Zariyat Suresi
VikiKaynak sitesinden
| ← Kaf Suresi | 51. Zariyat Suresi Kuran-ı Kerim |
Tur Suresi → |
| Zariyat Suresi vikipedi maddesi |
|
بسم الله الرحمن الرحيم
|
Bismillāhirahmānirahīm
|
Rahmân Rahîm Allah ismiyle/ adına.
|
|
|
1.
|
وَالذَّارِيَاتِ ذَرْواً
|
Vezzariyati zerva
|
Tozutup savuranlara
|
|
2.
|
فَالْحَامِلَاتِ وِقْراً
|
Fel hamilati vıkra
|
ağırlık taşıyanlara
|
|
3.
|
فَالْجَارِيَاتِ يُسْراً
|
Fel cariyati yusra
|
kolaylıkla akanlara
|
|
4.
|
فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْراً
|
Fel mukassimati emra
|
iş bölüştürenlere andolsun ki
|
|
5.
|
إِنَّمَا تُوعَدُونَ لَصَادِقٌ
|
İnnema tuadune le sadık
|
size vaad olunan şey elbette doğrudur
|
|
6.
|
وَإِنَّ الدِّينَ لَوَاقِعٌ
|
Ve inned dine le vakı'
|
Hesap ve ceza mutlaka gerçekleşecektir
|
|
7.
|
وَالسَّمَاء ذَاتِ الْحُبُكِ
|
Ves semai zatil hubuk
|
Yollara (yıldızların dolaştığı yörüngelere) sahip göğe andolsun ki
|
|
8.
|
إِنَّكُمْ لَفِي قَوْلٍ مُّخْتَلِفٍ
|
İnnekum le fi kavlim muhtelif
|
muhakkak siz, (peygamber hakkında) çelişkili sözler söylüyorsunuz.
|
|
9.
|
يُؤْفَكُ عَنْهُ مَنْ أُفِكَ
|
Yu'feku anhu men ufik
|
Ondan (Peygamber'den) çevrilen çevrilir.
|
|
10.
|
قُتِلَ الْخَرَّاصُونَ
|
Kutilel harrasun
|
Cehalet içinde gaflete dalmış olan
|
|
11.
|
الَّذِينَ هُمْ فِي غَمْرَةٍ سَاهُونَ
|
Ellezine hum fi ğamratin sahun
|
(ve "Muhammed şairdir, delidir" diyen) yalancılar kahrolsun!
|
|
12.
|
يَسْأَلُونَ أَيَّانَ يَوْمُ الدِّينِ
|
Yes'elune eyyane yevmud din
|
"Ceza günü ne zaman?" diye sorarlar.
|
|
13.
|
يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ
|
Yevme hum alen nari yuftenun
|
Ateş üzerinde azaba uğratılacakları gün (görevli melekler onlara şöyle der):
|
|
14.
|
ذُوقُوا فِتْنَتَكُمْ هَذَا الَّذِي كُنتُم بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ
|
Zuku fitnetekum hazellezi kuntum bihi testa'cilun
|
"Azabınızı tadın! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur."
|
|
15.
|
إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ
|
İnnel muttekıyne fi cennativ ve uyun
|
Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar, Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar.
|
|
16.
|
آخِذِينَ مَا آتَاهُمْ رَبُّهُمْ إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُحْسِنِينَ
|
Ahızıne ma atahum rabbuhum innehum kanu kable zalike muhsinin
|
Şüphesiz onlar bundan önce iyilik yapan kimselerdi.
|
|
17.
|
كَانُوا قَلِيلاً مِّنَ اللَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ
|
Kanu kalilem minel leyli ma yehceun
|
Geceleri pek az uyurlardı.
|
|
18.
|
وَبِالْأَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
|
Ve bil eshari hum yestağfirun
|
Seherlerde bağışlama dilerlerdi.
|
|
19.
|
وَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ
|
Ve fi emvalihim hakkul lis saili vel mahrum
|
Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır.
|
|
20.
|
وَفِي الْأَرْضِ آيَاتٌ لِّلْمُوقِنِينَ
|
Ve fil erdı ayatul lil mukınin
|
Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır.
