Kamer Suresi
VikiKaynak sitesinden
| ← Necm Suresi | 54. Kamer Suresi Kuran-ı Kerim |
Rahman Suresi → |
| Kamer Suresi vikipedi maddesi |
|
بسم الله الرحمن الرحيم
|
Bismillāhirahmānirahīm
|
Rahmân Rahîm Allah ismiyle/ adına.
|
|
|
1.
|
اقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانشَقَّ الْقَمَرُ
|
Ikterabetis saatu venşakkal kamer
|
Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.
|
|
2.
|
وَإِن يَرَوْا آيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُّسْتَمِرٌّ
|
Ve iyyerav ayetey yu'ridu ve yekulu sıhrun mustemir.
|
Onlar bir mucize görseler yüz çevirirler ve "Süregelen bir sihirdir" derler.
|
|
3.
|
وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءهُمْ وَكُلُّ أَمْرٍ مُّسْتَقِرٌّ
|
Ve kezzebu vettebeu ehvaehum ve kullu emrin mustekirr
|
Peygamberi yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Halbuki her iş, (Allah nasıl takdir ettiyse öylece) gerçekleşecek (değişmeyecek)tir.
|
|
4.
|
وَلَقَدْ جَاءهُم مِّنَ الْأَنبَاء مَا فِيهِ مُزْدَجَرٌ
|
Ve le kad caehum minel embai ma fihi muzdecer
|
Andolsun, onlara içinde caydırıcı tehditlerin bulunduğu haberler geldi.
|
|
5.
|
حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُ
|
Hıkmetum baliğatun fema tuğnin nuzur
|
Bu haberler, zirveye ulaşmış birer hikmettir! Fakat uyarılar fayda vermiyor!
|
|
6.
|
فَتَوَلَّ عَنْهُمْ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ إِلَى شَيْءٍ نُّكُرٍ
|
Fe tevelle anhum yevme yed'ud daı ila şey'in nukur
|
O halde sen de onlardan yüz çevir. Onlar, o davetçinin (İsrafil'in benzeri görülmemiş) bilinmedik (korkunç) bir şeye çağırdığı gün,
|
|
7.
|
خُشَّعاً أَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْأَجْدَاثِ كَأَنَّهُمْ جَرَادٌ مُّنتَشِرٌ
|
Huşşean ebsarıhum yahrucune minel ecdasi keennehum ceradum munteşir
|
gözleri düşmüş bir halde dağılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.
|
|
8.
|
مُّهْطِعِينَ إِلَى الدَّاعِ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هَذَا يَوْمٌ عَسِرٌ
|
Muhtıyne iled a' yekulul kafirune haza yevmun azir
|
Davetçiye doğru koşarlarken kâfirler, "Bu zor bir gün" derler.
|
|
9.
|
كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ
|
Kezzebet kablehum kavmu nuhın fekezzebu abdena ve kalu mecnunuv vezducir
|
Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuzu yalanlayıp "Bu bir delidir" dediler ve kulumuz (tebliğ görevinden) alıkonuldu.
|
|
10.
|
فَدَعَا رَبَّهُ أَنِّي مَغْلُوبٌ فَانتَصِرْ
|
Fe dea rabbehu enni mağlubun fentesır
|
O da Rabbine, "Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et" diye dua etti.
|
|
11.
|
فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاء بِمَاء مُّنْهَمِرٍ
|
Fe fetahna ebvabes semai bimaim munhemir
|
Biz de göğün kapılarını dökülürcesine yağan bir yağmurla açtık.
|
|
12.
|
وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُوناً فَالْتَقَى الْمَاء عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ
|
Ve feccernel erda uyunen feltekal mau ala emrin kad kudir
|
Yeryüzünü pınar pınar fışkırttık. Derken sular takdir edilmiş bir iş için birleşti.
|
|
13.
|
وَحَمَلْنَاهُ عَلَى ذَاتِ أَلْوَاحٍ وَدُسُرٍ
|
Ve hamelnahu ala zati elvahıv ve dusur
|
Biz Nûh'u çivilerle perçinli levhalardan oluşan gemiye bindirdik.
