Çatışma

Vikikaynak sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Çatışma
Oyhan Hasan Bıldırki

      Güneş doğdu.
      İlk ışıklarıyla yol yol, yer yer denizi yaladı. Baştan uca uzayıp giden bir kızıllık, sanki koyu yeşil denizi ikiye böldü. Işıklar, suda oynayan teknelerle yarıştı. Binlerce, yüz binlerce kuş, o güzelim ötüşleriyle sabahı, birdenbire başlattılar. Salkım saçak her dalda binlerce kuş, durmaksızın ötüşüyor, hemen her canlıya günün başladığını bildirmek istiyor. Kim bilir belki bu ötüşlerde de, sabahı başlatan güneşe bir meydan okuyuş, bir kafa tutma isteği var.
      Güneşle birlikte, dal uçlarından tutun da böcek, çimen, çiçek, evlerin damları, hemen her şey, bütün dağların tepeleri kızardı, yandı. Fakat bu yanışla beraber, bütün tabiat uyandı. Sabah başladı.
      Bütün gece karanlık semayı yırtmak istercesine havlayan, uluyan köpekler sustu. Köyü bir uçtan diğer uca kadar, sığır ve davar sesleri sardı. Koyun kuzu seslerine, kuş ötüşleri karıştı. Sütle yüklü inekler kesik kesik bağırdılar, yavrularını çağırdılar. Bu seslere, yaşlısından gencine, kızından kızanına, alaca karanlıkta kalkıp günlük işlerine soyunanlar da katıldı.
      Köyün az ötesindeki yer yer, sıra sıra dizilmiş iri zeytinlerin, tarhlarla üst üste bindirilmiş bağların, sınırları belirleyen kara servilerin, şahlanmış incir ve çamların, erik ve zerdalilerin, birbirine girmiş ceviz, nar ve ayvaların, kısım kısım da balkanlıkların bulunduğu karşı dağların eteğindeki uçsuz bucaksız geniş otlağa sürüler bırakıldı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, sürüsünün peşinde, kara, iri çoban köpekleri olduğu hâlde Rüstem Sadık, yola çıktı. Arada sırada, yolunca gitmeyen, sağa sola atlamaya çalışan koyunlarla kuzularına çıkıştı. İri çoban köpeklerini azarladı. Bütün sürü, yeniden, önde giden toklunun peşine düştü.
      Rüstem Sadık, karşı dağların ardınca yükselen güneşe baktı. Olmadı, bir kere daha baktı. Yüreğinde tarifsiz bir sıkıntının ilk izlerini duydu.
      - Kocamış anamın da günleri sayılı gayri! dedi. Allah vere de, tamamen elden ayaktan kesilmese! Yatalak olup yatıp kalmasa! Gerçi bizimki, onun bir dediğini iki etmiyor. Bana yâr olan bu kadın, anam için ne de olsa el kızı. Hoş, şimdi kumrular gibi anlaşıyorlar. Gelin-kaynana, birbirlerine yük olmuyorlar. Fakat, yarınların ne getirip götüreceği belli değil.
      İki elini alnına götürdü. Ansızın yansıyan güneş ışınlarından kamaşan gözlerini ovdu. Böylece, sanki yılların yorgunluğunun çöreklendiği, binlerce tonluk ağırlığın üstüne çöküverdiği gözkapaklarını dinlendirme fırsatını yakaladı.
      Sonra;
      - Ah, şu yüreğim! dedi. Neden kabına sığmıyor bilmem ki?.. Sanki şuramda, yüreğimin tam ortasında, yaramaz bir kuş var. İşte bu kuş, orada kanat çırpıyor, kendisini dört bir yanından kuşatan kafesi, kırıp dağıtmak istiyor. Gönül kuşum, azad olmayı umuyor! Hoş, güzelim hürriyet, pek öyle uzağımızda değil. Meriç'in öte yakası, özbeöz anayurdumuz. Anacığım ölmeden, o tarafa bir geçebilsek!..