|
|
21.
|
وَفِي أَنفُسِكُمْ أَفَلَا تُبْصِرُونَ
|
Ve fi enfusikum e fe la tubrırun
|
Hâlâ görmüyor musunuz?
|
|
22.
|
وَفِي السَّمَاء رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ
|
Ve fis semai rizkukum ve ma tuadun
|
Gökte rızkınız ve size vaad olunan şeyler vardır.
|
|
23.
|
فَوَرَبِّ السَّمَاء وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِّثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنطِقُونَ
|
Fe ve rabbis semai vel erdı innehu lehakkum misle ma ennekum tentıkun
|
Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki o (size vadolunanlar), sizin konuşmanız gibi gerçektir.
|
|
24.
|
هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ ضَيْفِ إِبْرَاهِيمَ الْمُكْرَمِينَ
|
Hel etake hadisu dayfi ibrahimel mukramin
|
(Ey Muhammed!) İbrahim'in ağırlanan misafirlerinin haberi sana geldi mi?
|
|
25.
|
إِذْ دَخَلُوا عَلَيْهِ فَقَالُوا سَلَاماً قَالَ سَلَامٌ قَوْمٌ مُّنكَرُونَ
|
İz dehalu aleyhi fe kalu selama kale selam kavmum munkerun
|
Hani onlar, İbrahim'in yanına varmışlar ve "Selâm olsun sana!" demişlerdi. O da "Size de selâm olsun." demiş, "Bunlar tanınmamış (yabancı) kimseler" (diye düşünmüştü).
|
|
26.
|
فَرَاغَ إِلَى أَهْلِهِ فَجَاء بِعِجْلٍ سَمِينٍ
|
Ferağa ila ehlihi fe cae bi ıclin semin
|
Hissettirmeden ailesinin yanına gidip, (pişirilmiş) semiz bir buzağı getirdi.
|
|
27.
|
فَقَرَّبَهُ إِلَيْهِمْ قَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ
|
Fe karrabehu ileyhim kale e la te'kulun
|
Onu önlerine koydu. "Yemez misiniz?" dedi.
|
|
28.
|
فَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةً قَالُوا لَا تَخَفْ وَبَشَّرُوهُ بِغُلَامٍ عَلِيمٍ
|
Fe evcese minhum hıyfeh kalu la tehaf ve beşşeruhu bi ğulamin alim
|
(Yemediklerini görünce) onlardan İbrahim'in içine bir korku düştü. Onlar, "korkma" dediler ve onu bilgin bir oğul ile müjdelediler.
|
|
29.
|
فَأَقْبَلَتِ امْرَأَتُهُ فِي صَرَّةٍ فَصَكَّتْ وَجْهَهَا وَقَالَتْ عَجُوزٌ عَقِيمٌ
|
Fe akbeletimraetuhu fi sarratin fe sakket vecheha ve kalet acuzun akıym
|
Bunun üzerine karısı bir çığlık kopararak yönelip elini yüzüne vurdu. "Ben kısır bir kocakarıyım (nasıl çocuğum olabilir?)" dedi.
|
|
30.
|
قَالُوا كَذَلِكَ قَالَ رَبُّكِ إِنَّهُ هُوَ الْحَكِيمُ الْعَلِيمُ
|
Kalu kezaliki kale rabbuk innehu huvel hakimul alim
|
Onlar dediler ki: "Rabbin böyle buyurdu. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir."
|
|
31.
|
قَالَ فَمَا خَطْبُكُمْ أَيُّهَا الْمُرْسَلُونَ
|
Kale fema hatbukum eyyuhel murselun
|
İbrahim onlara: "O halde asıl işiniz nedir ey elçiler?" dedi
|
|
32.
|
قَالُوا إِنَّا أُرْسِلْنَا إِلَى قَوْمٍ مُّجْرِمِينَ
|
Kalu inna ursilna ila kavmim mucrimin
|
Onlar şöyle dediler:
|
|
33.
|
لِنُرْسِلَ عَلَيْهِمْ حِجَارَةً مِّن طِينٍ
|
Li nursile aleyhim hıcaratem min tıyn
|
"Biz suçlu bir kavme (Lût'un kavmine),
|
|
34.