|
|
14.
|
تَجْرِي بِأَعْيُنِنَا جَزَاء لِّمَن كَانَ كُفِرَ
|
Tecri bi a'yunina cezael li men kane kufir
|
Gemi, inkar edilen kimseye (Nuh'a) bir mükafat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu.
|
|
15.
|
وَلَقَد تَّرَكْنَاهَا آيَةً فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ
|
Ve le kad teraknaha ayeten fe hel mim muddekir
|
Andolsun, biz onu (tufan olayını) bir ibret olarak bıraktık. Var mı düşünüp öğüt alan?
|
|
16.
|
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ
|
Fe keyfe kane azabi ve nuzur
|
Benim azabım ve uyarılarım nasılmış (gördüler)!
|
|
17.
|
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ
|
Ve le kad yessernal kur'ane liz zikri fe hel mim muddekir
|
Andolsun biz, Kur'anı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?
|
|
18.
|
كَذَّبَتْ عَادٌ فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ
|
Kezzebet adun fe keyfe kane azabi ve nuzur
|
Âd kavmi de (Hûd'u) yalanladı. Azabım ve uyarılarım nasılmış!
|
|
19.
|
إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحاً صَرْصَراً فِي يَوْمِ نَحْسٍ مُّسْتَمِرٍّ
|
İnna erselna aleyhim rihan sarsaran fi yevmi nahsim mustemir
|
Biz onların üstüne, uğursuzluğu sürekli bir günde gürültülü ve dondurucu bir rüzgar gönderdik.
|
|
20.
|
تَنزِعُ النَّاسَ كَأَنَّهُمْ أَعْجَازُ نَخْلٍ مُّنقَعِرٍ
|
Zenziun nase ke ennehum a'cazu nahlim munkaır
|
İnsanları köklerinden sökülmüş hurma kütükleri gibi kaldırıp atıyordu.
|
|
21.
|
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ
|
Fe keyfe kane azabi ve nuzur
|
Azabım ve uyarılarım nasılmış, (gördüler)!
|
|
22.
|
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ
|
Ve le kad yessernel kur'ane liz zikri fe hel mim muddekir
|
Andolsun biz, Kur'anı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?
|
|
23.
|
كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِالنُّذُرِ
|
Kezzebet semudu bin nuzur
|
Semûd kavmi de uyarıcıları yalanlamış ve şöyle demişlerdi: "İçimizden bir insana mı uyacağız?
|
|
24.
|
فَقَالُوا أَبَشَراً مِّنَّا وَاحِداً نَّتَّبِعُهُ إِنَّا إِذاً لَّفِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ
|
Fe kalu ebeşeram minna vahıden nettebiuhu inna izel lefi dalaliv ve suur
|
(Asıl) o takdirde biz apaçık bir sapıklık ve delilik içine düşmüş oluruz."
|
|
25.
|
أَأُلْقِيَ الذِّكْرُ عَلَيْهِ مِن بَيْنِنَا بَلْ هُوَ كَذَّابٌ أَشِرٌ
|
Eulkıyez zikru aleyhi mim beynina bel huve kezzabun eşir
|
"Bizim aramızdan vahiy ona mı verildi? Hayır o, yalancının, şımarığın biridir."
|
|
26.
|
سَيَعْلَمُونَ غَداً مَّنِ الْكَذَّابُ الْأَشِرُ
|
Seya'lemune ğadem menil kezzabul eşir
|
Onlar yarın bilecekler: Kimmiş yalancı, kimmiş şımarık!
|
|
27.
|
إِنَّا مُرْسِلُو النَّاقَةِ فِتْنَةً لَّهُمْ فَارْتَقِبْهُمْ وَاصْطَبِرْ
|
İnna murslun nakati fitnetel lehum fertekıbhum vastabir
|
(Salih'e şöyle demiştik:) "Şüphesiz biz, onlara bir imtihan olmak üzere, o dişi deveyi göndereceğiz. Şimdi onları gözetle ve sabret."