      Bütün sürü, en önde toklu, var güçleriyle otlağa yayıldı. Umudun binlercesinin boy boy, dal dal yükselttiği çimen yeşillerini dişlemeye başladı. İri, kara çoban köpekleri ilkin sürünün iki yanında, bir ileri fırladılar, sonra da geri döndüler. Rüstem Sadık'a sırnaştılar. Sahiplerinin yüzünü yalamak istercesine, arka bacakları üstünde şahlandılar. Başkalarına karşı oldukça ürkütücü ve yıldırıcı olan bu köpekler, hemen her gün, tam bu saatlerde Rüstem Sadık'la oynaşmayı huy bellemişlerdi. İçlerinden biri, çomar diye anılanı, durduğu yerde top oldu, sonra bir yay gibi gerildi, ok gibi köye doğru koştu. Rüstem Sadık, o yana baktı. Otlağa gelen diğer sürülerle davarları gördü.
      Köpeğine;
      - Çomar! Dön geri! diye seslendi.
      Çomar, geri döndü.
      Sürü, diğer sürülerle karıştı. Körpesinden ihtiyarına üç beş çoban bir araya geldi. En son gelen Özkan Hüseyin, selâm verdi. Hepsi, verilen selâmı aldılar.
      - Ağalar! dedi Özkan Hüseyin. Bütün gece uyuyamadım... Karmakarışık, sonu karınlık, korkunç rüyâlar gördüm. Yüreğim sıkılıyor.
      - Anlat, anlat!
      - Anlatırsan açılırsın!
      - Nasıl, ne gibi rüyâ bunlar?
      - Aramızda konuşur, belki de yorumlarız.
      Özkan Hüseyin, tam rüyâsını anlatacaktı ki, bir gürültüdür koptu. Bütün köpekler, sürüleri bıraktılar, havlaya uluya, köye doğru koşuştular. Sıra sıra kamyonlar, yüzlerce korna sesleri arasında, otlağa girdiler. Ürken, kaçışan sürüleri yardılar. Danalarla düveleri korkuttular. Otlağın tam ortasında durdular. Çoban köpeklerinin hepsi, gelen kamyonlarla yarıştılar. Duran, fakat motorları çalışan kamyonların etrafını kuşattılar. Sürekli olarak havladılar. Çobanlar, merakın bin bir sorusunun çivilendiği gözlerini, gelen kamyonlardan inenlere diktiler. Hoş olmayan bir durumla karşı karşıya olduklarını anladılar. Üstesine, dağların ardından olanca haşmetiyle yükselen, pembeden sarıya geçen güneş, yakıcı ışıklarıyla araya girdi. Köpekler, yeniden saldırdılar. İnenler, bağırış çağırış, bin bir küfür kıyamet, tekrar kamyonlara binmeye çalıştılar. Hemen hepsi, can telâşına düştüler. Dağılan sürüler, yeniden bir araya geldiler, çimen yeşiline yasıldılar.
      İlk gelen, otlağa kara dalma giren kamyonun şoförü bağırdı:
      - Köpekleri sesleyin! Aranızdan birisi de bize gelsin! İnsan, geleni böyle mi karşılar?
      Rüstem Sadık, aralarında en tecrübelilerinden olan Salih Caferoğlu'na;
      - Haydi, durma ağam! Var bakalım, bizden ne isterler? Bu zıpçıktıların burada ne yapacaklarını öğrenelim, dedi.
      Salih Caferoğlu, önce kalbindeki heyecanı bastırdı. Az kıpır sapır etti. Baştan ayağa bütün vücudunu saran titremenin durmasını bekledi.
      - Hüseyin! dedi. Rüyâna bunlar da girmiş miydi?
      - Aşağı yukarı!
      Özkan Hüseyin, dün geceyi yeniden yaşadı.
