Çakar. Ondan sonra, bu kez bir şey tutturamayınca, arada 15-20 gün geçmedi, bu kez yine, bu sefer yine Ali Kaya ve Yüzbaşı Ali Osman Celasun isimli istihbarat şube müdürüydü o da, bunlar geldiler, dediler "senin çocukların Mehmet Emin Altındağ, Selahattin Altındağ, bunlar PKK'ya 350 000 000, 50 000 mark yardım etmişler -o zaman marktı, euro yoktu- bunlar neredeyse getireceksin." Yahu dedim, siz bir on gün evvel Mehmet Emin Altındağ Hizbullah diye, şimdi onbeş gün sonra nasıl oldu da birden bire PKK'lı oldu; bu uydurmadır dedim, yapmayın böyle şeyler. Avukatlarımızı çağırdık, ta Ankara'dan avukat geldi. Dedi: "Getirirsen getir, getirmezsen firar diye nerede bulursak vuracağız onları veyahut ancak Avrupa'ya geçerse şey ederiz." Bunlar, burada, açtım o konuyu. Şimdi, bunlar, belgenin... Bana belgeyi getirdiler, "çocukların 24 saat içerisinde burada teslim olacak." Çağırdım çocuk geldi, çocuklar geldi, Ankara'da idi. Savcılığa gittiler. Ben de gittim, Kolordu Komutanına direkt gittim, Yaşar Büyükanıt, Korgeneral, Paşam dedim, ben burada bir medya sahibiyim ve devlet yanlısı politikam vardır ve PKK'yla mücadele etmişim. Bak, Altındağ Dinlenme Tesisleri daha bir senesi bitmedi PKK baskın yaptı, orada insanlarımızı öldürdü. Nereden çıktı, 10 gün evvel, 15 gün evvel ben Hizbullahtan gözaltına alınıyorum, bir şey tutturulmuyor, 15 gün sonra PKK'lı oluyorum. Bir aile 15 gün içerisinde nasıl Hizbullah oluyor, nasıl PKK oluyor?! Hıı… Güldü, gülüyor... "Mehmet Ali Bey bir şey olmaz, senin çocukların şey edecek, şey olur, sen eve gitmeden çocuklar bırakılacak, merak etme" dedi. Peki, teşekkür ederim Paşam dedim, çıktım. Çıktım, kapıda çocuk aradı, "baba bizi tutukladılar" dedi. Allah Allah!.. Oğlum tutuklasın, bir şey olmaz, ne yapalım. Çocukları tutuklamaya gönderdi ve tutukladılar. Ben o arada tutukluyken, ertesi gün bir dostumla beraber MİT Başkanına çıktım, bu Cemal Uzgören'e çıktım, dedim ki...

SORU - MİT Bölge Başkanı o tarihte?

CEVAP; Evet, Cemal Uzgören, MİT Bölge Başkanı. Gittim yanına. Sayın Başkan dedim, ben Mehmet Ali Altındağ, biliyorsunuz, beni tanıyorsunuz, nihayet MİT Başkanısınız. Ben burada iş yapıyorum. En azından 1 000-1 500 potansiyel işçiye sigorta ödüyorum, işçilerim vardır. Benim gazetem, televizyonum ve devlet yanlısı yayınlarım vardır. PKK ile veya terör örgütleriyle, PKK olsun, Hizbullah olsun, ben hepsiyle mücadele veriyorum. "Ay Mehmet Ali Bey, sen biliyorsun sen neleri yazıyorsun. Sen biliyor musun sen neleri yazıyorsun, sen farkında mısın" dedi. Dedim ben neyi yazıyorum; PKK aleyhinde yazı yazıyorum, başka bir şey yazmıyorum ki. Hortumlamanın, hırsızlığın, rüşvetin, itibarsız insanların, iradesiz insanların aleyhine yazı yazıyoruz ve tespitlidir yazılarımız. "Bir şey olmaz sen git, 15-20 gün çocukların yatsın, biraz ders olsun sana" dedi. Aynı bu lafı söyledi. Çağırın gelsin buraya, yüzyüze konuşalım. Dedim benim çocuklarım 3 gün yatmaz, eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti hukuku varsa, hâkim varsa, savcı varsa; çünkü, suç yoktur dedim, 3 gün de yatmaz. Aha ben gidiyorum, itiraz ediyorum. Avukatlarımla gittim, itiraz dilekçisi yazdım. Gerçekten hâkimin yanına dosya gitti, yahu ayıp ya, tutarsız, dayanaksız, keyfî maceralar peşine girmiş bir devlet orada. Çocukları serbest bıraktılar. Çocuklar serbest bırakıldı. Bırakıldıktan sonra bu sefer mahkeme devam etti, hâkimler yazının aslını, kökenini, asaletini İstediler. Bu yazıdır. Orada aynı resmî yazı geliyor yine Kulp'tan, jandarmadan, o da var...

SORU - O yazıdır dediğiniz hangisi?CEVAP; Burada elyazısıyla yazılı efendim.SORU - Zaten o dosyayı verecek bize.CEVAP; Hayır, orada da var.SORU ;Sayfa var mı, sayfası?CEVAP; Buyurun bu yazı.SORU - Elyazısıyla olan değil mi?CEVAP; Elyazısı efendim.

SORU - Peki, bunun orijinal hali var mı?MEHMET ALİ ALTINDAĞ - Dosyasında.SORU - Mahkeme dosyasında.SORU - Orijinal hali mahkemede; tamam.

CEVAP; Tabiî, resmî dosyada, yani, mahkeme dosyasında. Şimdi, bunları, tabiî, mahkeme, bizim avukatlarımızın istekleri üzerine incelemesine girdiler, sakat olup olmadığına dair emniyet lâboratuvarına gönderdiler. Emniyet raporu da var burada, kriminal şeyi. Tamamıyla sakat ve sahte.

SORU - Zaten dosyada beraat etmişler.

CEVAP - Ve sahte... Kulp jandarmadan geliyor karakoldan; böyle bir şey yok. Kulp savcılıktan geliyor; böyle bir şey yok. Oradaki Fevzi Turan isimli bur Kurmay Yarbay, fiilen o işleri yürüten. Ona yazı gidiyor mahkemede. Adam diyor "kesinlikle..." Evet, böyle bir kargaşa olmuş, fakat, mümkün değil böyle doküman moküman filan kayıt yok. Nihayet devletiz yani, adamlar aşılanmamış insanlar bunlar, gerçekleri söylüyorlar.

SORU - Peki, bu dava sonuçlandı mı?

CEVAP - Tabiî, beraat.

SORU - Bütün bu anlattıklarınız o şeyde var.

CEVAP - Oraya geliyorum. Beraatlandı, beraatla neticelendi, Nihat Çakar durmadı, bizzat kendisi, kendi savcısı, yani, mahkeme duruşma savcısı mütalaasını lehte verdiği halde, kendisi, yani, başsavcı olarak uydurma evrakları tanzim edip bizzat kendisi temyiz ediyor ve Yargıtay da onaylıyor, beraat kararını onaylıyor. Buna rağmen, mahkeme heyetini şikâyet etti, teftiştik hale getirdi.

SORU - Kim şikâyet etti?

CEVAP - Bu başsavcı. Çünkü, bütün foyaları ortaya çıkıyor. Devleti kullanmışlar, sahte belge tanzim etmişler. Maalesef... Ne diyeyim yani, söylenecek bir şey yok yani, o kadar büyük suç işlemişler ki bunlar. Hatta, Gaffar Okan dahi, öldürülen Gaffar Okan 5 tane polisiyle beraber. Bu Gaffar Okan'ı dahi, onu da kullanmaya çalıştı; fakat, bir şey beceremedi. Gaffar Okan'da çok gizli bilgiler vardı. Bu adam bu bilgileri verecek diye onu da öldürttüler ve Hizbullah'a şey ettiler, Hizbullah’a mal ettiler. Şimdi, 98'deki macera bu.

SORU - Sayın Başkanım, bunlar çok büyük iddialar. Bunlar ispatlanmayınca biz...

CEVAP - Hayır ispat... Dosya, dosyalar...

SORU - Gaffar Okan'ın öldürülmesini falan...

CEVAP - Hayır, bu galip zan öyle. Tahmin ediliyor...

SORU - Çok bilgi vardı onda diyor, onun için.

CEVAP - Bilgiler vardı...

SORU - Adam öldürdüler deyince başka, böyle tahmin ediyorum deyince başka.

CEVAP - Çünkü, o benimle de konuştu. Benim taziyeme geldi 92'de, benim oğlumun taziyesine geldi. Şimdi, sıra buraya geldi. Şimdi, biz, bu işleri, Nihat Çakar'ın bu yaptıklarını hazmedemedik, şikâyet ettim, müfettişler istedim. Gelen iktidarın müfettişleri başsavcıyı denetliyor. Başsavcıyı nasıl denetleyeceksin. Adam vicdanları tabiî tamamıyla ceplerine koyuyorlar. Benim de ifademi alıyor, puf, hiçbir şey yok. Nihayet baktık çaremiz yoktur, biz kliktik dava açtık, Asliye Hukuk Mahkemesinde tazminat davası.

SORU - Savcı aleyhine?

CEVAP - Tabiî, başsavcı aleyhine. Bir dosyamız kazandı. O da açtı. Onun bir dosyası reddedildi, Yargıtaya gönderdi. Yargıtay da reddi onayladı, temyizi onayladı. Bir tane dosya daha... Şimdi, bu rahat durmadı. Rahat durmayınca ne yapacak, bu sefer Jandarma Alay Komutanı, eski Jandarma Alay Komutanı Eşref Hatipoğlu, emekli olmuş gitmiş, onun da yazıları var, zaten onları da size vereceğim. Bir de bu Ali dediğimiz Mutkili Ali'yi, bir de Cemal Uzgören, bir de bu MİT teşkilâtını tamamıyla lehimize kullandı yani. Kullandı, ben Hicaz'a gitmişim 92'de. Benim oğlum Emin Altındağ'ı korkutuyorlar, tehdit ediyorlar, yakın çevreleriyle. "Senin baban başsavcı ve jandarma, yani, JİTEM dedikleri insanlar babanı kesinlikle götürecekler. Senin babanı yakalamasalar mutlaka sizden birisi gidecektir; çünkü, siz devlet aleyhindesiniz." Bizi bu sefer devlet aleyhine şey ettiler.

SORU - Bunu diyen kim?

CEVAP - Yani, yakın çevre. Bu Ali İhsan Kaya denilen bir herif var, işadamı sözde, o, bir de başka. Yani, bir de şeyinle çok yakın sıkı fıkı ilişkisi var başsavcının. Bir de bir avukat, yine başsavcının avukatı İhsan Fikret Biçici. Bunlar, çocuğu zımnî olarak tehdit ediyorlar, korkutuyorlar. Çocuğum da bana çok bağlıydı, benim babama bir şey olmasın, bize bir şey olmasın... Ne yaparsınız?.. Bu kalkıyor kendi küçük kardeşini alıyor. Ben de dış ülkedeyim, yani, yurtdışındayım. Bu Ali İhsan Kaya ile çocukları alıyor, 27 Mart 2000'de alıyor, götürüyor İstanbul'a. Götürüyor Marmara Otelinde, orada amca dedikleri Eşref Hatipoğlu emekli olmuş, şimdi oralarda İstanbul sokaklarında dolaşıyor, bir yerde güvenlik görevini yapıyor. Onu çağırıyor o otelde, bir de gazeteler şeyi diyelim, korsan bir gazeteci Şenol Gezer isimli bir İnsan, o da aleyhimize yazı yazmıştır o arada, bunları çağırıyorlar. "Babam hakkında yayın yapmayın, bizim hakkımızda yayın yapmayın, ne yaparsanız yapın, ne istiyorsanız verelim." Orada çocuktan 1 500 dolar para alıyorlar ve 1 milyar Türk parası alıyorlar o günkü parayla. Ha, bu iş bitti.

SORU- Kim alıyor bu parayı?

CEVAP - Bu Albay ile o Şenol Gezer. Emekli Albay Eşref ... Peki ne yapalım; o zaman gidelim başsavcıya, başsavcıyla görüşelim. Direkt Diyarbakır'a geliyorlar -benim haberim yok- başsavcıya geliyorlar bu avukat vasıtasıyla ve bu avukat vasıtasıyla Fikret Biçici vasıtasıyla ve şimdi bu adam çocuğu getiriyor götürüyor yanına, 7 milyar para alıyor başsavcı için. Ne parasıdır; yani, barış parası, barıştık; bir daha dosyaları filan ortadan kaldıracağız, tazminat davasını kaldıracağız ve size karışmayacağız. 7 milyarı oradan lak alıyor, midesine indiriyor başsavcı. Bu 7 milyarı alırken de ismi nedir; isim de koyuyor, efendim, dosyalardan bize tazminat davası açmış ya, tazminat davasının kazanıldığı -yani, başsavcı kazanacak- onun faizsiz, susuz busuz, bu, para alıyor, yani, dava daha devam ediyor sözde. O parayı, çocuktan alıyor o avukat vasıtasıyla. Çocuk da diyor ki, eğer olay paraysa, buyurun size vereyim 7 milyar para ve bu olaya, para verme olayına, Cavit Bey avukatımızdır, o yok içinde; fakat, barış masasında, Ali Esenkaya'nın yazıhanesinde o da bulunuyor orada. Yani, başsavcının vekaletindeki avukat ile Ali Esenkaya'nın girişimleriyle Emin Altındağ'la başsavcıyı barıştırıyoruz, sözüm ona öyle. Bu parayı aldıktan sonra her ikisi de gidiyorlar mahkemeye, her iki karşılıklı davalarından vazgeçiyorlar ve dava dosyası, sözde, ortadan kalkıyor. Dönüşte bana birileri söyledi, yahu mesele böyle böyle, bir yanlışlık oldu herhalde... Yahu dedim, niye, sebep? Vallahi, oğlumu çağırdım, ona biraz bağırdım, hakaret e ttim. D edim s en n iye? Yani, adam zalime karşı; sen gitmişsin, zalimin elini ayağını öpmüşsün ve benim... Ben bilsem, ben idamda olurum ve ne yaparsa yapsın; çünkü, ben haklıyım, sen niye paranı veriyorsun. Ben seni de, başsavcıyı da, Ali İhsan Kaya'yı da, o avukatı da şikâyet ediyorum ve o an için hemen bizim Cavit Beyi de azlettim, azilname çektim, onu da azlettim. Bunu duyar duymaz, başsavcı, hemen o akşam beni gözaltına aldı. Ben yeni hacdan gelmişim, daha misafirlerim gelip gidiyor. Beni gözaltına aldı. Beni gözaltına aldıktan sonra, benim çocuğum yine şeyde, o an için o da Erzurum'daki şantiyede; Erzurum'daki şantiyede çalışıyor, gitmiş, işi teslim ediyor, haber geliyor babanı yakaladılar. Çocuk korkuyor, diyor biz barıştık. O an için hemen atlıyor geliyor, mühendis bir arkadaşıyla beraber geliyor. Bingöl'de, cesaret edemiyor, normal taksiyle değil, Diyarbakır'dan jeep istiyor. Jeep gidiyor onu karşılıyor. Ondan sonra geliyor Avari Karakolu İle Yayla Karakolu arasında, orada, uçuruma yuvarlanıyor süsü veriyor, trafik kazası. Tam karşısında da, trafik kazasının yerinin tam karşısında da 100 metre, tam hâkim tepede de askerî birlik, nöbetçiler bekliyor. Orada trafik kazası geçiyor gösteriliyor. Sabaha kadar hiç kimse fark etmiyor. Halbuki, devletin orada PKK'ya karşı yapılan mücadelede termal kameralar var. Bu termal kameralar, her nedense çalışmıyor ve orada birlik var, görmüyor. Sonradan aldığımız istihbarata göre, bunlar haber alıyorlar ki, Emin Altındağ geliyor. Emin Altındağ'ı zaten arıyorlar, fişlidir, önceden fişlidir. Şeyden hemen bir panzer önünü kesiyorlar, jeepi durduruyorlar, ondan sonra her ikisini çıkarıyorlar, ellerini bağlıyorlar, vitesi açığa alıyorlar ve panzeri vuruyorlar, 150 metre aşağıya ve bunu da yapan bir yüzbaşı, bir uzman çavuş, bir de başka bir asker. Bu üç kişi, bize bu uygulamayı, bize gelen istihbarat; fakat, delilimiz yok elimizde.

SORU - Yani, burada bu isimler belli değil.

CEVAP - İsim bellidir de, yani, şey isim de olabilir.

SORU - En azından resmî kayıtlarda yok.

