Çalıkuşu/Bölüm 8

Vikikaynak sitesinden
Atla: kullan, ara
Bölüm 7 Çalıkuşu Birinci Kısım - Bölüm 8
Reşat Nuri Güntekin
Bölüm 9

Yaz tatili sonlarında mektebimiz, bir zaman için kaynar, bu taşkınlık ancak üç ay imtihanına doğru yatışırdı.

Sebebi şu: On üç, on dört yaşına gelen Katolik arkadaşlarım baharda Paskalya bayramında ilk Komünyonlarını yaparlar, etekleri yere değen beyaz ipek elbiseler, gelin duvaklarına benzeyen kucak kucak tüller örtünerek İsa Peygamber'e nişanlanırlardı.

Kilisede mum ışıkları, orgla çalınan ilahiler, her tarafı dolduran bahar çiçekleri kokularıyla karışarak bir kat daha ağırlaşan günlük ve öd ağacı dumanları içinde yapılan bu nişan töreni çok güzel bir şeydi. Fakat ne yazık ki, bu töreni takip eden tatil aylarında hain arkadaşlarım, hemen nişanlılarına vefasızlık ederler, balmumu renkli, mavi gözlü İsa'yı, karşılarına ilk çıkan bir hatta birkaç genç erkekle aldatırlardı.

Mektepler açıldığı zaman arkadaşlarım bavullarının gizli bir köşesinde mektuplar, fotoğraflar, hatıra çiçekleri ve daha ne bileyim, neler neler getirirlerdi.

Bahçede ikişer, üçer kol kola dolaştıkları zaman neler konuştuklarını bilirdim. Kızların en masum ve dindarlarına hediye edilen renkli ve yaldızlı peygamber ve melek resimlerinin altında saklanan fotoğrafların gençlere ait olduğunu anlamakta güçlük çekmezdim. Bahçenin bir köşesinde kızlardan birinin - etrafında uçuşan küçük böceklerin bile duyamayacağı bir sesle - arkadaşının kulağına fısıldadığı hikâyeyi gözümden kaçırmazdım.

Bu mevsşmde kızlar ikişer, üçer kişilik gruplara ayrılır ve birbirlerine kene gibi yapışırlardı.

Ben biçare bahçede ve sınıfta tek başıma kalırdım. Arkadaşlarım bana karşı âdeta bir esrar kumkuması kesilirlerdi. Onlar, sörlerden ziyade benden çekinirlerdi. Niçin mi diyeceksiniz? Çünkü gevezeydim, sakallı dayının dediği gibi ağzımda bakla ıslanmazdı. Birinin mesela bir bahçe parmaklığı arasından bir komşu genciyle masum bir çiçek alışverişini duydum mu, bahçede âdeta tellal çağırırdım. Fazla olarak da böyle şeylere karşı son derece mutaassıptım.

Hiç unutmam, bir kış akşamı mütalaahanede ders çalışıyorduk. Mişel isminde çalışkan bir kız kalın kafalı bir arkadaşına Roma tarihini müzakere ettirmek için sörden müsaade almış, en arka sıraya çekilmişti. Mütalaahanenin sessizliği içinde birdenbire bir hıçkırık duyuldu. Sör başını kaldırdı:

- Ne o Mişel, sen ağlıyor musun? Niçin? dedi.

Mişel, elini gözyaşlarından sırılsıklam kesilmiş yüzüne kapadı. Cevabı onun yerine ben verdim:

- Mişel, Kartacalıların mağlubiyetine meraklandı, ona ağlıyor, dedim.

Sınıfta bir kahkaha koptu.

Hâsılı arkadaşlarımın beni aralarına almamakta hakları vardı. Fakat herkesten ayrı kalmak, koskoca bir kız olduğum hâlde zevzek bir çocuk muamelesi görmek pek de hoş bir şey değildi.

Yaş on beşe gidiyordu. Aşağı yukarı annelerimizin gelin oldukları, büyükannelerimizin "aman evde kalıyoruz," diye telaşla Eyüp'teki niyet kuyusuna koştukları yaş...

Boyum fazla uzamamıştı. Fakat hırçınlığıma rağmen vücudum gelişiyor, yüzümde acayip renkler, ışıklar yanıp sönmeye başlıyordu.

Sakallı dayı, ara sıra ellerimden tutup beni pencere kenarlarına çekerek yüzümü miyop gözlerine sokacakmiş gibi yüzüne yaklaştırarak, "Kız bu ne cilt, bu ne renk böyle... Perkal basması mübarek! Ne solacak, ne eskiyecek!" diyordu.