      Rüstem Sadık, yüreğindeki sıkıntının sebebini anasına yormanın yanlışlığını hatırladı. Baktı, gördü ki, Salih Caferoğlu'ndaki heyecan, salkım saçak onlara da bulaşmış. Hemen hepsinin, bu ani baskın karşısında el ayakları boşanmış, dizlerinde derman kalmamıştı. Korkunun dipsiz kuyularının ilk kıvılcımları, bütün yüreklerde çakıyor. Kafaları, milyonlarca acabalar tufanının saldırısına uğramış. Sürüye mi gitsinler, gelenleri mi karşılasınlar, köpeklere mi çıkışsınlar, ilkin karar veremediler.
      Salih Caferoğlu, kendisinden istenileni yapmak için ileri çıktı. Peşine genç çobanlar takıldı. Onlardan hiçbirisine seslenmedi. İlk kamyona yaklaştılar. Kuşatma zincirini daraltan köpeklere çıkıştılar. Birkaçını azarladılar. Zincir kırıldı, köpekler ayrıldı. Gelenlere dosttur gözüyle baktılar, sürülerinin başına döndüler. Aralarından çomar, geri dönmekte direndi. Sonra, kendisini ısrarla çağıran sahibine, Rüstem Sadık'a koştu.
      Salih Caferoğlu telâşsız, yumuşak bir sesle sordu:
      - Hayrola! Bizden ne istiyorsunuz? Deli danalar gibi sürülerin ortasına girip, otlağa daldınız?
      Beriki, ilk kamyonun şoförü, bir karış sakalıyla, açtığı camdan, başını uzattı.
      - Hayırdır,ağam! dedi. Yeni açılacak yol dolgusu için toprak almaya geldik,
      - Toprak mı?
      - Evet, toprak!
      - Ne toprağı?
      - Toprak işte. Dolgu toprağı.
      Salih Caferoğlu'nun başından aşağıya, binlerce ton kaynar su-lar döküldü. Sanki ayağının altındaki toprak, kayar gibi oldu. Yanındaki genç çobanlar koluna girmeseydi, belki sendeleyip, elin iki paralık gâvuru karşısında yere düşecekti. Her şeye rağmen çabucak toparlandı. Rüstem Sadık'ın yürek sıkıntısı; Özkan Hüseyin'in anlatmaya fırsat bulamadığı korkunç, kara rüyâları hızlı bir film şeridi gibi gözünün önünden geçti.
      Hızlı bir film şeridi gibi…
      Kararlı, sert bir şekilde;
      - Boşuna yorulmuş, cümbür cemaat gelmişsiniz, dedi. Biz bu otlaktan, dolgu ne, hiçbir şekilde toprak aldırtmayız.
      - Neden?
      - Neden olacak? Burası bizim köyün tapulu malı. Bunca hayvanın eğlendiği yer. Başka yerde toprak mı kalmadı da, buraya kadar geldiniz?
      - Tapuymuş, mapuymuş ben anlamam. Bize verilen emir bu. Bunca araç, bu kadar işçi, buraya boşuna gelmedik.
      - Yanlışınız olmalı. Yanılıyorsunuz.
      - Bizim bir yanlışımız yok! Aramızda bir yanılan varsa, o da sensin. Neyine güveniyorsun da, bize karşı çıkmaya çalışıyorsun? Söyle bana, ha?
      Son sözleriyle birlikte, durmadı, kamyon şoförü yere indi. İşçi şeflerinden Ayacunis Cayaris ileri atıldı. Durumda bir tersliğin bulunduğunu sezdiğinden olmalı, kamyon şoförü Nakos Aurangis'in yanına geldi. Durmadı, söylendi.
      - Ne oluyor Nakos? Niye, kimi bekliyoruz daha? Bizimkiler sabırsızlanıyor.
      Salih Caferoğlu sözün önüne geçti.
      - Seninki, size karşı çıkmaya çalıştığımızı söylüyor.