CEVAP - Yoktur, resmî kayıtlarda tamamıyla trafik kazasıdır. Trafik süsü verilmiştir ve dava ortadan kalkmıştır.

SORU - Onun içinde kim var dediniz, jeepin içinde?

CEVAP - Jeepin içinde benim oğlum Mehmet Emin Altındağ. Yeni, başsavcıyla barışan, para veren. Bir de, Münir Mennan isimli mühendis bir arkadaş, maden mühendisi.

SORU - Yani, olay sonunda öldüler mi?

CEVAP - Tabiî, derhal; o gece orada kalıyor sabaha kadar ve ben de gözaltındayım, ben o gece gözaltındayım; beni gözaltına almış ve arkadaşlarımla yine beraber. Şimdi, ölen insan...

SORU - Mehmet Bey, şimdi, elleri bağlı dediniz, otopsi raporu yok mu ellerinin bağlı olduğuna dair?

CEVAP - Efendim, ellerini bağladılar; fakat, bağlayıp da arabaya koydular, sonradan aşağıya gittiler, çözdüler, yani eser bulunmasın diye; o öyle. Adamlarda, isim şimdi hatırımda değil.

SORU - Otopsi raporunda her şeye rağmen o izler olur.

CEVAP - Vallahi, otopsi raporunda böyle bir şey yok; çünkü, orada şey yok, otopsi raporunda yoktu öyle bir şey.

SORU - Şimdi biraz dinlenir misiniz.

CEVAP - Arz edeyim, bitireyim isterseniz, az kaldı, iki cümle...

CEVAP - Evet. Yalnız, bir şey anlatayım. Nasreddin Hoca'dan, bir atasözü bu, kusura bakmayın.

SORU - Estağfurullah...

CEVAP - Bir köye gidiyor, bakıyor ki köpekler saldırıyor, acımasızlar. Eğiliyor taş alıyor ki, kendini savunsun, müdafaa etsin. Bakıyor ki, taş yere yapışmış, havada taş yok. Diyor ki, şu memlekettin haline bak, köpeklerini salıvermişler, taşlarını bağlamışlar. Yani, bizim mesele de öyle, kanunlar işlenmedi bu şeyde, yani, böyle Ali Kaya gibi olan, o tür insanlar gibi, biraz salıverildi; fakat, bizim de elimizde bir savunma hareketimiz olmadı maalesef. Ben bunu arz edeyim size. Ben bunu diyecektim. Yani, orada çocuktan 7 milyar para alıyor o kendi avukatı vasıtasıyla. Avukatı vasıtasıyla alıyor ve bir hafta içerisinde Ford Mondeo marka sıfır kilometrede alıyor, şeye koyuyor. Fakat biz çok şikâyet ettik, Bakanlığa şikâyet ettik. Sağ olsun, yani, o kadar Bakanlık onu destekledi ki, özellikle bu Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; çünkü, bir zihniyete bağlı olan insanlar. Şimdi, o günkü Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'tü. Sağ olsun, bir arkadaşla bir avukatla beraber gittik, buradaki tanıdıklardan. Aldık gittik, bakın bu adamı alın buradan, yoksa, bu daha çok büyük facialara neden yaratıyor ve resmen, adam, PKK'yla işbirliği, yani, Semdin Sakık'tan yardım istiyor, bilgi istiyor. Gündüz Semdin Sakık içeridedir, hapistedir, gece geliyor, kendisiyle beraber sabahlıyor, yani, hayat yaşıyor, yani, böyle bir hayat. Şimdi, ben bunu arz edecektim. Bu avukat da, Mesut Beyin meslektaş itibariyle de şeyidir, Diyarbakır'da yıllar yılıdır, 35 seneden beri avukatlık yapan bir insan. Mesut Bey çok yakından tanıyor. Bu adam...

CEVAP - … Nitekim, o Abdülkadir Algan da yazıyor kitabında. Bu Ali Kaya, 1998 ile 2000'li yıllar arasında, gerçekten, bazı işadamlarıyla İşbirliği yapmıştır ve bana suikast düzenlemiştir para karşılığında; fakat, başaramamıştır. Ancak, başaramayınca, bana ulaşamayınca, benim çocuklarıma ulaştı. Şimdi, bu çocukların cenazeleri gelirken, sabahleyin bizim yakınlarımız...


SORU - Şimdi, bu Ali Kayayla ilgili esas...

CEVAP - Tabiî, o zaman ben bunu söyleyeyim. Ali Kaya, bu işin maşasıdır, yani, paşaların maşasıdır. Bir, o paşanın maşasıdır. Ali Kaya bir figoredir, figürandır. Ali Kaya her bu işin içinde o var, hep o var, Ali Kaya nerede... O yıl içerisinde, aşağı yukarı 900 aileyi Hizbullahtan dolayı mağdur ettiler ve 80-90 kişiyi gözaltına aldılar, o 80-90 kişiden, 8 kişi ancak tutuklanabildi. Ben bunu hep zaman zaman da yazılarım da...

SORU - 900 aileyi neden dolayı?..

CEVAP - Hizbullahtan dolayı, iftira, başka bir şey yok, para alıyor dedi. Şimdi, artı, Ali Kaya ben gözaltındayken, aynı bu kelimeyi bana söyledi, gelsin yüzüne de söyleyeyim.

SORU - Şimdi, hep Ali Kaya'yı söylüyorsunuz da, Ali Kaya bunu tek başına mı yapıyor?

CEVAP - Hayır, Ali tek başına olur mu; ben diyorum ki, figoredir o, yani, bir maşadır. Yani, bunu, aktif gördükleri için o ve bir de Binbaşı Cemal Temizöz, bir de Ali Osman Cefasın, bir de kolorduda bu sahte belgeyi meşrulaştıran -ben yani aceleye g eldi- bu sahte belgeyi PKK'nın, sözde PKK'nın meşruiyetine yol açan, yazı yazan, DGM Başsavcısına yazı yazan iki tane albay... Dosyada hepsi vardır. Birisi Erhan Tavşancı Kurmay Albay, paşanın özel şeyidir, yani, paşa adına İmza atıyor, Kolordu Komutanı Yaşar Büyükanıt adına imza atıyor.

SORU - Kim atıyor imzayı?

CEVAP - Kurmay Başkanı, 7. Kolordu Kurmay Başkanı ve Kurmay Albayı zaten. Şimdi burada yazısı var. Bu belgeyi meşrulaştırmak için başsavcılıkla anlaşıyor, ondan sonra şöyle bir yazı yazıyor. Dosyada var size yardımcı olsun diye ben şey ediyorum.

SORU - Dosyaya sayfa numarası verdiniz mi?

CEVAP - Tabiî verdim, hepsi var. hepsi böyle şey halinde var.

SORU - O zaman söylerken, dosyanın şu sayfası deyin.

CEVAP - Karışık yazmışlar. Bu, kriminal raporudur, yani, sahte belge olduğuna dair. Bu, çocukların tutuklama mütalaasıdır. Bu da, mahkemenin beraat karandır. Bu da, Yargılayın onay kararıdır. Bu da, DGM Başsavcısının Yargıtaya yazdığı şeydir, yani, itiraz dilekçesidir.

SORU - Sizin kazandığınız, savcıdan kazandığınız tazminat davasının kararı var mı?

CEVAP - O da var; fakat, bu dosyada yok, onu da gönderebilirim size. O, dosyada var buraya koymamışlar. Bu, Erhan Tavşancının o belgeyi meşrulaştırma şeyidir. Bu da, Reha Şatana'nın o belgeyi meşruiyet kazandırma yazısıdır. Başsavcıyla beraber işbirliği yapıyor. Bu da, o yazıyı yalanlayan, sahteliğini ortaya çıkan yine tabur komutanının, bölgede çalışan tabur komutanının Fecri Turan Kurmay Yarbay, Tabur Komutanı. Bu da onun yazısıdır; yalanlıyor, böyle bir şey yok diyor. Dosya da hepsi var burada. Belgelerle, sabit olan şeylerdir.

SORU - Tamam, hepsini çıkarmaya gerek yok.

CEVAP - Ha, burada, Ali Kaya bizzat bana bu kelimeyi söyledi. Mehmet Ali Bey dedi, sen hemen hemen üzülme dedi, sen solda sıfır sayılabilirsin. Tam 90 işadamı, biz üç ay içerisinde buraya gözaltına aldık dedi. Diyarbakır'dan tam 90 işadamları dedi, biz gözaltına, herkes biletini kesti gitti dedi. Sen de biletini keseceksin dedi. Ben de bilet kesmedim, onbeş gün sonra, bu sefer PKK'lı oldum.

SORU - Bilet kesmek demek ne demek?

CEVAP - Yani, para vereceksin. Bilet kesme odur; para vereceksin yani, işadamısın yani.

SORU - Ne kadar para veriyorsun, ne istiyorlardı?

CEVAP - Yani, suçuna göre.

SORU - Sizden ne istediler?

CEVAP - Benden nakit olarak istemedi; fakat, benim çocuğumdan çok para aldılar, en azından 5 milyar o zamanki parayla aldılar yani.

SORU - Kim aldı?

CEVAP - Bu Ali Kaya aldı. Ondan sonra, yani, açık ve Başsavcı, zaten, net olarak o parayı aldı, 7 milyar nakit aldı. Yani, o da itiraf ediyor; diyor, ben aldım; yani, o da Bakanlığın müfettişi Zeki Yiğit'in dosyasında vardır. Onu da ben size verebilirim. O dosyada...

SORU - Peki "90 tane işadamını gözaltına aldık sizin gibi; onların biletini kestik, sizin de biletinizi keselim" dediğinde, mesela, isim söyledi mi?

CEVAP - Efendim?..

SORU - Hangi işadamları, isim söyledi mi?

CEVAP - Bir sefer, bir iki tane söyledi. Birkaç kişi söyledi; yani, mesela, Aziz Değer'i söyledi. "Biz Aziz Değer'i gözaltına aldık..." Ondan sonra da... Hatırlamıyorum; yani, almışlar birkaç kişiyi; ama, tabiî, hepsinin ismini bir liste bana şey etmedi. Ben zorla kendimi kurtarabildim oradan yani.

SORU - Bu Şemdinli olayı ortaya çıkıncaya kadar Ali Kaya'yla sizin bağlantınız ya da bir temasınız oldu mu hiç? Ali Kaya'yla bir irtibatınız oldu mu?

CEVAP - Kayboldu ortalıktan. Ancak çocukların vefatında bu...

SORU - Ali İhsan Kaya hiç gözaltına alındı mı?

CEVAP - Ali İhsan Kaya hiç gözaltına alındı alınmadı bilmiyorum; fakat, Ali İhsan Kaya ceza aldı. Şeyden ceza aldı; yani, bu Altındağ Dinlenme Tesislerindeki olaydan dolayı PKK'ya yardım... Yani, o para göndermiş, 100 000 mark para göndermiş. O dosya, karar da mahkemede var. O ceza aldı 169'dan dolayı ve ertelediler; yani...

SORU - Yani, Altındağ Tesislerindeki o 8 kişinin ölümünden dolayı Ali İhsan Kaya da mı sorumlu tutuldu?

CEVAP - Tabiî... Yani, itiraf vardı; onların, o PKK'lıların itirafları var, itirafçıların itirafları vardır orada. Belge de var, o belge de, yani, mahkeme kararı var. Temyiz ettiler, ceza tamam; ama, zaman aşımından dolayı, oradan kurtuldu. Yani, o kararda var burada.

SORU - Mehmet Ali Bey, bu Şemdinli olaylarıyla ilgili ne biliyorsunuz? Biraz önce bir soru soruldu.

CEVAP - Efendim, demin söyledim. Bu, detaylı, aynı onun uzantısıdır; yani, tamamıyla...

SORU - Şimdi, sizinle ilgili. Diyarbakır'la ilgili kısım bitti mi?

CEVAP - Bitti efendim.

SORU - Şimdi, Enver Beyin sorduğu kısım; yani, Şemdinli, Hakkâri, Yüksekova... SORU (Ordu) - 1998 sonrası sizin Ali Kaya'yla hiç görüşmüşlüğünüz oldu mu?

CEVAP - Hiç görüşümüz olmadı; yalnız, 2000'de kayboldu, ortalıktan kayboldu. Bir Antep'e verdiler onu, kaybettiler. Bazılarını da, mesela, o Cemal Temizyüz'ün yüzlerini değiştirdiler, onun yüz ameliyatını yaptılar. O kadar insanları öldürdü yani. Şimdi, bu Ali Kaya bir Antep'e gitti, öyle, yani, oraya atamasını yaptılar. Sonradan başka bir ile gitti. Bu alanda da, şimdi, herhalde, ya görevli olarak gönderilmiş veyahut Hakkâri'ye ataması sağlanmıştır; fakat, tamamıyla, yani, bu bir şeydir, bu işbirliğidir, bu organizedir ve PKK'yla mücadele diye bir şey yok; yani, PKK var diye, oradaki gündemde; yani. Türk Silahlı Kuvvetlerinin, sözümona, oradaki gündemde tutma... Yani, PKK'yla mücadele ediyor Türk Silahlı Kuvvetleri. Onu gösterme, o şekil yani. Bak, mücadele ediyoruz... O şekil var; yani, olayları yaratıyor; yani, yoksa, PKK, mümkün değil, o yürekliler... Mesela, bugün Semdin Sakık PKK'nın ikinci adamıydı. Devlet o esnada Semdin Sakık'la işbirliği içindeydi. O Semdin Sakık, benim hakkımda, 70 nci sayfa diye Nihat Çakar uydurdu ve o Nihat Çakar... Semdin Sakık'ın, bir sefer, mahkeme huzurunda ifadesi yok, sadece kendisinde ifadesi var. Sadece kendisinde; yani, kendisine vermiş olduğu bir ifade. Nedir ifade: Mesela, ben gözaltındayım, o gece beni gözaltına aldıkları zaman Semdin Sakık'ı da yanıma getirdiler. Benim gözüm kapalı; aynı böyle. "Bak, Semdin Sakık sana diyor ki. sen Hizbullahçısın" dedi. "Şıracıyla bozacının meselesi, yani, birbirine şahit oluyor. Şimdi, PKK dağda bana yetişemedi, yıllar yılı mücadele verdik, şimdi sizin huzurunuzda, PKK, gelmiş, benimle mücadele, benim aleyhime şahitlik yapıyor. Söyle, ben neyim" dedim. Dedi: "Ben, vallahi, Mehmet Ali Altındağ'ı tanımıyorum. Ben vicdanımı atmam. Bak, terörist olarak -aynı bu kelimeyi söyledi- fakat, bizim de duyduğumuza göre -bizim de duyduğumuza göre-biz dağ başındayken, bizim militanlar tarafından, milisler tarafından bize haber geliyordu, Mehmet Ali Altındağ, Altındağ Dinlenme Tesislerinde Hizbullah kampı kurmuştur." "Peki, Altındağ Dinlenme Tesisleri açıktır ve gece gündüz çalışan bir yerdir ve orada ulaşım askeriyenin, jandarmanın şeyi altındadır, bölgesidir. Niye şimdiye kadar beni yakalamadılar da, niye Hizbullah'ın belirtileri, orada okuyan öğrencileri, o şeyleri niye tutmadılar madem böyleyse" dedim. "Hayır, ben somut demiyorum, bize böyle bilgi geliyordu; yani, Türkiye çapındaki, Hizbullah'ın finansörüdür Mehmet Ali Altındağ" dedi. Dedim: "Bak, siz dahi, PKK benden para istedi." Gerçekten, her zaman istiyorlardı. Para istiyor, her işadamından para istiyor. Bir gün bana bir telefon geldi -aynı onun yanında söyledim- sabah erkenden, "Mehmet Ali Altındağ, ben dağ başından seni arıyorum. Sen o bölgede Kürdİstan'ın nimetlerinden faydalanıyorsun, Türk Devletinin askerinin lojmanını yapıyorsun, MİT'in lojmanlarını yapıyorsun, Bakanlığın, İçişleri Bakanlığının lojmanlarını yapıyorsun, çok para kazanıyorsun Kürdistan'da; biz de, burada, dağ başında kardayız, şuradayız buradayız; bize alelacele para..." Bunu Semdin Sakık'a anlatıyorum. Ben dedim ki: "Bak kardeşim, gerçekten sen bir figüran mısın, yoksa, hakikaten PKK'nın militanı mısın veyahut benimle alay mı ediyorsun?" Dedi: "Yok, ben PKK elemanıyım." Dedim: "Bak, beni iyi dinle. Kimseye ben şimdiye kadar para vermemişim ve vermem de. Ama, sen mademki beni aradın, bak, sana bunu söylüyorum. Buradan ta Bekaa Vadisine kadar ne kadar PKK'lı varsa, sizin baştaki Abdullah Öcalan'ınız dahil olmak üzere, hepsinizin -affedersiniz- hepinizin ananızı avradınızı böyfe, böyle, böyle yaparım; var mı ötesi?!." Aynı böyle küfür ettim. Baktım, "aha, bak komutanım, sen Mehmet Ali Altındağ'ı getirdin karşımıza, şimdi anamızı avradımızı şey etti" dedi. Şimdi, benim mücadelem buydu efendim. Yani, bunlar Hizbullah yaftasıyla ve bir de PKK yaftalarıyla benden para koparmak için ve hatta -demin sözlerimin başında söyledim feodal yapının gölgesinde başkasından para alıp çıkar sağlamak için üzerimize geldiler ve bu bir organizedir.