Hadi canım, kız dediğin böyle mi olur? Topaç gibi bir vücut, fırça ile boyanmış bir yüz... Aynaya baktıkça bonmarşe camekânınnda bebek seyrediyorum zanneder, dilimi çıkarıp gözlerimi şaşılatarak kendimle eğlenirdim.

Separator.jpg

Tatiller içinde en sevdiğim Paskalya yortusu idi. Bu iki haftayı geçirmek için Kozayatağı'na gittiğim zaman irazlar yetişmiş, büyük bahçenin caddeye bakan yüzünü baştan başa kaplayan kiraz ağaçları yemişlerle donanmış bulunurdu.

Kirazı çok severdim. Bu on beş gün içinde serçe kuşları gibi hemen hemen yalnız kirazla geçinir, en yüksek dal tepelerinde kalmış son kirazları bitirmeden mektebe dönmezdim.

Bir akşamüstü yine bir ağaç tepesinde kiraz yiyor, çekirdeklerini fiskeyle uzaklara savurarak eğleniyordum.

Bunlardan biri yoldan geçen yaşlıca bir komşunun ta burnunun ucuna tesadüf etmesin mi?

Adamcağız neye uğradığını anlayamamıştı. Şaşkın şaşkın etrafına bakıyor, fakat başını ağaca kaldırmayı akıl edemiyordu.

Sesimi çıkarmasam, olduğum yerde kımıldamasam belki de hiç görmeyecek, münasebetsiz bir kuşun tepesinden geçerken düşürdüğü bir çekirdek sanarak geçip gidecekti.

Fakat son derece korkmuş ve utanmış olmama rağmen, kendimi tutamadım, gülmeye başladım.

Adamcağız iri bir dalın üstüne ata biner gibi oturmuş, at gibi bir kızın arsız arsız güldüğünü görünce dayanamadı, hiddetten kaşını, gözünü oynatarak:

- Bravo hanım kızım, dedi. Hiç yakıştıramadım, maşallah sizin gibi ermiş, yetişmiş, koskoca bir hanıma...

O dakikada yer yarılsa yerin içine girecektim. Biçare Perkal basması kim bilir ne renlara girmişti? Ağaçtan düşmek tehlikesine rağmen, ellerimi mektep gömleğimin göğsü üzerinde kavuşturdum, hafifçe boynumu büktüm.

- Beni affediniz beyefendi, dedim, kaza vallahi... Daha doğrusu dikkatsizlik...

Bu masum yalvarma jesti mektepte sörler ve dindar talebelerin Meryem ve İsa karşısında dua ederken aldıkları bir jestti. Tesiti herhâlde çok zaman tecrübe edilmişti. Asırlarca müddet bu ilahi ana oğlu bile kandırmış olmasına göre, bu ihtiyarcığı da haydi haydi rikkate getirecekti.

Tahminimde aldanmamıştım. Komşu bu riyakâr nedamete ve sesimdeki titreyişe aldandı, yumuşadı; nedense bana güzelce bir şey söylemek lüzumunu hissederek:

- Böyle dikkatsizliklerin yetişmiş bir küçük hanıma zararı dokunabileceğini düşünmüyor musunuz? dedi.

Maksadı gayet iyi anladığım hâlde, gözlerimi açarak:

- Niçin acaba efendim? dedim.

Elini güneşin yandan vuran ışıklarına siper ederek dikkatli dikkatli bana bakıyor, gülüyordu:

- Mesela sizi oğluma almakta tereddüt edebilirim.

Ben de güldüm.

- O cihetten sigortalıyım, beyefendi; zaten uslu bir kız olsam da almazdınız.

- Nereden biliyorsunuz?

- Çünkü benim ağaca çıkmak, kiraz çekirdeği atmaktan çok daha büyük suçlarım vardır... Bir kere zengin değilim... İşittiğime göre zengin olmayan kıza pek iltifat eden olmazmış... Sonra güzelliğim de yok... Bana sorarsanız bu fukaralıktan daha büyük bir kusur...

Bu sözler, ihtiyar beyi pek eğlendirmişti.

- Siz çirkin misiniz kızım? dedi.

Somurttum:

- Ne demezsiniz, dedim. Ben kendimi bilmez miyim? Kız dediğiniz böyle mi olur? Uzun boy, sarı saç, mavi yahut yeşil gözler lâzım...

Bu ihtiyar bey vaktiyle biraz yaramazmış galiba...