      - Çıkmıyor musunuz?
      - Çıkmıyoruz!
      - Peki, niye bekliyoruz?
      - Beklediğimiz falan yok! Kazı makineleri, kepçe ve grayderler gelince, hemen işe başlayacağız. Yalnız, az önce bana, işte bu ağa, buradan toprak alamayacağımızı söyledi.
      - Alamayacak mıyız?
      - Evet! Alamayacaksınız.
      - Kanunlara, verilen kararlara karşı mı çıkıyorsunuz?
      - Öyle sayarsanız, öyledir! Karardan da bahsediyorsunuz. Hani karar, nerede, çıkarın görelim.
      Genç çobanlardan biri, yaklaşan, ansızın yanlarında bitiveren tehlikeyi anlar gibi oldu. Ne yapması gerektiğini tasarladı. Karşı durduklarında, çoğunluk tarafından da hırpalanacaklarını gördü. Geri durdu, yükselen, gittikçe yakan güneşe baktı.
      Döndü, yakaladığı fırsatı değerlendirdi. Yavaş yavaş kendilerine doğru gelen Rüstem Sadık'ı karşıladı. Kamyonları dolduran işçiler birer ikişer yere inmeye başladılar. Sanki anlaşmışlar gibi, Salih Caferoğlu ve yanındakilerin etrafında halka oldular.
      Genç çoban, Rüstem Sadık'a;
      - Ben, dedi, hemen köye döneceğim. Ortada bir terslik var. Gelenler, otlağı bozup toprak alacaklarmış.
      - Ne edecekler toprağı?
      - Yeni yola dolgu yapacaklarmış.
      - Lâf! Desene, böylece otlağımızı elimizden almak istiyorlar.
      - Onun gibi bir şey!
      - Eee! Durma koş! Köylüye haber ver. Ne edip etsinler, erkek kadın, genç yaşlı, kız kızan, çor çocuk buraya gelsinler.
      - Ben de bunu düşündüm.
      - Haydi, durma öyleyse! Yalnız dikkat et, senden pirelenmesinler.
      - Olur!
      Genç çoban fırladı. Köye doğru koşmaya başladı. Soluk soluğa, kan ter içinde kaldı. Yolun kenarında, karınca yuvalarının etrafında halka olmuş, karıncanın yürüyüşünü, kumun devrilişini veya iki ayrı cins karıncanın amansız dövüşünü seyreden, olandan bitenden haberi bulunmayan çocukları uyardı. Hep birlikte bir yarıştır başlattılar. Köy meydanında sağa sola dağıldılar. Her evin kapısından içeriye girdiler, çıktılar. Kız kızan, kadın erkek, dede delikanlı, hemen herkese olanı biteni anlattılar.
      - Otlağımızı bozacaklar!
      - Otlağımızı elimizden alacaklar!
      - Kamyon, kamyon geldiler!
      - Durmayın, koşun! Otlaktan yüzlerce kamyon, toprak alacak.
      - Aslında amaçları toprak almak değil! huzurumuzu kaçıracaklar.
      - Haydi, durmayın!.. Koşun, malımıza sahip çıkalım. Hiçbir kamyona toprak vermeyelim.
      - Koşun, koşun!
      - Durmayın!
      Bütün köylü, durmadı, akın akın, bozuk düzen de olsa, otlağa aktı. Koştu, geldi. Hemen hepsinin elinde kazma, kürek, tırpan, nacak, tırmık, yaba veya sopa! Büyüğünden küçüğüne, herkes, eline ne geçirdiyse, önüne ne çıktıysa kaptı, koştu. Otlakta kum gibi insan kaynıyor.