|
|
28.
|
وَنَبِّئْهُمْ أَنَّ الْمَاء قِسْمَةٌ بَيْنَهُمْ كُلُّ شِرْبٍ مُّحْتَضَرٌ
|
Ve nebbi'hum ennel mae kısmetun beynehum kullu şirbim muhtedar
|
"Onlara, suyun (deve ile) kendileri arasında (nöbetleşe) paylaştırıldığını, bildir. Her su nöbetinde sahibi hazır bulunsun."
|
|
29.
|
فَنَادَوْا صَاحِبَهُمْ فَتَعَاطَى فَعَقَرَ
|
Fe nadev sahıbehum fe teata fe akar
|
Derken, (kavmin en azgını olan) arkadaşlarını çağırdılar. O da işe koyuldu ve deveyi kesti.
|
|
30.
|
فَكَيْفَ كَانَ عَذَابِي وَنُذُرِ
|
Fe keyfe kane azabi ve nuzur
|
Fakat azabım ve uyarılarım nasılmış!
|
|
31.
|
إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَكَانُوا كَهَشِيمِ الْمُحْتَظِرِ
|
İnna erselna aleyhim sayhatev vahıdeten fe kanu ke heşimil muhtezir
|
Şüphesiz biz, onların üzerine tek bir korkunç ses gönderdik de, onlar, ağıldaki hayvanların çiğneyip ufaladıkları kuru çöpler gibi oldular.
|
|
32.
|
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ
|
Ve le kad yessernel kur'ane liz zikri fe hel min muddekir
|
Andolsun, biz Kur'anı, düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?
|
|
33.
|
كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ بِالنُّذُرِ
|
Kezzebet kavmu lutım bin nuzur
|
Lût kavmi de uyarıcıları yalanladı.
|
|
34.
|
إِنَّا أَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ حَاصِباً إِلَّا آلَ لُوطٍ نَّجَّيْنَاهُم بِسَحَرٍ
|
İnna erselna aleyhim hasıben illa ale lutnecceynahum bi sehar
|
Şüphesiz biz de üzerlerine taşlar savuran bir rüzgar gönderdik. Yalnız Lût'un ailesi başka.
|
|
35.
|
نِعْمَةً مِّنْ عِندِنَا كَذَلِكَ نَجْزِي مَن شَكَرَ
|
Nı'metem min ındina kezalike neczi men şeker
|
Katımızdan bir nimet olarak bir seher vakti onları kurtardık. Şükredenleri işte böyle mükafatlandırırız.
|
|
36.
|
وَلَقَدْ أَنذَرَهُم بَطْشَتَنَا فَتَمَارَوْا بِالنُّذُرِ
|
Ve le kad enzerahum batşetena fe temarav bin nuzur
|
Andolsun, Lût onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu uyarıları kuşkuyla karşıladılar.
|
|
37.
|
وَلَقَدْ رَاوَدُوهُ عَن ضَيْفِهِ فَطَمَسْنَا أَعْيُنَهُمْ فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ
|
Ve le kad raveduhu an dayfihi fe tamesna a'yunehum fe zuku azabi ve nuzur
|
Andolsun, onlar onun (meleklerden olan) misafirlerinden nefislerindeki kötü arzuları tatmin etmek istediler. Biz de onların gözlerini silme kör ettik. "Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" dedik.
|
|
38.
|
وَلَقَدْ صَبَّحَهُم بُكْرَةً عَذَابٌ مُّسْتَقِرٌّ
|
Ve le kad sabbehahum bukraten azabum mustekirr
|
Andolsun, onlara sabahleyin erkenden kalıcı bir azap geldi.
|
|
39.
|
فَذُوقُوا عَذَابِي وَنُذُرِ
|
Fe zuku azabi ve nuzur
|
"Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" dedik.
|
|
40.
|
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ
|
Ve le kad yessernel kur'ane liz zikri fe hel mim muddekir
|
Andolsun, biz Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?
|
|
41.