SORU - Orayı biraz daha açar mısınız. "Feodal yapının gölgesinde çıkar sağlama" diyorsunuz ya, nedir bu; yani, o feodal yapının gölgesinde çıkar sağlama?..

CEVAP - Şimdi, ben dedim ya, orada bazı işadamları, iş çevreleri, bazı yalakalık yapan, kendine güvenmeyen insanlar, askeriyeye, jandarmaya, polise yanaşıyor, dostluk kuruyor ve hatta, kirvelik de kuruyor, aile dostu oluyor ve onlarla beraber -ağa tipi- dolaşıyor ki, yani, gözdağı, millete gözdağı vermek için. Şimdi, bunlar bunu yaparken, onlardan para alıyor. Bedava yapmazlar. Ali Kaya... SORU - Kim alıyor o parayı?

CEVAP - İşte, bunlar alıyorlar, bu devletin adamları. Bu feodal yapıdan para alıyor, para alıyor ve üzerimize yöneltiyor. Şimdi, bakın ulusal ihanet isimli...

SORU - Yani, orada görev yapan kamu görevlileri ile bölgedeki işadamları işbirliği yapıyorlar, oradaki kamu görevlileri de bölgedeki işadamlarından vesaireden para alıyorlar.

CEVAP -Tabiî... Tabiî, tabiî...

SORU - Niye alıyorlar?

CEVAP - Çıkar için. Bakın, şimdi "ulusal ihanet" isimli, internette bir şey var, bir numara var. Siz onu gördünüz mü, bilmiyorum. SORU - Ulusalcılar mı?

CEVAP - Ulusalcılar. "Ulusal ihanet" adlı, internette... Burada, bende var, vereyim isterseniz. Şimdi, bu ulusalcılar, Yaşar Büyükanıt Paşa, Ali Kaya ve o yanında beraber yatan astsubayının, bölgede, bu Akdeniz Bölgesinde bir ilde, beraber şey yapıyorlar, köşk yapıyorlar, bu, nedir, villa yapıyorlar.

SORU - Nerede?

CEVAP - Villa yapıyorlar. Bak, burada yazıyor. Dosyada var. Villa yapıyorlar orada. "Ulusal ihanet" isimli... Bak, bu Yaşar Paşa. Bak, bunu da vereyim size. Ali, Yaşar Paşa ve...

SORU - Var, bütün internet sayfalarında var.

CEVAP - Hepsinde var. Bunlar, bu şekilde, yani, şirket kurmuşlar, şirket... Onun için, boşuna demiyor "Ali Kaya iyi bir insandır, iyi bir çocuktur, suç işlemez..." Halbuki, kendisi gönderiyor oraya, işletiyor.

SORU - Yani, kooperatif ortağı mı onlar birbirleriyle?

CEVAP - Tabiî, tabiî... Beraber... Hâlâ o inşaat devam ediyor, bitmemiştir. Bu para nereden geldi? Niye?.- Ben, bir işadamıyım, ancak iki üç tane villam var, o da özel kendi... Niye ben oralarda yapmıyorum, satmıyorum?.. Ortaklaşa çalışıyor. Yani, tespitlidir. Resim de var; bak, burada resimleri de var.

SORU - Peki, 1993 yılında Kulp'ta 11 vatandaşın öldürülmesinde Ali Kaya'nın bir dahili var mı, onunla ilgili bir bilginiz var mı sizin?

CEVAP - Vallahi, o yine gizli devlet; yani, derin devletin işi. Yine jandarmanındır; fakat, Ali Kaya'nın işin içinde olup olmadığını ben... O zaman, bak, 1993'te Eşref Hatipoğlu vardı orada.

SORU - Eşref Hatipoğlu İl Jandarma Alay Komutanıydı.

CEVAP - İl Jandarma Alay Komutanıydı, şimdi emekli oldu. Bu adam... Bak, çok ilginç ve çarpıcı bir hareketini söyleyeyim. Bu adam da gerçekten rüşvetçi yani. Açık ve net yiyordu. Şimdi, onun zamanında general vuruldu. Yanında, mesela...

SORU - Lice'de, Tuğgeneral...

CEVAP - Lice'de Tuğgeneral Aydın Bahtiyar kanas kurşunuyla beyninden vuruldu, o da yanındadır. Yani, çok sabotajcı bir insan. Hatta, bir emniyet mensubu ve kilit noktadaki bir emniyet adamı bana söyledi, "vallahi, biz Kulp operasyonundan geliyorduk 1993'te, Eşref Hatipoğlu helikopterle aşağıdaki çalışan işçilere; yani, tarlada çalışan insanlara ateş ediyordu, diyordu, analarını böyle böyle yapayım, bırakın gebersinler, desinler ki PKK vurmuştur..."Aynı, bunu resmî bir ağız bana söyledi. Artık, gelip, burada, huzurunuzda söyler mi söylemez mi bilemiyorum. Yani, bizzat bana söylemiştir ve şimdi fiilen o adam da İşbaşındadır.

SORU - Kim, bunu söyleyen kim?

CEVAP - Söylesem de söylemez; gerekmez. Rıdvan Diler. Emniyet Müdürü şimdi, şey emniyet müdürü... Bizzat bana söyledi, dedi: "Helikopterden ateş atıyordu tarladaki çalışan insanlara, bırakın gebersinler bu Kürtler, desinler ki PKK vurdu." Yani, gayri resmî olarak ağzından alabilirsiniz bu lafı, gayri resmî olarak... Ve Eşref Hatipoğlu'nun beni şikâyet ettiğine dair de paşalara ve Çevik Bir"e yazdıkları mektup. Onları da size arz edeyim. Dosyadadır; fakat, bana şeyleri vermemiştir çocuklar.

SORU - Genel olarak anlatıldı. Eğer, anlatılmadığını düşündüğünüz varsa...

CEVAP - Sorabilirsiniz. Efendim, buyurun. Bak, burada. Eşref Hatipoğlu'nun paşalara yazdığı, bizim hakkımızda, ailemiz hakkında elyazısıyla yazmış olduğu ve benim oğlum Emin...

SORU - Başlığını söyleyin bana, başlığında ne diyor?

CEVAP - İstihbarat İl Jandarma... Bak... Yok, İstanbul herhalde... Şimdi İstanbul'dan yazıyor bunu o zaman. "İstanbul İl Jandarma Komutanlığının İstanbul Merkez Komutanlığına..." Ne diyor, benim pek gözüm görmüyor. O tarihte yazıyor.

SORU - Peki. bu Ali Kaya 80 tane işadamını sorguladı...

CEVAP - 90 tane diyor, bana söylediği o yani.

SORU - Bu 90 işadamının, Diyarbakır'da, sizin dışınızda hiç kimse bu Ali Kaya'dan davacı, şikâyetçi yahut bu gruptan şikâyetçi oldu mu olmadı mı?

CEVAP - Çok önemli bir soru. Millet o kadar korkutulmuş ki Beyim, bunları bir Azrail gibi; yani, aman, bir daha gözaltına alınmayayım, bir daha benim... Benim çocuğum niye gidiyor ona 7 milyar para veriyor; korkudan. Korkutuyorlar. Yani, hiç kimse, kendi canını kurtarma pahasına... Yani, zar zor kendini kurtarıyor. Kim, kimin haddine düşmüş, kimi şikâyet edebilir? Kimde bu yürek var? Mesela, bak, ben diyorum ki açıkyüreklilikle, bak, Kara Kuvvetleri Komutanı -gelsin, benim karşımda, bütün efkârı umumiyeye açık oturum yapalım, açık televizyonda konuşalım- suç işlemiştir ve kilit noktadadır bunlar. MİT Başkanı, o günkü MİT bölge Başkanı suç işlemiştir ve bu girişimleri o tertiplemiştir ve Ali'yi kullanmıştır ve jandarmayı kullanmıştır, jandarma istihbaratını kötü şekilde kullanmıştır. Bunlar suç işlemişlerdir. Yani, vatana ihanettir bunlar. Bakın, bu bilgisayara bakın, her şey açık. Bilgisayar diyorum, internete bakarsanız, her şey açıktadır. Yani, biz kimseye şey etmiyoruz. Ha. bununla beraber, arz edeyim, o zaman, Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Fikret Demirtaş ve 2000'de bu paşa orada yoktu; yani, ben geldim ona söyledim "Paşam" dedim... Harekât Başkanıydı. Ben resmen geldim, benim oğlum daha rahmete gitmeden. Rahmetli Emİn'le beraber gittik, randevu istedik, bizi aldı içeriye. "Paşam, kolorduda ve sizin imzanıza; yani, sizin adınıza -bir kolordu komutanı adına diyor, imza ediyor- böyle bir sahte belge tanzim edilmiştir. Siz de farkındaydınız, niye böyle oldu Sayın Paşam" dedim. Aynı böyle güldü, sırıttı; dedi ki: "Mehmet Ali Bey, ne yapayım, memleket dolu iblisleşmiş. "Memlekette iblis çok" dedi, "iblisleşen insanlar, ben ne yapayım" dedi. Aynı bu cümle. Ben sonradan yazı da yazdım, "Sayın Paşamın iblisleri kimdir acaba" dedim. Cevap yok. "Ne yapalım, herkes iblisleşmiş" dedi.

SORU - Kim dedi bunu?

CEVAP - Paşa söyledi.

SORU - Hangi paşa? İsmi neydi?

CEVAP - Harekât...

SORU- Yaşar Büyükanıt Paşa mı söyledi?

CEVAP - He, Yaşar Büyükanıt ya, kendisi... Ve buna rağmen, beni, yıllar yılı, Genelkurmay... Ben yirmi seneden beri Millî Savunmanın ihalelerini yapan bir firmayım. Birden bire, üç yıl içerisinde, sadece bazı, aynı o çevrenin işadamları vasıtasıyla beni sakıncalı gördüler ya. Beni sakıncalı gördüler oradaki inallerine ve herkes suçlu çıktı, sahte iş yaptı, Allah'a şükür, bizim hiçbir şeyimiz yok. Paşa bunu da söyledi, "senin adına sahte belge tanzim etmiştir ve bizi mağdur etmiştir..." "Yahu, Eminciğim -benim oğlum bunu söylüyor- ne yapayım, millet iblisleşmiş, ben ne yapayım" diyor. Bu kelimeyi şey etti.

SORU - Peki, Ali Kaya'yı siz ne derece tanıyorsunuz, onun malvarlığı vesaire?..

CEVAP - Ali Kaya'nın o bölgede... Yani, meşhur... Orada, yaklaşık on seneden beri o bölgede cirit adıyor. Jandarmada dosyalar geliyor senin. Yani, bu olaylardan evvel üç dört defa benim yanıma geliyor, Yüzbaşı Ali Osman Celasun'la geliyor, benim çevremi kontrol ediyor. Kitaplarıma bakıyor. Benim şeyim, kitap var, dinî kitaplar var, tarihî kitaplar var. Ben, yazarım. Bunlara epey bakıyor. "Saidi Nursî'nin kitapları var mı?" Vardır... "Efendim, bilmem neci Fazıl'ın kitapları var mı?.." Vardır... Ondan sonra, bakıyor, araştırıyor, çayını içiyor, yemeğini yiyor, gidiyor. Ondan sonra komplo hazırlıyor. Bu şekilde.

SORU - Peki, Fethi İpek isimli bir şahsın öldürülmesi olayı. Biliyor musunuz o olayı siz?

CEVAP - Fethi İpek?..

SORU - Evet.

CEVAP - Yok, ben o olayı bilmiyorum; ben onu bilmiyorum.

SORU- Mehmet Ali Bey, siz uzun süre askeriyeyle iş yapmışsınız, öyle ifade ettiniz, yirmi yıl falan.

CEVAP - Evet, doğrudur.

SORU - Hâlâ da devam ediyor herhalde işleriniz.

CEVAP - Devam ediyordu; fakat, yok, şimdi yok. İş yok şimdi, kestiler; üç dört senedir kestiler. Bizi sakıncalı gösterdiler.

SORU - Yani, bu olaylar devam ettiği sürece de siz iş yapıyordunuz, askeriyenin işlerini yapıyordunuz.

CEVAP - O zaman, evet. Hatta, oğlum oradan geldi, doğrudur

SORU - Yani, çocuklarıma trafik kazası olayı...

CEVAP - Tabiî, tabiî, oradan geliyordu; evet, evet, doğrudur.

SORU - Şimdi, o bölgede askeriyeyle iş yapan insanların hepsi çok derin bir araştırmadan geçirilir. Muhakkak sizi de bu derin araştırmadan geçirdiler, sizin hiçbir sakıncanızın olmadığını gördüler, sizin devletten yana olduğunuzu, devletle her zaman birlikte çalışan birisi olduğunuzu, devlete hiçbir zaman hainlik, hıyanet içerisinde olmayacağınızı tahmin ettiler. Tahmin değil, biliyorlardır; yani, bu bilgi dahilinde.

CEVAP - Biliyorlar, tahmin değil.

SORU - Devlet, o dönemde, o bölgelerde de PKK'ya karşı mücadele etmek için bir Hizbullah örgütlenmesinin içinde de yine bu derin ilişkilerin içinde olduğunu herkes biliyor, bizlerde biliyoruz.

CEVAP - Hizbullah'ı da, PKK'yı da onlar yarattılar; yani, ajan kullandılar... Hizbullah diye bir şey yok, sadece onlar bu ajanları kullandılar, militan aldılar, para verdiler ve bazı yerlere saldılar.

SORU - PKK'yla mücadelede, tıpkı, bugün nasıl korucuları, nasıl itirafçıları kullanıyorlarsa, o gün de bir Hizbullah örgütlenmesine ihtiyaç duydular ve bunu da yaptılar.

CEVAP - Aynen öyle.

SORU - Bu arada, sizden bu konuda; yani, bu Hizbullah militanlarının yetiştirilmesinde, eğitilmesinde, onlara yardım etmede hiç sizden yardım istemediler mi?

CEVAP - Kesinlikle.

SORU - Hiç böyle bir talep olmadı?

CEVAP - Kesinlikle efendim. Ben size şunu arz edeyim: Şimdi, ben müteahhitliğe başladığım zaman, 1982'de başladım. 1982'de başladığım zaman, ilk şeylerim askeriyle, Diyarbakır 7. Kolordudaki inşaatlarla başladım. O zamandan 1990'lara kadar, 1992'lere kadar hiç problem yok; yani, hiçbir şey yok. 1993'e kadar problem yok.

SORU - 1982'den 1993'e kadar?

CEVAP - Tabiî, 1993'e kadar problem hiç yoktu. MİT lojmanlarını yaptık. Hatta, Cizre'de spor salonu yaptık, Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğünün. Ondan sonra, Cizre'de MİT lojmanlarını yaptık. Şimdi, tüm bunlara rağmen, 1993'te bizim... DGM'deki hâkim ve savcılar dahi sabah yemin ediyordu, şimdi, 11. Ağır Ceza Mahkemesi hâkimi -ismini unuttum, orada 1. No'lu DGM Başkanıydı - o dahi dedi ki: "Vallahi, Mehmet Ali Bey, biz gidiyorduk, Diyarbakır Söz Gazetesini masamızda gördüğümüz zaman yürekleniyorduk; diyorduk, oh, bak, böyle, devleti, bu bölgede, bu Diyarbakır'da devleti savunan bir yayın kuruluşumuz vardır." Böyle yürekleniyordu hâkim, savcılar ve etle tırnak gibiydik; yani, bir suçumuz yoktu, biz devletle çalışıyorduk. Hatta, 1994'te -yine, o da var, o yazı da var dosyada- dağa giden ulusal basının mensuplarını, gidip, dağdaki Semdin Sakık'la oturdular sıkı fıkı ve orada avakname imzaladılar ki, Diyarbakır'a ulusal basın girmeyecek.

SORU - Kiminle kim imzaladı?