      Genç çoban köyde fazla eğlenmedi. Soluğu az ötedeki vilayet merkezinde aldı. Orada oturan, kendileriyle aynı dili konuşan ve aynı inancı paylaşan milletvekiline, otlağın durumunu, gelenlerin amacını, ne ile, nasıl geldiklerini, hiçbir şey katmadan, tastamam olarak eksiksiz anlattı. Milletvekili Mehmet Müftüoğlu, herhangi bir sonuç almanın, alabilmenin umuduyla birkaç yere başvurdu, girdi çıktı, ilk temasları yaptı. Gördü ki, bütün kapılar duvar kesilmiş. Sesine, yalnız kendi sesi, ses veriyor. Durmadılar, genç çobanla birlikte otlağa döndüler.
      Otlakta kıyamet!
      Köylüler homurdanıyor, bağırıp çağırıyorlar. Çokluk olduklarını da gördüklerinden, var güçleriyle seslerini yükseltiyor, avını bekleyen aç kurtlar gibi duruyorlar. Yükselen sesler, güneşle yarışıyor. Güneş, yükseldikçe ne kadar yakıyorsa, köylülerin sözleri de, aşağı yukarı aynı derecede yol işçilerine, kamyon şoförlerine, kazı makineleri operatörlerine, işçi şeflerine batıyor. Onlar da, bazen kâh renkten renge giriyor, kâh çeşitli şekillerde cesaret gösterilerine girişiyorlar. Eğilecek, bükülecek, kırılıp ayrılacak taraf için, büyük tehlike var.
      Köylüler gürledi:
      - Otlağımızdan toprak aldırtmayız!
      - Meramınız toprak almak mı, otlak bozmak mı?
      - Ne olacak? Elbette otlak bozmak!
      - Otlak bize, atalarımızdan yadigârdır.
      - Tek bir çimene zarar verdirtmeyiz.
      - Bunca sürü, ne olacak?
      - Beklemeyin! Makinelerinizi alın, geldiğiniz gibi gidin.
      - Yoksa, sonuç fena olacak!
      - Sonuç fena olacak!
      - Fena!
      Güneş, yükselip çıktığı yerden ağıp, inmeye başladı. Yakıcı ışıklarını, kasıp kavuran ışınlarını, otlaktan çekip aldı. Ama, öfkeler yatışmadı. Haklı olmanın, gururun, kinin ibresi düşeceğine, geldi, son sınıra dayandı. Kan ter içinde kalan Salih Caferoğlu, kendisine doğru yaklaşan Mehmet Müftüoğlu'nu görünce, az biraz ferahladı. Belki ona, olanı, biteni, dili döndüğünce anlatır, bu tatsız duruma, birlikte alacakları kararlar ile son verebilirlerdi. İleri doğru giderken, cebinden çıkardığı mendiliyle, alnının, boynu-nun terlerini kuruladı. Terden ıslanan mendilini, bir ucundan tutup kuruması için fırıldak gibi salladı. İşçi şeflerinden Ayacunis Cayaris de öne çıktı. Vilayetlerinden seçilmiş bulunan ve üstesine kendi partilerinin milletvekili olan Mehmet Müftüoğlu'nu karşılamaya hazırlandı. Bu sırada, yüreğindeki kıpırtıların, sıkıntıların hafifler gibi olduğunu hissetti. Çok sıkıcı bir günün, öldüren, kahreden azabını yaşamaktansa, kestirmeden, duruma bir çare bulmak gerektiğini düşündü. Geri döndü. Korkan, sinen, bu sebeple de paniğe kapılmış bulunan işçilerine baktı. Korkuyla öfke arasında dolanıp duran işçiler, hafif bir işarete bakıyorlar, verilecek emri bekliyorlardı.
      İşin zorluğunu kavrayan Mehmet Müftüoğlu, önce, kimi dinlemesi gerektiğini kestirmeye çalıştı. Kalabalığı selâmladı.
      Ortaya;
      - Ağalar! Ne var, ne oluyor? Bu hâliniz ne? diye sordu.
      Bundan, konuya bu şekilde girmekten amacı, sözün ucunu yakalayana fırsat vermekti. Böylece konu, çorap söküğü gibi çözülecek, yapılması gereken, kendiliğinden ortaya çıkacaktı.