|
مُسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ لِلْمُسْرِفِينَ
|
Musevvemeten ınde rabbike lil musrifin
|
üzerlerine çamurdan, pişirilmiş ve Rabbinin katında haddi aşanlar için belirlenmiş taşlar yağdırmak için gönderildik."
|
|
35.
|
فَأَخْرَجْنَا مَن كَانَ فِيهَا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
|
Fe ahracna men kane fiha minel mu'minin
|
Orada (Lût'un yöresinde) bulunan mü'minleri çıkardık.
|
|
36.
|
فَمَا وَجَدْنَا فِيهَا غَيْرَ بَيْتٍ مِّنَ الْمُسْلِمِينَ
|
Fe ma vecedna fiha ğayra beytim minel muslimin
|
Zâten orada bir ev halkında başka müslüman bulamadık.
|
|
37.
|
وَتَرَكْنَا فِيهَا آيَةً لِّلَّذِينَ يَخَافُونَ الْعَذَابَ الْأَلِيمَ
|
Ve terakna fiha ayetel lillezine yehafunel azabel elim
|
Orada, elem dolu azapdan korkacaklar için bir ibret bıraktık.
|
|
38.
|
وَفِي مُوسَى إِذْ أَرْسَلْنَاهُ إِلَى فِرْعَوْنَ بِسُلْطَانٍ مُّبِينٍ
|
Ve fi musa iz erselnahu ila fir'avne bi sultanim mubin
|
Mûsâ kıssasında da ibret vardır. Hani biz onu açık bir delil ile Firavun'a göndermiştik.
|
|
39.
|
فَتَوَلَّى بِرُكْنِهِ وَقَالَ سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ
|
Fe tevella bi ruknihi ve kale sahırun ev mecnun
|
O ise kuvvetine güvenerek yüz çevirdi ve "Bu bir büyücü veya delidir" dedi.
|
|
40.
|
فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ
|
Fe ehaznahu ve cunudehu fe nebeznahum fil yemmi ve huve mulim
|
Bunun üzerine biz de kendisini ve ordularını yakalayıp denize attık. O ise (pişman olmuş), kendini kınıyordu.
|
|
41.
|
وَفِي عَادٍ إِذْ أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الرِّيحَ الْعَقِيمَ
|
Ve fi adin iz erselna aleyhimur rihal akıym
|
Ad kavminde de ibretler vardır. Hani onların üzerine köklerini kesen rüzgarı göndermiştik.
|
|
42.
|
مَا تَذَرُ مِن شَيْءٍ أَتَتْ عَلَيْهِ إِلَّا جَعَلَتْهُ كَالرَّمِيمِ
|
Ma tezeru min şey'in etet aleyhi illa cealethu kir ramim
|
Üzerine uğradığı hiçbir şeyi bırakmıyor, mutlaka onu kül ediyordu.
|
|
43.
|
وَفِي ثَمُودَ إِذْ قِيلَ لَهُمْ تَمَتَّعُوا حَتَّى حِينٍ
|
Ve fi semude iz kıyle lehum temetteu hatta hıyn
|
Semûd kavminde de ibretler vardır. Hani onlara, "Bir süreye kadar faydalanın bakalım" denmişti
|
|
44.
|
فَعَتَوْا عَنْ أَمْرِ رَبِّهِمْ فَأَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ وَهُمْ يَنظُرُونَ
|
Fe atev an emri rabbihim fe ehazethumus saıkatu ve hum yenzurun
|
Derken Rablerinin emrinden uzaklaşıp azmışlardı. Bu yüzden bakınıp dururken kendilerini yıldırım çarpıvermişti.
|
|
45.
|
فَمَا اسْتَطَاعُوا مِن قِيَامٍ وَمَا كَانُوا مُنتَصِرِينَ
|
Femestetau min kıyamiv ve ma kanu muntesırın
|
Artık, ne yerlerinden kalkmaya güçleri yetti ne de başkasından yardım görebildiler.
|
|
46.