CEVAP - Basın; yani, ulusal basının mensuplarıyla; yani, bölge temsilcileriyle... O da dosyada var. Gazete isim var burada, ben size gösterebilirim, 15 Eylül. Şimdi aceleye gelmesin. Şimdi, tüm bunlar varken, benim gazetem kilit vurmadı. Mesut Bey biliyor, orada dört ay fiilen gazete çalıştı ve polis gazetemi sattı. Bölge Valiliği gazeteyi satıyordu; çünkü, devleti savunuyordum. Şimdi, tüm bunlara rağmen, 4 Ocak 1993'te benim gazeteme yine PKK tarafından saldırı düzenlendi. Neden; çünkü, devlet yanlısı yayın. Merkeze saldırı düzenlendi, orada bir polis yaralandı. Orada nöbet tutan polisler vardı, bizim işçilerimiz vardı -personel- yaralandı. Araştırdık. Emniyet hemen harekete geçti, yine bu o zamanki Terörle Mücadele Şube Müdürü Ramazan Sürücü Bey ve ekipleriyle beraber hemen bölgeyi sardılar. O çatışmada, bir bayan, iki tane de erkek, orada, çatışmada onları öldürdüler. Ha, bu devam etti. Aynı şekilde, bu kez 11 inci ayda -yine aynı senenin, aynı yılın 11 inci ayında- Dicle kenarında benim dozerim çalışıyor, kum yüklüyor. Benim o dozerim de yakıldı. Yine PKK süsü verildi; ama, maalesef, PKK değildi, yine milislerdi. PKK'yla işbirliği yaptı; çünkü, Artış kod isimli Engin Kara da bunu söylüyor, aynı o dosyada söylüyor.

SORU - PKK yapmadı; ama, PKK'nın kullandığı milisler yaptı diyorsunuz.

CEVAP - Tabiî... PKK'yı kullanan; yani, parayla kullanan militanlarını... Bu yakıldı. Her nedense, 1994'te, 1994'ün temmuz ayında burada Millî Savunma Bakanlığında Hava Kuvvetlerinin bir ihalesi yapılıyordu ve o ihaleyi benim çocuğum alıyor burada; yani, yüzde 18 kırımla Emin Altındağ'da kalıyor; 1994'te. Bütün dosyalar, şartnameler, her şey haiz olmakla beraber. Ondan sonra, sözleşme yapılırken derhal dosyayı noterden geri çektiriyorlar. Nedir, neyin nesidir? "Bu firma sakıncalıdır" diyor. Hani, siz sordunuz ya, "bu firma sakıncalıdır, bununla iş yapmayın..." Yahu, kardeşim, onbir seneden beri ben çalışıyorum; sakıncalıyım ne; benim devlet yayınlarım var. Benim oğlum beni çağırdı, ben gittim. Geldim, Millî Savunma İnşaat Emlak Daire Başkanı Mustafa Erbay Paşa var, onun yanına çıktım. Paşam, hayırdır dedim. "Vallahi, Mehmet Ali Bey, çok gizli bir rapor bize gelmiş." Nereden gelmiş Sayın Paşam? "Vallahi, kaynağı Diyarbakır'dan gelmiş." Nasıl, Diyarbakır'dan kimden gelmiş? "Diyarbakır Valiliği ve Asayiş Bölge Komutanlığından gelmiştir, sakıncalısınız. Siz bırakın, bu iş zaten gitti, artık buna bir bardak serin su için; ama, Türkiye'deki yapılmakta olan diğer işleriniz de iptal ediliyor" dedi. O kadar ki hain olduk; bir çırpıda hain olduk yani. "Ama, bana göre, benden sorarsanız, ben bir sınıfta öğretmensem, o sınıfta kaç tane çocuk varsa, notlarını hep ben veriyorsam, firma olarak ve Mehmet Ali Altındağ olarak sizin notlarınız bende 10, 10, 10, 10..." O adam hâlâ hayattadır; ama, nedense... Ben, hemen, çıktım; sağ olun... "Getir bana bir düzeltme kâğıdı, ben işi düzelteyim dedi. Ben çıktım, geldim, burada Olağanüstü Hal Bölge Valisi Ünal Erkan'dı. Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar'dı, İçişleri Bakanı da Nahit Menteşe idi. Ben şeyi aradım, dedim "Sayın Valim, siz 24 saat burada gazetemizi okuyorsunuz ve Diyarbakır'a ulusal basın gelmeyince bizim gazetemiz devlet yayını çıkmıştı. Nasıl oldu da biz hain olduk?" "Olamaz, nasıl olur" dedi. Dedim "efendim, böyle..." "Aç generali. Millî Savunma Bakanlığı Müsteşarını aç, ara, söyle kendisine." Aradı, benim yanımdaydı. "Vallahi, paşam, olamaz. Ben Diyarbakır'dan Ankara'ya sabahleyin geliyorum" dedi. Ve sabahleyin atladı geldi. Bakın, hayattadır Ünal Erkan, sorabilirsiniz. Geldi "Paşam, eğer Diyarbakır'da, o bölgede bu firma sakıncalıysa, ben kellemi veriyorum. O bölgede devlete en yakın ve en sadık insan bu firmadır ve bu ailedir. Siz nasıl..." dedi. "Vallahi, biz de biliyoruz; fakat, İçişleri Bakanlığından böyle bir rapor gelmiş, ne yapayım, biz yapamayız" dedi. Ünal Erkan Emniyet Genel Müdürünü aradı "Mehmet Bey, mesele böyle böyle" dedi. "Olamaz..." O da inanmadı. Bakın, o da inanmadı. Onun yanına gittim. Talimat verdi, dosyadan çıkardılar. Orada, Eşref Hatipoğlu İl Jandarma Alay Komutanıdır ve demin bahsettiğimiz o ailenin çok sadık ve yakın dostudur -Kaya'nın- ve İl Valisi, Vali Yardımcısı Yılmaz Aydoğan -o da Vali Yardımcısı- o aynı o dostluk içerisinde. Bunlar, Bölge Komutanlığının sahte bir istihbarat bilgisiyle hakkımızda böyle bir bilgi hazırlıyorlar. O bilgi dosyadadır. Şimdi, diyorlar ki: "Altındağ ailesi, Mehmet Ali Altındağ ve 4 tane kardeşi -benim 4 tane çocuğum var, benim her 4 çocuğumu da kardeşim yapıyorlar, kardeş yapıyorlar Bunlar PKK'yla mücadele verdiler; fakat, PKK onlardan birisini öldürdü." Aynı yazı, resmî yazı. "Birisini öldürdü, bunlar korktular, teslim oldular artık. Bunlardan bir hayır gelmez, sakıncalıdırlar, bölgede artık devlet ihaleleri bunlara verilmez." Böyle... Bu bilgiyi aldım götürdüm...

SORU - PKK tarafından öldürüldü denilen çocuğun adı ne? Hangisi?

CEVAP - Yok, Emin değil, şey 1994'te, hiçbirisi öldürülmemiş, yani, birisi öldürdü, kardeşi öldü...

SORU - Böyle bir şey uydurdu yani...

CEVAP - Bir kardeşi öldürülmüş diyor. Kardeş de değil, benim her dördü de isim de sayıyor, Emin Altındağ, Ahmet Altındağ, Selahattin Altındağ, Akif Altındağ. Bunlar Mehmet Ali Altındağ'ın kardeşlerinde birisi öldürülmüş, bunlar artık PKK'ya teslim oldu. Niye bunu uyduruyorlar? Çünkü, o albay hakkında yazımız, yazı yazılmış, gece gündüz, pavyon, disko halini yazmışız. O bölge vali yardımcısı, devletin kömür ihalesini kendi yan firmasına yaptırmıştır, biz de yazmışız ve ödemeler Türk parasıyla değil, rekabetsiz bir, rekabeti ortadan... Biz bunları yazmışız. Ve o il Vali Yardımcısı Yılmaz Aydoğan bu yazılarımızdan dolayı sekizbuçuk yıl ceza aldı. Sekizbuçuk yıl ceza aldı ve bugün sefilleri oynuyor, devlet onu kovdu kapısından veya Eşref Hatiboğlu general olacaktı, onu da emekliye ayırdılar. Böyle bir uydurma neticesinde ben aldım getirdim, İçişleri Bakanlığı, Nahit Menteşe aa dedi, o sakıncalı insan Muharrem Göktay'ın imzasıyla çıkmış, hem de aynı zamanda Müsteşar Yardımcısı. Sen misin, dedim benim. Dedi hemen bir dilekçe yaz, ben düzelteyim. Hemen dilekçe yazdık ve düzeldi, o ihalemizi de aldık, diğer ihalelerimize de karışamadı ve işimize devam ettik. Bu iş böyle devam ederken, 96'ya gelince, 96'daki 22 Haziran olayı, yine Eşref Hatiboğlu'nun gammazlığıyla ve bu ailenin gammazlığıyla...

SORU - Bu Ergani yolu baskını değil mi?

CEVAP - Tabiî, tabiî... Bu sefer bu senaryo devreye girdi. Ondan da bir şey tutturamadılar. Her ne kadar adamlarımız Öldü, özetle, 98'de bu sefer Hizbullah ve PKK yaftalan bize yakıştırıldı. Ondan da Kurtulduk. 2000'de yine bize musallat oldular. Bu kez para çocuğumdan aldılar. Ben de şikâyet ettim. Bu sefer benim oğlum o yolda öldü arkadaşıyla beraber. Mesele budur.

SORU - Buyurun.

CEVAP - Sorun. Ben her şeye hazırım, açığım hiç cevap veremedim bir şey yok.

SORU - Şimdi, bu hem bize verdiğiniz dilekçede hem de biraz önce bu Ergani baskını dediğinizde, orada diyorsunuz ki "Ergani yolu üzerinde bulunan dinlenme tesisine aynı şahısların tertipleriyle..." Ama, daha önce. konuşmanın başında PKK yaptı dediniz bu baskını...

CEVAP - Şimdi, PKK'ya yaptırıldı. Bak, şöyle yaptırıldı, yani, onlar yapmadı, ben açıklık getireyim oraya, tamam.

SORU - Yani, bu PKK'yla bu Nihat Çakar, Ali Kaya...

CEVAP - Nihat Çakar o zaman yoktu. Yani, bir ay sonra geldi.

SORU - Yazıda böyle. Başta DGM Başsavcısı Nihat Çakar diyorsunuz ve Ali Kaya olmak üzere hakkımda Hizbullah Örgütü falan falan falan yazıyorsunuz, çocuğunuzun vefat ettiğini yazıyorsunuz...

CEVAP - Tamam. Olayın gelişi bu.

SORU - Olaylar arasında irtibat kurulduğunda, sebep ile sonuç arasında mevcut illiyet bağı gözetildiğinde, oğlumun ve arkadaşının ölümlerine sebebiyet vermiş oldukları aşikârdır. Aynı şahısların şahsıma yönelik suikast tezgâhladıkları PKK itirafçısının şeyinde diyorsunuz, ekte sunulan DGM Cumhuriyet Başsavcılığının 98'e falan hazırlık şeyinde Yavuz Şentürk takipsizlik kararı vermiş, yani, ben Hizbullah Örgütü mensubuyum, çocuklarım PKK'lı bu çelişkileri Sayın Komisyonun takdirlerine arz ediyorum. Ergani yolu üzerinde bulunan dinlenme tesisim aynı şahısların tertipleriyle taranmış, 8 kişinin ölümü ve 13 kişinin yaralanmasıyla son bulmuş.

CEVAP - Aynı organizenin. Çünkü, diyeceksin niye? Eşref Hatiboğlu 93 ve 94'te, 95'e kadar oradaydı, 95'te gidince, bu mektupları yazıyor her tarafa.

SORU- PKK yapmadı da bunların tertibi mi yaptı diyorsunuz?

CEVAP - Bak, bak, şöyledir, PKK'nın militanları, şöyle: Sözümün başında söyledim, dağ başındaki kamplarda milislerle, milisleri ayarladılar, onlara haber gönderdiler, hatta, bak, güzel bir soru, Şoraş kod Feyat Aluk isimli bir terörist bizim Altındağ Dinlenme Tesislerinden tam on gün sonra bitişiğinde bir köy vardı, Hantepe Köyüne 4 tane öğretmeni öldürüyorlar ve Hantepe olayında bu Feyat Aluk fiilen içindeymiş. Mahkeme huzurunda kendisi itiraf ediyor. Diyor ki, evet, biz bunları yaptık, fakat, Altındağ'da biz yoktuk. Şu şu şu isimler vardı ve o isimler de gerçekten emniyetçe Diyarbakır'ın içinde yakalandı ve vuruldu, yani, çatışmada vuruldu o her üç isim de.

SORU - Yani, itirafçı mı bunlar? Sizin bu şey dediğiniz...

CEVAP - Hayır, itiraf ediyor, kendisi...

SORU - "Milis" dediğiniz bu itirafçılar mı yani?

SORU - İtirafçı değil...

CEVAP - Bak, terörist bunu söylüyor, terörist ifadesinde bunu söylüyor, mahkeme huzurunda. Mahkeme 4 nolu DGM huzurunda orada şey var, mahkeme tutanağı var, ifadesi var. Diyor ki: Biz Dicle'nin bilmem hangi kampındayken, bizim yöneticimiz Ferit, bilmiyorum, Ferdi... Ferdi isimli, soyismi de yazılıdır hepsi, Ferdi şeyle diyor, ondan sonra, Ferdi'yle diyor Ali İhsan Kaya'nın sınıf arkadaşı Hebun isimli, yani, kod isimli, Hebun vasıtasıyla 100 bin mark bize gönderildi diyor. Böyle, İfadesinde söylüyor ve ceza aldı o. Kendisi söylüyor. Mehmet Ali Altındağ'ın tesislerini ve Mehmet Ali Altındağ'ı yok edeceksiniz diyor. Hareket oradan başladı. Biz böyle yaptık. Ha, demek şimdi nereden çıktı? PKK olay yapıldığı zaman, dört gün sonra Beka Vadisinden, haber, hep yayınlar televizyon yani PKK yapmamış dediler, yani, üstlenmediler. Ancak Dicle çetesi yapmış dedi, Dicle çetesi yapmıştır. Bu Dicle çetesi de bu hegemonyanın paralelinde çalışıyordu para karşılığında. Ha, bu, budur yani, durum bundan ibaret. Orada evrak yani konuşuyor.

SORU - Şimdi, bu basın da, ulusal basın o bölgeye giremediğinde, onlarla bir sözleşme yapılmış falan dediniz, orayı net anlayamadım ben. Sözleşmeyi kim yapıyor?

CEVAP - Yani, sözleşme derken, açıkoturum yapıyorlar dağ başında, dağda yani, Kulp Dağlarında, bunların başını da çeken Semdin Sakık, o da 94'te oluyor, biliyor musun? Bunlar diyorlar ki, artık biz Diyarbakır'ı bölge olarak teslim aldık, siz kesinlikle ulusal basını Diyarbakır'a sokarsanız, basın şey yazacak, basını sokmayın buraya. Onlar da söz veriyorlar. Kim basını sokarsanız oraya temsilcileri, özellikle güneydoğu...

SORU - Ulusal basından kastınız Hürriyet, Milliyet...

CEVAP - Hepsi hepsi, tabiî. Siz bunu duymadınız mı ya, bütün Türkiye biliyor bunları. Dört ay...

SORU - Kimle oturuyorlar yani, kim söz veriyor sokmayacağız diye?

CEVAP - Hepsini... Hepsi... Milliyetin temsilcisi, Hürriyetin temsilcisi. Tabiî, bunlar hep bölge temsilcileri, Sabahın temsilcileri, Hürriyetin, Milliyetin, ondan sonra...

SORU - PKK'yla böyle bir sözleşme yapıyor bunlar?..

CEVAP - Tabiî tabiî tabiî... Açık ve net olarak diyorlar ki bak siz ölümünüzü göz önüne alırsanız, Diyarbakır'a gazete girsin! Herkes kepenk çekti, gazete girmedi Diyarbakır'a.

SORU - O şeyde bile biz Söz Gazetesi olarak yayınımıza devam ettik diyorsunuz...

CEVAP - Bak burada resimleri var, dağdaki oturma resimleri var. O resimler burada var. Ben size vereyim.

SORU - Tamam, zaten dosyanızda varsa...

CEVAP - Hepsinde var.

SORU - Bir de bu kamu görevlilerinden oradaki işadamlarıyla kirvelik şeyi falan dediniz ya...

CEVAP - İşte bu da sıkı fıkı dostluk yani.

SORU - Mesela bildiğiniz meşhur ünlülerden kim kimin kirvesi, hatırlıyor musunuz?