      Rüstem Sadık, kimseyi beklemedi, atıldı.
      - İlkin, ben geldim otlağa! Beni şunlar, şunlar takip etti. Daha sonra da bunlar çıkıp, çekip geldiler. Orta yere zorla girip, sürüyü, davarı, neyi dağıttılar. Bizi işimizden, gücümüzden de ettiler. Ağız tadımız kaçtı.
      - Doğrudur! diye gürledi Salih Caferoğlu. İş, aynen Rüstem Sadık'ın dediği gibidir. Sonra duyan geldi, gören koştu. Şimdi gördüğün gibi, otlak kum gibi kaynıyor. Allah vere de, bir maraza çıkmasa! Herkes, karşılıklı olarak, gerilmiş yaydaki ok gibi bekliyor. Milletvekilim, sizden tek dileğimiz var.
      - Nedir o dileğiniz?
      - Onlara söyleyiniz. Daha fazla beklemeden, kan man dökülmeden, otlaktan çıkıp gitsinler.
      - Çıkıp gitmezsek, ne olacak? diye parlayan Ayacunis Cayaris'i, önüne geçip durduran Mehmet Müftüoğlu, çekti, kalabalıktan biraz ileriye götürdü.
      - Öfkelenme, paşam! Hele gel, şöyle gidelim. Konuyu bir de senden dinlemek istiyorum.
      Köylüler bağırdı:
      - Biz de geliriz! Biz de geliriz!
      - Biz, açık söyledik! Durumu size açıkça anlattık.
      - O da açıkça anlatsın!
      - Yoksa, sen de, bizi satacak mısın?
      - Bizi satacak mısın?
      Bu son sözler, Mehmet Müftüoğlu'nu yaraladı. Baştan ayağa, bütün vücudu zangır zangır titremeye başladı.
      Ayacunis Cayaris, arka bulmuş olmanın umudunu yakaladığını sandı. Az sonra, bir taşla iki kuş vuracak, hem köylüler ile milletvekilinin arasını açacak, hem de otlağın güzelim çimenine ilk kazmayı vurduracaktı.
      Durdu, dik dik köylülere, bağırıp çağıran çobanlara baktı. Bu dik bakışın farkına varan çomar, birdenbire yerinde top oldu, gerinip açıldı. Ayacunis Cayaris'i paçasından kavradı. Çomarın başlattığı bu beklenmedik saldırıya, diğer köpekler de katıldılar. Ortalık, bir anda karışıverdi. Gün boyu beklemenin sancısını yüreklerinde duyan, ıstırabını yaşayan yol işçileri, durmadılar. Azan, kuduran köpeklere saldırdılar. Otlakta bir şamatadır koptu. Kürekler, nacaklar, tırpanlar, kazmalar, yabalar ve sopalar konuşmaya başladı. Fırsat bu fırsattır diyen, beklenen zamanın gelip çattığına inanan kazı makinelerinin operatörleri, kazıcı kepçelerini otlağın güzelim çimenine daldırdılar. Yer yer, yol yol, yeşil çimenleri yolmaya, toprağı yarmaya başladılar. Anacık babacık, karga tulumba, iş büyüdü. Öfkeler, kinler yumruk oldu, sıkıldı, hedefini buldu.
      Köylülerden bazıları, çalışan makineleri durdurmaya giderken, diğerleri de, yol işçileriyle kapıştı. Mehmet Müftüoğlu, iki arada, bir derede kaldı. Aslında hemen herkes, böyle bir sonucun doğacağını beklemiyordu.
      Kopan kızılca kıyamet!
      Bağırışlar, çağırışlar!
      - Yandım, anam!
      - Bu tarafa yetişin!
      - Dayan, geliyorum!
      - Vurun, komayın!
      - Hiçbirini otlakta bırakmayın!