|
وَقَوْمَ نُوحٍ مِّن قَبْلُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْماً فَاسِقِينَ
|
Ve kavme nuhım min kabl innehum kanu kavmen fasikıyn
|
Bunlardan önce de Nûh kavmini helak etmiştik. Çünkü onlar fâsık bir toplum idiler.
|
|
47.
|
وَالسَّمَاء بَنَيْنَاهَا بِأَيْدٍ وَإِنَّا لَمُوسِعُونَ
|
Ves semae beneynaha bi eydiv ve inna le musiun
|
Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz bizim (her şeye) gücümüz yeter.
|
|
48.
|
وَالْأَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ
|
Vel erda feraşnaha fe nı'mel mahidun
|
Yeri de biz döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz.
|
|
49.
|
وَمِن كُلِّ شَيْءٍ خَلَقْنَا زَوْجَيْنِ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
|
Ve min kulli şey'in halakna zevceyni leallekum tezekkerun
|
Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.
|
|
50.
|
فَفِرُّوا إِلَى اللَّهِ إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
|
Fe firru ilallah inni lekum minhu nezirum mubin
|
O halde Allah'a koşun. Şüphesiz ben, size O'nun katından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.
|
|
51.
|
وَلَا تَجْعَلُوا مَعَ اللَّهِ إِلَهاً آخَرَ إِنِّي لَكُم مِّنْهُ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
|
Ve la tec'alu meallahi ilahen ahar inni lekum minhu nezirum mubin.
|
Allah ile beraber başka bir ilah edinmeyin. Gerçekten ben, size, Allah tarafından gönderilmiş açık bir uyarıcıyım.
|
|
52.
|
كَذَلِكَ مَا أَتَى الَّذِينَ مِن قَبْلِهِم مِّن رَّسُولٍ إِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ أَوْ مَجْنُونٌ
|
Kezalike ma etellezine min kablihim mir rasulin illa kalu sahırun ev mecnun
|
İşte böyle! Onlardan öncekilere hiçbir peygamber gelmemişti ki,"O bir büyücüdür" yahut "bir delidir" demiş olmasınlar.
|
|
53.
|
أَتَوَاصَوْا بِهِ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ
|
E tevasav bih bel hum kavmun tağun
|
Onlar bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler (ki hep aynı şeyleri söylüyorlar)? Hayır, onlar azgın bir topluluktur.
|
|
54.
|
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ فَمَا أَنتَ بِمَلُومٍ
|
Fe tevelle anhum fe ma ente bi melun
|
Onun için, onlardan yüz çevir. Artık kınanacak değilsin.
|
|
55.
|
وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرَى تَنفَعُ الْمُؤْمِنِينَ
|
Ve zekkir fe innez zikra tenfeul mu'minin
|
Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt mü'minlere fayda verir.
|
|
56.
|
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
|
Ve ma halaktul cinne vel inse illa li ya'budun
|
Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.
|
|
57.
|
مَا أُرِيدُ مِنْهُم مِّن رِّزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَن يُطْعِمُونِ
|
Ma uridu minhum mir rizkıv ve ma uridu ey yut'ımun
|
Ben, onlardan bir rızık istemiyorum. Bana yedirmelerini de istemiyorum.
|
|
58.
|
إِنَّ اللَّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
|
İnnellahe huver razzaku zul kuvvetil metin
|
Şüphesiz Allah rızık verendir, güçlüdür, çok kuvvetlidir.
|
|
59.
|
فَإِنَّ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذَنُوباً مِّثْلَ ذَنُوبِ أَصْحَابِهِمْ فَلَا يَسْتَعْجِلُونِ
|
Fe inne lellezine zalemu zenubem misle zenubi ashabihim fe la yesta'cilun
|
Şüphesiz zulmedenler için (önceki müşrik) arkadaşlarının azap payı gibi payları vardır. Artık azabımı acele istemesinler
|
|
60.
|
فَوَيْلٌ لِّلَّذِينَ كَفَرُوا مِن يَوْمِهِمُ الَّذِي يُوعَدُونَ
|
Fe veylul lillezine keferu miy yevmihimullezi yuadun
|
Uyarıldıkları günlerinden dolayı vay o inkar edenlerin haline!
|