CEVAP - Şimdi, bu jandarma alay komutanları ve ilçedeki yüzbaşılar, üsteğmenler, astsubaylar, aynı. Ben, bu yapıyor, bu yapıyor demek de şey değil. Yani, olağan bir gerçektir yani, sorabilirsiniz. Olağan bir şeydir yani. Ama, dört ay boyunca ulusal basın Diyarbakır'a sokulmadı. Ama, benim gazetem çıktı, benim televizyonum... Gerçi o zaman televizyonum yoktu, 95'te kuruldu. Fakat, gazetem, fiilen devlet satıyordu, polis satıyordu gazetemi. Ama, tüm bunlara rağmen, mükâfat aldığımız yerde, işte, nihayet darbemizi aldık.

SORU - Bir de Gaffar Okan çok şeyler biliyordu falan dediniz ya...

CEVAP - Ha, Gaffar Okan da bana şey söyledi...

SORU - Kaç kere görüştünüz? Yani, öyle...

CEVAP - Sık sık görüşüyorduk. Beni hep gazeteden, ben ve benim gazete genel koordinatörüm Ömür Büyüktimurla sık sık konuşuyordu, bütün emniyet müdürleriyle konuşuyordu zaten, şeyleri var, bilgi alıyorlar, bilgi veriyorlar. Şimdi, beni gözaltına aldıkları zaman, 24 Nisan 2000'de, beni gözaltına aldıkları zaman, Gaffar'a yazı yazıyor. Gaffar diyor ki ben bu adamı gözaltına alamıyorum, çünkü suçu yok.

SORU - Yazıyı kim yazıyor?

CEVAP - DGM Başsavcısı. DGM Başsavcısı yazı yazıyor. Sen alamıyorsun, sen vekâletnameyi Serdar Beye ver, Emniyet 2. Müdürü. Gaffar Okan izne ayrılıyor o gün için, üç günlüğüne izne ayrılıyor ve vekâletnameyi yardımcısına veriyor ve beni gözaltına... Yine, aynı o iş yerlerimi bu sefer polis, jandarma yoktu, gözaltına aldılar. Şimdi, ertesi gün benim çocuğum geliyor orada trafikten vefat ediyor arkadaşıyla beraber, Gaffar Okan haberi duyuyor, çocuğumu da çok iyi, yakından tanıyor, geliyor, geldi, taziyeye geldi. Taziyeye geldiği zaman başını eğdi, Mehmet Ali Bey dedi, bu bölgede dedi. Bu yörede çok oyunlar oynanıyor kusura bakma dedi, çok oyunlar oynanıyor dedi. Diyarbakır dedi çok önemli ve çok değerli bir evladını yitirdi dedi. Bunu, hazin olarak bunu itiraf edeyim dedi. Ama dedi, bir DGM Başsavcısı eğer yazı yazıyorsa bunları böyle yap, biz de yapmak zorundayız, kusura bakmayın dedi. Bu işin İçinde çok büyük oyunlar var. ben hepsini açıklasam dedi, açıklayamam dedi. Bizzat bana söyledi ve gözünden yaş geldi ve adam aynı yıl içerisinde, yani sekiz ay sonra 24 Ocak 2001'de adam beş tane polisiyle beraber kaşla göz arasında, yani, Hizbullah’a mal ediliyor... Yani, düşünün, size detaylı bilgi vermek istiyorum, kusura bakmayın başını ağrıtmayayım...

SORU - Estağfurullah, zaten o maksatla çağırdık, bilgi veresiniz diye. Buyurun.

CEVAP - Bir devletin emniyet müdürü, bir ilin emniyet müdürü kendi ekibiyle beraber yola çıkıyor ve önde giden bu koruma polisleri, bu eskortlarla, arkasında da eskort, ondan sonra Hizbullah Diyarbakır'ın ortasında pusu kuruyor, ondan sonra, tırırırıt hepsini bir çırpıda götürüyor ve anında kayboluyor. Bu ne biçim devlet?! Bu ne biçim halk?! Bu ne biçim güç?! Kimin aklında bu?.. Yani, PKK olsun, Hizbullah olsun, hangi örgüt olursa olsun, kimin aklına gelir? Yani, o kadar bu örgüt dedim, ben televizyon izliyordum, Ankara'daydım, birkaç tane resmî emekli resmî insanlar da yanımdaydı, yine Emniyetin insanlarıdır, dedi Okan gitti. Dedim beyler, bunu hakikaten Hizbullah mı yaptı? PKK mı yaptı? Vallahi öyle diyor. Öyle diyor değil, eğer PKK veya Hizbullah o kadar güçlü ise, o zaman devlet bitmiştir dedim. O zaman devlet bitmiştir kardeşim. O zaman, her tarafa, gelir Başbakanı da yapar aynı şekilde. Gelir Cumhurbaşkanı da böyle suikast yapar Ankara'nın ortasında. Benim aklımda bu, yapmayın dedim ve gerçekte öyledir yani. Şimdi, ertesi gün cenazede çok dikkatimi çekti, ben televizyondan izliyorum, o gün Jandarma Bölge Komutanı Fikret Demirtaş, Tuğgeneral. İçişleri Bakanı şeydi. ANAP'ın şeyiydi, Sadettin Tantan Beydi, cenazede Sadettin Tantan'a bağırdı o general, çok kötü bağırdı. Sayın Bakan dedi. Sayın Bakan dedi, işte yapıyorlar, bak görüyorsun, biz, size defalarca söyledik... Bakan çıt kelime söyleyemedi. İşte bak yaptı biz size defalarca söyledik, Hizbullah bunu yaptı... Halbuki ne alakası var?

SORU - Bunu diyen kimdi dediniz?

CEVAP - Demirtaş, Fikret Demirtaş. O da bu işin, bu rollerin içindeydi zaten. Bunlar hep mafya, yani, hep çete yani, hep şey. Demirtaş... Bak, size ne diyorum, o gün benim çocuğum ölüyor, trafik kazasında, yani, o süs veriliyor, dağda, askerî birlik yanı başında, 100 metre ve hâkim tepede ve ertesi gün muhabirlerinden, gazetecilerinden bilgi notları olan kasetler alınıyor, o günün kolordu komutanı, yani, Yaşar Paşa'nın halefi Temel Doğan Paşa, üç gün sivil insanı benim şeyime gönderiyor, sivil iki üç tane genç, değişik genç taziyede bulunduruyor ve beni telefonla arıyor, Mehmet Ali Bey, başın sağ olsun. Peki Paşam, sağ olunuz. Jandarma Bölge Komutanı bu Fikret Demirtaş var, vallahi Mehmet Ali Bey ben Mardin'deyim, başın sağ olsun. Peki Paşam, bir şey olmaz. Ee, ben biliyorum. Ne bayramdır ne seyrandır meselesi, yani, bu başın sağ olsun hiçbir zaman bir selamımız kelamımız yoktur, niye böyle? Ondan sonra, Olağanüstü Hal Bölge Valisi, bu şeydi, şimdi Emniyet Genel Müdürü, Aydın, ne diyorlar ona, ha, Gökhan Aydıner, o. O da telefon açıyor, başın sağ olsun. Peki, sağ olun Sayın Valim dedim. Aradan bir müddet geçiyor, iki üç ay geçiyor, aynı insan, Dicle Üniversitesinde bir ihale yapılıyor, kardiyoloji ihalesi, bir de Fen Fakültesi Binasının ihalesi yapılıyor, ben iki firmamla müracaat ediyorum, tabiî, bölgede sakıncalı firma kimdir, ne var ne yok?.. Özellikle bu Gökhan Eraydın, resmî yazı, gizli ve gizli yazı yazıyor, diyor bu firma sakıncalıdır, buna vermeyin diyor. Baş sağlığı dileyen ve benim karşımda gülen ve aynı insanın, aynı insanın burada ben bu şeyde Polisevini yapıyorum aynı o sırada...

SORU - Ankara'daki Polisevini mi?

CEVAP - Tabiî. Devletin birçok yerlerinde iş yapıyorum. O yazıyor diyor, İntim İnşaat Limitet Şirketinin ortaklarından Selahattin Altındağ fişlidir, sakıncalıdır, ihale vermeyin ve o belge elimde, yani, elimde derken dosyalarımdadır ve onun imzası. Bir gün onun da yüzüne çarptıracağım ben onu.

SORU - Mehmet Ali Bey hem gazeteci hem yazı yazıyor, tabiî, bu işten yüreği de yanmış, haklı olarak, duygusal tarafları da var...

CEVAP - Hayır, ben objektif konuşuyorum.

SORU - Hayır hayır, bizim Komisyonumuzun esas görevi Yüksekova. Bu bildikleriyle, bütün bu bildiklerinizle, Yüksekova'daki şeyi nasıl tahlil ediyorsunuz, nasıl değerlendiriyorsun? Bu İsimler geçince...

SORU - Hakkâri, Yüksekova, Şemdinli'yle.

CEVAP - Ben iki tane dosya daha hazırladım. Birisini bilgi notu olarak şeye veriyorum.

SORU- Mehmet Ali Bey, ben tamamlayayım da...

CEVAP - Tamamlayın, buyurun efendim.

SORU - Bu Şemdinli'deki, Yüksekova'daki olaylar meydana geldiğinde, Ali Kaya ismini duyunca, muhakkak bir yorum yaptınız. Nasıl bir yorum, nasıl bir tahlil yapıyorsunuz? Bunları nasıl bağdaştırıyorsunuz?

CEVAP - Benim en çok dikkatimi çeken olay, Ali Kaya'nın ismi çıktığı zaman televizyondan izledim, dedim o bu ha, bir. İkincisi, Yaşar Paşa'nın "iyi çocuktur, Kürtçe biliyor, suç işlemez, Kuzey Irak'ta bize tercümanlık yapıyor" savunması benim çok dikkatimi çekti.

SORU - Bitti mi yani şeyiniz?

CEVAP - O bitti, yalnız, devletin beni koruduğuna dair ve bana PKK'nın ve Hizbullah'ın şerrinden koruması için 1993'ten şimdiye kadar Genelkurmayın, Emniyet Genel Müdürlüğünün ve Bakanlar Kurulunun koruma dosyasını de ben size arz edeyim, buyurun.

SORU - Tamam, onu da alalım.

CEVAP - Ve şirketlerime uzun namlulu silah verilmişti; ama, tüm bunlarla beraber, yani, Ali Kaya boş bir insan değildir ve tek başına da değil. Bu organize, çok büyük para var işin içinde.

SORU - Onun böyle mal varlığında falan bir artış falan Diyarbakır'da çünkü on yıl bir süre kalmış, yani, epey bir süre kalmış...

CEVAP - Hem onun hem Yaşar Paşa'nın. Yaşar Paşa kendini şey etmesin, beraberdiler. Yaşar Paşa'nın kızının düğünü oluyor, Bölge Valisi Aydın Arslan'la ondan sonra rektörlerle Diyarbakır'daki birçok ben dahil olmak üzere Harbiye şeyine götürüyor, orada gece düğününü yaptırıyor ve Çevik Bir'le beraber. Bu değirmenin suyu nereden geliyor?!

SORU - Yani, orada düğün yaptıramaz mı? Nasıl?..

CEVAP - Hayır, yapar da. niye belirli işadamlarını çağrılıyor düğüne? Hep altın bilezik falan versinler. Verdik, herkes verdi.

SORU - Canım, düğüne giden bir şey takar herhalde. Sizin gibi namlı isimler de herhalde bir çiçekle gitmez yani, bir şey götürecek yani.

CEVAP - Espri olsun diye.

SORU - Evet, başka soru?..

CEVAP - Bölge valisi şey vardı, o bir tane daha vardı...

SORU - Aydın Aslan vefat etti.

CEVAP - Yok, ondan önce.

SORU - Ünal Erkan'dı, ondan önce Hayri Kozakçıoğlu.

CEVAP - Yok yok, bir tane daha vardı...

SORU - Necati Çetinkaya. Atandı, yapmadı.

CEVAP - Aldılar onu...” şeklinde beyanlarda bulunmuştur.

Mehmet Ali ALTINDAĞ’ın Cumhuriyet Savcılığımızda Türkiye Büyük Millet Meclisi Araştırma Komisyonunda vermiş olduğu bu ifadeler karşısında hâlen Genel Kurmay Başkanlığı’nda Kara Kuvvetleri Komutanı olarak görev yaptığı bilinen Yaşar BÜYÜKANIT ile o dönemde komutası altında çalışan bir kısım askerî yetkililer hakkında Suç İşlemek İçin Örgüt Kurmak, Görevi Kötüye Kullanmak ve Sahte Belge Düzenlemek suçlarından, yine 09.11.2005 günü Şemdinli ilçesinde meydana gelen patlama olayından sonra Yaşar BÜYÜKANIT’ın olayın faillerinden olan Ali KAYA’ya yönelik açıklamaları nedeniyle Âdil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs suçundan soruşturma evrakı Genel Kurmay Başkanlığı Askerî Savcılığı’na gönderilmek üzere tefrik edilerek soruşturma defterimizin 2006/152 Sırasına kaydı yapılmıştır.