      - Durun, durun!
      - Ne yapıyorsunuz?
      - Ne durması? Her şey yolunca gider. Yaptığımız belli. Onları, otlaktan dışarı sürelim.
      Telsizler çalıştı.
      Vilayetten "imdat" istendi.
      İlk yarayı, tereddütler içinde bocalayan, ne yapacağını bir türlü hesaplayamayan Mehmet Müftüoğlu aldı. Bunu, diğerleri takip etti: Salih Caferoğlu, Ayacunis Cayaris, Nakos Aurangis ve bir yol işçisi, önemli yaralar aldılar.
      Muradın bin bir umudunun yankılandığı, boy boy, dal dal çimenler, akıtılan kanlarla kızardı.
      Daha sonra, sirenler duyuldu. Kalabalık, saç saça, baş başa girişen kalabalık açıldı. Araya, vilayet polisi girdi. Emniyet Müdürü Frikalas, megafondan bağırdı:
      - Durun! Bırakın kavgayı! Kendinize gelin! Aklınızı başınıza toplayın!
      Seslendiler:
      - Onu da dinlemeyelim!
      - Onun da boynunu kıralım!
      - Bu nasipten payını, o da alsın!
      Mehmet Müftüoğlu, alnından aşağıya, şakaklarına doğru süzülen kanı, eliyle sildi.
      Bağırdı.
      - İşi, tadında bırakın! Aklınızı başınıza devşirin! Bu işin faturası, daha sonra çok ağır olur. Emniyet müdürüne durumu yeniden anlatalım. Elbette bu tatsız duruma bir çare bulacağız.
      "Bir çare bulmak!.." Bu söz, polislerin hedef gözetmeksizin havaya boşalttıkları mermiler, olayı yatıştırmaya yetti. Birbirini itmeler, iteklemeler, karşılıklı küfürler bitti.
      Yeniden meraklı bir bekleyiş başladı.
      Bu boşlukta, genç çoban gürledi:
      - Valimizi isteriz! Buraya gelsin, hâlimizi görsün!
      - Valimizi isteriz!
      - Valiyi isteriz!
      - Gelsin, hâlimizi o da görsün!
      Emniyet Müdürü Frikalas tekrar bağırdı:
      - Hele durun bakalım! Elbette valimiz Zisis Bekos da gelecek. Hatta az önce, telsizle, yola çıktığını da bildirdiler. İşte şimdi size de iletiyorum.
      - Vali, yola çıkmış!
      - Bekleyelim!
      - İşte! Köy yolunda göründüler.
      Yolda büyük bir toz-duman!
      Hızla otlağa giren resmî arabalar! Durmaksızın çalan sirenler! Otlakta sıkılan, acı acı fren sesleri! Meyvelerinden utanan, kızarmış dal uçları! Koşup havlayan, atılıp uluyan köpekler! Açılıp kapatılan kapılar! Kısa kısa emirler! Karşılıklı birbirine gidip gelişler! Dağların ardında sini gibi büyüyen, sarıdan kırmızıya geçen güneş! Gittikçe pembeleşen, artık yakmayan, yakamayan güneş! Küt küt atan yürekler! Kabaran nefesler!
      Rahatsız, kin ve nefret dolu bakışlarıyla kalabalığı süzen Vali Zisis Bekos, Mehmet Müftüoğlu'yla tokalaştı. Ayaküstü, durumu görüştüler.
      Ayacunis Cayaris'i tekrar dinlediler.
      Ellerinde de toprak alımı için bir kararın bulunmadığını gördüler.
      Daha sonra vali, emniyet müdürüne çıkıştı. Toprak alımını, ikinci bir emre kadar yasakladığını bildirdi.
      Çekti, gitti.
      Güneş battı!
      Karanlıkla birlikte, bir vakte kadar bütün homurtular, gürültüler durdu.
      Bir vakte kadar!
      6 Ağustos 1988, Söke.