|
وَلَقَدْ جَاء آلَ فِرْعَوْنَ النُّذُرُ
|
Ve le kad cae ale fir'avnen nuzur
|
Andolsun, Firavun'un ailesine de uyarıcılar gelmişti.
|
|
42.
|
كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كُلِّهَا فَأَخَذْنَاهُمْ أَخْذَ عَزِيزٍ مُّقْتَدِرٍ
|
Kezzebu bi ayatina kulliha fe ehaznahum ahze azizim muktedir
|
Bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları mutlak güç ve iktidar sahibinin yakalaması gibi yakaladık.
|
|
43.
|
أَكُفَّارُكُمْ خَيْرٌ مِّنْ أُوْلَئِكُمْ أَمْ لَكُم بَرَاءةٌ فِي الزُّبُرِ
|
E kuffarukum hayrun min ulaikum em lekum beraetun fiz zubur
|
(Ey Mekkeliler!) Sizin kafirleriniz onlardan daha mı hayırlı? Yoksa sizin için kitaplarda bir berat mı var?
|
|
44.
|
أَمْ يَقُولُونَ نَحْنُ جَمِيعٌ مُّنتَصِرٌ
|
Em yekulune nahnu cemium muntesır
|
Yoksa onlar, "Biz yardımlaşan (güçlü) bir topluluğuz" mu diyorlar?
|
|
45.
|
سَيُهْزَمُ الْجَمْعُ وَيُوَلُّونَ الدُّبُرَ
|
Seyuhzemul cem'u ve yuvelluned dubur
|
O topluluk yakında (Bedir'de) bozguna uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklardır.
|
|
46.
|
بَلِ السَّاعَةُ مَوْعِدُهُمْ وَالسَّاعَةُ أَدْهَى وَأَمَرُّ
|
Belis saatu mev'ıduhum ves saatu edha ve emerr
|
Hayır, kıyamet, onların (görecekleri asıl azabın) vaktidir. Kıyamet (azabı) ise daha müthiş ve daha acıdır.
|
|
47.
|
إِنَّ الْمُجْرِمِينَ فِي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ
|
İnnel mucrimine fi dalaliv ve suur
|
Şüphesiz suçlular (müşrikler) sapıklık ve ateşler içindedirler.
|
|
48.
|
يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلَى وُجُوهِهِمْ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ
|
Yevme yushabune fin nari ala vucuhihim zuku messe sekar
|
Yüzüstü ateşe sürüklendikleri gün kendilerine, "Cehennemin dokunuşunu tadın!" denecek.
|
|
49.
|
إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ
|
İnna kulle şey'in halaknahu bi kader
|
Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.
|
|
50.
|
وَمَا أَمْرُنَا إِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ
|
Ve ma emruna illa vahıdetun ke lemhım bil besar
|
Emrimiz ancak bir tek emirdir. Göz kırpması gibidir. (Anında gerçekleşir.)
|
|
51.
|
وَلَقَدْ أَهْلَكْنَا أَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ
|
Ve le kad ehlekna eşyaakum fe hel mim muddekir
|
Andolsun, biz sizin gibileri hep helak ettik. Fakat var mı düşünüp öğüt alan?
|
|
52.
|
وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ
|
Ve kullu şey'in fealuhu fiz zubur
|
İşledikleri her şey ise kitaplarda kayıtlıdır.
|
|
53.
|
وَكُلُّ صَغِيرٍ وَكَبِيرٍ مُسْتَطَرٌ
|
Ve kullu sağıyriv ve kebirim mustetar
|
Küçük, büyük her şey satır satır yazılmıştır.
|
|
54.
|
إِنَّ الْمُتَّقِينَ فِي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍ
|
İnnel muttekıyne fi cennativ ve neher
|
Şüphesiz Allah'a karşı gelmekten sakınanlar cennetlerde, ırmak başlarındadırlar.
|
|
55.
|
فِي مَقْعَدِ صِدْقٍ عِندَ مَلِيكٍ مُّقْتَدِرٍ
|
Fi mak'adi sıdkın ınde melikim muktedir
|
Muktedir bir hükümdarın katında, doğruluk meclisindedirler.
|