2 - Tanık Mehmet Salih YILDIZ Beyanında : Ben hâlen Yüksekova Belediye Başkanı olarak görev yapmaktayım. 9 Kasım 2005 tarihinde Şemdinli ilçesinde meydana gelen bombalama olayında akşam saat 17:00 - 18:00 sıralarında Şemdinli ilçesine intikal ettim. Gece olmasına rağmen çarşıya çıktığımızda halk hâlen arabanın başında bekliyordu. Zorda olsa halkı dağılmaya iknâ ettik. Keşfin yapılma imkânını sağladık. Tek ağızla sanki herkes bu olayları yapanlar artık bellidir. Çünkü ortada cenazeler vardı. Ortada yaralılar vardı. Bütün bu psikolojiye rağmen halkın devlete güvenerek bu kişileri emniyete teslim etmesi önemli bir noktadır. Halka sakin olun dediğimizde daha ne kadar sakin olabiliriz başkanlar, artık yeter, bizi engellemeyin, Hakkâri’de, Yüksekova’da ve Şemdinli’de peşpeşe patlayan bu bombaları PKK örgütü atmış ise de dâhi bunların yarısını PKK attı sayalım, peki diğer yarısını kim yaptı. Özellikle son suçüstü yakalanan Şemdinli’deki sanıkların yakalanması dikkat çekicidir dediler. Ve özellikle şunu da eklediler. Bunlar Türkiye’nin demokratikleşmesini istemeyenler, Avrupa sürecine karşı çıkanlar, hükümete muhalefet olanlar, Cumhurbaşkanlığı krizini bu hükümeti aşarak düşünenler, bir de Başbakan’ın Diyarbakır’daki Kürt sorunu benim sorunumdur, söyleminden rahatsız olanlar yıllardır sıkı yönetimlerle bu bölgeyi yönetip artık bir şekilde bu yönetimi kendine rant sayanların işidir bunlar dediler. İşte onlarda suçüstü yakalansalar bile asıl yakalananlar değil, bunların perde arkalarında vardır şeklinde halkın yoğun tepkisi vardı. Bu psikoloji karşısında başta ben olmak üzere bölgede belediye başkanı olan yöneticilik yapan diğer arkadaşlarımızda bu genel kanı karşısında farklı bir mantık düşünemediğimizi bende de hâsıl olan kanaat birileri Türkiye’yi huzura götürmektense huzursuz bir Türkiye’nin birilerinin işine daha iyi yaradığı, Türkiye’deki son gelişmelere de bakıldığı zaman gerek Silopi de gelişen olaylar gerek son Konya’da gelişen çete-mafya ilişkileri, hâlen de üzerine ciddi gidildiği her yerde Edirne Kapıkule’de son Habur Kapısında yaşananlara bakıldığı zaman karmaşık bir Türkiye, sorunlu bir Türkiye bu karanlık güçlerin işine çok iyi yaradığı net görülmektedir. Bu olayların üzerine yargının bağımsızlığı ilkesi ile gidileceğine, ucu nereye dokunursa dokunsun ortaya çıkarılacağına inancım sonsuzdur. Bizim girişimlerimiz bazen bize risk de doğursa Türkiye’nin geleceği için, daha huzurlu bir Türkiye için doğru olanı yapmak ve söylemektir. Tepki de alsak ki bu olaylardan dolayı Yüksekova’da Şemdinli Olaylarını basın yoluyla protesto etmek, tepkilerini göstermek açısından yapılan basın açıklaması ayrıca dikkat çekicidir. Şiddete dayanmayan her türlü eylemin yapılabileceği sayın valimiz ve yetkililer tarafından defalarca söylenmesine rağmen basın açıklamasına Fransa’yı örnek verdiğimiz zaman Fransa’daki sağduyu sağlanmış olsaydı ve dünyada örneği olmayan, hiçbir yerde yaşanmayan basın açıklamasına kurşun sıkılmasaydı ve bu kurşun sıkılmada her türlü fırsatçılara ortam sağlanmasaydı belki Yüksekova’daki gösteriler sırasında yaşamını yitiren üç insanımız da aramızda olurlardı. Bu olay günü ben Ankara’daydım. Hemen geri döndüm ve olaya sağduyulu müdahale için çaba göstermeye çalıştım. Ancak halkın bizi dinlemediği, bize tepki gösterdiği hatta bizi bize kurşun sıkanlarla işbirlikçisiniz diye hakaret ettiği, bütün bu riskli psikolojiye rağmen bizin yine halk ile diyaloglu davranmamız, onları iknâ etme çabaları olumlu sonuç verdiği için daha büyük olayların olmaması cenaze töreninde özellikle hiçbir olayın olmamasını çok önemli buluyorum. Buradan da anlaşılıyor ki polisiye önlemlerle değil sivil toplum örgütlerimize güvenerek herkesi bir polis gibi, bir yargı mensubu gibi bir devlet sorumlusu gibi davranmaya zorlamalıyız. Herkese bu kültürü vermek zorundayız. Belki halkın içinden seçilmiş belediye başkanı olarak onların bu psikolojilerini bildiğimiz için yaklaşım ve davranışlarımız etkileyici olmuştur. Ülkemizin halk ile diyaloglu ilişkileri iyi olan yöneticilere sonsuz ihtiyacı vardır. Bir diğer dikkat çekici olayda iki yıldır belediye başkanıyım. Beş yıl öncemi de biliyorum. Yüksekova semalarında hiçbir savaş uçağı rutin uçuşlar yapmamıştı. Özellikle cenaze günü uçakların cenaze güzergâhı üzerinde halkın o anki psikolojisini de tahmin etmeyecek bir düşünceyle uçuş yapmaları, ayrıca halkın tepkisine neden olmuştur. Bu savaş mıdır, nedir söylemlerine kadar gidilen bu uçuşların hâlen rahatsızlığı devam etmektedir. Olay yaklaşık bir buçuk ay önce oldu. Genel detayı ile anlatacaklarım bunlardır. Daha sonra yargının bana ihtiyacı varsa, sorması gereken noktalarda hatırlayabileceğim kadarıyla anlatmaya ve yardımcı olmaya çalışacağım dedi. Lüzumuna binaen soruldu. Yüksekova ilçesinde Van-Erciş İtimat Firmasına ait otobüsün altına bomba konmuştu. Ondan önce de Ömer AKARSU’nun binasının önüne bomba konulmuştur. Ayrıca Ferzende YILMAZ’ın lokantasının önüne bomba bırakıldı, Zağros İş Merkezine iki kez saldırı yapıldı, askerlik şubesinin önüne bomba bırakıldı. Bu atılan bombalarda dikkat çekici olan Gemlik ilçesine gidecek kitleyi götürmek üzere kiralanmak istenen firmaların otobüslerinin verilmemesi açısından tepkiler aldığını, bu konunun da böyle dikkat çekici olduğunu,… bütün bunlardan daha önemlisi Ey Kürt Halkı adı altında dağıtılan bildirinin, dile alınamayacağı Kürtlere yönelik hakaretli sözler kullandığı, Şemdinli ilçesinde de Beş Şehidimizin Kanı Yerde Kalmayacak şeklinde yazılar olan bildirilen dağıtılması tamamı ile huzurlu Türkiye’den rahatsız olanların kendilerine göre bir Türkiye’yi yaratmak isteyenlerin emelleri olduğuna inanıyorum. Bunların hepsini toplumu tahrik edici davranışlar olduğunu belirtebilirim. Bir diğer dikkat çekici husus polisin bölgedeki özellikle yöneticilerinin olaylar karşısında (basın açıklaması vb) sağduyulu davranmaları, şiddet içermedikçe müdahale etmemeleri, sloganlara ve açılan pankartlara yargı yolu ile müdahaleye giren polisin bu tavrından rahatsız olanların bana göre bu bildiride polisi daha çok provakatif daha çok tahrik olaylar içerisine çekme amaçlı olduğuna inanıyorum. Çünkü polis oradaki halka daha kazanımlı yaklaşıyor. Askerîn oradaki halka yaklaşımı ve diyalogu yok denecek kadar azdır. İki kez Yüksekova’da asker basın açıklamasına destek olara güç kattı. Birincisinde ben Yüksekova’daydım diyaloglarımızda olaysız geçti, ikincisinde ben yoktum. Üç insan yaşamını yitirmiştir. Çünkü hoşgörülü yaklaşım poliste daha güçlüdür. Varsa bir sorun yargı yoluyla çözmeye çalışıyor. Ancak asker olay anında halkın psikolojisini göz önüne almadan şiddet yoluyla sorunu çözmeye çalışıyor. Bu da son olaylarda görüldüğü gibi sıkıntılara sebep oluyor. Polisin hoşgörülü yaklaşımının asker tarafından da tepki ile karşılandığını düşünüyorum. Bu bildirinin ve bölgede sık yaşanan bombalama olaylarının ortak noktası polisin bu sağduyusunu kırmak, halk ile karşı karşıya getirmek daha demokratik, daha şeffaf, daha huzurlu bir Türkiye’den ziyade kendilerinin rahat yaşayabileceği, söz sahibi olabileceği bir Türkiye yaratmaktır. Bunları yapanların halkın psikolojisinde, halkın anlatımlarında bunlar karanlık güçlerdir, bunlar kontrogerilladır. Bunlar derin devlet tabiri ile adlandırılan kimselerdir deniliyor. Devletimizin bir an evvel bunlardan kurtulması gerektiğinin altını da çiziyorlar. Lüzumuna binaen soruldu. Yüksekova ilçesinde bulunun 21. Dağ Komando Jandarma Tugay Komutanı Erdal AKPINAR’ın da ilginç uygulamaları ile halkı askerden ve devletten soğuttuğu sabittir. Bu konuda sivil toplum örgütleri ile de bir toplantı yaptı. Toplantı da bize slayt gösterileri ile 15 yıl boyunca yaşanan olayları gösterdi. Gösterimlerinden ziyade anlatımları önemlidir. Ben gerektiği zaman sıkıyönetimde ilan ederiz bu olaylarda yani isteseydik Şemdinli, Yüksekova ve Hakkâri’nin de yarısı tarihten silinirdi. Gerekirse sıkıyönetim ilan edilir. Her şeyi sıkı yönetim kuralları içerisinde çözeriz. O zaman herkes tek tek hesap verir. Bu halk yanlış yapıyor. 2005 yılı 15 Şubatı’nda kepenk kapatma olayından sonra en az ben yüz küsur trilyon para ben dışarı verdim. Benim tırlarım var istediğim erzağı getirtebilirim. Askerî çarşıya sokmayacağım, alışveriş yaptırmayacağım. Bunun üzerine bende en sağduyulu yaklaşımın sizin 16 Şubatta sizin daha fazla askerî alışverişe göndermenizdi, bizi ve esnâfı daha fazla mahçup etmenizdi, bir devlet büyüğüne yakışan buydu. Bunu yapmış olsaydınız bugün burada rahat konuşamazdık dememiz üzerine kendisi hayır asla önümüzdeki 15 Şubata bakacağım tekrar kapanırsa kepenkler asla bir daha düşünmeyeceğim böyle bir şeyi. Bu benim kuralımdır. Ben bu kuralımdan da vazgeçmem. Zaten diyalogları yeterli değil. Herkese imâlı vurguları ile tehdit içerikli söylemleri ile yaklaştığı için halk ile diyalogu yoktur. Hatta 30 Ağustos’ta korucuların bile alındığı törene belediye başkanı olarak bizi kapısından geri çevirmesi bana Yüksekova’da % 70 oy veren herkesin kendisine tepkili olduğu net görülmektedir. Adeta kendisini her şeyin üstünde gören bir tavrı var. Son olaylarda da sıkıntıların yaşanmasının sebebi de kendisinin astlarına karşı verdiği talimatlar Yüksekova’daki resmî iyi niyet ve sağduyulu yaklaşımı da zorlamıştır. Bu kanı Yüksekova’da sokakta rastlayacağınız her insana sorabilirsiniz. Herkes bu tavırdan rahatsızdır, Şeklinde Beyanda Bulunmuştur.

3 - Tanık Metin TEKÇE Beyanında : Ben hâlen Demokratik Toplum Partisi Üyesiyim ve ayrıca Hakkâri Belediye Başkanı olarak görev yapmaktayım. Bana bahsetmiş olduğunuz 09.11.2005 günü Şemdinli ilçesinde bir kitapevinde meydana gelen olayı ben bizzat görmüş değilim ve bilgim de yoktur. Ancak ben olay sonrası Şemdinli ilçesine gittim. Patlamanın meydana geldiği kitapevini gördüm. Kitapevi’nin sahibi ile görüştük. Akabinde olay yerine Hakkâri Milletvekili Esat CANAN geldi. İncelemeler yaptı. Ayrıca 2005 yılı içerisinde Hakkâri ilimizde patlamalar meydana geldi. Hakkâri’deki genel patlamaların genel olarak sebebi bana göre merkezî yönetimin basiretsizliğidir. Yaşanan bu sıkıntılar sonucu Hakkâri halkının ülkemizin demokratikleşmesine ve barışına katkı sunacak demokratik eylemselliklerini hazmetmeme ve Hakkâri’de yaşayan hiçbir insanın istemediği, gerek asker, gerek … (terörist) ve gerekse polis ölümlerinin maalesef Hakkâri kırsalında yaşanıyor olması ve bunun hıncının da halktan çıkarılması anlayışı hâkimdi. Nitekim 2005 yılı Temmuz ayında Hakkâri’de bir patlama meydana geldi. Akabinde Yüksekova, Şemdinli ilçeleri ve Hakkâri merkezde 2005 yılında 3-4 ay içerisinde 17-18 patlamanın yaşanması kentte yaşayan herkesin can güveliği sorunu ve korkusunu beraberinde getirdi. Hemen herkes sabah uyandığında araçlarının altını kontrol ederek arabalarına binme ve sabahlara kadar birileri evlerine gelipte bomba bırakmasın korkusu ile yaşadılar. Bu bombalamaların başlaması ile birlikte halk üzerindeki baskının da arttığını gözlemleyebiliyordum. Bunu sabahlara kadar çarşı merkezinde, mahallerde sirenler çalarak, marşlar çaldırarak halkı rahatsız etme, aşırı güvenlik önlemleri, çarşı da bile çok sirenli ve hızlı geçişler, kapıları kırarak yapılan maskeli ev baskınları ve yine halktan bildiğimiz sivil bir vatandaşın akşam saat 20:00 sıralarına kadar arkadaşları ile birlikte görüldüğü, arkadaşlarından ayrılarak evine gittiği, ancak 22:00-22:30 sıralarında Hakkâri’ye 40-50 km uzaklıkta ölü olarak bulunmuş olması ve bu sivil vatandaşın mayın döşerken öldürüldüğü açıklaması, öldürülen noktanın gündüz bile hiçbir zaman asker yada polislerin geçiş noktası olmadığı ve o gün bir operasyonun da olmaması bir devriye, asker yada polisin orada olmasını gerektirecek bir fiilin gerçekleşmemiş olması Yusuf YAŞAR’ın Hakkâri merkezden alınıp buraya bırakıldığı kanısı herkeste hâkimdir. Bütün bu gelişmeler esnasında Hakkâri’de hiçbir zaman gelişmemiş olan demokrasi platformu oluşturuldu ve bu platform içerisinde bütün sivil toplum kuruluşlarının yer alması aslında Hakkâri’de yaşayan herkesin rahatsızlık duyduğunu ortaya koymaktadır. Yine tarihini tam olarak bilmediğim Ramazan ayı içerisinde bana bir telefon geldi, hâlen bile tanımadığım, kendisinin korucu olup olmadığını bilmediğim bir vatandaşın iftardan önce Hakkâri-Merkez-Merzan Mahallesinde Durankaya-Bayköy Yol ayrımında yapılan kontrolde gözaltına alındığı, ancak kendisinden haber alınamadığı yönünde bir bilgi geldi. O esnada AKP Hakkâri İlçe Başkanlığı görevini de yapmakta olan Avukat Zeydin KAYA ile irtibata geçtim. Kendisinin de Emniyete, Jandarmaya gittiğini, böyle bir gözaltının olmadığını, yaşanmadığını, haberlerinin olmadığını belirttiler. Ancak bu şahıs Ali EROL isimli şahıs 15 kişinin yanında alıkonulmuştur, 15 kişilik bir şahit grubu vardır. Ben bu esnada Hakkâri Valisi’ni aradım. Hakkâri’nin bu güne kadar çok huzurlu bir kent olduğunu ama bu huzuru bozmaya çalışan kişi yada grupların olduğunu, bu durumun Yusuf YAŞAR’ın durumu gibi olamayacağını, tanıkların olduğunu, dolayısıyla bu vatandaşın kaybedilmesi durumunda huzursuzluğun daha da büyüyeceğini, ancak avukatın araştırdığını, güvenlik güçlerinin hiçbirinin haberinin olmadığını söylemesi dikkat çekicidir, sizin bu olay üzerinde durmanız gerekmektedir dedim. Kendileri bana “isterse 10 avukat gitsin eğer yok denilmişse demek ki gözaltına alınmamıştır” demiştir. Akabinde Hakkâri Milletvekili Fehmi ÖZTUNÇ’u aradım, göz altına alınan şahsın yanında 15 kişinin olduğunu, onların şahit olduğunu belirttim. Bu olayın üzerinde durmaları gerektiğini söyledim. Yarım saat sonra tekrar Hakkâri Valisi’ni aradım. Yine bilgisinin olmadığını, gözaltına alınmadığını söyledi. Ben o esnada bunun çok kötü sonuç doğurabileceğini, insanların korku ile yaşamayı artık kabul edemeyeceğini, ortaya çıkmaması hâlinde 15 kişinin şahitliğinin de örtbas edilemeyeceğini belirttim. Bu görüşmeler sonucunda Ali EROL isimli vatandaş yine Hakkâri’nin dışında bir alanda serbest bırakıldı ve Şemdinli olayları akabinde bu vatandaş bazılarını arayarak televizyonda görmüş olduğu Ali KAYA adlı şahsın kendisini de götüren şahıs olduğunu bildirmiştir. Ben kendilerinin korucu olduğunu da ertesi günü öğrendim. Hâlende kendisini ne tanıyorum ne de görüşmüş değilim. Ali EROL’un Hakkâri’nin Geçitli Köyü’nden olduğunu duyduk. 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde Şemdinli ilçesinde bu vesile ile yapılan etkinlikte ben de hazır bulunacaktım. Yalnız yarım saatlik bir gecikme ile Şemdinli ilçesine ulaştım. Program saat 10:00.da başlayacaktı. Biz Belediye Başkanları’nın oturacağı protokol çadırında saat 10:15.de patlama meydana gelmiş. Belki oraya geç gidişimiz hayatımızı kurtarmıştır. Ancak Dünya Barış gününde ve diğer bütün patlamalara ilişkin temel düşüncem. 15 yıllık çatışmalı ortamdan gerek siyasî ve gerekse ekonomik rant elde eden kişi ya da grupların son 6 yıllık dönemde musluklarının kesildiği anlaşılıyordu. Tekrar ülkemizi savaşın, karanlığın kardeş ölümlerine yol açabilecek çatışmaların yaşanmasını, halkı tedirgin edecek, korkutacak ve sindirecek yaklaşımların yaşanması arzu edilen istenen bir şey değildir. Halkın da devlete karşı olan güvenini son derece zedelemiş ve sarsmıştır. Derken 9 Kasım 2005.deki Şemdinli patlaması meydana gelmiştir. Bu patlama da bana göre Hakkâri’deki bütün bu gelişmelerin ve daha diğer yerlerdeki gelişmelerinde aydınlığa kavuşabileceği bir suçüstü uygulaması yaşandığını görmekteyim. Patlamadan sonra Yüksekova ve Esendere Belediye Başkanları ile birlikte Şemdinli’ye intikal ettik. O günden sonraki bütün olaylar, bütün gelişmeler içerisinde olarak bütün o sıkıntıları, olanları, olayları yaşayarak gördüm. Bana göre Şemdinli Cumhuriyet Başsavcımız ve Hakkâri CHP Milletvekili araç üzerinde keşif yapıyor iken halkın üzerinden zırhlı bir araç ile ateş açılması ve hemen akabinde 42 Plakalı yanılmıyorsam Şahin bir otomobilden halkı tarayan kişiler ya da anlayışların, aslında o araçtaki delillerin yok edilmesine yönelik çaba olarak gördüm ve olayın olduğu günün akşamı Şemdinli’de Milletvekilinin de aramızda bulunduğu bir heyetle Taktik Jandarma Alay Komutanlığı’nda Hakkâri Valisi, Alay Komutanı ve Emniyet Müdürü ile bir görüşmemiz gerçekleşti. Bu görüşmede halk tarafından güvenlik teslim edilmiş olan insanların neden kayıp olduğu ve bu olayın gerçekten ülkemizin aydınlık geleceğine ışık tutacağı ve bu araç keşfinin mutlaka tamamlanması gerektiği ve bu araca kayıtlarda da resmî olarak Emniyet Müdürlüğü tarafından o plakanın yani 30 AK 933 sayılı plakanın verildiğini belirttik. O esnada bu aracın Jandarmaya ait olduğunu diyecekken yanlışlıkla Emniyete ait olduğunu söylediğimizde Hakkâri Valisi ve Emniyet Müdürü aynı anda “Hayır Emniyete ait değil Jandarmaya ait” dediler. Ancak görüşmelerde ısrarla gözaltında olan sadece Hakkârili bir vatandaş olduğunu, başka kimsenin olmadığını belirttiler. Bu durum halkı tedirgin ediyordu ve o iki üç günlük dönem içerisinde Şemdinli’deki halkın bize iletmiş oldukları düşünceleri şu yönde idi:. Eğer bu olaylar aydınlanmazsa bizde her gün ölmektense ilçemizi boşaltıp bu karlı dağlara çıkıp orada donarak ölmek istiyoruz şeklinde bizlere iletmek istemişlerdir. Olaydan iki gün sonra Şemdinli Kaymakamlık binasında Hakkâri Valisi, Alay Komutanı, Emniyet Müdürü ile yapacağımız görüşmeye giderken Kaymakamlık binasını, Emniyeti koruyan, barikat kuran görevliler tarafından ölümle tehdit edildik. Bize İçişleri Bakanınız gidecek ondan siz belediye başkanlarının ölümü bizlerin elinde olacaktır dediler. Ben bunu şöyle yorumluyorum. Bu olayların yani güvenlik güçleri içerisindeki gruplar tarafından yaşanmasını hazmetmeme duygusu o an bütün güvenlik güçlerinde şu düşünce bu düşünceyi gözetmeden halkı yok etme düşüncesi olarak algıladım. Nitekim Yüksekova ve Hakkâri’de bu olayın örtbas edilmemesi için basın açıklaması yapan kitlelere direk öldürmeye dönük ateş açılması, Yüksekova da 3 vatandaşımızın ölmesi, Hakkâri ve Yüksekova’da 30.a yakın kurşunlamadan kaynaklanan yaralanan ve onlarca yaralanın olması Emniyet Görevlilerinin yaklaşımlarının bir ifadesidir. Bu olaylar esnasında yaptığımız görüşmelerde ne Hakkâri Valisi ne Emniyet Müdürü söylemlerine ve talimatlarına rağmen hiç kimse buna uymuyordu. Bütün bu olaylarda onlarca silâhla yaralanmış olan ve öldürülen vatandaşların aslında bunu yapanların yargılanmaması için de gerekçelendirmelerin olduğunu gördüm. Bu gerekçelendirmeler Yüksekova’daki halkı tarama olayında bana Hakkâri Valisi “Halk gitmiş, silâhla sağlık ocağını basmış, sağlık ocağını silâhla taramış ve yakmıştır, biz buna tepkisiz kalamayız” dedi. Şu anda bu durumun böyle olmadığını görmekteyiz. Hakkâri’de ise polislerin onlarca taş toplaması, ellerinde sapan türü kuşatan yaptırmaları ve bu kuşatanlar ile halkı tahrik etme, bizzat halkı dağıtmaya dönük, halkı teskin etmeye dönük olarak orada bulunmam bunlara da tanıklık etmeme vesile olmuştur. En son Hakkâri’de olayların olduğu gün olağanüstü bir gün yaşandığını herkes bilmekte iken, halkın bulunduğu caddenin içerisine içinde askerlerin bulunduğu 21 plakalı iki kamyonun sürülmesi ve bu araçlardan halkın üzerine ateş açılmaya başlaması ile birlikte karşı taraftan polislerde destek vererek direk halkı öldürmeye dönük eylemde bulunmuşlardır. Burada ben yine Hakkâri Valisi ile görüşürken halkın tarandığı, bunun durdurulması gerektiği, bunun bir faciaya yol açabileceğini söylememe rağmen bana cevaben “ilk silâhı halkın attığını, polis ve asker ailelerinin hayatlarının tehlikede olduğunu, halkın bunlara saldırdığını” söylemesi o fiili gerçekleştiren insanları korumaya yönelik bir çaba olduğunu açıkça görmekteyiz. Yine bireysel düşüncemi söyleyeceğim. Savaşın çok yoğunluklu olduğu dönemlerde bile karanlık basmadan evine çekilen insanlar o dönemde bile hiçbir zaman kadın ve çocuklara dönük hiçbir fiili eylemde bulunmamışlardır. Aslında bütün çabalara rağmen Türk ve Kürt halkının birbirine girmesini başaramayan zihniyetler halkı direkt tarama bahanesi olarak böyle bir şeyi ortaya atmışlardır. Ben bu söylemleri Hakkâri halkına bir hakaret olarak görüyorum. Hâlen benim kendimin oturduğu binada geçmişte ve şimdi de polis ve askerlerin olduğunu ve bu olaylar esnasında hiçbir polis ve asker ailesinin kılına bile zarar gelmediği açıkça görülmektedir. Dolayısıyla Hakkâri de ve Yüksekova’daki o ölüm ve yaralamalara sebep olan güvenlik güçlerinin de yargılanması gerekmektedir. Ben bu Şemdinli olayının lokal olmadığı kanısındayım. Tarihini tam hatırlamıyorum; Demokratik Toplum Partisi Eş Başkanları Şemdinli’ye geldiğinde ve bölge belediye başkanları yine 5-6 kişilik bir heyetle Şemdinli Kaymakamını ve Cumhuriyet Başsavcısını ziyaret ettik. Ben bunu genel düzeyde söylemiyorum ancak Şemdinli Cumhuriyet Başsavcılığı üzerinde çok ağır baskıların olduğunu yüzünde ve yüz ifadesinde bir telefona dahi cevap veremeyecek bir ruh halini görebildim. Bu benim bireysel gözlemimdir. Bütün sıkıntılara rağmen ben yargıya güveniyor ve inanıyorum. Bu olayın aydınlanmasının Ülkemizin çağdaşlaşmasına ve aydınlık geleceğine katkı sunmasını da temenni ediyorum, Şeklinde Beyanda Bulunmuştur.

4 - Tanık Hurşit TEKİN Beyanında : Ben hâlen Şemdinli Belediye Başkanı olarak görev yapmaktayım. Son dönemlerde ilçemizde patlamalar meydan gelmektedir. Özellikle son dönemde patlama olaylarında bir artış olmuştur. Yaklaşık beş yıl gibi bir süredir ilçemizde sükûnet hâkimdi ancak son patlamalarla bu sükûnet ortamı bozuldu. İlçemizde 5 Ağustos 2005 tarihinde askerîyenin önünde gece geç saatlerde bir patlama meydana geldi. Patlama sonucu 5 asker şehit oldu. Ben bu yörenin, Şemdinli’nin insanıyım. Yöremizde yukarıda da dediğim gibi beş altı yıldır her hangi bir olay olmuyordu ve yöremiz huzurluydu. Ancak askerlerin ölmesine çok üzüldüm. O askerlerde bizlerin evladıdır. Bu olayı kimin veya kimlerin yaptığını bilemiyorum. Yine ilçemizde 1 Eylül 2005 Dünya Barış Günü Kutlamaları için etkinlikler düzenlenecekti. Hatta bu etkinliklerden önce ilçemizde bir bildiri dağıtıldı. Bildiride “Beş Askerîmizin Kanı Yerde Kalmayacaktır” şeklinde yazılar yazıyordu. Etkinlikler için büyük bir çadır kurulmuştu. Burada etkinlikler çerçevesinde konuşmalar yapılacaktı, şarkılar ve müzikler söylenecekti. Ben o günü Belediyede idim. Hatta bana telefon geldi. Şenliklere gelip gelmeyeceğimi sordular. Bende birkaç misafirimin olduğunu misafirleri gönderdikten sonra geleceğimi söylemiştim. Ben kutlamamaların yapılacağı yere gittiğimde saat 10:10.da büyük bir patlama oldu. Patlama çadırın birkaç metre uzağında meydana geldi. Çok sayıda insan yaralandı. Eğer patlama odunların bulunduğu yerde meydana gelseydi çok sayıda insan hayatını kaybederdi. Böylece bu patlamadan sonra şenlikler yapılamadı. Bu olayı kimin veya kimlerin yaptığını ben bizzat görmedim. Ancak halk arasında bu olayı JİTEM.in yaptığı konuşuluyordu. Tâbi ki askerîye içerisinde bu olaydan herkes sorumlu tutulamaz, ancak halk arasında böyle bir grubun olduğu söyleniyor. Bu olayı PKK.nın yaptığını düşünmüyorum. Çünkü PKK.nın içerisinde de yer alan insanlar bu yörenin insanıdır, bu vatanın evladıdır. Herkes bu karmaşa ortamının sona ermesini ve demokratik bir ortamın olmasını istiyor. Zirâ yapılacak etkinlikte bir barış ve şenlik günüdür. Bu günde kanımca PKK.nın böyle bir eylem yapacağını düşünemiyorum. Orada bulunan kişilerde barış istiyor, karmaşa istemiyor. Bu olayın da failleri yakalanamadı. Yine ilçemizde 1 Kasım 2005 tarihinde bir araç içerisinde büyük bir patlama meydana geldi. Bu patlama sonucu birçok ev ve iş yeri hasar gördü. 50-60 kişi yaralandı. Olayın olduğu tarihlerde Ramazan Bayramı’na iki gün kalmıştı, millet sokaktaydı, bayram alışverişi yapıyordu. Ancak patlamanın meydana geldiği saatte biraz ortam sakinleşmişti. Patlama daha önce meydana gelseydi yine çok sayıda insan ölebilirdi. Bu patlamayı da kimin veya kimlerin yaptığını ben bilemiyorum. Zaten ilçemize araç giriş çıkışları güvenlik kuvvetlerince kontrol edilmektedir. Duyduğum kadarıyla patlayan araçta büyük miktarda patlayıcı madde varmış. Araç içerisinde 100-150 kilogram arasında patlayıcı madde olduğu söyleniyor. Patlayıcı yüklü bir aracın ilçeye kontrollere rağmen nasıl girebileceğini ben anlamış değilim. Bu patlamadan bir hafta sonra 9 Kasım 2005 tarihinde Seferi YILMAZ isimli bir vatandaşımızın iş yerinde öğle saatlerinde bir patlama oldu. Ben o saatlerde bir köyde taziyede de bulunuyordum. Patlama olduktan sonra Kaymakam Bey beni cep telefonumdan aradı ve çok acil ilçeye gelmemi, ilçede bir patlama olduğunu, halk, asker ve polisin birbirine girdiğini söyledi. Bende hemen ilçeye geldim. Hükümet Konağı’na gittim. Ayrıca ilçemize Vali Bey, Alay Komutanı, Hakkâri Milletvekili Esat CANAN ve Avukatlarda gelmişti. Halk âdeta ayaklanmıştı. Hükümet Binası’na ve Emniyete yürüyorlardı. Taşlamalar, atılan silâhlar, gaz bombaları havada uçuşuyordu. Ben elimden geldiği kadar halkımızı sakinleştirmeye çalıştım. Hatta ben de yaralandım. Kafama taş değdi. Emniyet Müdürü bana ilçeye giriş noktasındaki polis noktasında yine büyük karışıklık olduğunu, oraya gidip halkı teskin etmemi istedi. Oraya gittim ve ben orada yaralandım. Halk biraz sakinleşti. Edindiğim bilgiye göre Seferi YILMAZ’ın iş yerine bombayı astsubaylar atmış. Daha doğrusu astsubaylar ile birlikte gelen bir şahıs elindeki bombaları Seferi YILMAZ’ın iş yerine attıktan sonra oradan uzaklaşırken halkımız tarafından bir arabanın içerisinde yakalanmış. Arabada resmî bir araç imiş ve astsubaylara aitmiş. Olay sonrası ilçeye geldiğimde birçok insan arabanın etrafını çevirmişti ve arabanın üzerinde Savcı Bey’in keşif ve tespit yapmasını bekliyordu. Savcı Bey araç üzerindeki tespitlerine akşam saatlerinde başlayabildi. Burada Milletvekili Esat CANAN, avukatlar ve yörenin belediye başkanları bulunuyordu. O saatlerde yine birçok insanda Savcı Bey’in yaptığı keşfi izliyordu. Bir anda silâh sesleri gelmeye başladı, panzerlerden ateş açılıyordu. Daha sonra Ziraat Bankası’nın önünden beyaz bir araç gelerek halkın üzerine doğru ateş açıldı. Bu kişiyi ben tanımıyordum. Ancak tanıyanlar araçtan ateş eden kişinin ilçemizde görev yapan Uzman Çavuş Tanju ÇAVUŞ olduğunu söylediler. bu olaydan sonra Savcı Bey keşfi tamamlayamadı, olay yerinden ayrıldı. Ancak aracın etrafında bulunan insanlar aracı kuşatarak araca başka şekilde müdahale edilmesini önlediler. Biz bu arada Vali Bey, Alay Komutanı, Kaymakam Bey ve Belediye Başkanları ile toplantı yaptık. Daha sonra tekrar araç üzerinde keşif ve tespit Savcı Bey tarafından yapıldı. Aracın bagajından silâhlar ve el bombaları ile çok sayıda evrak çıktı. Bunlara el konuldu. Bende keşif işlemi bittikten sonra Belediyeye ait kepçe ile aracı bulunduğu yerden kaldırdım, Hükümet Konağı’nın önüne götürdüm. Yukarıda dediğim gibi ilçemizde son üç dört ay içerisinde bu şekilde halkın huzurunu bozucu ve karışıklık ortamı yaratan patlamalar meydana geldi. Bu karışıklık ortamından kimlerin menfaatlendiğini bilemiyoruz. Daha doğrusu halkımız bu karışıklık ortamından kimlerin menfaatlendiğini biliyor ancak bunu açıklayamıyor. Maalesef ülkemiz ve özellikle yöremizde demokratik ortam henüz oluşmadı. Halkımız demokrasi istiyor, barış istiyor. Bu patlamaların artık bitmesini istiyor. 9 Kasım 2005 tarihindeki patlama olayından sonra astsubaylar tutuklandıktan sonra yöremizde her ne hikmetse patlama olayları bıçak gibi kesildi. Halkımız karışıklık istemiyor, huzur ve barış istiyor. Zaten şimdiye kadar bu karışıklık ortamında 40.000 insanımız öldü. Bundan kim, ne menfaat elde etti. 100.000 – 200.000 insanımız da ölse bir yere varamayacağız. Zararın neresinden dönersek ülkemizin ve bizim kârınadır. Bu olaylardan sonra maalesef bu yörede gözlemlediğim husus; bir kısım grupların yetkilerinin azalmaması hatta yetkilerinin daha da güçlenmesini, halk üzerinde etkinliklerinin daha da artmasını istiyor. Demokrasi, insan hakları olmasın. Olağanüstü yetkilerle donatılmış bir grubun varlığı isteniyor. Maalesef bu da yöremize, insanımıza zarar veriyor. Bu ölümler, bu kargaşa ve karışıklıklar artık bitsin. Bu karmaşayı yaratanlara meydan verilmesin, biz bunu istiyoruz. Halkın yargıya güveni vardır. Bu olayların üzerine gidilsin. Bu olaylar nereye kadar gidiyor, kimlere ulaşıyor. Biz onların tespitini istiyoruz. Bunlar açıklığa kavuştuktan sonra bu olayların biteceğine inanıyorum. Şeklinde Beyanda Bulunmuştur.

5 - Tanık Esas CANAN Beyanında : Ben hâlen Hakkâri Milletvekili olarak görev yapmaktayım. 09.11.2005 günü Yüksekova ilçesindeydim. Öğle saatlerinde Şemdinli ilçesinden telefon geldi. Telefonda; Şemdinli ilçesinde bir patlama olduğunu, bir kişinin öldüğünü ve yaralananların olduğunu ayrıcı üç kişinin de yakalandığını söylediler. Ne yapmalarını gerektiğini söyleyen kişilere ben bu üç kişiye zarar vermemelerini, üzerlerinde kimlik vs belge var ise güvenlik güçlerine teslim etmelerini söyledim. Telefon görüşmesini müteakip Şemdinli ilçesine intikal ettim. Buraya geldiğimde çarşıda çok yoğun, öfkeli bir kalabalık vardı. Onlardan kısa bir bilgi aldım. Daha sonra halk tarafından abluka altına alınan aracı gösterdiler. Pasajda bir kişinin öldüğünü, altı kişinin yaralandığını, failleri güvenlik güçlerine teslim ettiklerini söylediler. faillerin kullandığı beyaz aracı gösterdiler. Bu olay ile ilgili ne varsa aracın içerisindedir, onun için biz bu aracın incelenmesini istiyoruz dediler. Onun üzerine ben o insanları sabırlı ve sağduyulu olmaya çağırdım. Gerekenlerin yapılacağını söyledim. Yetkililer ile görüştükten sonra Hükümet Konağı’na giderek ilçenin Kaymakamı, Emniyet Müdürü, İlçe Savcısı askerî yetkililer ile görüştüm. Araç üzerinde incelemeler yapılması gerektiğini, halkın talebinin bu yönde olduğunu söyledim. Halkın abluka altına aldığı aracın kime ait olduğunu askerî yetkililere sorduğumuzda bana bize ait değil dediler. Bunun üzerine araç üzerinde inceleme yapılması gerektiğini tekrar söyledim. Yetkililer çarşıda güvenlik olmadığını, halkın dağılmasını, halk oradan dağılmadıkça sağlıklı bir keşfin yapılamayacağını söylediler. Bunun üzerine tekrar çarşıya gelerek halkı teskin etmeye, sağlıklı bir keşfin yapılabilmesi ve Cumhuriyet Savcısının rahat çalışabilmesi için aracın etrafının boşaltılması gerektiğini, Milletvekili olarak yardımcı olacağımı söyledim. Bunun üzerine halk biraz geri çekildi. Bu durum Cumhuriyet Savcısına iletildikten sonra Cumhuriyet Savcısı beraberinde İlçe Emniyet Müdürü, Belediye Başkanı, birkaç avukat arkadaşımız ile birlikte aracın başına geldiler. Benim de bulunduğum bir ortamda araç üzerinde keşfe başlandı. Keşif esnasında aracın bagajı açıldı. Bagaj açıldığında; üç adet kalashnikov marka silâh, on adet mermi dolu şarjör, güvenlik güçlerinin kullanmakta olduğunu tahmin ettiğim kamuflaj yeleği, bomba imâlinde kullanıldığı söylenilen bir takım malzemeler, dört adet dosya, bir çanta içerisinde Makine Kimya menşeili iki adet el bombası ele geçirildi. Bunlar Cumhuriyet Savcısı tarafından birer birer zapta geçirildi, tespit edildi. Orada bulunan dosyalardan bir tanesinin incelenmesinde o zamana kadar kime ait olduğu bilinmeyen aracın Jandarmaya ait olduğu, dosya içerisinde bulunan tescil belgesinden anlaşıldı. Dosyanın içerisinde aracın tesellüm belgesi, kime emanet edildiği, görev belgesi, Karabük’ten getirildiğine ilişkin belgeler görüldü. Diğer kısım dosyalarda şahıs isim listelerinin bulunduğu, sakıncalı, devlet yanlısı, devlet yanlısı olmayan şeklinde Hakkâri bölgesinde bulunan aşiret yanlısı ve aşiret ileri gelenlerinin isimleri görüldü. Bu inceleme devam ederken akşam karanlık olmuştu. O sırada bir panzerden bizim bulunduğumuz yere doğru ateş açıldı. Kısa bir panik yaşandı. Ben Emniyet Müdürü’ne dönerek, “Müdür Bey ne oluyor, burada Cumhuriyet Savcısı inceleme yapıyor, böyle bir şey olamaz lütfen müdahale edin, bunu durdurun” dedim. İlçe Emniyet Müdürü de cep telefonuna sarılarak müdahale etmeye çalıştı. Ancak bir süre devam etti. İlk tedirginlik yaşandıktan sonra keşif yine devam etti. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra bu sefer daha küçük çaplı bir ateş açıldı. O ateş açılması sonucu keşfi izlemekte olan halk feryat etmeye başladı, imdat sesleri geldi, bizi öldürüyorlar şeklinde bağrışmalar geldi, halk paniğe kapılarak bize doğru koşmaya başladı, Cumhuriyet Savcısı bu koşullarda keşif yapılamayacağını söyleyerek olay yerinden ayrılmak zorunda kaldı. Bizde oradan ayrılmak zorunda kaldık. En yakın hastaneye kendimi attım. Hastaneye vardığımda yaralanan 5 kişinin hastanede olduğunu gördüm. Yaralılardan Ali YILMAZ isimli vatandaşımız Yüksekova’ya gönderilirken yolda öldüğünü duydum. Bundan sonra ben Hakkâri Valisini ve İçişleri Bakanı’nı arayarak Şemdinli’deki bu durumu aktarmaya çalıştım. Özellikle Cumhuriyet Savcısının ve bir milletvekilinin hazır olduğu keşifte güvenlik görevlisinin neden ateş açtığını, bunun durdurulması gerektiğini, olayın ilçede gerginliğe yol açacağını belirttim. Hakkâri Valimiz o sırada Şemdinli ilçesine intikal etti. Daha sonra beni de hastaneden alarak İlçe Jandarma Alay Komutanlığı’nda bir değerlendirme toplantısı yaptık. Bu toplantıda başta Sayın Valimiz Erdoğan GÜRBÜZ, İl Alay Komutanı, İl Emniyet Müdürü, Şemdinli Cumhuriyet Savcısı, Hakkâri Cumhuriyet Başsavcısı, ben, Yüksekova ve Şemdinli Belediye Başkanları vardı. Toplantı yapıldı. Yarıda bırakılan keşfin yeniden yapılması ve aynı gece bitirilmesi için bir değerlendirme yapıldı. Çünkü halkın talebi bu keşfin, o incelemenin aynı gece bitirilmesi yönündeydi. Halk inceleme yapılmadan dağılmayacağını söylüyordu. Güvenlik sağlandı, aynı gece saat 21:00 civarında tekrar araç başına gidildi ve araçta keşif tamamlandı. O gün bulunduğum sırada vatandaş tarafından yakalanan ve güvenlik güçlerine teslim ettikleri üç kişiyi sorduğumda, iki kişinin mevcut olmadığını, sadece bir kişinin göz altına alındığını, bu kişinin ismini sorduğumda ismini bilmediğini ifade ettiler. Israrla diğer iki kişinin de gözaltına alınması gerektiğini halkın talebi olarak ileri sürmeme rağmen böyle şahısların mevcut olmadığını askerî yetkililer ifade etti. Yani iki gün içindede tüm sorularımıza ve taleplerimize rağmen ortaya çıkan aracı askerîyeye ait olduğu ve o araçta bulunun şahısların istihbarî görev yapmak üzere olduklarını kimse bize söylemedi. Aradan iki gün geçtikten sonra onların görevli oldukları ve aracın jandarmaya ait olduğu ileri sürüldü. Şemdinli halkının merakla beklediği bir açıklama yapılmasıydı. Ancak iki gün suskun kalan hiçbir yetkiliden olaya ilişkin açıklama yapılmadı. Vatandaşlarımızda sürekli bu olayın ortaya çıkarılmasını, olayın failleri olan diğer iki kişinin de göz altına alınmasını talep ediyorlardı. Bu kişinin bilinmediğini söylediler. Ben bunların bilinebileceğini, araçta tartaklama olduğunu, vatandaşlar tarafından yapılan müessir fiil ile hatta birisinin yaralandığını ve bunların kamu görevlisi olduklarını ve kolayca bulunabileceklerini belirttim. O aşamada bu kişilerin asker kişiler olduğu belli olmuştu. Bu kişilerin ilk aşamada emniyette veya jandarmada oldukları yönünde bilgi yoktur. Âdeta bu kişiler saklandı. Ancak halkın yoğun baskısı üzerine bildiğim kadarı ile bu kişiler gözaltına alınmadan 12.11.2005 tarihinde Savcılığa çıkarıldılar ve ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldılar. Bunların serbest kalması kamuoyunu rahatsız etti, tekrar gerginliğe sebebiyet verdi. Bu olayın açığa çıkarılması gerektiğini yetkililere ilettik. Benim orada gördüğüm tüm ortaya çıkan kanıtlara ve orada o anda hazır olan görgü tanıklarının anlatımlarına göre olay “Suçüstü” bir olaydır ve eylem iki kamu görevlisinin ve bir itirafçının olduğu üç kişilik ekip tarafından gerçekleştirildiği açıktır. Bunun lokâl bir olay olmadığı kanısındayım. Geçmişte de benzer olaylar bölgede yaşandı. Örneğin Yüksekova Çetesinde de yine itirafçı vardı ve yine asker kökenli kamu görevlileri vardı. Şemdinli de ortaya çıkan olay tamamen devletin içerisine girmiş, yasadışı işler yapan çetelerin ortaya koyduğu hukuk dışı bir eylemdir. Ancak bunların kendi başına yaptıkları lokâl bir olay olarak görülemez. Bunun bağlantıları da vardır. Talimat aldıkları yerler vardır. Bunların tümünün araştırılmasına ihtiyaç vardır. Geçmiş olaylarda da bu bağlantılar ortaya çıkmadığı için yeniden Şemdinli de bu tür olay ortaya çıkmıştır. Üst düzey komutanlarımızın “iyi çocuktur, suç işlemez” şeklindeki beyanları bile bu tür olayların üzerine gidilmemesi şeklinde aşağıdaki tüm birimlere bir mesajdır. Bence bu kişiler bu olayı yukarıdan talimat almadan gerçekleştiremezler. Olay organize bir şekilde yapılmıştır. Jandarma istihbaratın tek başına emniyet bölgesinde bu olayı gerçekleştirmesi mevzuatımıza da uygun değildir. JİTEM olarak tabir edilen görevlilerin görev alanı kırsal alandır. 2005 yılında Hakkâri, Şemdinli ve Yüksekova merkezlerinde toplam 18 patlama olayı gerçekleştirilmiştir. Bunların büyük bir kısmı Şemdinli olayında olduğu gibi devlet içine sızmış çetelerin gerçekleştirdiği yönünde kamuoyunun algılaması ve değerlendirmeleri mevcuttur. Örneğin: Yüksekova ilçe merkezinde bulunan Zağros İş Merkezinde bir ay ara ile biri bombalama biri roket atar iki kez patlama meydana gelmiştir. İstihbarat raporlarına göre bu bina sahibinin PKK sempatizanı olan bir kişi ve kara para ile bu binayı yaptığına ilişkin raporlarda vardır. Babasının da daha önce yine jandarma tarafından alınarak kaybedildiği, öldürüldüğü bilinmekte ve bu davadan dolayı İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi mahkûm etmiştir. Böyle birisinin iş merkezine PKK.nın patlayıcı madde atması hiç kimseye mantıklı gelmemektedir. Kamuoyunda bu eylemlerinde devlet içerisine sızmış çeteler tarafından gerçekleştirildiği söylenmektedir. Bu durum başka Hakkâri Valimiz, Alay Komutanımız ve diğer yetkililere söylenmiştir, tedbir alınması istenmiştir. Ancak hiçbir tedbir alınmamış ve neticede Şemdinli olayları ortaya çıkmıştır. Şemdinli de 1 Kasım 2005 de gerçekleşen bombalama olayı ile ilgili de çok ciddi kuşkular bulunmaktadır. O patlamaya ilişkin sağlıklı bir soruşturma zamanında yapılmamıştır. 150 kg yakın bir patlayıcı maddenin askerî gazinonun yakınına kadar getirilmiş olması PKK tarafından yapıldığı iddiasının kamuoyunda çok inandırıcı olmadığı görülmektedir. Bu tür olayların PKK tarafından gerçekleştirildiği yönünde vatandaşın iknâ edilmesi lâzımdır. Yetkililer tarafından yapılan soyut açıklamalar vatandaşı inandırmamakta ve bu tür faili meçhul olaylar maalesef zaman zaman yaşanmakta ve vatandaşı devletten uzaklaştırmaktadır. Devletin içerisine sızmış bir takım hukuk dışı oluşumlar bölgede yeniden bir olağanüstü hâl koşullarını yaratıp, olağanüstü hâl koşullarının yarattığı imkân ve imtiyazlardan yararlanmak için bu tip tertiplere girmekte, zaman zaman mevcut yasaların terörle mücadele için yeterli olmadığını söyleyerek hukuk dışına çıkmak için kendilerine gerekçe aradıklarını bölgede görmekteyiz. Yeniden bölgede bir huzursuzluğun yaratılıp devletle vatandaşın arasını açmak için özellikle son zamanlarda bu gibi olayların ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Türkiye bir hukuk devletidir. Terörle mücadele edilirken hukuk kuralları içerisinde mücadele edilmelidir. Ancak terörle mücadele adı altında hukuk dışı uygulamaya geçildiği zaman halk büyük bir rahatsızlık ve tedirginlik duymakta ve ülkenin geleceği hukuk dışı uygulamalar ile tehlikeye girer. Başta Şemdinli halkı olmak üzere bölge halkı bu ülkenin bütünlüğünden yanadır. Bazı grupların, bazı kişilerin kendilerini daha çok vatansever ilân ederek bölgede yaşayan vatandaşlarımızdan kaygı duymalarına gerek yoktur. Türkiye bir hukuk devletidir. Terörle mücadeleyi hukuk kuralları çerçevesinde sürdürmelidir. PKK.ya katılmış, daha sonra ülkeye gelerek itirafçı konumuna girmiş şahısların bölgedeki insanlardan daha fazla vatansever olduğunu söylemek mümkün değildir. İtirafçı suç işleyen kişidir. Bu kişilerin hâlen hukuk devleti tarafından bir kahraman gibi görevlendirilmiş olmaları, kendilerine maaş bağlanmış olması ve bunlarla terörle mücadele yapması hukuk devletine yakışan bir davranış olamaz. Bu olayın yani Şemdinli olayının tüm bağlantıları ile birlikte açığa çıkması, ülkenin bütünlüğü ve ülkemizde demokrasinin yerleşmesi açısından faydalı olacaktır. Bu bir fırsattır. Aksi taktirde bu olaylar devam edecektir. Vatandaşlarımızın geleceğe güvenle bakmaları mümkün olmayacaktır. Bu olayın Türkiye’de son olay olmasını diliyoruz, böyle bir olay yaşanmasın istiyoruz. Şemdinli ilçesinde ilk iki gün o iki kişinin göz altına alınmamasıyla deliller bence karartılmıştır. Soruşturmanın dikkatli ve düzenli şekilde yapılmasında fayda vardır. Araç üzerindeki inceleme esnasında Tanju ÇAVUŞ’un oradan geçmesi ve bir vatandaşımızın ölümüne ve beş kişinin de yaralanmasına sebebiyet verecek şekilde ateş açması oradaki incelemenin, oradaki delillerin ortaya çıkarılmasını engellemeye yöneliktir. Onun o eylemi sonucu sadece ölü ve yaralılar değil aynı zamanda keşifte yapılamamıştır. Bir milletvekilinin ve Cumhuriyet Savcısının bulunduğu yargının bir çalışması orada engellenmiştir. Buda bir suç oluşturur. Bunların araştırılması gerekir. Bombalama olayı ile Tanju ÇAVUŞ olayının birlikte değerlendirilmesinde ve bir sonuca varılması konusunda soruşturmanın birlikte yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bu çerçevede soruşturmanın genişletilerek diğer bağlantıları ile birlikte tüm ilgililerin dinlenmesine ihtiyaç vardır. Şemdinli olayı geçmişten beri bölgede yaşanan faili meçhul olaylardan biri olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle bu olayın ortaya çıkarılması ülkenin yararına olacak ve ülkenin geleceğine ışık tutacaktır. Bence olay açıktır. Deliller ortaya çıkmıştır. Sonradan ortaya çıkarılan olayı örtbas etmeye yönelik iddialar ve savunmalar gerçeği yansıtmamaktadır. Ortaya çıkan tüm olaylar tesadüf olarak ortaya çıkmış olamaz. Olaya ilişkin tarafımdan hazırlanan 13 sorunun aydınlığa kavuşturulması için soruları makamınıza sunuyorum. Şeklinde Beyanda Bulunmuştur.